SILENT HILL: KÜL PERDESİ (Bölüm I - Mektup)

Bu hikâye, Silent Hill 2 video oyunundan esinlenerek kaleme aldığım, anlatı odaklı bir uyarlamadır. Amacım, bu kült yapımın psikolojik derinliğini Türkçe bir edebi formatta yeniden ifade edebilmek. Oyunun karanlık atmosferini ve James Sunderland’in içsel yolculuğunu sadece hayranlara değil, bu evrene yabancı olan okurlara da edebi bir dille aktararak hissettirmek istiyorum. Bu, ticari bir proje değil; tamamen kişisel bir anlatı çalışması. Silent Hill evrenine duyduğum saygının ve hayranlığın bir yansıması olarak görülmeli.

Ağustos 7, 2025 - 18:51
Ağustos 8, 2025 - 09:49
 0  379
SILENT HILL: KÜL PERDESİ (Bölüm I - Mektup)

Geri döneceğini sanmazdım. Ama yazdığın mektup hâlâ elimde. “Silent Hill’de beni bekle.” Öldüğünü biliyorum Mary. Ama... bu el yazısı. Senin kokun. Senin kelimelerin. Ya da... benim deliliğim? Arabanın direksiyonunu tutarken ellerim ter içinde. Radyo bozuk, kaset çalar suskun. Yol, sonsuz bir boşluk gibi uzuyor; kıyısında hayal ile gerçekle örülmüş ince bir duvar var sanki. Her metre, bana senin yokluğunu daha derinden fısıldıyor. Camdan dışarı bakıyorum; gri gökyüzü yola uzanıyor, ağaçların silüeti sisin içinde boğulmuş. Gövdeler var ama gölgeleri yok. Yalnızca hareket etmeyen hatıralar gibi. Direksiyonun başında ne kadar süredir oturduğumu bilmiyorum. Göz kapaklarım ağır, rüyayla uyanıklık arasındaki o garip çizgideyim. Arada bir kendimi aynadan kontrol ediyorum. Gözlerim hâlâ bana ait mi, bilmiyorum. Sanki her geçen gün daha az tanıyorum kendimi. Ne zaman bu kadar yorgun göründüm?

Bir mola yerinde duruyorum. Küçük bir lavabo, kırık bir ayna. Eğilip yüzümü yıkıyorum. Su buz gibi. Ama uyanamıyorum. Çünkü zaten uykuda değilim. Ve belki de bu yolculuk bir rüya değil — bir kefaret. Sessizlik, vücuduma ağırlık gibi çökmüş. Ne bir kuş sesi, ne bir rüzgâr uğultusu. Her şey bir anlığına durmuş gibi. Sessizliğin sesi var burada; onu göğsümde hissediyorum. Arka koltukta boş bir çanta var, Mary’nin eskiden kullandığı mavi çanta. Fermuarı yarım açık. İçinde ne var bakmıyorum. Çünkü bakarsam orada bir şey görmem gerekecek. Ya da hiçbir şey.

Silent Hill... İlk geldiğimiz günü hatırlıyor musun? Göl kenarında yürümüş, otelin penceresinden gün batımını izlemiştik. Sen, “Bir gün geri dönelim,” demiştin. Ben, “O günü görecek kadar yaşayalım,” demiştim. Gölden gelen sis şimdi daha yoğun. Adımlarımı yutuyor. Kasabanın girişine geldiğimde sanki bütün dünya sesi kaybediyor. Sadece ayak seslerim ve içimde yankılanan bir şey: “Eğer gerçekten burada değilsen, ben nereye gidiyorum Mary?”

Küçük bir park alanında duruyorum. Göl kıyısına inen ahşap bir merdiven var. Tahtalar çürümüş ama ayakta. İniyorum, dikkatle. Sis arasında göl belirsiz. Su, gökyüzünden ayrılmıyor. Sınırlar silinmiş. İşte burada bir bankta oturmuştuk. Sen saçlarını rüzgârda savurmuştun. Ben bir fotoğraf çekmiştim — o fotoğraf şimdi cüzdanımda yok. Ne zaman kayboldu? Belki de hiç olmamıştı. Bir tabela: “Welcome to Silent Hill.” Hoş geldin mi? Kim kime hoş geldin der böyle bir yerde?

Sonra ilk ses: Ayak sesleri. Ama benimkiler değil. Geri dönüp bakıyorum. Boşluk. Ama içimde bir şey geriye çekiliyor. Mary... Beni buraya sen mi çağırdın? Yoksa ben zaten hiç çıkmamış mıydım buradan? Yokuşu çıkarken, cebimdeki mektubu tekrar hissediyorum. Kat izleri, kağıdın nemi, mürekkebin kokusu. “Silent Hill’de beni bekle.” Ben geldim Mary. Ama... ya gerçekten oradaysan? Ya... gerçekten yoksan?

Sanki her şey, kasabanın girişine adım attığım an değişti. Geri dönülmeyecek bir çizgiyi geçtiğimi biliyorum ama bu çizgi ne zaman oluştu, neyle çizildi, onu hatırlamıyorum. Belki bu çizgi... topraktaki bir çatlak, gökyüzündeki bir sessizlik, ya da sadece senin adını söylediğim son gündü Mary.

Asfalt yerini çamura bıraktığında fark ettim: artık bildiğim dünyada değilim. Gölün yanındaki toprak patika, sanki beni yutmaya hazır. Ayakkabılarım her adımda biraz daha ağırlaşıyor. Ağaçlar sessiz değil burada; sadece başka bir şey konuşuyorlar. Yapraklar hışırdamıyor, gövdeler soluk alıyor sanki. Rüzgâr yok ama dallar kıpırdıyor. Bu mantıklı değil. Ama zaten ben buraya mantık aramaya gelmedim.

Sol elim ceketimin cebinde, mektubu tutuyorum. Orada olduğunu bilmek, hâlâ bir şeyi kavrıyormuşum hissi veriyor. Ama açıp okumuyorum. İlk cümlesi yetiyor bana: “Silent Hill’de beni bekle.” İçinde daha ne yazıyordu, kaç kez okudum, hangi kelimesine ağladım, hatırlamıyorum. Hatırlamak istemiyorum.

Yol, bir anda eğiliyor. Toprak aşağı çekiyor beni, kökler yolun altına dolanmış. Bastığım taşlardan biri kayıyor, dizim yere çarpıyor. Ama canım acımıyor. Burası öyle bir yer ki, vücudun değil, aklın morarıyor. Ayağa kalkarken elimin tersiyle alnımdaki teri siliyorum. Gömleğime bulaşıyor. Çamurla terin kokusu birbirine karışıyor — tanıdık bir hastane koridorunu hatırlatıyor. Mary’nin son aylarını geçirdiği o oda gibi kokuyor buralar. Tertemiz ama küflü. Soğuk ama yapışkan. Yaşarken ölüme yakın.

Birden... bir ses. Ayak sesi değil. Nefes gibi ama değil. Sanki yerin altından bir şey sürünüyor. Duruyorum. Nefesimi tutuyorum. Kafamı çevirmiyorum. Çünkü neyle göz göze geleceğimi bilmiyorum. Ama biliyorum: biri ya da bir şey... beni izliyor.

Bir ağacın gövdesine dokunuyorum. Soğuk. Ama ıslak değil. Bu da garip. Her şey garip. Devam ediyorum. Yol artık net değil. Patika mıydı burası, yoksa ben mi çizdim? Solumda rüzgârla titreyen bir tabela: “Toluca Gölü — Manzara Patikası”. Harflerin yarısı silinmiş. Ama ben zaten nereye gittiğimi biliyor değilim ki.

Daha önce hiç gitmediğim bir yere doğru ilerliyorum ama her adımda daha tanıdık hissediyorum. Sanki buraları bir rüyada gördüm. Belki de rüyalar bu kasabanın içinden geçiyor. Sessizlik öyle kalın ki, düşüncelerim kendi kendine yankılanıyor. Sesim yok ama aklım konuşuyor: "Buraya kadar geldim. Geri dönmek yok. Ve belki... sen zaten beni bu yoldan çağırdın Mary. Belki ben sadece ayak uydurdum."

Uzakta, sisin içinde bir şekil beliriyor. İnsan mı, heykel mi, anı mı? Bilmiyorum. Sadece duruyor. Ben adım atmıyorum. O da atmıyor. Aramızdaki mesafe ölçülebilir değil — bu bir metreden fazlası. Bu, gerçekle hayalin arası. Ve ben hangi tarafta olduğumu artık bilmiyorum.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Mustafa KALFA 1995 yılında Mersin’de doğdum. Maddi olarak büyük zorluklar yaşamadım; zengin değildim belki ama eksik de değildim. Hayat istediklerimi hemen sunmadı ama zamanla hep bir yolunu buldum. Er ya da geç, hayallerime ulaşmayı başardım. Çünkü beklemeyi, sabretmeyi ve yetinmeyi öğrendim. Huzuru, daha fazlasında değil; sahip olduklarında mutlu olabilmekte buldum. Kendimi bildim bileli her şeyi fazlaca düşünüyorum. Ufak ayrıntılara takılıyorum, belki de bu yüzden saçlarım daha şimdiden beyazlamaya başladı. Aşırı düşünmek bazen alnımda damarlar belirginleştiriyor. Kulağa çok da iyi gelmiyor biliyorum ama artık kimse kimseyi kendini vererek düşünmüyor. Ben hâlâ düşünenlerdenim. Her ne kadar maddi anlamda büyük sıkıntılar yaşamamış olsam da, çoğunlukla kalben yarım kaldım. Bu boşluğu kendi aileme taşımamak ve iyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir abi olabilmek için çabalıyorum. Kusursuz değilim, ama elimden geleni yapıyorum. Ben kendimi anlatmaya değil, içimdekileri paylaşmaya geldim. Anlatacaklarımın birilerinde karşılık bulacağına inanıyorum. Hayal gücüme güveniyorum çünkü onunla ayakta kaldım. Ve belki de en çok, bir gün bu dünyadan göçtüğümde adımı hatırlayan son kişi de beni unuttuğunda, geriye bir iz bırakmak istiyorum. Ben sadece tarihte var olmaya çalışan bir dünya yolcusuyum.