Yalnızlık Bahçesi

Aralık 5, 2025 - 14:52
Aralık 5, 2025 - 15:00
 0  93
Yalnızlık Bahçesi

  Bir şehirde senelerce oturulur ve bıkılır, usanılır da o şehirden. Her yerini gördüm, tanıdım sanılır. Ama daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları, her gün önünden dört beş defa geçtiğimiz halde göremediğimiz binaları vardır. 

 Birden kafamızı kaldırır, “ben bu binanın, sırtında böyle insan büyüklüğünde heykeller taşıdığını bilmezdim, diyebilirsiniz.

  Bir gece eve geç kalmış, daha doğrusu eve gitmek canım istememiş, sarhoş ve hayattan bezgin, Güneşli civarında bir otelde yatmıştım. Işığı söndürüp yatmadan evvel pencereyi açtım. Pencereyi açıp bir cigara tüttüreyim, dedim. Ilık bir sonbahar gecesiydi, odanın içine bir yaprak kokusu ile beraber tatlı bir sessizlik giriyordu. Önümde, odanın penceresinden sızan ışıkların gösterebileceği kadar bir bahçe vardı. Bir takım büyük ağaçların saklandığını, bir çok yaprağın bana doğru gelip daha sonra benden kaçtıklarını duyuyordum. Pencere önünde dimdik durmuş, kocaman ağaçların tepesine bakıyordum. Yıldızları ilk defa seyretmiyordum, ağaçların tepesine serpiştirilmiş yıldızlarda bir başkalık vardı. 

  İnsanlar yıldızlara, tesellilerini, aşklarını, talihlerini salıverirlerdi. Yeryüzünden cazibe kanununun o muhteşem oyuncaklarına bıraktıklarımızdan bize gelenleri alırken de muhakkak birşeyler veriyorduk. İşte o akşam pencerenin önünde dimdik durup gökyüzünü seyrederken de kendimden bir his yağmuru bırakıyordum. Akılsız da düşünür mü? Ben de o hâl vardı. Hisler sanki aklın bir coşkunluğu değilmiş, akıldan apayrı şeylermiş gibi ayrılıp yıldızlara gidiyorlardı. Duyduklarımı tahlil etmek gerekirse sevinç, keder gibi hisler değildi. Onlar çok başka bir şeydi. Sanki onlardan yağan bir yağmurdan ıslanmış gibi üşüyor, elim el tutmak istiyor, aklım akıl istiyor, dudaklarıma bir şampanya, bir kağıt helvası gibi deri ile tırnakla, kirpikle anlaşabilen ya da böyle şeyler de olmadan rüyaya kadar uzanan bir gerçek olup değiyordu. 

  Gecenin içine ipince bir İstanbul minaresi, bir kır kahvesi ve bütün bir Mayıs günü şekillendi. Yanımda biri olsaydı ağlayacak kadar meesut olabilirdim. Kimsesiz, terk edilmiş, işsiz bir serseriydim. Şimdi geçmiş Ağustos öğleleri, aksamları, otlu peynir, ekmek ve karpuz kokuları duyuyordum. Halbuki buraya girmeden evvel her şeyden tiksinmiş, çok uzak olsa da bir intihar havası koklamıştım. 

   Uzakta yaprakların arasında sönmek üzere kırmızı bir ışık vardı. Bu ışıktan yıldız karanlığı kadar latif bir karanlığa, bu karanlıktan bir yıldıza doğru kayıyordum. Bu ışıkla şimdi yalnız değildim. Birer birer birçok şeyler geri dönmüştü. Dünyamı kurmuş, beraber bir dünyanın zevkini, acısını çekmeye hazır, bayram sabahlarında yeni elbiseler karşısında çocuk heyecanı duyuyordum. 

Pencerenin pervazına oturup tekrar gökyüzüne baktım. Yıldızlardan bir tanesini seçtim. Maviden turuncuya, turuncudan maviye kaçan bin bir renk vardı. Biliyorum aslında önümde ne bahçe vardı ne de ağaçlar. Sarhoşum, uykusuzluk, yorgunluk ve bahtsızlık bana uyanıkken rüyalar gördürüyor. Belki seni de görmüyorum yıldız!

Cigaramı pencereden dışarı attım, soyundum ve ışığı söndürdüm yattım. Hemen uyumuşum. Sabahleyin çok erken uyandım. Gözümü açar açmaz karşı pencereden gözüme öyle güzel bakımsız bir koruluk ilişti ki hayretler içerisinde kaldım. Önümde büyük ağaçlar, hışırtılar içinde sessiz yollar, değişik değişik ağaçların, değişik değişik renkte yaprakları kırmızıdan çürük renginden sarıya, yemyeşile, koyu açık yeşile, hatta beyaza kadar dönen bir kuru yaprak mahşeri, sabahın hafif sessizliğinde bir bahçe vardı. Harikulade bir bahçe! Latif bir koruluk. Artık rüzgar da yoktu. İnsanın hem içini açan, hem de üzen bir sessizliğin göz bebeğindeki insanı alabildiğine uzağa, deniz kenarlarına, yahut da sabah mahmurluğuna kadar gidiyor hissini veriyordu.

Hep önüme bakarmışım herhalde ki, sağıma bakınca bir kilise bile gördüm. Kapısında milyonlarca yaprak hafif hafif kaynaşıyor. Mihverleri etrafında dönüp kilisenin üç dört ayak merdivenine tırmanıyordu. Şimdi birden bu manzaranın gözümün önünden silineceğini ve bu hayallerin püf deyince sönen bir mum gibi söneceklerini yahut da müthiş bir rüzgar çıkıp bahçenin içindeki sisi önüne katarken ağaçları, yaprakları, kiliseyi de beraberine alıp hızlıca kaçacağını sandım.

Az sonra bir rüzgar çıktı fakat düşündüğüm gibi olmadı. Bahçe ve binalar durdu. Ağaçlar sallandı. Sis yalnız başına çekilip gitmeye başladı. Bahçeyi şimdi sarı yaldızlı bir güneş ışığı sarmıştı. Cigaram dışarıya masmavi koşuyor, bir adım önde bir güneş fırtınasına kapılmış tozlar, altın daireler halinde kaynaşıyorlardı. Bahçenin yaprakları da bana doğru geliyor, bana doğru nasıl tırmanacaklarını söyleşerek birbirinin üstüne yığılıyorlardı. Ötede, başka yolların nihayetinde başka renkte yaprakları kaçıp giden bir renk almış, şişe vurarak bir başka sesle koşuyor, yuvarlanıyordu. Küçük, sarı başlı cüceler gibiydiler. Bahçe böyle mahlukatla dolu idi. Sonra ağaçları kuşlar doldurdu. Onlar da bayramlarını yaptılar. Kurbağa sesleri duyar oldum. Halbuki bu mevsimde kurbağalar suların dip uykularında, havuzların artık mavi denemeyecek kadar sularının çürük yeşilin taş kesmiş sûkutuna dalmışlar. Mayısların, haziranların söğüt altlarına dalıp kalmışlar.

Fakat kargalar vardı. İnsana düz, karlı ovaları hatırlatan boğuk tren sesli kargaların yüksek dallarda gagalaştıklarını, kavga ettiklerini, sonra da bağırışıp çağrıştıklarını duydum. Mısırsız tarlaların feryadını, kıtlık marşını besteliyorlardı.

Birdenbire bir tramvay çanının sesini duydum. Demek bu garip bahçenin ötesinde, bildiğim İstanbul yolları, her gün gördüğüm insanlar vardı. Bu belki de ilk tramvaydı. Sonra silkindim, mumlar söndü ve bahçe önümde durduğu halde uzaklaştı. 

O zaman anladım ki ben nöbetteyim ve bu bahçe de Aknoz Kışlasına aitti. 

Hîç böyleliğin görmemişiz fasl-ı bahârın

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Agit Özdek Agit Özdek, 3 Kasım 1996 tarihinde İstanbul Üsküdar'da dünyaya gözlerini açtı. Kökeni Van'a dayanan Özdek, eğitim hayatına İstanbul Gelişim Üniversitesi'nde Gıda Teknolojileri bölümünden mezun olarak devam etti. Yazarlık serüvenine adım atan Agit Özdek, edebiyat dünyasına "Karar Vermek Zor" isimli eseriyle giriş yaptı. Bu önemli adımın ardından "Cumhuriyet Caddesi" romanıyla okurlarının karşısına çıktı. Agit Özdek, gerçekçi ve içten yazılarıyla edebiyat sahnesinde iz bırakmaya devam etmektedir. Her eserinde derinlemesine insan hikayeleri anlatarak okurlarını etkilemeyi başarmaktadır. Agit Özdek'in yazdığı eserler, sadece edebiyat dünyasında değil, aynı zamanda toplumun farklı kesimlerinde de yankı uyandırmıştır. Yazarlık kariyerindeki başarılarıyla adından söz ettiren Agit Özdek, 2023 yılında "Cumhuriyet Caddesi" romanıyla büyük bir çıkış yaparak Yılın En İyi Çıkış Yapan Romanı ödülünü kazandı. Bu ödül, onun emeklerinin ve yeteneğinin ne kadar değerli olduğunun bir göstergesi oldu. Agit Özdek, yazdığı eserlerle hem edebiyat dünyasına hem de toplumsal farkındalığa katkıda bulunmaktadır.