SILENT HILL: KÜL PERDESİ (Bölüm IV – Karanlığın Eşiği)

Ağustos 11, 2025 - 20:22
Ağustos 12, 2025 - 10:40
 0  278
SILENT HILL: KÜL PERDESİ (Bölüm IV – Karanlığın Eşiği)

Sis hâlâ yüzüme yapışıyor, her nefeste boğazıma nemli bir ağırlık çöküyordu. Önümde bir silüet yalpaladı—adım atıp geri çekildi, şekli seçemeden kayboldu. Ardından metalin zemine çarpan tok sesini duydum. Eğilip aldım: paslı bir anahtar. Üzerindeki küçük plakada silik harfler vardı: Woodside Apartment.

Yakındaki, rüzgârla sallanan eski bir panoda nemden buruşmuş bir harita asılıydı. Kenarları yırtılmış kâğıtta, kırmızı kalemle işaretlenmiş tek bir nokta: apartman. İşaret bir davet değil, mecburiyet gibi görünüyordu. Anahtarı cebime sıkıştırdım. Adımlarım beni, düşüncelerimden önce oraya sürükledi.

Kapıyı açtığımda ağır, bayat hava üzerime boşaldı. Küf, pas ve kapalı kalmış odaların boğuk kokusu ciğerlerime doldu. Rutubet lekeleri tavana doğru uzanmış, bazıları insana şekiller gösteren bulutlar gibi. Koridorlar sessizdi ama bu sessizlik, derinlerden gelen görünmez bir hareketin üzerine serilmiş ince bir örtü gibiydi. Her adımda tahtaların iniltisi, o örtüyü yırtar gibi duyuluyordu.

İlk açık kapı mutfağa açılıyordu. İçeride, klozetin başında diz çökmüş bir adam kusuyordu. Keskin, asidik koku çürümüş havayla karışıp boğazıma yapıştı. Omuzları her öksürükte sarsılıyor, kısa ve sert nefesler alıyordu.

Yanında, gölgeler içinde yatan bir ceset vardı. Üzerindeki koyu lekeler çoktan kurumuş, odanın sessizliğinde ölü etin ağır kokusu nefes almayı zorlaştırıyordu.

Adam göz ucuyla bana baktı. Yüzü solgun, terden parlıyordu. Dudakları çatlamış, yanakları ateş içindeydi.
— Sen kimsin? dedim, istemsizce geri çekilerek.
— Eddie… Ben… kimseyi öldürmedim… dedi, sesi korku ve utancın garip bir karışımıydı.
— Onu… burada buldum… yemin ederim… Zaten ölmüştü…

Bakışlarını yere dikti. Ayağa kalkmaya çalıştı ama dengesi yoktu; sanki odanın havası onu günlerdir esir almıştı. Söylediklerinin arkasında başka bir şey sakladığı belliydi. Ama bilmek istemiyordum. Çünkü öğrenirsem, bu kasabanın beni hangi tarafa çektiğini daha net görecektim—ve belki o taraf, Eddie’ninki olacaktı.

Odadan çıktığımda, koridorun ucunda küçük bir kız belirdi. Sarı saçları gelişigüzel toplanmış, soluk bir elbise dizlerine kadar uzanıyordu. Gözlerinde yaşına ait olmayan, tehlikeli bir sır vardı.
— Yine sen mi? dedi, sanki beni günlerdir tanıyormuş gibi.
— Seni tanımıyorum. Burada ne işin var?
Kız dudak kenarını kıvırdı.
— Mary… o senden çok daha eğlenceliydi.

Mary ismini duymamla, koridorun duvarları sanki geri çekildi. İçimde buz gibi bir boşluk yükseldi.
— Ne dedin sen? Mary’yi… nereden tanıyorsun?

Ama kız çoktan dönüp uzaklaşmıştı. Peşinden yürüdüm. Ayak seslerim yankılandı, küçük silueti sisli ışıkta bulanıklaştı. Bir köşeyi döndüm—boşluk. Sanki hiç orada olmamıştı.

Mary’nin yüzü zihnimin karanlık perdesinde belirdi; o son bakışı… yorgun ama yine de bana gülümsemeye çalışan. Hatırlamak acı veriyordu, ama unuttuğumda sanki ben de ölüyor gibiydim. Onu bu kasabada bulacaksam, her gölgeyi, her yabancıyı sorgulamalıydım.

Önümde, aralığından solgun ışık sızan bir kapı vardı. Yavaşça yaklaştım. İçeriden ağır bir sessizlik geliyordu; merak değil, tedirginlik uyandıran türden. Kapıyı ittim.

İçeride, yerde oturmuş bir kadın. Sırtı duvara yaslanmış, başı öne düşmüş. Parmaklarının arasında paslı bir bıçak parlıyordu. Saçları darmadağın, yüzü günlerdir uyumamış birinin solgunluğunu taşıyordu. Angela’ydı. Mezarlıktaki karşılaşmamızdan sonra şimdi daha yorgun, daha uzak…

— Angela… iyi misin?
Cevap vermedi. Bıçağı elinde biraz daha sıktı.
— Yardım et… dedi sonunda, sesi kırık bir fısıltıydı.

Yanına yaklaştım. Tereddüt etti ama sonunda bıçağı bıraktı. Soğuk metal avuçlarımda ağırlaştı. Angela gözlerini kaçırdı.
— Bazen… hiçbir şeyin önemi kalmıyor, diye mırıldandı. Sesinde, nefesini çektiği anda bitecek bir yaşamın yorgunluğu vardı.

Ne diyeceğimi bilemedim. Bıçağı cebime koydum. Kapıya yöneldim. Arkama bakmadım; çünkü bakarsam, belki de onun o anki kararını görecektim.

Koridor tekrar sessizleşti. Adımlarım taş duvarlarda yankılanırken zihnim hâlâ Angela’nın gözlerindeki o kırılganlıkta takılı kaldı.

Dar bir odada eski bir televizyon vardı. Ekranı kapalıydı ama gölgem yüzeyine yansıyordu. Bir an, yansımanın benden bağımsız hareket ettiğini sandım. Çekmecelerden birini açtığımda soğuk bir metal parçası avucuma çarptı: bir tabanca.

Silahı elime aldığımda ne güven ne korku hissettim. Sadece boşluk. Parmağım, iradem dışında tetiğe gitti.
Sana zarar verecek bir şey çıkarsa… sen ne yaparsın?

Bilmiyordum. Silahı kemerime sıkıştırdım.

Tam o sırada koridordan ağır bir sürüklenme sesi geldi. Yavaş, metalik… taş duvarları titreten bir uğultu. Adımlar insan adımı değildi; her basışta zemin inliyordu.

Bir kapı aralığından süzüldüm, eski bir dolabın içine girdim. Dar, tozlu ve rutubet kokuluydu. Kapıyı kapatırken çıkan gıcırtı kulaklarımda yankılandı. Dizlerim göğsüme değiyordu, başımı eğmek zorundaydım.

Sürüklenme sesi yaklaşırken kapaktaki ince aralıktan baktım. Önce gölgesi vurdu. Sonra devasa bir silüet: omuzlarına kadar inen paslı metal başlık. Yüz yok, göz yok; sadece ağırlık ve tehdit. Gövdesi kas kütlesinden ibaretti. Elinde, yerde sürüyen kocaman bir bıçak… Ucu taş zeminde sürtünüyor, kıvılcım çıkaracakmış gibi sesler çıkarıyordu.

Her adımında koridor daralıyormuş gibi hissettim. Kalbim kaburgalarımı kıracakmış gibi atıyordu. Silahı kaldırdım. Nefesim odanın tozlu havasında boğuluyordu.

Piramit biçimli başlık yavaşça bana döndü. Ve durdu.

Ne kadar sürdü bilmiyorum. On saniye mi, bir dakika mı, yoksa ömrüm mü?

Sadece kalp atışlarımı ve metalin taş zeminde sürtünmeyi kesmiş o uğursuz sessizliği duydum.

Kapının ardındaki karanlık artık bana bakıyordu.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Mustafa KALFA 1995 yılında Mersin’de doğdum. Maddi olarak büyük zorluklar yaşamadım; zengin değildim belki ama eksik de değildim. Hayat istediklerimi hemen sunmadı ama zamanla hep bir yolunu buldum. Er ya da geç, hayallerime ulaşmayı başardım. Çünkü beklemeyi, sabretmeyi ve yetinmeyi öğrendim. Huzuru, daha fazlasında değil; sahip olduklarında mutlu olabilmekte buldum. Kendimi bildim bileli her şeyi fazlaca düşünüyorum. Ufak ayrıntılara takılıyorum, belki de bu yüzden saçlarım daha şimdiden beyazlamaya başladı. Aşırı düşünmek bazen alnımda damarlar belirginleştiriyor. Kulağa çok da iyi gelmiyor biliyorum ama artık kimse kimseyi kendini vererek düşünmüyor. Ben hâlâ düşünenlerdenim. Her ne kadar maddi anlamda büyük sıkıntılar yaşamamış olsam da, çoğunlukla kalben yarım kaldım. Bu boşluğu kendi aileme taşımamak ve iyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir abi olabilmek için çabalıyorum. Kusursuz değilim, ama elimden geleni yapıyorum. Ben kendimi anlatmaya değil, içimdekileri paylaşmaya geldim. Anlatacaklarımın birilerinde karşılık bulacağına inanıyorum. Hayal gücüme güveniyorum çünkü onunla ayakta kaldım. Ve belki de en çok, bir gün bu dünyadan göçtüğümde adımı hatırlayan son kişi de beni unuttuğunda, geriye bir iz bırakmak istiyorum. Ben sadece tarihte var olmaya çalışan bir dünya yolcusuyum.