<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; : ROMAN</title>
<link>https://fikirizleri.com/rss/category/roman</link>
<description>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; : ROMAN</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Bu web sitesinin telif hakları © Fikir İzleri &amp;apos;ne (veya belirtilen kişiler hak sahibi olanlara) aittir ve ilgili mülkiyet, telif hakkı, ticari marka, kültür sanat, patent veya diğer kanunlar kapsamında korunmaktadır. © 2025 Fikir İzleri — Tüm hakları saklıdır. | Her Kalem Bir Söz, Her Fikir Bir İz Bırakır</dc:rights>

<item>
<title>Beyaz Duvarlar</title>
<link>https://fikirizleri.com/beyaz-duvarlar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/beyaz-duvarlar</guid>
<description><![CDATA[ Gerçeklerle Yüzleşme ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202610/image_870x580_6ac2b2e567d51.webp" length="40078" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 05 Oct 2026 08:11:50 +0300</pubDate>
<dc:creator>Münevver Özer</dc:creator>
<media:keywords>#roman#beyazduvarlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Beyaz Duvar</p>
<p>​Evimin en değerli köşesi... Düz, büyük, renksiz ama aydınlık; sütbeyazı gibi bembeyaz duvarlar.</p>
<p>​İstediğim filmi reklamsız izliyordum. İstediğim kareden, kumandasız başlatıyordum.</p>
<p>​Ve sonra o sevgi dolu aile yemek masasında: Anne, baba, abla ve iki genç...</p>
<p>​O da ne? Masanın altında dört ayaklı bir şey daha var. O evin neşesi, Biber... Koşuşturuyor. Odada gece kelebeklerinin korkulu rüyası; zıplıyor, hırlıyor, pati atıyor havaya.</p>
<p>​Ablası Zehra da saklambaç oynamak istiyor.</p>
<p>​Derken kapı zili, kuş sesiyle ötmeye başlıyor. Gelenlerde anlamsız bir hüzün var.</p>
<p>​“Anne, neden kapıyı geç açtın?”</p>
<p>​Kim var evde? Hayallerden gerçeğe...</p>
<p>​Biber hâlâ üst katta, merdivenlerde. Sanki ağabeylerini bekliyormuş. Onları görünce daha da mutlu oluyor.</p>
<p>​Ablası uzaktan gülümseyerek:</p>
<p>“İyi geceler ailem.”</p>
<p>​Beyaz duvarlarda film devam edecek...</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>FISILTI</title>
<link>https://fikirizleri.com/fisilti</link>
<guid>https://fikirizleri.com/fisilti</guid>
<description><![CDATA[ Bölüm 1 – Saat 03:17

Saat 03:17’de uyandı.

Bunu ilk anda fark etmedi. Önce karanlığın ağırlığını hissetti. Oda her zamankinden daha sessizdi. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202601/image_870x580_6963ed0a09443.webp" length="75576" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 30 Sep 2026 20:36:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>SON DURAK DEĞİL…</title>
<link>https://fikirizleri.com/son-durak-degil</link>
<guid>https://fikirizleri.com/son-durak-degil</guid>
<description><![CDATA[ Bazı yolculuklar bir istasyonda başlamaz, bir istasyonda da bitmez.

Bazı yolculuklar insanların hayatına yerleşir.

Ve nesilden nesile anlatılır.

Almanya Treni’nin yolculuğu burada bitmiyor.

Asıl hikâye, tren raylara çıktığında başlayacak…

Devamı kitapta. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6ab4ffc97a5fd.webp" length="62196" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 27 Sep 2026 11:10:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>SON DURAK DEĞİL…</p>
<p>Yıllar önce başlayan bir hayalin peşinden yürüyen insanların hikâyesiydi bu.</p>
<p>Kimi yarım kalan bir hayalini geride bırakmıştı, kimi ailesini, kimi doğup büyüdüğü toprağı…</p>
<p>Kimi eline bir bavul almış, kimi yalnızca umutlarını yanına koymuştu.</p>
<p>Geride kalan köy, evler, sokaklar ve tanıdık yüzler yavaş yavaş uzaklaşırken, önlerinde ne olduğunu kimse tam olarak bilmiyordu.</p>
<p>Bir tren…</p>
<p>Bir yolculuk…</p>
<p>Ve bilinmeyen bir ülke.</p>
<p>Belki de asıl hikâye şimdi başlıyordu.</p>
<p>Çünkü Almanya’ya giden yol yalnızca rayların üzerinde ilerleyen bir trenin hikâyesi değildi.</p>
<p>O trenin içinde hayaller vardı.</p>
<p>Korkular vardı.</p>
<p>Özlemler vardı.</p>
<p>Ve yıllar sonra bile unutulmayacak hatıralar vardı.</p>
<p>Gidenlerin ardında bıraktıkları hayatları, gittikleri yerde kurmaya çalışacakları yeni hayatla birbirine bağlayan uzun bir yol vardı.</p>
<p>Tren ilerledikçe geride kalanlar küçüldü.</p>
<p>Ama geride bırakılan hayatlar hiç küçülmedi.</p>
<p>Aksine, yıllar geçtikçe daha da büyüdü.</p>
<p>Çünkü bazı yolculuklar bir istasyonda başlamaz, bir istasyonda da bitmez.</p>
<p>Bazı yolculuklar insanların hayatına yerleşir.</p>
<p>Ve nesilden nesile anlatılır.</p>
<p>Almanya Treni’nin yolculuğu burada bitmiyor.</p>
<p>Asıl hikâye, tren raylara çıktığında başlayacak…</p>
<p>Devamı kitapta.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 50.Cİ BÖLÜM &amp; BİR GELİŞ, BİR DÖNÜŞ</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-50ci-bolum-bir-gelis-bir-donus</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-50ci-bolum-bir-gelis-bir-donus</guid>
<description><![CDATA[ Almanya Treni’nin yolculuğu burada bitmiyordu.

Burada yalnızca bir sayfa kapanıyordu.

Asıl hikâye ise devam ediyordu. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6ab64246c2f63.webp" length="54314" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 26 Sep 2026 12:39:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>50.Cİ BÖLÜM - BİR GELİŞ, BİR DÖNÜŞ</p>
<p>Şakire’nin doğumunun üzerinden birkaç gün geçmişti.</p>
<p>Evde artık başka bir ses vardı.</p>
<p>Yeni doğan bebeğin sesi, evin sessizliğine karışıyor; çocuklar kardeşlerinin etrafında dolaşıyor, Şakire ise bir yandan bebeğiyle ilgilenirken bir yandan evin işlerini sürdürmeye çalışıyordu.</p>
<p>Memduh ise Almanya’daydı.</p>
<p>Ailesinden uzakta geçen günlerin ardından, Türkiye’ye gelme zamanı yaklaşmıştı.</p>
<p>Şakire için Memduh’un geleceğini bilmek bile ayrı bir heyecandı.</p>
<p>Çünkü gurbet, insanın özlemini büyütüyordu.</p>
<p>Beklenen gün geldi.</p>
<p>Memduh Türkiye’ye geldi.</p>
<p>Uzun zamandır görmediği evine yeniden kavuştu.</p>
<p>Çocuklarını gördüğünde yüzünde büyük bir mutluluk vardı.</p>
<p>Sonra gözleri yeni doğan bebeğe çevrildi.</p>
<p>Kucağına aldı.</p>
<p>Bir süre hiçbir şey söylemeden bebeğine baktı.</p>
<p>Gurbette geçirdiği günlerin yorgunluğu, o küçücük yüzü gördüğü anda sanki biraz olsun hafiflemişti.</p>
<p>Şakire de onları izliyordu.</p>
<p>Evin içinde kısa bir süreliğine de olsa gurbetin özlemi unutulmuştu.</p>
<p>Çocuklar babalarının etrafında dolaşıyor, evin içinde yeniden bir hareketlilik yaşanıyordu.</p>
<p>Memduh’un gelişi, aile için yalnızca bir kavuşma değildi.</p>
<p>Uzun zamandır ayrı kalan bir ailenin yeniden aynı çatı altında buluşmasıydı.</p>
<p>Fakat gurbetin kendi kuralları vardı.</p>
<p>Memduh’un Almanya’ya dönmesi gerekiyordu.</p>
<p>Günler hızla geçti.</p>
<p>Dönüş hazırlıkları başladı.</p>
<p>Bavul yeniden hazırlandı.</p>
<p>Türkiye’ye gelirken taşıdığı özlemler, dönüş yolunda yerini yeniden ayrılığın ağırlığına bırakıyordu.</p>
<p>Evdeki hareketlilik yavaş yavaş azaldı.</p>
<p>Çocuklar babalarının yeniden gideceğini biliyorlardı.</p>
<p>Şakire de biliyordu.</p>
<p>Memduh son kez evine, çocuklarına ve kucağındaki bebeğine baktı.</p>
<p>Sonra yola çıktı.</p>
<p>Arkasında ailesi, önünde Almanya vardı.</p>
<p>Bir kez daha gurbet yoluna düştü.</p>
<p>Ama kimse bilmiyordu...</p>
<p>Bu yolculuğun ardından hayatlarında daha neler yaşanacağını.</p>
<p>Almanya’da onu nasıl günlerin beklediğini...</p>
<p>Şakire’nin ve çocuklarının hayatının nasıl devam edeceğini...</p>
<p>Ve bu uzun yolculuğun onları hangi hikâyelere götüreceğini...</p>
<p>Almanya Treni’nin yolculuğu burada bitmiyordu.</p>
<p>Burada yalnızca bir sayfa kapanıyordu.</p>
<p>Asıl hikâye ise devam ediyordu.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 49.CU BÖLÜM &amp; ŞAKİRE’NİN DOĞUMU</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-49cu-bolum-sakirenin-dogumu</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-49cu-bolum-sakirenin-dogumu</guid>
<description><![CDATA[ “Burada yat.”

“Sesini çıkarma.” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6ab64078e8a29.webp" length="55740" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 25 Sep 2026 15:00:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>49.CU BÖLÜM ŞAKİRE’NİN DOĞUMU</p>
<p>İkindi vaktiydi.</p>
<p>Evde dokuma kilimler geriliydi. Günün sıradan sessizliği, Şakire’nin sancılanmasıyla bir anda değişti.</p>
<p>Şakire’nin doğum sancıları başlamıştı.</p>
<p>Sancı geldikçe yüzü değişiyor, kendini toparlamaya çalışıyordu. Evde bulunan iki kadın hemen onun yanına geldi. Birbirlerine bakıp ne yapacaklarını biliyorlardı. O günlerde doğum için hastane yolu her zaman mümkün değildi. Kadınlar birbirlerine yardım eder, bir canın dünyaya gelişine yine kadınların elleriyle eşlik ederlerdi.</p>
<p>Gülfem ise olup bitenleri anlamaya çalışıyordu.</p>
<p>Bir kadın onun yanına geldi.</p>
<p>“Gülfem, sen pencerenin önündeki mindere yat.”</p>
<p>Gülfem söyleneni yaptı.</p>
<p>Kadın başına bir örtü örttü.</p>
<p>“Başını ört.”</p>
<p>Gülfem şaşkın şaşkın baktı.</p>
<p>“Görme. Sesini çıkarma. Sen burada yat, uyu.”</p>
<p>Gülfem, annesine bakmak istedi.</p>
<p>Ama dokuma kilimler gerilmişti.</p>
<p>Kilimlerin arkasında annesi vardı.</p>
<p>Gülfem örtünün altına girdiğinde dışarıdan gelen sesler daha da belirginleşti. Annesinin sancıyla çıkardığı sesleri duyuyordu.</p>
<p>İçi ürperdi.</p>
<p>Annesinin canı yanıyordu.</p>
<p>Yanına gitmek istiyordu ama kendisine söylenen sözleri hatırladı.</p>
<p>“Burada yat.”</p>
<p>“Sesini çıkarma.”</p>
<p>Gülfem sessizce mindere uzandı.</p>
<p>Örtünün altında gözlerini açmış, tavana bakıyordu.</p>
<p>Bir yandan annesini düşünüyordu.</p>
<p>Bir yandan da kilimlerin arkasında ne olduğunu merak ediyordu.</p>
<p>Şakire’nin sancıları sıklaştıkça evin içindeki hareketlilik de arttı.</p>
<p>Kadınlar onun yanındaydı.</p>
<p>Biri Şakire’ye yardımcı oluyor, diğeri doğum için gerekenlerle ilgileniyordu.</p>
<p>Şakire’nin sesi zaman zaman yükseliyor, sonra yeniden kısılıyordu.</p>
<p>Gülfem her sesi duyuyordu.</p>
<p>Küçük kalbi korkuyla çarpıyordu.</p>
<p>Annesine bir şey olmasından korkuyordu.</p>
<p>Ama ne olduğunu da bilmiyordu.</p>
<p>Sadece annesinin çok zorlandığını hissediyordu.</p>
<p>Kilimlerin arkasında hayatın en büyük mucizelerinden biri yaşanıyordu.</p>
<p>Şakire, sancıların arasında bir canı dünyaya getirmeye çalışıyordu.</p>
<p>Zaman sanki evin içinde durmuştu.</p>
<p>Gülfem için de öyleydi.</p>
<p>Ne dışarı çıkabiliyor ne annesinin yanına gidebiliyor ne de gördüklerinin anlamını anlayabiliyordu.</p>
<p>Sadece bekliyordu.</p>
<p>Sonra bir anda...</p>
<p>Şakire’nin sancılı seslerinin arasından başka bir ses yükseldi.</p>
<p>İncecik...</p>
<p>Titrek...</p>
<p>Yeni doğmuş bir bebeğin ilk ağlama sesi.</p>
<p>Gülfem bir anda doğruldu.</p>
<p>Örtünün altından başını kaldırdı.</p>
<p>Dinledi.</p>
<p>Bebek ağlıyordu.</p>
<p>Gülfem’in gözleri büyüdü.</p>
<p>O an, annesinin yanına bir bebeğin geldiğini anladı.</p>
<p>Bir kardeşi olmuştu.</p>
<p>Kilimlerin arkasında yeni bir hayat başlamıştı.</p>
<p>Şakire ise yorgunluğun içinde bebeğinin sesini duyuyordu.</p>
<p>Belki bütün sancıların, bütün yorgunluğun arasında duyduğu o ilk ağlama sesi, ona dünyanın en güzel sesiydi.</p>
<p>Bir süre önce canını yakan sancılar vardı.</p>
<p>Şimdi ise kucağına alacağı küçücük bir can vardı.</p>
<p>Gülfem hâlâ pencerenin önündeki minderdeydi.</p>
<p>Başındaki örtüyü tamamen kaldırmadı.</p>
<p>Sadece kardeşinin sesini dinledi.</p>
<p>O küçücük ağlama sesi evin içinde yankılanırken, Gülfem’in korkusu yavaş yavaş yerini meraka bıraktı.</p>
<p>Acaba kardeşi nasıl görünüyordu?</p>
<p>Acaba annesi onu ne zaman gösterecekti?</p>
<p>Ama o gün Gülfem kardeşini göremedi.</p>
<p>Doğum, dokuma kilimlerin arkasında gerçekleşmişti.</p>
<p>Gülfem ise annesinin yanına gelen yeni bebeği, önce gözleriyle değil, duyduğu o ilk ağlama sesiyle tanıdı.</p>
<p>Ve o gün evin içinde, bir annenin sancıları sona ererken bir bebeğin hayatı başladı.</p>
<p>Şakire artık bir çocuğun daha annesiydi.</p>
<p>Gülfem ise artık bir kardeş daha kazanmıştı.</p>
<p>Ev aynı evdi.</p>
<p>Kilimler aynı kilimlerdi.</p>
<p>Ama o evin içinde artık bir kişi daha vardı.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 48. BÖLÜM – RESİMDEKİ YETENEK</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-48-bolum-resimdeki-yetenek</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-48-bolum-resimdeki-yetenek</guid>
<description><![CDATA[ İnsan bazen kendinde bulunan bir özelliği, biri fark edip söyleyene kadar göremeyebilir. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6ab568ce6ec08.webp" length="89102" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 24 Sep 2026 21:16:07 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>48. BÖLÜM – RESİMDEKİ YETENEK</p>
<p>Gülfem okulunu seviyordu.</p>
<p>Müdürün sertliği ve okulun kışın soğuk olması, onun okula olan sevgisini tamamen söndüremiyordu. Çünkü okulda dersler, kitaplar, arkadaşlar ve her gün yeniden keşfettiği başka şeyler vardı.</p>
<p>Gülfem özellikle okumayı çok seviyordu.</p>
<p>Öğretmenleri zaman zaman çocuklarla okuma çalışmaları yapar, onları okumaya teşvik ederdi. Gülfem de eline aldığı kitabın dünyasına dalmaktan büyük mutluluk duyardı.</p>
<p>Bir gün öğretmeni sınıfa farklı bir etkinlik yapacaklarını söyledi.</p>
<p>“Bugün dışarı çıkacağız. Resim yapacağız.”</p>
<p>Çocuklar bu sözleri duyunca sevindiler.</p>
<p>Öğretmen devam etti:</p>
<p>“Etrafınızda ne görüyorsanız onu çizebilirsiniz. Nasıl istiyorsanız öyle resim yapın.”</p>
<p>Çocuklar kâğıtlarını ve kalemlerini alıp dışarı çıktılar.</p>
<p>Okulun bahçesinde herkes kendine bir yer buldu.</p>
<p>Kimi ağaçlara baktı, kimi evleri çizmek için kâğıdını önüne koydu. Kimi de kendi hayalindeki resmi yapmaya başladı.</p>
<p>Gülfem de sessizce bir köşeye oturdu.</p>
<p>Yanında bir kitabı vardı.</p>
<p>Kitabın içinde çamaşır yıkayan bir kadının resmi bulunuyordu.</p>
<p>Gülfem daha önce o resme bakmıştı.</p>
<p>Resmi yeniden gördüğünde dikkatlice inceledi.</p>
<p>Sonra elindeki kalemi kâğıdın üzerinde gezdirmeye başladı.</p>
<p>Bir yandan okulun çevresinde gördüklerini çiziyor, bir yandan da kitabındaki kadının resmini aklında canlandırıyordu.</p>
<p>Çizdikçe resim şekillenmeye başladı.</p>
<p>Gülfem, kadının duruşunu, kıyafetini ve çamaşır yıkama hâlini ayrıntılarıyla kâğıda aktardı.</p>
<p>Resmini tamamladığında öğretmeni yanına geldi.</p>
<p>Öğretmen önce Gülfem’in yaptığı resme baktı.</p>
<p>Sonra Gülfem’in yanındaki kitaba göz attı.</p>
<p>Bir süre hiçbir şey söylemeden iki resmi karşılaştırdı.</p>
<p>Gülfem’in çizdiği kadın, kitaptaki kadına çok benziyordu.</p>
<p>Öğretmeni şaşırmıştı.</p>
<p>“Gülfem, sen bu resmi kitaptan bakarak mı çizdin?”</p>
<p>Gülfem başını kaldırdı.</p>
<p>“Hayır öğretmenim.”</p>
<p>Öğretmeni yeniden resme baktı.</p>
<p>“Emin misin?”</p>
<p>“Evet öğretmenim.”</p>
<p>Gülfem kitabın resmine bakmıştı ama çizimini yaparken doğrudan kopyalamamıştı. Resmi aklında tutmuş, gördüğünü kendi kâğıdına aktarmıştı.</p>
<p>Öğretmeni bunu anlayınca yüzünde bir gülümseme oluştu.</p>
<p>“Senin resim yeteneğin varmış Gülfem.”</p>
<p>Gülfem bu sözleri duyunca şaşırdı.</p>
<p>Belki de o güne kadar kendisinde böyle bir yetenek olduğunu hiç düşünmemişti.</p>
<p>Öğretmeninin söylediği bu söz, onun için önemliydi.</p>
<p>Çünkü insan bazen kendinde bulunan bir özelliği, biri fark edip söyleyene kadar göremeyebilir.</p>
<p>Gülfem’in de içinde böyle bir yetenek vardı.</p>
<p>O gün okul bahçesinde yaptığı resim, öğretmeninin dikkatini çekmişti.</p>
<p>Gülfem ise elindeki kaleme yeniden baktı.</p>
<p>Belki de bundan sonra resim yaparken daha dikkatli bakacak, gördüklerini kâğıda aktarmaktan daha çok keyif alacaktı.</p>
<p>Okul onun için yalnızca ders yapılan bir yer olmaktan çıkıyordu.</p>
<p>Kitapların yanında kalem ve kâğıt da onun dünyasında ayrı bir yer edinmeye başlıyordu.</p>
<p>Bir tarafta okumayı seven bir çocuk vardı.</p>
<p>Diğer tarafta çizdikleriyle dikkat çeken bir çocuk…</p>
<p>Gülfem’in çocukluk yıllarında, daha o yaşlarda, içinde farklı yeteneklerin küçük küçük kendini göstermeye başladığı anlaşılıyordu.</p>
<p>Ve belki de o gün öğretmeninin söylediği birkaç cümle, Gülfem’in kendisine başka bir gözle bakmasını sağlayacaktı.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 47. BÖLÜM – CEZACI MÜDÜR</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-47-bolum-cezaci-mudur</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-47-bolum-cezaci-mudur</guid>
<description><![CDATA[ “Acaba bugün kim ceza alacak?”

“Acaba müdür kime kızacak?” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6ab363ee9e0b5.webp" length="88760" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 23 Sep 2026 08:30:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>47. BÖLÜM – CEZACI MÜDÜR</p>
<p>Gülfem’in ilkokula başladığı yıllarda köy okulunun kendine özgü bir düzeni vardı.</p>
<p>Okul, çocukların hayatında önemli bir yer tutuyordu. Sabah erkenden okula gidilir, dersler yapılır, teneffüslerde çocuklar bahçeye çıkar, çeşmenin başında su içilir, arkadaşlarla oyunlar oynanırdı.</p>
<p>Fakat okulda çocukların en çok çekindiği biri vardı.</p>
<p>Müdür.</p>
<p>Müdür oldukça sertti. Disiplini çok sıkı tutardı. Çocukların kurallara uymasını ister, en küçük bir yanlışta bile ceza vermekten çekinmezdi.</p>
<p>Her sabah çocuklar okulun çevresinde dolaştırılırdı. Bu yürüyüş, çocukların hoşuna giden bir spor değildi. Okulun bahçesi ve çevresi kontrol edilir, yerde bir kâğıt veya çöp varsa çocuklardan onu toplamaları istenirdi.</p>
<p>Çocuklar ellerinde kâğıtlarla, çöplerle okulun çevresinde dolaşırken müdür onları uzaktan takip ederdi.</p>
<p>Çocuklar onun bakışlarını üzerlerinde hissettiklerinde daha da dikkatli davranırlardı.</p>
<p>Çünkü müdürün gözünden hiçbir şey kaçmazdı.</p>
<p>Bir çocuk kurallardan birini çiğnediğinde kendi cezasını alırdı. Ama bazen bir kişinin yaptığı şey, bütün çocukların ceza almasına neden olurdu.</p>
<p>Bu yüzden çocuklar birbirlerini de uyarırlardı.</p>
<p>“Yapma, müdür görür!”</p>
<p>“Sessiz ol!”</p>
<p>“Oraya gitme!”</p>
<p>Çocukların dünyasında müdürün adı bile bazen yeterdi.</p>
<p>Kış ayları ise daha zordu.</p>
<p>Köyün soğuğu keskin olurdu. Çocukların elleri ve yüzleri soğuktan kızarır, parmakları uyuşurdu.</p>
<p>Ama müdür için soğuk, ceza vermeye engel değildi.</p>
<p>Çocuklardan bazen parmak uçlarını birbirine değdirerek ellerini birleştirmelerini isterdi.</p>
<p>Sonra elindeki çubukla parmaklarına vururdu.</p>
<p>Soğuktan zaten acıyan parmaklar, çubuğun darbesiyle daha da sızlardı.</p>
<p>Çocuklar ellerini geri çekmek istese de çekemezdi. Müdürün karşısında itiraz etmek kolay değildi.</p>
<p>Bazen verilen ceza bununla da kalmazdı.</p>
<p>Çocuklar yere yatırılır, ayaklarını kaldırmaları istenir, ardından ayak tabanlarına vurulurdu.</p>
<p>O yıllarda çocukların okul hayatında bu tür cezalar korkuyla hatırlanan anılara dönüşmüştü.</p>
<p>Her gün mutlaka bir çocuk ceza alırdı.</p>
<p>Bazen bir kişi, bazen birkaç kişi…</p>
<p>Bazen de bütün sınıf.</p>
<p>Çocuklar sabah okula gelirken yalnızca dersleri düşünmezdi.</p>
<p>“Acaba bugün kim ceza alacak?”</p>
<p>“Acaba müdür kime kızacak?”</p>
<p>“Acaba biz bir şey yapmadığımız hâlde ceza alacak mıyız?”</p>
<p>Bunlar çocukların kendi aralarında sessizce konuştuğu şeylerdi.</p>
<p>Fakat bütün bunlara rağmen çocuklar yine de çocuktu.</p>
<p>Teneffüs olduğunda korkularını bir kenara bırakıp koşar, birbirleriyle oynar, gülerlerdi.</p>
<p>Okulun büyük bir salonu vardı.</p>
<p>Sınıflarda soba bulunmadığı için kışın içerisi oldukça soğuk olurdu. Çocuklar teneffüslerde büyük sobanın etrafına koşar, biraz olsun ısınmaya çalışırlardı.</p>
<p>Kimileri ellerini sobaya doğru uzatır, kimileri sırtını sobaya verir, kimileri de arkadaşlarıyla birlikte sobanın çevresinde dönüp dururdu.</p>
<p>Hatta bazen müdürün cezalarından sonra çocukların sobanın başına koşmasına bile gerek kalmazdı.</p>
<p>Çünkü dayak ve cezanın verdiği sıcaklık (!) onları zaten yeterince ısıtmış olurdu.</p>
<p>Okulun hemen yanında bir de çeşme vardı.</p>
<p>O yıllarda çocukların yanında bugünkü gibi su şişeleri bulunmazdı. Susayan çocuk çeşmeye koşardı.</p>
<p>Teneffüs zili çaldığında okulun çevresi bir anda hareketlenirdi.</p>
<p>Kimi çocuk çeşmeye gider, kimi tuvalete koşar, kimi de arkadaşlarıyla oyun oynamaya başlardı.</p>
<p>Çeşmenin başında da ayrı bir kalabalık oluşurdu.</p>
<p>Bir çocuk su içerken diğeri sırasını bekler, başka biri arkadaşına seslenirdi.</p>
<p>Köy okulunun hayatı böyleydi.</p>
<p>Sertliğiyle korkutan müdürü vardı.</p>
<p>Soğuğu vardı.</p>
<p>Büyük sobası vardı.</p>
<p>Çeşmesi vardı.</p>
<p>Koşuşturan, gülen, bazen ağlayan çocukları vardı.</p>
<p>Ve bütün bu yaşananların içinde Gülfem de kendi dünyasını kuruyordu.</p>
<p>Okula gidiyor, derslerini öğreniyor, kitaplarla tanışıyor ve her gün yeni bir şey keşfediyordu.</p>
<p>Müdürün sertliği, okulun soğuğu ve köy hayatının bütün zorlukları arasında çocukluk yine de kendi yolunu buluyordu.</p>
<p>Çünkü çocukluk, en zor şartlarda bile kendisine küçük bir mutluluk yaratmayı bilirdi.</p>
<p>Gülfem’in okul günlerinde de henüz keşfedilmeyi bekleyen başka bir mutluluk vardı.</p>
<p>Bir gün eline bir kâğıt ve kalem alacak, okul bahçesinde yaptığı bir resimle öğretmeninin dikkatini çekecekti.</p>
<p>Ama o gün henüz gelmemişti.</p>
<p>Devam edecek… </p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 46. BÖLÜM – KARLI OKUL YOLU</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-46-bolum-karli-okul-yolu</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-46-bolum-karli-okul-yolu</guid>
<description><![CDATA[ Gülfem korkmuştu.

Sesini duyurmak için bağırmaya başladı.

— Anne! ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6ab1a242a3d5c.webp" length="97384" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 22 Sep 2026 00:32:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>46. BÖLÜM – KARLI OKUL YOLU</p>
<p>Gülfem ilkokula başladığında, köyün üzerine öyle büyük karlar yağmıştı ki yollar neredeyse görünmez olmuştu. Evlerin çevresi bembeyazdı. Her yer karla kaplanmış, yürümek bile zorlaşmıştı.</p>
<p>O gün Gülfem’in okula gitmesi gerekiyordu. Fakat yağan kar öylesine fazlaydı ki küçük bir çocuğun o yollardan tek başına geçmesi mümkün değildi.</p>
<p>Şakire kızının okula gitmesini istiyordu. Gülfem’i sırtına aldı ve yola çıktı.</p>
<p>Anne kız, karların arasında güçlükle ilerliyorlardı. Şakire her adımını dikkatle atıyor, kızını sırtında taşırken bir yandan da karın altında kalan yolu bulmaya çalışıyordu.</p>
<p>Fakat o gün hava da çok sertti.</p>
<p>Fırtına çıkmış, kar savrulmaya başlamıştı. Görüş mesafesi gittikçe azalıyordu.</p>
<p>Bir süre sonra Şakire’nin attığı adımlardan biriyle yer çöktü.</p>
<p>Gülfem bir anda karın içine düştü.</p>
<p>Kar çukuru o kadar derindi ki küçük kız oradan kendi başına çıkamadı. Şakire de ona ulaşmakta zorlanıyordu. Karın ve fırtınanın içinde bir süre mahsur kaldılar.</p>
<p>Gülfem korkmuştu.</p>
<p>Sesini duyurmak için bağırmaya başladı.</p>
<p>— Anne!</p>
<p>Fakat fırtınanın uğultusu her şeyi bastırıyordu.</p>
<p>Bir süre sonra yakındaki komşular Gülfem’in sesini duydu.</p>
<p>Sesin geldiği yöne doğru koştular. Karların arasında çukurun yerini bulmaya çalıştılar.</p>
<p>Sonunda Gülfem’i gördüler.</p>
<p>Komşuların yardımıyla küçük kız karların arasından çıkarıldı.</p>
<p>Üzerindeki karlar temizlendi. Şakire kızına sarıldı.</p>
<p>O gün okul yolu, Gülfem için sıradan bir okul yolu değildi.</p>
<p>Bembeyaz karların, sert fırtınanın ve derin bir kar çukurunun arasında geçen o yol; annesinin sırtında başlayan, komşuların yardımıyla sona eren unutulmaz bir yolculuktu.</p>
<p>Gülfem daha ilkokulun ilk günlerinde, okul yolunun bazen sadece derslere götüren bir yol olmadığını öğrenmişti.</p>
<p>Bazen o yolun içinde korku, mücadele ve sevgi de vardı.</p>
<p>Ve o gün Gülfem’i karların içinden çıkaran yalnızca komşularının elleri değildi.</p>
<p>Annesinin onu sırtına alıp yola çıkacak kadar güçlü olan sevgisi de o yolculuğun en büyük parçasıydı.</p>
<p>Devam edecek…</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 45. BÖLÜM – OKUL SEVİNCİ</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-45-bolum-okul-sevinci</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-45-bolum-okul-sevinci</guid>
<description><![CDATA[ Bir yanda köyün çocukları…

Gazete ve çimento kâğıdıyla kaplanmış defterleri…

Diğer yanda Almanya’dan gelen çantası, kalemi, silgisi, kalemliği ve defteriyle Gülfem… ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6ab13a51b056a.webp" length="76128" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 21 Sep 2026 17:09:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>45. BÖLÜM – OKUL SEVİNCİ</p>
<p>Gülfem henüz altı yaşlarındaydı.</p>
<p>Bir gün Şakire kızının yanına geldi.</p>
<p>Gülfem annesine baktı.</p>
<p>Şakire gülümsedi.</p>
<p>“Gülfem, sen artık okula gideceksin.”</p>
<p>Gülfem bir an annesinin yüzüne baktı.</p>
<p>“Okula mı gideceğim?”</p>
<p>“Evet kızım. Okula gideceksin.”</p>
<p>Gülfem’in gözleri parladı.</p>
<p>Bu sözleri duyunca sevincini içine sığdıramadı.</p>
<p>Bir anda dışarı fırladı.</p>
<p>Koşmaya başladı.</p>
<p>Bir koştu…</p>
<p>Bir daha koştu…</p>
<p>Sevincinden nereye bastığına bile bakmıyordu.</p>
<p>Derken ayağı bir taşa takıldı.</p>
<p>Gülfem bir anda yere düştü.</p>
<p>Dizleri acıdı.</p>
<p>Ellerine baktı.</p>
<p>Üzerindeki tozları silkeledi.</p>
<p>Canı yanmıştı ama ağlamadı.</p>
<p>Çünkü artık onun için çok daha önemli bir şey vardı:</p>
<p>Gülfem okula gidecekti.</p>
<p>Ve o gün, küçük bir kız çocuğunun hayatında yeni bir sayfa açıldı.</p>
<p>Sonunda beklediği gün geldi.</p>
<p>Gülfem sabah erkenden hazırlandı.</p>
<p>Üzerinde güzel kıyafetleri vardı.</p>
<p>Elinde ise babası Memduh’un Almanya’dan gönderdiği okul eşyaları bulunuyordu.</p>
<p>Defteri…</p>
<p>Kalemi…</p>
<p>Silgisi…</p>
<p>Kalemliği…</p>
<p>Ve çantası…</p>
<p>Gülfem için bunların her biri ayrı bir güzellikti.</p>
<p>Çantasına tekrar tekrar baktı.</p>
<p>Defterini çıkarıp eline aldı.</p>
<p>Kalemini kontrol etti.</p>
<p>Silgisini kalemliğinin içine koydu.</p>
<p>Sonra çantasını omzuna taktı.</p>
<p>Artık o da okula gidiyordu.</p>
<p>Köyün yollarından geçerek okulun yolunu tuttu.</p>
<p>Okula vardığında sınıfta başka çocuklar da vardı.</p>
<p>Gülfem’in gözü onların eşyalarına takıldı.</p>
<p>Çocukların defterleri birbirinden farklıydı.</p>
<p>O zamanlar köyde defterleri kaplamak için özel kap kâğıtları bulunmazdı.</p>
<p>Kimi defter çimento kâğıdıyla, kimi gazete kâğıdıyla kaplanırdı.</p>
<p>Kitaplar da aynı şekilde korunurdu.</p>
<p>Çocuklar için bu çok normaldi.</p>
<p>Herkesin defteri, kitabı elinde bulunan kâğıtlarla kaplanırdı.</p>
<p>Ama Gülfem’in çantası, defteri, kalemi, silgisi ve kalemliği farklıydı.</p>
<p>Hepsi Almanya’dan gelmişti.</p>
<p>Çocukların gözleri Gülfem’in çantasına kaydı.</p>
<p>Kimi kalemliğine baktı.</p>
<p>Kimi defterine…</p>
<p>Kimi de elindeki kaleme.</p>
<p>Gülfem onların baktığını fark etti.</p>
<p>Çantasını biraz daha sıkı tuttu.</p>
<p>İçinde hem sevinç hem de gurur vardı.</p>
<p>Çünkü bu eşyaları babası göndermişti.</p>
<p>Memduh uzaktaydı.</p>
<p>Almanya’daydı.</p>
<p>Ama onun sevgisi, küçük kızının çantasına kadar ulaşmıştı.</p>
<p>Gülfem sırasına oturdu.</p>
<p>Çantasını yanına koydu.</p>
<p>Defterini önüne çıkardı.</p>
<p>Kalemini eline aldı.</p>
<p>Etrafına baktı.</p>
<p>Artık o da öğrenciydi.</p>
<p>Henüz altı yaşındaydı.</p>
<p>Hayatı boyunca unutamayacağı ilk okul günlerinden birini yaşıyordu.</p>
<p>Bir yanda köyün çocukları…</p>
<p>Gazete ve çimento kâğıdıyla kaplanmış defterleri…</p>
<p>Diğer yanda Almanya’dan gelen çantası, kalemi, silgisi, kalemliği ve defteriyle Gülfem…</p>
<p>Ama o gün sınıfta kimsenin bilmediği bir şey vardı.</p>
<p>Bu küçük kızın elindeki kalem, önünde açtığı defter ve omzundaki çanta, onun hayatındaki yepyeni bir yolun başlangıcıydı.</p>
<p>Gülfem öğretmenini dinlemek için başını kaldırdı.</p>
<p>Kalemini elinde tuttu.</p>
<p>Ve ilk ders başladı.</p>
<p>Devam edecek…</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 44. BÖLÜM – OTUZ YUMURTALIK HASTALIK</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-44-bolum-otuz-yumurtalik-hastalik</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-44-bolum-otuz-yumurtalik-hastalik</guid>
<description><![CDATA[ “Tadı yok.” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6aaf08b42d946.webp" length="61042" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 20 Sep 2026 01:12:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>44. BÖLÜM – OTUZ YUMURTALIK HASTALIK</p>
<p>Gülfem bir gün çocukluk hastalıklarından birine yakalanmıştı.</p>
<p>Ne hastalığı olduğu tam olarak belli değildi.</p>
<p>Belki kabakulaktı…</p>
<p>Belki kızamık…</p>
<p>Ama hastaydı.</p>
<p>Üstelik ağzının tadı da yoktu.</p>
<p>Önüne ne konsa yemek istemiyor, hiçbir şeyden tat alamıyordu.</p>
<p>Şakire ise evin işleriyle uğraşıyordu. O gün yine dışarı çıkması gerekiyordu. Belki oduna gidecekti, belki başka bir işi vardı. Tam olarak ne olduğunu düşünmeye fırsat bulmadan hazırlanmaya başladı.</p>
<p>Evden çıkmadan önce Gülfem’in yanına geldi.</p>
<p>“Ben gidiyorum kızım.”</p>
<p>dedi.</p>
<p>“Yumurtadan pişir de ye.”</p>
<p>Sonra evdeki çocuklara dönüp onları tembihledi:</p>
<p>“Gülfem’e göz kulak olun.”</p>
<p>“Birbirinize dikkat edin.”</p>
<p>Gülfem yatakta yatıyordu.</p>
<p>Çocuklar da evin içindeydi.</p>
<p>Şakire kapıdan çıktı ve gitti.</p>
<p>Kapı kilitli değildi.</p>
<p>Gülfem’in ise hastalıktan yaramazlık yapacak hâli yoktu.</p>
<p>Bir süre yatağında öylece yattı.</p>
<p>Sonra gözü mavi dolabın çekmecesine ilişti.</p>
<p>Çekmecenin içinde yumurtalar vardı.</p>
<p>Bir sürü yumurta…</p>
<p>Yaklaşık otuz tane.</p>
<p>Gülfem annesinin sözünü hatırladı:</p>
<p>“Yumurtadan pişir de ye.”</p>
<p>Belki yumurta yerse kendisine gelirdi.</p>
<p>Belki ağzının tadı biraz olsun düzelirdi.</p>
<p>Ama kendi kalkıp pişirecek hâli yoktu.</p>
<p>Çocuklara seslendi:</p>
<p>“Şunlardan bir tane pişirin bana.”</p>
<p>“Ben bir yiyeyim.”</p>
<p>“Belki ağzımın tadı gelir.”</p>
<p>Çocuklar hemen mavi çekmeceden bir yumurta aldılar.</p>
<p>Pişirdiler.</p>
<p>Gülfem bekledi.</p>
<p>Yumurta hazır olunca önüne getirdiler.</p>
<p>Gülfem bir lokma aldı.</p>
<p>Çiğnedi.</p>
<p>Biraz bekledi.</p>
<p>Sonra yüzünü buruşturdu.</p>
<p>“Tadı yok, siz yiyin bunu.”</p>
<p>Çocuklar birbirlerine baktılar.</p>
<p>İçlerinden biri yumurtayı yedi. </p>
<p>Gülfem gerçekten hastaydı.</p>
<p>Belki hastalığı yüzünden hiçbir şeyin tadını alamıyordu.</p>
<p>Çocuklardan biri:</p>
<p>“Bir tane daha pişirelim mi?”</p>
<p>diye sordu.</p>
<p>Gülfem başını salladı.</p>
<p>“Pişirin.”</p>
<p>İkinci yumurta da pişti.</p>
<p>Gülfem onun da tadına baktı.</p>
<p>Biraz bekledi.</p>
<p>Sonra yine:</p>
<p>“Tadı yok, al bunu da siz yiyin.” diyerek ; diğer çocuğa verdi. </p>
<p>Çocuklar bu kez bir yumurta daha aldılar.</p>
<p>Onu da pişirdiler.</p>
<p>Gülfem tadına baktı.</p>
<p>Yine tadı yoktu.</p>
<p>“Bir tane daha…”</p>
<p>Çocuklar bir tane daha pişirdiler.</p>
<p>Sonra bir tane daha…</p>
<p>Bir tane daha…</p>
<p>Mavi çekmecedeki yumurtalar birer birer azalmaya başladı.</p>
<p>Gülfem her yeni yumurtada umutlanıyordu.</p>
<p>Belki bu yumurtada tadı gelecekti.</p>
<p>Belki bir sonrakinde…</p>
<p>Belki biraz daha yerse iyileşecekti.</p>
<p>Ama her defasında aynı şey oluyordu.</p>
<p>“Tadı yok, siz yiyin.”</p>
<p>Çocuklar da onu kırmıyordu.</p>
<p>Yumurtayı alıyorlar…</p>
<p>Pişiriyorlar…</p>
<p>Gülfem’e getiriyorlar…</p>
<p>Gülfem tadına bakıyor…</p>
<p>Sonra yine:</p>
<p>“Bir tane daha pişirin.”</p>
<p>Bir süre sonra evin içinde garip bir telaş başladı.</p>
<p>Bir tarafta hasta Gülfem…</p>
<p>Bir tarafta ona yardım etmeye çalışan çocuklar…</p>
<p>Bir tarafta da mavi dolabın giderek boşalan çekmecesi…</p>
<p>Ama kimsenin aklına yumurtaları saymak gelmiyordu.</p>
<p>Çocukların aklında yalnızca Gülfem vardı.</p>
<p>Gülfem hastaydı.</p>
<p>Ağzının tadı yoktu.</p>
<p>Belki bir sonraki yumurtada tadı gelecekti.</p>
<p>Bu yüzden yumurtalar peş peşe pişiriliyordu.</p>
<p>“Bir tane daha yapın.”</p>
<p>“Tamam.”</p>
<p>Bir yumurta daha pişti.</p>
<p>Gülfem yedi.</p>
<p>“Tadı yok.”</p>
<p>Bir tane daha…</p>
<p>“Tadı yok.”</p>
<p>Bir tane daha…</p>
<p>“Tadı yok.”</p>
<p>Çocuklar her seferinde yeniden mavi çekmeceye koşuyordu.</p>
<p>Derken çekmecedeki yumurtalar iyice azaldı.</p>
<p>Çocuklar farkında olmadan neredeyse hepsini tüketmişti.</p>
<p>Gülfem ise yatağında yatıyor, her yeni yumurtadan biraz olsun tat almayı bekliyordu.</p>
<p>Sonunda çekmecede birkaç yumurta kaldı.</p>
<p>Onları da aldılar.</p>
<p>Pişirdiler.</p>
<p>Gülfem tadına baktı.</p>
<p>Ama yine:</p>
<p>“Tadı yok.”</p>
<p>Son yumurta da pişti.</p>
<p>Gülfem onun da tadına baktı.</p>
<p>Bir süre bekledi.</p>
<p>Dudaklarını büzdü.</p>
<p>“Yok…”</p>
<p>dedi.</p>
<p>“Ağzımın tadı hâlâ yok.”</p>
<p>Çocuklar mavi çekmeceye baktılar.</p>
<p>Çekmece bomboştu.</p>
<p>Yaklaşık otuz yumurtanın tamamı bitmişti.</p>
<p>Ama Gülfem hâlâ hastaydı.</p>
<p>Hâlâ yatıyordu.</p>
<p>Hâlâ ağzının tadını arıyordu.</p>
<p>Çocuklar birbirlerine baktılar.</p>
<p>Şimdi ne yaptıklarını onlar da anlamıştı.</p>
<p>Mavi çekmecede tek bir yumurta bile kalmamıştı.</p>
<p>Bir süre sonra kapının sesi duyuldu.</p>
<p>Şakire eve dönmüştü.</p>
<p>İçeri girdiğinde önce Gülfem’in yanına gitti.</p>
<p>Kızının hâlini görünce:</p>
<p>“Nasıl oldun kızım?”</p>
<p>diye sordu.</p>
<p>Gülfem annesine baktı.</p>
<p>“Anne, ağzımın tadı hâlâ yok.”</p>
<p>Şakire kızının yanına oturdu.</p>
<p>“Yumurta yedin mi?”</p>
<p>“Yedim ama tadı yok.”</p>
<p>Şakire daha sonra mutfağa yöneldi.</p>
<p>Mavi dolabın önüne geldi.</p>
<p>Çekmeceyi açtı.</p>
<p>Bir an durdu.</p>
<p>Çekmecenin içi bomboştu.</p>
<p>Şakire şaşkınlıkla çocuklara döndü.</p>
<p>“Yumurtalar nerede?”</p>
<p>Çocuklar birbirlerine baktılar.</p>
<p>İçlerinden biri çekinerek:</p>
<p>“Gülfem istedi…”</p>
<p>dedi.</p>
<p>“Pişirdik.”</p>
<p>Şakire’nin gözleri büyüdü.</p>
<p>“Hepsini mi?”</p>
<p>Çocuklar sessizce başlarını salladılar.</p>
<p>Gülfem ise yatağından seslendi:</p>
<p>“Anne, bir türlü tadı gelmedi.”</p>
<p>Şakire kızına baktı.</p>
<p>Bir an ne diyeceğini bilemedi.</p>
<p>Mavi çekmecede yaklaşık otuz yumurta vardı.</p>
<p>Şimdi tek bir yumurta bile kalmamıştı.</p>
<p>Gülfem ise hâlâ hastaydı.</p>
<p>Üstelik çocuklar da bu yumurtaların çoğunu pişirip yemişti.</p>
<p>Şakire derin bir nefes aldı.</p>
<p>Sonra Gülfem’in yanına gitti.</p>
<p>“Sen önce iyileş kızım.”</p>
<p>dedi.</p>
<p>Gülfem başını yastığa koydu.</p>
<p>Ama hâlâ aynı şeyi düşünüyordu.</p>
<p>Belki bir yumurta daha olsaydı…</p>
<p>Belki o zaman ağzının tadı gelecekti.</p>
<p>Fakat mavi çekmece boştu.</p>
<p>Otuz yumurtanın tamamı bitmişti.</p>
<p>Evde ise yalnızca hasta bir çocuk, ona yardım etmeye çalışan diğer çocuklar ve şaşkın şaşkın çekmeceye bakan Şakire kalmıştı.</p>
<p>Şakire kızına baktı.</p>
<p>Gülfem gözlerini kapattı.</p>
<p>Hastalığı devam ediyordu.</p>
<p>Ama o günün en büyük telaşı artık geride kalmıştı.</p>
<p>Otuz yumurta pişmiş, yenmiş ve bitmişti.</p>
<p>Gülfem’in ise hâlâ ağzının tadı yoktu.</p>
<p>Devam edecek…</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 43. BÖLÜM – ÇOCUKLARIN ALMANYA’SI</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-43-bolum-cocuklarin-almanyasi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-43-bolum-cocuklarin-almanyasi</guid>
<description><![CDATA[ Firuze için Almanya da işte oradaydı.

Köyün karşı tarafında…

Belki şu tepenin ardında…

Belki o büyük harmanın yanında…

Belki de biraz daha yürürse babasına ulaşacaktı.

Çünkü babası Almanya’daydı. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6aae41bc5aa7d.webp" length="81152" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 19 Sep 2026 11:03:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>43. BÖLÜM – ÇOCUKLARIN ALMANYA’SI</p>
<p>Memduh Almanya’daydı.</p>
<p>Çocuklar ise onu çok uzakta, dünyanın öbür ucunda sanıyorlardı.</p>
<p>Ama çocuk aklı bu kadar uzakları anlayamazdı.</p>
<p>Onlar için uzaklık, gözlerinin gördüğü yer kadardı.</p>
<p>Köyün karşı tarafındaki tepe…</p>
<p>Biraz ilerideki harman…</p>
<p>Gözden kaybolan yol…</p>
<p>İşte onların dünyası bundan ibaretti.</p>
<p>Almanya ise Memduh’un gittiği o uzak yerdi.</p>
<p>Fakat çocukların hayalinde Almanya, insanların anlattığı gibi büyük bir ülke değildi.</p>
<p>Onların Almanya’sı bambaşkaydı.</p>
<p>Köyün karşı tarafındaki büyük harmandı.</p>
<p>Kocaman bir harman…</p>
<p>Harmanın içinde de kocaman kocaman yağlar vardı.</p>
<p>Çünkü “Almanya” kelimesinin içinde “yağ”ı çağrıştıran bir şey duyuyor, çocuk akıllarıyla kelimeyi kendi dünyalarına göre tamamlıyorlardı.</p>
<p>Onlar için Almanya;</p>
<p>Kocaman bir harman,</p>
<p>Harmanların içinde de yağ dolu büyük kaplar demekti.</p>
<p>Memduh’un gerçekten nerede olduğunu ise hayal bile edemiyorlardı.</p>
<p>Bir gün Firuze arkasına küçük bir kürek aldı.</p>
<p>Kürek neredeyse kendisi kadar büyüktü.</p>
<p>Arkasına da bir şeyler yükledi.</p>
<p>Ne yüklediğini kendisi bile bilmiyordu.</p>
<p>Ama belli ki Almanya’ya gidiyordu.</p>
<p>Küçük adımlarla yürümeye başladı.</p>
<p>Sonra bütün gücüyle bağırdı:</p>
<p>“Ben Almanya’ya gidiyorum!”</p>
<p>Biraz daha yürüdü.</p>
<p>Tekrar seslendi:</p>
<p>“Ben Almanya’ya gidiyorum!”</p>
<p>Kürek sırtında, yükü arkasında…</p>
<p>Sanki gerçekten uzaklara gidecekmiş gibi kararlıydı.</p>
<p>Çocukların dünyasında mesafelerin bir anlamı yoktu.</p>
<p>Köyün karşı tarafına geçmek, onlara göre dünyanın öbür ucuna gitmek gibiydi.</p>
<p>Firuze için Almanya da işte oradaydı.</p>
<p>Köyün karşı tarafında…</p>
<p>Belki şu tepenin ardında…</p>
<p>Belki o büyük harmanın yanında…</p>
<p>Belki de biraz daha yürürse babasına ulaşacaktı.</p>
<p>Çünkü babası Almanya’daydı.</p>
<p>Ve Almanya, onların hayalinde o kadar da uzak değildi.</p>
<p>Firuze yürüdükçe arkasındaki kürek sallanıyor, yükü sağa sola kayıyordu.</p>
<p>Ama o hiç aldırmıyordu.</p>
<p>Bir yandan yürüyüp bir yandan:</p>
<p>“Almanya’ya gidiyorum!”</p>
<p>Diye bağırıyordu.</p>
<p>Çocukların hayal dünyasında sınırlar yoktu.</p>
<p>Bir ülkenin ne kadar büyük olduğunu…</p>
<p>Arada denizler, yollar, şehirler olduğunu…</p>
<p>İnsanların saatlerce, günlerce yolculuk ettiğini…</p>
<p>Almanya’nın köyün karşısındaki tepeden çok daha uzak olduğunu…</p>
<p>Bilmiyorlardı.</p>
<p>Onlar sadece babalarının bir yere gittiğini biliyorlardı.</p>
<p>Ve o yerin adı Almanya idi.</p>
<p>Şakire, Firuze’yi uzaktan izliyordu.</p>
<p>Kızının arkasına kürek alıp ciddi ciddi yola koyulduğunu görünce gülümsemekten kendini alamadı.</p>
<p>“Firuze, nereye gidiyorsun kızım?”</p>
<p>Firuze hiç durmadan cevap verdi:</p>
<p>“Almanya’ya!”</p>
<p>Şakire şaşırmış gibi yaptı.</p>
<p>“Almanya nerede?”</p>
<p>Firuze eliyle köyün karşı tarafını gösterdi.</p>
<p>“Orada!”</p>
<p>Şakire’nin yüzünde bir tebessüm belirdi.</p>
<p>“Orası Almanya mı?”</p>
<p>Firuze başını salladı.</p>
<p>“Evet.”</p>
<p>Sonra ekledi:</p>
<p>“Babam orada.”</p>
<p>Şakire bir an sustu.</p>
<p>Kızının söyledikleri, ona hem komik hem de dokunaklı gelmişti.</p>
<p>Çünkü çocuklar için Almanya gerçekten oradaydı.</p>
<p>Uzak değildi.</p>
<p>Korkutucu değildi.</p>
<p>Bilinmeyen bir ülke değildi.</p>
<p>Sadece babalarının bulunduğu yerdi.</p>
<p>Ve bir gün büyüdüklerinde anlayacaklardı ki…</p>
<p>Babaları, köyün karşı tarafındaki tepede değildi.</p>
<p>Bambaşka bir ülkedeydi.</p>
<p>Bambaşka bir hayatın içindeydi.</p>
<p>Ama o günlerde onların Almanya’sı çok daha güzeldi.</p>
<p>Kocaman bir harmandı.</p>
<p>Harmanın içinde yağlar vardı.</p>
<p>Ve o harmanın bir yerlerinde babaları Memduh yaşıyordu.</p>
<p>Firuze ise küçük küreğini sırtına almış, hâlâ Almanya yolunda ilerliyordu.</p>
<p>Biraz sonra yoruldu.</p>
<p>Kürek yere düştü.</p>
<p>Arkasındaki yük de dağıldı.</p>
<p>Firuze dönüp baktı.</p>
<p>Sonra hiçbir şey olmamış gibi küreği tekrar aldı.</p>
<p>“Ben Almanya’ya gidiyorum!”</p>
<p>Diye bir kez daha bağırdı.</p>
<p>Şakire artık gülüyordu.</p>
<p>Çocuklarının dünyasında Almanya böyleydi.</p>
<p>Kocaman bir harman…</p>
<p>İçinde yağlar…</p>
<p>Ve çok uzaklarda çalışan bir baba…</p>
<p>Yıllar sonra Firuze bu günleri hatırladığında belki de en çok buna gülecekti.</p>
<p>Çünkü çocukken dünyanın ne kadar büyük olduğunu bilmiyordu.</p>
<p>Ama bir şeyi çok iyi biliyordu:</p>
<p>Babası Almanya’daydı.</p>
<p>Ve çocuk kalbiyle ona ulaşmak için yalnızca köyün karşı tarafına kadar gitmesi yeterliydi.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 42. BÖLÜM – BEYAZ TOPRAKLA KUNDAKLANAN CAN</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-4648</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-4648</guid>
<description><![CDATA[ Ve o küçücük bebek, beyaz toprağın içine sarılan kundakta hayata merhaba demişti. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6aa969afd8e0d.webp" length="52768" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 15 Sep 2026 18:52:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>42. BÖLÜM – BEYAZ TOPRAKLA KUNDAKLANAN CAN</p>
<p>Şakire’nin köy hayatında yaşadığı günler, yalnızca kendi ailesinin geçimiyle verdiği mücadeleden ibaret değildi.</p>
<p>Köyde kadınlar birbirlerinin derdine de koşardı.</p>
<p>Birinin işi zorlaştığında yardım edilir…</p>
<p>Birinin hastası olduğunda başına gidilir…</p>
<p>Bir kadının doğum zamanı geldiğinde ise yanında mutlaka başka kadınlar bulunurdu.</p>
<p>Şakire de böyle zamanlarda elinden geldiğince yardım ederdi.</p>
<p>Bir gün köydeki kadınlardan biri dağdan geliyordu.</p>
<p>Kadın yolda sancılanmıştı.</p>
<p>Sancıları giderek sıklaşmış, yürümekte zorlanmaya başlamıştı.</p>
<p>Evin önüne kadar geldiğinde artık dayanacak hâli kalmamıştı.</p>
<p>Şakire durumu fark eder etmez kadının yanına koştu.</p>
<p>Kadıncağızın doğumu başlamıştı.</p>
<p>Şakire hemen onu içeri aldı.</p>
<p>O zamanlar doğum için hastaneye gitmek her zaman mümkün değildi.</p>
<p>Köyün kadınları, bildikleriyle birbirlerine yardımcı olurlardı.</p>
<p>Şakire de o gün kadının başından ayrılmadı.</p>
<p>Bir yandan onu sakinleştirmeye çalışıyor, bir yandan da doğuma hazırlık yapıyordu.</p>
<p>Bir süre sonra…</p>
<p>Yeni bir can dünyaya geldi.</p>
<p>Küçücük bir bebek…</p>
<p>Daha gözlerini yeni açmıştı.</p>
<p>Annesinin kucağına verildiğinde odanın içinde başka bir sessizlik oluştu.</p>
<p>O sessizlikte yalnızca bebeğin sesi vardı.</p>
<p>Şakire yorgundu.</p>
<p>Ama yüzünde bir rahatlama vardı.</p>
<p>Anne de bebeğine sarılmıştı.</p>
<p>Şimdi sıra bebeği kundaklamaya gelmişti.</p>
<p>O zamanlar köylerde yeni doğan bebeklerin kundaklanmasında beyaz toprak kullanılırdı.</p>
<p>Beyaz toprak önceden hazırlanırdı.</p>
<p>Kundak bezinin içine, bebeğin altına gelecek şekilde konulurdu.</p>
<p>İnsanlar bunun bebeğe iyi geldiğine inanırlardı.</p>
<p>Beyaz toprak, bebeğin altını kuru tutmaya yardımcı olurdu.</p>
<p>Böylece bebeklerin kolay kolay hastalanmayacağı düşünülürdü.</p>
<p>Şakire de o gün bebeği beyaz toprakla hazırlanan kundakla sardı.</p>
<p>Bebeği dikkatlice yerleştirdi.</p>
<p>Bezini güzelce sardı.</p>
<p>Minicik bedeni kundakta iyice korunaklı hâle geldi.</p>
<p>Kadın bebeğine bakarken gözleri doldu.</p>
<p>Şakire de ona bakıp içinden şükretti.</p>
<p>Bir can daha dünyaya gelmişti.</p>
<p>O yıllarda insanların elinde bugünkü imkânlar yoktu.</p>
<p>Ama kadınların birbirlerine olan dayanışması vardı.</p>
<p>Bir annenin doğum sancısı başladığında, diğer kadınlar onun yanında olurdu.</p>
<p>Ne yapılacağını bilen, bilmeyene öğretirdi.</p>
<p>Birinin elinden gelen, diğerinin işine yarardı.</p>
<p>Şakire’nin hayatında da böyle çok gün yaşanmıştı.</p>
<p>Kendi evinin derdi başından aşkınken bile başkasının yardımına koşmuştu.</p>
<p>Çünkü köy hayatında insanlar birbirlerinin acısını da sevincini de paylaşırdı.</p>
<p>O gün de Şakire’nin evinin önünde, hayatın en büyük mucizelerinden biri yaşanmıştı.</p>
<p>Dağdan sancılar içinde gelen bir kadın…</p>
<p>Şakire’nin yardımı…</p>
<p>Ve sonunda dünyaya gelen küçücük bir bebek…</p>
<p>Bebeğin beyaz toprakla hazırlanan kundak içindeki hâli…</p>
<p>Bunların hepsi o günün hatırası olarak kaldı.</p>
<p>Belki yıllar sonra beyaz toprak artık kullanılmayacaktı.</p>
<p>Belki doğumlar hastanelerde yapılacaktı.</p>
<p>Belki çocuklar bambaşka şartlarda büyüyecekti.</p>
<p>Ama Şakire’nin yaşadığı o gün, köyün eski hayatından bir parça olarak hafızalarda kalacaktı.</p>
<p>Çünkü o gün Şakire yalnızca bir kadına yardım etmemişti.</p>
<p>Yeni doğmuş bir canın dünyaya gelişine eşlik etmişti.</p>
<p>Ve o küçücük bebek, beyaz toprağın içine sarılan kundakta hayata merhaba demişti.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 41. BÖLÜM – ALMANYA’DAN GELEN HEDİYELER</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-41-bolum-almanyadan-gelen-hediyeler</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-41-bolum-almanyadan-gelen-hediyeler</guid>
<description><![CDATA[ Memduh’un getirdiği iki peluş ayıcık ise Gülfem ile Firuze’nin ilk gerçek oyuncakları olmuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6aa675eb33c14.webp" length="73974" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 13 Sep 2026 13:08:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>41. BÖLÜM – ALMANYA’DAN GELEN HEDİYELER</p>
<p>Memduh’un Almanya’dan köye gelişi, çocukların hafızasında bambaşka bir yer etmişti.</p>
<p>Çünkü Memduh yalnızca kendisi dönmemişti.</p>
<p>Gurbette geçirdiği günlerin ardından yanında çocuklarına getirdiği küçük hediyeler de vardı.</p>
<p>O zamanlar köyde oyuncak öyle kolay bulunan bir şey değildi.</p>
<p>Çocuklar, ellerine geçen tahta parçalarıyla, taşlarla, bazen de kendi hayallerinden yaptıkları oyuncaklarla oynardı.</p>
<p>Memduh’un getirdiği iki peluş ayıcık ise Gülfem ile Firuze’nin ilk gerçek oyuncakları olmuştu.</p>
<p>İki tane ayıcık…</p>
<p>Biri Gülfem’in, biri Firuze’nin olacaktı.</p>
<p>Ama işin içine çocukluk girince, iki ayıcığın iki çocuğa ait olması o kadar da kolay değildi.</p>
<p>Gülfem ayıcığını bırakmak istemiyordu.</p>
<p>Firuze de kendi ayıcığını başkasına vermek istemiyordu.</p>
<p>Mahallenin çocukları ayıcıkları ellerinden almaya çalışırdı.</p>
<p>İki kardeş hemen oyuncakları vermek istemese de yine de arada oynamalarına izin verirlerdi.</p>
<p>Çocuklar ise oyuncaklarına sımsıkı sarılırdı.</p>
<p>Onlar için o iki peluş ayıcık sıradan bir oyuncak değildi.</p>
<p>Babalarının Almanya’dan getirdiği ilk oyuncaklardı.</p>
<p>Memduh’un getirdikleri yalnızca oyuncaklarla sınırlı değildi.</p>
<p>Almanya’dan Rama yağı ve çikolata da getirmişti.</p>
<p>O yıllarda bunlar da çocukların gözünde bambaşka şeylerdi.</p>
<p>Özellikle çikolata…</p>
<p>Çocukların yüzünü güldüren küçük bir mutluluktu.</p>
<p>Rama yağı ise Şakire’nin çok sevdiği şeylerden biri olmuştu.</p>
<p>Ekmek sofraya geldiğinde Rama yağını ekmeğin üzerine sürerlerdi.</p>
<p>Şakire de bundan çok hoşlanırdı.</p>
<p>Memduh’un getirdiği küçücük bir şey, sofranın başında ailece paylaşılan güzel bir anıya dönüşürdü.</p>
<p>Çocuklar çikolataya sevinir…</p>
<p>Şakire Rama yağını sever…</p>
<p>Memduh da onların mutluluğunu izlerdi.</p>
<p>Belki Almanya’da çalışırken kazandığı paralar çok büyük değildi.</p>
<p>Ama ailesine dönerken aldığı küçücük şeylerin onların yüzünde oluşturduğu mutluluk, Memduh için parayla ölçülemeyecek kadar değerliydi.</p>
<p>Gülfem’in ise babasının getirdiği hediyeler arasında unutamadığı başka bir şey vardı.</p>
<p>Kırmızı ayakkabılar…</p>
<p>Memduh Almanya’dan geldiğinde Gülfem’e bir çift kırmızı ayakkabı getirmişti.</p>
<p>Gülfem ayakkabıları gördüğü anda çok sevmişti.</p>
<p>Kırmızı…</p>
<p>Parlak…</p>
<p>Güzel…</p>
<p>Onun için dünyadaki en güzel ayakkabılardı.</p>
<p>O kadar sevmişti ki onları çıkarmak istemiyordu.</p>
<p>Sabaha kadar ayağından çıkarmadan durdu.</p>
<p>Gece yatağa girdiğinde bile ayakkabıları ayağındaydı.</p>
<p>Çocuk aklı işte…</p>
<p>Kendi kendine:</p>
<p>“Kimse elimden almasın.”</p>
<p>Diye düşünüyordu.</p>
<p>Ayakkabıları çıkarmadan uyudu.</p>
<p>Ama sabah uyandığında bir baktı ki ayakları boş.</p>
<p>Ayakkabıları yoktu.</p>
<p>Hemen yatağından kalktı.</p>
<p>Gözleri ayakkabılarını aramaya başladı.</p>
<p>Bulduğu anda da hiç vakit kaybetmeden tekrar giydi.</p>
<p>Sanki biri gelip elinden alacakmış gibi…</p>
<p>O kırmızı ayakkabılar artık onun için yalnızca bir ayakkabı değildi.</p>
<p>Babasıyla birlikte Almanya’dan gelmiş bir mutluluktu.</p>
<p>Sonra bir de kırmızı paltosu vardı.</p>
<p>Gülfem ilkokula başladığında o palto onun için çok özeldi.</p>
<p>Çünkü okulda başka çocuklarda böyle bir palto yoktu.</p>
<p>Gülfem’in kırmızı paltosu vardı.</p>
<p>Onu giyip okula gittiğinde kendisini farklı hissederdi.</p>
<p>Belki çocuklar bunun ne kadar önemli olduğunu bilmiyordu.</p>
<p>Ama Gülfem biliyordu.</p>
<p>Babası Almanya’dan getirmişti.</p>
<p>Memduh’un Almanya’dan getirdiği şeylerden biri de o zamanlar köyde pek görülmeyen bir radyo-pikaptı.</p>
<p>Radyo evin içinde durduğunda herkesin dikkatini çekmişti.</p>
<p>Çünkü o zamanlar herkesin evinde radyo yoktu.</p>
<p>Memduh’un getirdiği bu cihaz, evin içinde adeta yeni bir dünyanın kapısını açmıştı.</p>
<p>Bir düğmeye basıldığında uzaklardan sesler geliyordu.</p>
<p>Şarkılar…</p>
<p>Konuşmalar…</p>
<p>Haberler…</p>
<p>Bazen de müzik…</p>
<p>Çocuklar merakla radyonun çevresinde toplanıyordu.</p>
<p>Gülfem için ise o cihazın anlamı daha da büyüktü.</p>
<p>Çünkü babasının geldiği uzak ülkeden, yanında getirdiği başka bir dünyaydı.</p>
<p>Almanya…</p>
<p>Çocukların gözünde artık yalnızca babalarının çalıştığı uzak bir yer değildi.</p>
<p>Oradan kırmızı ayakkabılar geliyordu.</p>
<p>Kırmızı bir palto geliyordu.</p>
<p>Peluş ayıcıklar geliyordu.</p>
<p>Çikolata geliyordu.</p>
<p>Rama yağı geliyordu.</p>
<p>Ve evin içinde uzaklardan sesler getiren bir radyo-pikap duruyordu.</p>
<p>Şakire çocuklarına bakıp gülümsüyordu.</p>
<p>Gülfem ayıcığını kucağına almış…</p>
<p>Firuze kendi oyuncağına sarılmış…</p>
<p>Bir köşede kırmızı ayakkabılar…</p>
<p>Bir başka yerde kırmızı palto…</p>
<p>Ve evin içinde radyodan yayılan ses…</p>
<p>Bütün bunlara baktığında Memduh’un Almanya’da geçirdiği günlerin boşa gitmediğini düşünürdü.</p>
<p>Çok çalışıyordu.</p>
<p>Çok yoruluyordu.</p>
<p>Ailesinden uzakta kalıyordu.</p>
<p>Ama kazandığı parayla ailesine küçük de olsa mutluluklar taşıyabiliyordu.</p>
<p>Onun için asıl zenginlik buydu.</p>
<p>Çocuklarının gözlerindeki sevinç…</p>
<p>Şakire’nin yüzündeki tebessüm…</p>
<p>Evlerinin içinde duyulan çocuk sesleri…</p>
<p>Ve birlikte geçirilen kısa zamanlar…</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 40. Cİ BÖLÜM – GURBETTE BİR ADAM</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-40-ci-bolum-gurbette-bir-adam</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-40-ci-bolum-gurbette-bir-adam</guid>
<description><![CDATA[ İnsan bazen en çok özlediği şeyin ne olduğunu, ondan uzak kaldığında anlıyordu. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6aa2b07faee21.webp" length="35548" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 10 Sep 2026 16:29:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>40. Cİ BÖLÜM – GURBETTE BİR ADAM</p>
<p>Memduh’un Almanya’ya yeniden dönüşünün üzerinden birkaç gün geçmişti.</p>
<p>Köyde bıraktığı evin damı artık başlarının üzerindeydi.</p>
<p>Şakire’nin gözlerinde gördüğü o huzur, yol boyunca Memduh’un aklından çıkmamıştı.</p>
<p>Çocuklarının yüzleri…</p>
<p>Gülfem’in elini bırakmak istemeyişi…</p>
<p>Firuze’nin annesinin eteğine saklanışı…</p>
<p>Ve Şakire’nin kapının önünde durup arkasından bakışı…</p>
<p>Hepsi gözlerinin önünden geçiyordu.</p>
<p>Ama tren uzaklaştıkça köy geride kalmış, gurbet yeniden karşısına çıkmıştı.</p>
<p>Memduh, Almanya’ya geldiği ilk günlerde olduğu gibi yine kendisini yabancı hissediyordu.</p>
<p>Fakat artık bir fark vardı.</p>
<p>İlk gelişinde yalnızca kendisi için mücadele ediyordu.</p>
<p>Şimdi ise köyde bıraktığı bir ailesi vardı.</p>
<p>Şakire…</p>
<p>Gülfem…</p>
<p>Firuze…</p>
<p>Bir de onların başının üzerinde yükselen küçük ev.</p>
<p>Memduh artık kazandığı her kuruşun nereye gideceğini biliyordu.</p>
<p>Kendi hayatı için değil…</p>
<p>Onların hayatı için çalışacaktı.</p>
<p>Sabahları gün daha ağarmadan kalkıyordu.</p>
<p>Kaldığı yere yakın küçük bir odada hazırlanıyor, yüzünü yıkıyor, üstüne iş kıyafetlerini geçiriyordu.</p>
<p>Pencereden dışarı baktığında Almanya’nın gri sabahlarıyla karşılaşıyordu.</p>
<p>Gökyüzü çoğu zaman kapalıydı.</p>
<p>Soğuk hava sokakların üzerinde ağır ağır dolaşıyordu.</p>
<p>İnsanlar işe yetişmek için hızlı adımlarla yürüyordu.</p>
<p>Kimse kimseye bakmıyordu.</p>
<p>Herkesin gideceği bir yer…</p>
<p>Yetiştireceği bir iş…</p>
<p>Düşüneceği bir hayat vardı.</p>
<p>Memduh da o kalabalığın içinde sessizce yürüyordu.</p>
<p>Fabrikanın kapısına geldiğinde vardiya çoktan başlamış oluyordu.</p>
<p>İçeri girer girmez başka bir dünyanın içine giriyordu.</p>
<p>Demirlerin sesi…</p>
<p>Makinelerin uğultusu…</p>
<p>Çekiçlerin çıkardığı ses…</p>
<p>Motorların gürültüsü…</p>
<p>Her şey birbirine karışıyordu.</p>
<p>Memduh ilk zamanlar bu gürültüye alışmakta zorlanmıştı.</p>
<p>İş ağırdı.</p>
<p>Saatler uzundu.</p>
<p>Ellerinin üzerinde zamanla nasırlar oluşmuştu.</p>
<p>Bazen parmaklarının arasına yağ ve demir tozu doluyor, akşam olduğunda ne kadar yıkarsa yıkasın ellerindeki izler çıkmıyordu.</p>
<p>Ama şikâyet etmiyordu.</p>
<p>Çünkü her ay aldığı ücretin bir kısmını daha ilk fırsatta köye gönderiyordu.</p>
<p>Paranın köye ulaştığını düşündükçe yorgunluğu biraz olsun hafifliyordu.</p>
<p>Bir akşam işten çıktıktan sonra arkadaşlarından biri yanına yaklaştı.</p>
<p>“Memduh, bugün çok yoruldun.”</p>
<p>Memduh gülümsedi.</p>
<p>“Yorulacağız.”</p>
<p>Adam şaşkınlıkla baktı.</p>
<p>“Hiç dinlenmiyor musun?”</p>
<p>Memduh başını salladı.</p>
<p>“Dinlenirim.”</p>
<p>“Ne zaman?”</p>
<p>Memduh birkaç saniye sustu.</p>
<p>Sonra:</p>
<p>“Köye döndüğüm zaman.”</p>
<p>Adam onun ne demek istediğini anlamıştı.</p>
<p>Memduh’un aklı hep köydeydi.</p>
<p>Fabrikanın içinde çalışırken bile bazen kendisini köyün toprak yollarında yürürken hayal ediyordu.</p>
<p>Gülfem’in sesi kulağına geliyordu.</p>
<p>“Baba!”</p>
<p>Firuze’nin yüzünü düşünüyordu.</p>
<p>Şakire’nin akşamları ocağın başında oturuşunu…</p>
<p>Birlikte geçirdikleri kısa izin günlerini…</p>
<p>Damın altında ilk kez yağmurdan korkmadan oturdukları o günü…</p>
<p>Memduh’un gözleri dalıyordu.</p>
<p>Sonra makinenin sesi onu yeniden bulunduğu yere getiriyordu.</p>
<p>Gurbet buydu.</p>
<p>İnsan bir yerde çalışıyor…</p>
<p>Ama aklı başka bir yerde yaşıyordu.</p>
<p>Günler geçtikçe Memduh işe alışmaya başladı.</p>
<p>Yaptığı işin inceliklerini öğreniyor, kendisine verilen görevleri daha hızlı tamamlıyordu.</p>
<p>Alman işçiler arasında onu tanıyanlar da çoğalmıştı.</p>
<p>Kimi selam veriyor…</p>
<p>Kimi hâlini hatırını soruyor…</p>
<p>Kimi ise anlamadığı bir şey olduğunda sabırla anlatıyordu.</p>
<p>Memduh da elinden geldiğince onların söylediklerini anlamaya çalışıyordu.</p>
<p>Almanca onun için kolay değildi.</p>
<p>Bir kelimeyi anlamak için birkaç kez dinlediği oluyordu.</p>
<p>Bazen yanlış anlıyor…</p>
<p>Bazen arkadaşlarının gülmesine sebep oluyordu.</p>
<p>Ama utanıp geri çekilmiyordu.</p>
<p>Öğreniyordu.</p>
<p>Çünkü burada ayakta kalabilmek için yalnızca çalışmak yetmiyordu.</p>
<p>Yeni bir dili…</p>
<p>Yeni bir düzeni…</p>
<p>Yeni bir hayatı da öğrenmek gerekiyordu.</p>
<p>Memduh akşamları kaldığı odaya döndüğünde çoğu zaman konuşacak kimsesi olmuyordu.</p>
<p>Üstünü değiştiriyor…</p>
<p>Bir parça ekmek yiyip çayını içiyor…</p>
<p>Sonra yatağının kenarına oturuyordu.</p>
<p>Sessizlik çöktüğünde aklına yine Şakire geliyordu.</p>
<p>Bir gün cebinden ailesinin fotoğrafını çıkardı.</p>
<p>Fotoğrafa uzun uzun baktı.</p>
<p>Gülfem henüz küçüktü.</p>
<p>Firuze ise annesinin yanında duruyordu.</p>
<p>Memduh parmaklarını fotoğrafın üzerinde gezdirdi.</p>
<p>“Büyüyecekler…”</p>
<p>Diye düşündü.</p>
<p>“Ben onları göremeden büyüyecekler.”</p>
<p>Bu düşünce yüreğini burktu.</p>
<p>Ama hemen ardından kendisini toparladı.</p>
<p>“Onlar iyi yaşasın diye buradayım.”</p>
<p>Fotoğrafı tekrar cebine koydu.</p>
<p>Memduh’un en zorlandığı şeylerden biri de bayramlar ve özel günlerdi.</p>
<p>Köyde bayram sabahlarının nasıl olduğunu biliyordu.</p>
<p>Evlerin önünde hareketlilik olurdu.</p>
<p>Çocukların yüzünde sevinç…</p>
<p>Kadınların hazırlığı…</p>
<p>Erkeklerin birbirleriyle bayramlaşması…</p>
<p>Şakire’nin çocukları giydirip hazırlaması…</p>
<p>Bütün bunları düşünürdü.</p>
<p>Ama kendisi binlerce kilometre uzaktaydı.</p>
<p>Bir bayram sabahı işe giderken sokakların sessizliğine baktı.</p>
<p>İçinden:</p>
<p>“Şimdi köyde olsaydım…”</p>
<p>Dedi.</p>
<p>Sonra Gülfem’in kapıya koşup:</p>
<p>“Babam geldi!”</p>
<p>Diye bağırdığını hayal etti.</p>
<p>Gülümsedi.</p>
<p>Ama gözleri doldu.</p>
<p>İnsan bazen en çok özlediği şeyin ne olduğunu, ondan uzak kaldığında anlıyordu.</p>
<p>Memduh için o şey artık köy değildi yalnızca.</p>
<p>Bir evdi.</p>
<p>Bir eşti.</p>
<p>İki küçük kızdı.</p>
<p>Ve onların arasında kurduğu bağdı.</p>
<p>Aylar böyle geçti.</p>
<p>Memduh çalışıyor…</p>
<p>Kazandığını biriktiriyor…</p>
<p>İhtiyaçları oldukça köye para gönderiyordu.</p>
<p>Kendi için neredeyse hiçbir şey almıyordu.</p>
<p>Yeni bir elbise almak yerine eski kıyafetlerini kullanıyor…</p>
<p>Dışarıda yemek yemek yerine çoğu zaman kaldığı yerde karnını doyuruyordu.</p>
<p>Çünkü her harcadığı parayı köydeki ailesinin ihtiyaçlarıyla karşılaştırıyordu.</p>
<p>Bir gün arkadaşlarından biri:</p>
<p>“Memduh, sen hiç kendin için yaşamıyor musun?” diye sordu.</p>
<p>Memduh bir süre düşündü.</p>
<p>Sonra gülümsedi.</p>
<p>“Benim yaşadığım yer orası.”</p>
<p>“Burası çalıştığım yer.”</p>
<p>Adam sustu.</p>
<p>Memduh’un ne demek istediğini anlamıştı.</p>
<p>Zaman zaman iş de kolay gitmiyordu.</p>
<p>Bazı günler makinelerden biri arızalanıyor, bütün işçiler saatlerce uğraşıyordu.</p>
<p>Bazı günler iş yükü artıyor, vardiya uzuyordu.</p>
<p>Memduh eve döndüğünde ayakta duracak hâli kalmıyordu.</p>
<p>Ellerini yıkayıp yatağına uzandığı zaman birkaç dakika içinde uyuyakaldığı oluyordu.</p>
<p>Fakat sabah yine erkenden kalkıyordu.</p>
<p>Çünkü onun için çalışmamak, köydeki ailesinin ihtiyaçlarının eksilmesi demekti.</p>
<p>Bir gece yatağında uzanırken Şakire’nin söylediği bir söz aklına geldi:</p>
<p>“Sen çocuklara bak.”</p>
<p>Memduh gözlerini kapattı.</p>
<p>Şakire’nin o gece parayı avucunda tutuşunu hatırladı.</p>
<p>Sonra kendi kendine:</p>
<p>“Ben bakacağım.”</p>
<p>Dedi.</p>
<p>“Ben çalışacağım.”</p>
<p>“Onlar rahat edecek.”</p>
<p>Memduh’un hayatı böyle sessizce devam ederken, köyde de başka bir hayat akıyordu.</p>
<p>Şakire iki çocuğuyla birlikte evin içinde yaşamını sürdürüyordu.</p>
<p>Memduh’un gönderdiği paralarla ihtiyaçlarını karşılıyor, çocuklarını büyütmeye çalışıyordu.</p>
<p>Evlerinin damı artık vardı.</p>
<p>Ama hayatın yükü yine Şakire’nin omuzlarındaydı.</p>
<p>Memduh bunu biliyordu.</p>
<p>Bu yüzden daha çok çalışmak istiyordu.</p>
<p>Bir gün eve döndüğünde cebindeki parayı saydı.</p>
<p>Bir kısmını ayırdı.</p>
<p>Kalanına baktı.</p>
<p>Sonra yine düşündü:</p>
<p>“Bunu da gönderirim.”</p>
<p>Kendi ihtiyaçlarını erteledi.</p>
<p>Çünkü köyde onu bekleyen bir ailesi vardı.</p>
<p>Gurbette insanın en büyük sınavı bazen açlık değildi.</p>
<p>Soğuk da değildi.</p>
<p>Yorgunluk da değildi.</p>
<p>Yalnızlıktı.</p>
<p>Memduh bunu zamanla daha iyi anlamaya başlamıştı.</p>
<p>Kalabalıkların arasında yalnız kalıyordu.</p>
<p>İnsanlarla aynı masada oturuyor ama kendi hayatından bahsedecek olduğunda kelimeleri yetmiyordu.</p>
<p>Bir şey anlatmak istediğinde dili engel oluyordu.</p>
<p>Özlediği zaman arayabileceği bir kapı yoktu.</p>
<p>Köyün kahvesine girip Yusuf Baba’nın yanına oturamıyordu.</p>
<p>Şakire’nin sesini duymak için kilometrelerce yol aşması gerekiyordu.</p>
<p>Gülfem’in büyüdüğünü…</p>
<p>Firuze’nin yeni öğrendiği kelimeleri…</p>
<p>Bazen yalnızca mektup ya da kısa bir haberle öğreniyordu.</p>
<p>Ama yine de dayanıyordu.</p>
<p>Çünkü Memduh’un içinde güçlü bir düşünce vardı:</p>
<p>Bir gün geri dönecekti.</p>
<p>Bir gün çocukları büyümüş olacak…</p>
<p>Bir gün Şakire’nin yanında oturacak…</p>
<p>Bir gün kendi evlerinin damının altında, ailesiyle birlikte çay içecekti.</p>
<p>O günün hayaliyle çalışıyordu.</p>
<p>Bir akşam iş çıkışında fabrika kapısının önünde birkaç işçi sohbet ediyordu.</p>
<p>Memduh biraz uzakta durup onları izledi.</p>
<p>Hava soğuktu.</p>
<p>Fabrikanın bacasından yükselen duman gökyüzüne karışıyordu.</p>
<p>Memduh ellerini cebine soktu.</p>
<p>Başını kaldırıp gökyüzüne baktı.</p>
<p>Gökyüzü ona köyü hatırlattı.</p>
<p>Aynı gökyüzüydü.</p>
<p>Sadece altında duran toprak farklıydı.</p>
<p>İçinden Şakire’ye seslendi:</p>
<p>“Ben buradayım.”</p>
<p>“Çalışıyorum.”</p>
<p>“Merak etme.”</p>
<p>“Bir gün yine geleceğim.”</p>
<p>Sonra ağır adımlarla kaldığı yere doğru yürümeye başladı.</p>
<p>Arkasında fabrikanın ışıkları kaldı.</p>
<p>Önünde ise yine uzun bir gece vardı.</p>
<p>Memduh henüz bilmiyordu…</p>
<p>Gurbette geçirdiği günler yalnızca ailesine para kazandırmakla kalmayacak,</p>
<p>Onun hayatını da yavaş yavaş değiştirecekti.</p>
<p>Çünkü insan bazen uzaklara yalnızca ekmek parası kazanmak için giderdi.</p>
<p>Ama gurbet, insana hiç beklemediği sınavlar da hazırlardı.</p>
<p>Memduh’un sınavı ise henüz başlamamıştı.</p>
<p>Devam edecek....</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 39.CU BÖLÜM &amp; GÜLFEM’İN EKMEK SÜRPRİZİ</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-39cu-bolum-gulfemin-ekmek-surprizi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-39cu-bolum-gulfemin-ekmek-surprizi</guid>
<description><![CDATA[ Gülfem’in yaramazlıkları bitmeyecekti.

Bir gün eşarp…

Bir gün ev…

Bir gün kavurga…

Şimdi de ekmek ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6aa1999ab7f19.webp" length="78408" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 09 Sep 2026 20:38:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>39.CU BÖLÜM - GÜLFEM’İN EKMEK SÜRPRİZİ</p>
<p>Şakire’nin hayatı, Memduh Almanya’ya gittikten sonra daha da ağırlaşmıştı.</p>
<p>Evde iki küçük çocuk vardı.</p>
<p>Bir yanda günlük işler…</p>
<p>Bir yanda çocukların bakımı…</p>
<p>Bir yanda evin ihtiyaçları…</p>
<p>Bir yanda da kışlık hazırlıklar…</p>
<p>Ama Şakire bütün bunların arasında en çok odun işine yetişmeye çalışıyordu.</p>
<p>Çünkü köyde odun demek yalnızca yakacak demek değildi.</p>
<p>Ocak demekti.</p>
<p>Sıcak yemek demekti.</p>
<p>Ekmek demekti.</p>
<p>Kışın soğuğuna karşı evin tek güvencesiydi.</p>
<p>Şakire bazen sabah erkenden eşeğini alır, dağın yolunu tutardı.</p>
<p>Dağda uygun ağaçları bulur, baltasıyla odunları kendi elleriyle keserdi.</p>
<p>Kimi zaman kalın dalları ayırır, kimi zaman kurumuş ağaçları toplardı.</p>
<p>Sonra bütün gücüyle odunları eşeğin sırtına yüklerdi.</p>
<p>Eşeğin iki yanına dengeli biçimde yerleştirir, iplerle sıkıca bağlardı.</p>
<p>Yük ağırlaştıkça Şakire’nin adımları yavaşlardı.</p>
<p>Ama durmazdı.</p>
<p>Dağın çukurunu, çanağını iyi bilirdi.</p>
<p>Hangi yamaçta kuru dal bulunur…</p>
<p>Hangi tarafta daha iyi odun çıkar…</p>
<p>Hangi yoldan eşek daha rahat iner…</p>
<p>Hepsini öğrenmişti.</p>
<p>Dağ artık onun için yabancı bir yer değildi.</p>
<p>Yıllardır gidip geldiği, emeğinin izlerini taşıyan bir yerdi.</p>
<p>O gün de Şakire erkenden hazırlandı.</p>
<p>Eşeğin iplerini kontrol etti.</p>
<p>Baltasını aldı.</p>
<p>Başına yazmasını bağladı.</p>
<p>Gülfem’e dönüp:</p>
<p>“Ben oduna gidiyorum.”</p>
<p>“Sen kardeşinin yanında dur.”</p>
<p>“Ben gelene kadar da uslu dur.”</p>
<p>Gülfem, her zamanki gibi masum bir yüzle annesine baktı.</p>
<p>“Tamam anne.”</p>
<p>Şakire kızının gözlerine birkaç saniye baktı.</p>
<p>Sonra:</p>
<p>“Bak Gülfem…”</p>
<p>“Bana yine bir iş çıkarma.”</p>
<p>Gülfem başını salladı.</p>
<p>“Çıkarmam.”</p>
<p>Şakire bu cevabı duyunca içinden bir “İnşallah” geçirdi.</p>
<p>Sonra eşeği alıp yola koyuldu.</p>
<p>Şakire’nin evden uzaklaşmasını bekleyen Gülfem, bir süre gerçekten uslu durdu.</p>
<p>Ama bu, onun için uzun sürmedi.</p>
<p>Bir müddet sonra dışarı çıktı.</p>
<p>Mahallede oynayan çocukları görünce gözleri parladı.</p>
<p>Birine seslendi.</p>
<p>Sonra diğerine…</p>
<p>Derken birkaç çocuk evin önünde toplandı.</p>
<p>Gülfem’in aklına bir fikir gelmişti.</p>
<p>Hem de kendisine göre harika bir fikir.</p>
<p>Çocuklara döndü.</p>
<p>“Annem oduna gitti.”</p>
<p>“Biz de ekmek yapalım.”</p>
<p>Çocuklardan biri şaşkınlıkla baktı.</p>
<p>“Ekmek mi?”</p>
<p>“Evet.”</p>
<p>“Annem gelene kadar ekmekleri yaparız.”</p>
<p>“Annem gelince de sürpriz yaparız.”</p>
<p>Çocukların hepsinin yüzü güldü.</p>
<p>Çünkü Gülfem’in anlattığı şey onlara çok eğlenceli gelmişti.</p>
<p>Hem oyun oynayacaklar…</p>
<p>Hem de gerçek ekmek yapacaklardı.</p>
<p>Gülfem ellerini beline koydu.</p>
<p>“Ben annemi izledim.”</p>
<p>“Nasıl yapılacağını biliyorum.”</p>
<p>Çocuklar ona inandılar.</p>
<p>Çünkü Gülfem öyle kararlı konuşuyordu ki sanki yıllardır ekmek yapıyordu.</p>
<p>Önce unu buldular.</p>
<p>Gülfem büyükçe bir leğen çıkardı.</p>
<p>Unu içine boşalttı.</p>
<p>Unun yarısı leğene girdi…</p>
<p>Diğer yarısı ise etrafa saçıldı.</p>
<p>Çocuklardan biri:</p>
<p>“Böyle mi olacak?”</p>
<p>diye sordu.</p>
<p>Gülfem:</p>
<p>“Olacak tabii.”</p>
<p>dedi.</p>
<p>Sonra su getirdiler.</p>
<p>Ama ne kadar su koyacaklarını kimse bilmiyordu.</p>
<p>Gülfem annesinin hamura su kattığını hatırlıyordu.</p>
<p>Ama annesinin suyu nasıl ayarladığını hatırlamıyordu.</p>
<p>Biraz su koydu.</p>
<p>Karıştırdı.</p>
<p>“Az oldu.”</p>
<p>Biraz daha koydu.</p>
<p>Karıştırdı.</p>
<p>“Biraz daha…”</p>
<p>Derken un, suyla iyice buluştu.</p>
<p>Ama ortaya çıkan şey ekmek hamurundan çok başka bir şeye benziyordu.</p>
<p>Çocuklar ellerini içine soktular.</p>
<p>Un her yere bulaştı.</p>
<p>Gülfem’in yüzü…</p>
<p>Saçları…</p>
<p>Elbisesi…</p>
<p>Çocukların elleri…</p>
<p>Her taraf bembeyaz olmuştu.</p>
<p>Ama kimsenin umurunda değildi.</p>
<p>Çünkü onlar büyük bir iş yapıyorlardı.</p>
<p>Ekmek yapıyorlardı!</p>
<p>Sıra ocağa gelmişti.</p>
<p>Gülfem birkaç odun buldu.</p>
<p>Çocuklarla birlikte onları ocağın yanına taşıdılar.</p>
<p>Sonra ateşi yakmaya çalıştılar.</p>
<p>Biraz uğraştıktan sonra ateş tutuştu.</p>
<p>Çocukların gözleri parladı.</p>
<p>Alevler yükselmeye başlayınca Gülfem biraz geri çekildi.</p>
<p>Ama hemen ardından tekrar yaklaştı.</p>
<p>“Şimdi sacı koyacağız.”</p>
<p>Sac yerleştirildi.</p>
<p>Gülfem kendinden emin bir şekilde başında durdu.</p>
<p>Sonra hamurun başına geçti.</p>
<p>Hamur ellerine yapışıyordu.</p>
<p>Gülfem bir türlü toparlayamıyordu.</p>
<p>Bir parça alıyor…</p>
<p>Elinden düşüyordu.</p>
<p>Tekrar alıyor…</p>
<p>Bu sefer başka tarafına yapışıyordu.</p>
<p>Çocuklardan biri gülmeye başladı.</p>
<p>Gülfem de güldü.</p>
<p>“Annem böyle yapmıyor ama.”</p>
<p>Sonra biraz daha un eklemeye çalıştı.</p>
<p>Ama ne kadar un koyması gerektiğini bilmiyordu.</p>
<p>Sonunda:</p>
<p>“Böyle de olur.”</p>
<p>dedi.</p>
<p>Çocuklar ekmek açmaya başladılar.</p>
<p>Ama açtıkları şeyler ekmeğe pek benzemiyordu.</p>
<p>Kimi yuvarlaktı.</p>
<p>Kimi yamuktu.</p>
<p>Kiminin ortası kalındı.</p>
<p>Kiminin kenarı incecikti.</p>
<p>Bir tanesi neredeyse üçgen olmuştu.</p>
<p>Gülfem ona baktı.</p>
<p>“Bu da özel ekmek.”</p>
<p>dedi.</p>
<p>Çocuklar kahkahayı bastı.</p>
<p>Gülfem ise çok ciddi bir iş yapıyormuş gibi sacın başında durdu.</p>
<p>Bir süre sonra ilk ekmeği sacın üzerine koydular.</p>
<p>Cızırdamaya başladı.</p>
<p>Çocuklar heyecanla etrafına toplandı.</p>
<p>Gülfem’in yüzünde büyük bir gurur vardı.</p>
<p>“Bakın!”</p>
<p>“Ekmek oluyor.”</p>
<p>Tam o sırada dağın yolunda Şakire görünmüştü.</p>
<p>Eşeğin üzerinde ağır bir odun yükü vardı.</p>
<p>Şakire yorgundu.</p>
<p>Eve yaklaştıkça çocuk sesleri duymaya başladı.</p>
<p>Bir an durdu.</p>
<p>“Bu çocuklar bizim evin önünde ne yapıyor?”</p>
<p>Sonra burnuna bir koku geldi.</p>
<p>Duman…</p>
<p>Yanık un…</p>
<p>Ve ateş kokusu…</p>
<p>Şakire’nin kaşları çatıldı.</p>
<p>Adımlarını hızlandırdı.</p>
<p>Evin önüne geldiğinde gördüğü manzara karşısında olduğu yerde kaldı.</p>
<p>Gülfem…</p>
<p>Mahallenin çocukları…</p>
<p>Açılmış hamurlar…</p>
<p>Yanan ateş…</p>
<p>Sac…</p>
<p>Ve her tarafa bulaşmış un…</p>
<p>Şakire birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.</p>
<p>Gülfem annesini görünce elindeki hamurla olduğu yerde kaldı.</p>
<p>Çocuklar da sustu.</p>
<p>Şakire yavaşça:</p>
<p>“Gülfem…”</p>
<p>dedi.</p>
<p>Gülfem başını kaldırdı.</p>
<p>“Efendim anne?”</p>
<p>Şakire etrafa baktı.</p>
<p>Sonra tekrar kızına döndü.</p>
<p>“Sen ne yaptın?”</p>
<p>Gülfem hemen gülümsedi.</p>
<p>“Anne…”</p>
<p>“Sana kolaylık olsun dedim.”</p>
<p>Şakire:</p>
<p>“Nasıl yani?”</p>
<p>Gülfem büyük bir ciddiyetle açıkladı:</p>
<p>“Sen gelince ekmek hazır olsun istedim.”</p>
<p>“Çocukları da çağırdım.”</p>
<p>“Hamuru yaptık.”</p>
<p>“Sonra ocağı yaktık.”</p>
<p>“Ekmek yapıyoruz.”</p>
<p>Şakire bir süre kızının yüzüne baktı.</p>
<p>Sonra leğene eğildi.</p>
<p>Hamura baktı.</p>
<p>Elini içine soktu.</p>
<p>Bir parça hamuru tuttu.</p>
<p>Çekti.</p>
<p>Hamur uzadı.</p>
<p>Biraz daha çekti.</p>
<p>Yine uzadı.</p>
<p>Şakire’nin yüzündeki ifade değişti.</p>
<p>“Bu ne böyle?”</p>
<p>Gülfem sessiz kaldı.</p>
<p>Şakire hamuru tekrar yoğurmaya başladı.</p>
<p>Hamur ellerine yapışıyordu.</p>
<p>Un azdı.</p>
<p>Su fazlaydı.</p>
<p>Hamur cıvık kalmıştı.</p>
<p>Şakire başını kaldırıp kızına baktı.</p>
<p>“Gülfem…”</p>
<p>“Sen bu hamura ne yaptın?”</p>
<p>Gülfem:</p>
<p>“Su koydum.”</p>
<p>“Ne kadar?”</p>
<p>Gülfem düşündü.</p>
<p>“Biraz…”</p>
<p>Şakire:</p>
<p>“Ne kadar biraz?”</p>
<p>Gülfem omuzlarını kaldırdı.</p>
<p>“Bilmiyorum.”</p>
<p>Şakire derin bir nefes aldı.</p>
<p>Şakire kızına kızdı.</p>
<p>Hem de epey kızdı.</p>
<p>“Ben sana ne dedim?”</p>
<p>“Ben gelene kadar uslu dur demedim mi?”</p>
<p>“Sen kalkmış çocukları toplamışsın.”</p>
<p>“Unu ortaya dökmüşsün.”</p>
<p>“Hamuru ziyan etmişsin.”</p>
<p>“Ocağı yakmışsın.”</p>
<p>“Ben şimdi bunların hepsini yeniden yapacağım.”</p>
<p>Gülfem başını eğdi.</p>
<p>“Ama anne…”</p>
<p>Şakire:</p>
<p>“Ama’sı yok.”</p>
<p>Gülfem yine de pes etmedi.</p>
<p>“Sana yardım etmek istemiştim.”</p>
<p>Şakire’nin sesi biraz yumuşadı.</p>
<p>“Biliyorum kızım.”</p>
<p>“Ama yardım etmek başka…”</p>
<p>“Bilmeden iş yapmak başka.”</p>
<p>Gülfem sustu.</p>
<p>Şakire leğendeki hamuru önüne çekti.</p>
<p>Biraz daha un ekledi.</p>
<p>Yoğurmaya başladı.</p>
<p>Hamur yavaş yavaş toparlanıyordu.</p>
<p>Şakire’nin elleri alışkındı.</p>
<p>Ne kadar un…</p>
<p>Ne kadar su…</p>
<p>Ne kadar yoğurmak gerektiğini biliyordu.</p>
<p>Bir süre sonra hamur istediği kıvama geldi.</p>
<p>Şakire kızına gösterdi.</p>
<p>“Bak.”</p>
<p>“Hamur böyle olacak.”</p>
<p>Gülfem dikkatle baktı.</p>
<p>Şakire devam etti:</p>
<p>“Senin yaptığın su gibiydi.”</p>
<p>Gülfem hafifçe gülümsedi.</p>
<p>Şakire de istemeden gülümsedi.</p>
<p>Ama hemen ciddileşti.</p>
<p>“Bir daha annenden habersiz böyle işlere kalkışma.”</p>
<p>Gülfem:</p>
<p>“Tamam anne.”</p>
<p>Şakire ekmekleri yeniden yapmaya koyuldu.</p>
<p>Gülfem de bir köşede oturup onu izledi.</p>
<p>Çocuklar da sessizce bekliyordu.</p>
<p>Bir süre sonra ilk düzgün ekmek sacın üzerine kondu.</p>
<p>Ekmek kabardı.</p>
<p>Kokusu etrafa yayıldı.</p>
<p>Gülfem’in gözleri parladı.</p>
<p>“Anne…”</p>
<p>“Şimdi güzel oldu mu?”</p>
<p>Şakire ekmeğe baktı.</p>
<p>“Şimdi oldu.”</p>
<p>Gülfem gururla gülümsedi.</p>
<p>“Ben de yardım ettim.”</p>
<p>Şakire kızına baktı.</p>
<p>“Evet.”</p>
<p>“Önce ortalığı karıştırdın.”</p>
<p>“Sonra da bana yeniden yaptırdın.”</p>
<p>Çocuklar gülmeye başladı.</p>
<p>Gülfem de güldü.</p>
<p>Şakire’nin yüzünde de hafif bir tebessüm oluştu.</p>
<p>Akşama doğru ekmekler pişmişti.</p>
<p>Şakire çocuklara sıcak ekmekten küçük parçalar verdi.</p>
<p>Gülfem de kendi yaptığı “özel ekmeğini” arıyordu.</p>
<p>Üçgen olanı buldu.</p>
<p>Elinde tuttu.</p>
<p>Sonra annesine gösterdi.</p>
<p>“Bak anne.”</p>
<p>“Bu benim yaptığım.”</p>
<p>Şakire ekmeğe baktı.</p>
<p>“Belli oluyor.”</p>
<p>Gülfem kahkahayla güldü.</p>
<p>O gün Gülfem bir şey daha öğrenmişti.</p>
<p>Annesine yardım etmek güzel bir şeydi.</p>
<p>Ama yardım etmek için önce ne yaptığını bilmek gerekiyordu.</p>
<p>Şakire ise o gün yine aynı şeyi anlamıştı:</p>
<p>Gülfem’in yaramazlıkları bitmeyecekti.</p>
<p>Bir gün eşarp…</p>
<p>Bir gün ev…</p>
<p>Bir gün kavurga…</p>
<p>Şimdi de ekmek…</p>
<p>Her defasında Şakire’nin karşısına yeni bir macera çıkıyordu.</p>
<p>Ama bütün kızgınlıklarının altında bir gerçek vardı.</p>
<p>Gülfem’in kalbi kötü değildi.</p>
<p>O yalnızca meraklıydı.</p>
<p>Her şeyi kendi başına denemek istiyordu.</p>
<p>Annesine yardım etmek istiyor…</p>
<p>Ama çocuk aklıyla bunu nasıl yapacağını bilemiyordu.</p>
<p>Şakire akşam ateşin başında kızına bakarken içinden:</p>
<p>“Allah seni iyi insan eylesin kızım…”</p>
<p>diye geçirdi.</p>
<p>“Yaramazlığın çok…”</p>
<p>“Ama kalbin güzel olsun.”</p>
<p>Gülfem ise annesinin yanına sokulmuş, sıcak ekmeğini yerken hiçbir şey düşünmüyordu.</p>
<p>Onun için o gün yalnızca bir oyun daha oynanmıştı.</p>
<p>Fakat yıllar sonra o günü hatırladığında herkes gülecekti.</p>
<p>Çünkü Şakire’nin oduna gittiği gün…</p>
<p>Gülfem’in mahalle çocuklarını toplayıp…</p>
<p>“Annem gelene kadar ekmek yapalım.”</p>
<p>dediği o gün…</p>
<p>Ailenin hafızasında kalacak en tatlı yaramazlıklardan biri olacaktı.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 38. BÖLÜM &amp; YENİ BİR CAN</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-38-bolum-yeni-bir-can</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-38-bolum-yeni-bir-can</guid>
<description><![CDATA[ Şakire derin bir nefes aldı.

“Allah’ım…” diye fısıldadı.

“Sen hayırlısını nasip et.” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6a9fdd289116f.webp" length="49574" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 08 Sep 2026 13:02:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>38. BÖLÜM - YENİ BİR CAN</p>
<p>Memduh’un Almanya’ya dönmesinin üzerinden çok geçmemişti.</p>
<p>Ev yeniden sessizliğe bürünmüştü.</p>
<p>Şakire artık iki kızıyla birlikte tek odalı evlerinde yaşamaya devam ediyordu.</p>
<p>Başlarının üzerinde bir dam vardı.</p>
<p>Yağmur yağdığında içeri su girmiyordu.</p>
<p>Kış geldiğinde gökyüzü artık doğrudan üzerlerine düşmüyordu.</p>
<p>Bunca yokluktan sonra bu küçük ev, Şakire için dünyanın en büyük zenginliği gibiydi.</p>
<p>Ama hayat, insana rahat bir nefes aldırdığı anda yeni bir sürpriz hazırlamayı da biliyordu.</p>
<p>Şakire son günlerde kendisini farklı hissediyordu.</p>
<p>Sabahları eskisi kadar dinç kalkamıyordu.</p>
<p>Bazen yaptığı işin ortasında durup dinlenme ihtiyacı duyuyordu.</p>
<p>Yemek kokularından bazıları hoşuna gitmiyor, bazılarını ise nedensizce canı çekiyordu.</p>
<p>Önceleri bunları yorgunluğa verdi.</p>
<p>“İki çocuk, evin işi… İnsan yorulur,” diye düşündü.</p>
<p>Günler geçtikçe içindeki şüphe büyümeye başladı.</p>
<p>Bir akşam çocukları uyuttuktan sonra sessizce oturdu.</p>
<p>Elini karnının üzerine koydu.</p>
<p>Bir süre öylece kaldı.</p>
<p>Kalbi hızlandı.</p>
<p>Aklından geçen düşünceyi kendisine bile söylemekte zorlandı.</p>
<p>“Yoksa…”</p>
<p>Bir süre sonra yüzünde hem şaşkın hem de mahcup bir gülümseme belirdi.</p>
<p>Memduh gitmeden önce birlikte geçirdikleri günler aklına geldi.</p>
<p>Şimdi ise o, binlerce kilometre uzaktaydı.</p>
<p>Almanya’daydı.</p>
<p>Şakire elini karnından çekti.</p>
<p>Başını eğdi.</p>
<p>İçinde tarifsiz bir duygu vardı.</p>
<p>Bir yandan yeniden anne olacak olmanın heyecanı…</p>
<p>Bir yandan iki küçük çocuğun sorumluluğu…</p>
<p>Bir yandan da Memduh’un yanında olmayışı…</p>
<p>Şakire derin bir nefes aldı.</p>
<p>“Allah’ım…” diye fısıldadı.</p>
<p>“Sen hayırlısını nasip et.”</p>
<p>O gece uzun süre uyuyamadı.</p>
<p>Gülfem ile Firuze yanı başında uyuyordu.</p>
<p>İki küçük kızın nefes alışlarını dinledi.</p>
<p>Sonra gözleri yeniden karnına kaydı.</p>
<p>Artık evlerinde üç çocuk sesi olacaktı.</p>
<p>Bu düşünce onu hem güldürdü hem de gözlerini doldurdu.</p>
<p>Memduh’a bunu nasıl söyleyeceğini düşündü.</p>
<p>Uzaklarda, Almanya’da çalışan kocasını…</p>
<p>Bir kez daha baba olacağını nasıl haber verecekti?</p>
<p>Şakire, Memduh’un gitmeden önce söylediği sözleri hatırladı:</p>
<p>“Ben yine geleceğim.”</p>
<p>Şimdi o dönüşü daha büyük bir özlemle bekleyecekti.</p>
<p>Çünkü bu kez onu bekleyen yalnızca Şakire, Gülfem ve Firuze olmayacaktı.</p>
<p>Bir de henüz dünyaya gelmemiş küçük bir can vardı.</p>
<p>Şakire elini yeniden karnının üzerine koydu.</p>
<p>Ve sessizce gülümsedi.</p>
<p>Hayat, bütün zorluklarına rağmen devam ediyordu.</p>
<p>Hem de bu kez…</p>
<p>Yeni bir hayatla.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 37. Cİ BÖLÜM &amp; DAMIN ALTINDAKİ YUVA</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-37-ci-bolum-damin-altindaki-yuva-4594</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-37-ci-bolum-damin-altindaki-yuva-4594</guid>
<description><![CDATA[ Bir ev…

Bir dam…

İki çocuk…

Ve birlikte kurdukları bir gelecek. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6a9f0c4ba2f63.webp" length="51638" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 07 Sep 2026 12:12:04 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>37. Cİ BÖLÜM - DAMIN ALTINDAKİ YUVA</p>
<p>Memduh’un izni başlamıştı.</p>
<p>İki yıl sonra yeniden köyündeydi.</p>
<p>Bir ay boyunca ailesinin yanında kalacaktı.</p>
<p>İlk günler, iki yılın hasretini çıkarmakla geçti.</p>
<p>Gülfem artık beş yaşındaydı. Babasının peşinden ayrılmıyor, ona köyde gördüğü her şeyi anlatıyordu.</p>
<p>Firuze ise iki yaşındaydı. Memduh’u hatırlayacak kadar büyük değildi. İlk günlerde babasına biraz çekingen yaklaşmış, sonra yavaş yavaş alışmıştı.</p>
<p>Memduh iki kızına baktıkça içi ısınıyordu.</p>
<p>Şakire ise çocuklarla, evin işleriyle ve günlük hayatın bütün yüküyle uğraşıyordu.</p>
<p>İki küçük çocuğun peşinden koşmak kolay değildi.</p>
<p>Hele Şakire’nin uzun saçları da artık ona ayrı bir yük olmaya başlamıştı.</p>
<p>Çocuklar küçük elleriyle saçlarına dokunuyor, bazen saçlarına takılıyor, bazen de Şakire onları kucağına aldığında uzun saçları çocukların ellerine dolanıyordu.</p>
<p>Bir gün Memduh, Şakire’nin saçlarına baktı.</p>
<p>Şakire yine çocuklarla uğraşıyordu.</p>
<p>Birini kucağına alıyor, diğerine yetişmeye çalışıyordu.</p>
<p>Memduh bir süre onu izledi.</p>
<p>Sonra:</p>
<p>“Şakire…” dedi.</p>
<p>Şakire dönüp baktı.</p>
<p>“Efendim?”</p>
<p>“Senin saçların da sana zor oluyor.”</p>
<p>Şakire gülümsedi.</p>
<p>“Zor oluyor tabii.”</p>
<p>“İki çocukla uğraşırken bazen ben de ne yapacağımı şaşırıyorum.”</p>
<p>Memduh düşündü.</p>
<p>Sonra:</p>
<p>“Keselim mi?”</p>
<p>Şakire şaşırdı.</p>
<p>“Saçımı mı?”</p>
<p>“Evet.”</p>
<p>Şakire saçlarına dokundu.</p>
<p>“Bunca yıldır uzattım.”</p>
<p>Memduh gülümsedi.</p>
<p>“Çocuklar için daha kolay olur.”</p>
<p>Şakire bir süre düşündü.</p>
<p>Sonunda kabul etti.</p>
<p>O gün yatağın üzerinde oturdular.</p>
<p>Şakire yatağın kenarında oturmuştu.</p>
<p>Memduh makası eline aldı.</p>
<p>Şakire’nin belik hâlindeki kalın saçlarını dikkatlice eline topladı.</p>
<p>Makasın sesi duyuldu.</p>
<p>Şak!</p>
<p>Kalın belik bir anda Şakire’nin saçlarından ayrıldı.</p>
<p>Şakire arkasına düşen saçlarına baktı.</p>
<p>Memduh ise elinde kalan uzun beliği bir süre tuttu.</p>
<p>O saçlar, Şakire’nin yıllardır taşıdığı bir parçaydı.</p>
<p>Sonra Memduh o kalın beliği atmadı.</p>
<p>Sandığın içine kaldırıp sakladı.</p>
<p>Belki bir gün çocuklarına gösterirdi.</p>
<p>Belki de yıllar sonra Şakire ile birlikte o günü hatırlamak için saklardı.</p>
<p>Şakire saçlarını eliyle yokladı.</p>
<p>“Nasıl olmuş?”</p>
<p>Memduh gülümsedi.</p>
<p>“Yakışmış.”</p>
<p>Şakire de gülümsedi.</p>
<p>“Çocukların peşinden koşarken artık saçımla uğraşmayacağım.”</p>
<p>O an ikisi de bunun yıllar sonra hatırlanacak küçük bir anı olduğunu bilmiyordu.</p>
<p>İkisi de güldü.</p>
<p>Belki dışarıdan bakıldığında çok küçük bir olaydı.</p>
<p>Şakire için o gün, hayatının içindeki nice küçük fedakârlıktan biriydi.</p>
<p>Memduh da eşinin hayatının ne kadar zor olduğunu bir kez daha anlamıştı.</p>
<p>İki çocuk…</p>
<p>Ev işleri…</p>
<p>Yokluk…</p>
<p>Dağdan odun getirmek…</p>
<p>Yemek yapmak…</p>
<p>Çocukları büyütmek…</p>
<p>Ama o kesilen kalın belik, sandığın içinde sessizce saklanacak ve Şakire’nin gençliğinden kalan bir hatıra olarak yıllarca duracaktı.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Ama evin durumunu gördükçe yüzündeki tebessüm yerini düşüncelere bırakıyordu.</p>
<p>Duvarlar tamamlanmıştı.</p>
<p>Kapı yapılmıştı.</p>
<p>Pencereler de yerindeydi.</p>
<p>Fakat ev hâlâ tam anlamıyla bir yuva değildi.</p>
<p>Çünkü başlarının üzerinde dam yoktu.</p>
<p>İçerisi tek bir odaydı.</p>
<p>Şakire, kendi elleriyle dokuduğu kilimleri gererek odayı iki bölüme ayırmıştı. Bir tarafı oturmak ve gündelik işleri yapmak için kullanılıyor, diğer tarafta çocuklar yatıyordu.</p>
<p>Memduh bir gün odanın ortasında durdu.</p>
<p>Başını kaldırıp tavana baktı.</p>
<p>Gökyüzü görünüyordu.</p>
<p>Bir süre hiçbir şey söylemeden öylece durdu.</p>
<p>Şakire onun ne düşündüğünü anlamıştı.</p>
<p>“Sen daha yeni geldin.”</p>
<p>“Biraz dinlen.”</p>
<p>Memduh başını salladı.</p>
<p>“Ben iki yıldır bunun için çalışıyorum.”</p>
<p>Şakire sustu.</p>
<p>Memduh devam etti:</p>
<p>“Bu evin damını yaptıracağım.”</p>
<p>“Artık çocuklar yağmur yağdığında uyanmayacak.”</p>
<p>“Geceleri soğuk içeri dolmayacak.”</p>
<p>Şakire’nin gözleri doldu.</p>
<p>“Allah razı olsun.”</p>
<p>Memduh gülümsedi.</p>
<p>“Sen bu ev için neler yaptın, ben biliyorum.”</p>
<p>“Benim yaptığım yanında nedir ki?”</p>
<p>Ertesi gün işe koyuldular.</p>
<p>Memduh, Almanya’da iki yıl boyunca kazandığı ve biriktirdiği paranın bir kısmını bu iş için ayırmıştı.</p>
<p>Gerekli malzemeler alındı.</p>
<p>Keresteler getirildi.</p>
<p>Ustalar çalışmaya başladı.</p>
<p>Memduh da onların başından ayrılmadı.</p>
<p>Bazen kereste taşıdı.</p>
<p>Bazen malzemeleri tuttu.</p>
<p>Bazen de yapılan işi dikkatle izledi.</p>
<p>Çünkü bu dam onun için yalnızca bir çatı değildi.</p>
<p>Şakire’nin yıllarca verdiği mücadelenin üzerine kapanacak bir örtüydü.</p>
<p>Çocuklarının başının üzerinde güvenli bir yerdi.</p>
<p>Günler geçtikçe ev değişmeye başladı.</p>
<p>Keresteler yerlerine oturdu.</p>
<p>Damın iskeleti tamamlandı.</p>
<p>Sonra üstü kapatılmaya başlandı.</p>
<p>Şakire çoğu zaman kapının önünde durup yapılan işi seyrediyordu.</p>
<p>Bir gün yağmur yağmaya başladı.</p>
<p>Şakire refleksle çocukları içeri çağırmak için ayağa kalktı.</p>
<p>Sonra durdu.</p>
<p>Yağmur damın üzerinde kalıyordu.</p>
<p>İçeriye su girmiyordu.</p>
<p>Şakire başını kaldırıp tavana baktı.</p>
<p>Gözleri doldu.</p>
<p>Memduh onun yanına geldi.</p>
<p>“Ne oldu?”</p>
<p>Şakire gülümsedi.</p>
<p>“İlk defa yağmur yağarken korkmadım.”</p>
<p>Memduh hiçbir şey söylemeden eşinin elini tuttu.</p>
<p>Bir ay göz açıp kapayıncaya kadar geçti.</p>
<p>Memduh’un izin süresi bitmek üzereydi.</p>
<p>Ev artık tamamlanmıştı.</p>
<p>Eksikleri vardı belki.</p>
<p>Ama artık yağmurdan, kardan korunacak bir damları vardı.</p>
<p>Tek odalı küçük ev, yavaş yavaş gerçek bir yuvaya dönüşüyordu.</p>
<p>Şakire, sattığı çeyizini düşündü.</p>
<p>O günlerde elinden çıkardığı her parça, bugün bu evin bir yerinde karşılık bulmuş gibiydi.</p>
<p>Memduh da evin önünde durup son kez baktı.</p>
<p>“Şimdi içim daha rahat.”</p>
<p>Şakire ona baktı.</p>
<p>“Yine gideceksin.”</p>
<p>Memduh başını eğdi.</p>
<p>“Evet.”</p>
<p>“Daha çok çalışmam lazım.”</p>
<p>Şakire sustu.</p>
<p>Memduh’un yeniden Almanya’ya dönmesi ikisi için de kolay değildi.</p>
<p>Ama artık aralarında başka bir şey vardı.</p>
<p>Bir ev…</p>
<p>Bir dam…</p>
<p>İki çocuk…</p>
<p>Ve birlikte kurdukları bir gelecek.</p>
<p>Gitmeden bir gece önce Memduh, Şakire’nin yanına oturdu.</p>
<p>Cebinden bir miktar para çıkardı.</p>
<p>Şakire’nin avucuna bıraktı.</p>
<p>“Bunu sen tut.”</p>
<p>Şakire şaşırdı.</p>
<p>“Bu ne?”</p>
<p>“Almanya’da biriktirdiğim paradan.”</p>
<p>“Ev için yeterince harcadın.”</p>
<p>“Bu başka.”</p>
<p>“Çocukların ihtiyacı olur. Sen ne gerekiyorsa al.”</p>
<p>Şakire paraya baktı.</p>
<p>Sonra Memduh’a…</p>
<p>“Sen orada ne yapacaksın?”</p>
<p>Memduh gülümsedi.</p>
<p>“Ben çalışırım.”</p>
<p>“Sen çocuklara bak.”</p>
<p>Şakire’nin gözleri doldu.</p>
<p>Parayı avucunda sımsıkı tuttu.</p>
<p>“Allah işini rast getirsin.”</p>
<p>“Amin.”</p>
<p>Ertesi sabah Memduh yeniden yola çıkmaya hazırdı.</p>
<p>Gülfem babasının elini bırakmak istemiyordu.</p>
<p>Firuze ise annesinin eteğine tutunmuş, olan biteni anlamaya çalışıyordu.</p>
<p>Memduh iki kızını da kucağına aldı.</p>
<p>Önce Gülfem’i öptü.</p>
<p>Sonra Firuze’nin saçlarını okşadı.</p>
<p>Şakire’ye baktı.</p>
<p>İki yıl önce Almanya’ya giderken arkasında bıraktığı hayat artık aynı değildi.</p>
<p>Şakire çok şey yaşamıştı.</p>
<p>Kızları büyümüştü.</p>
<p>Ve şimdi başlarının üzerinde bir damları vardı.</p>
<p>Memduh kapıdan çıkmadan önce dönüp bir kez daha eve baktı.</p>
<p>Sonra Şakire’ye:</p>
<p>“Ben yine geleceğim.”</p>
<p>Şakire başını salladı.</p>
<p>“Biliyorum.”</p>
<p>Memduh yola çıktı.</p>
<p>Arkasında Şakire…</p>
<p>Gülfem…</p>
<p>Firuze…</p>
<p>Ve iki yılın emeğiyle tamamlanan küçük evleri kaldı.</p>
<p>Şakire kapının önünde uzun süre onun ardından baktı.</p>
<p>Sonra çocuklarına döndü.</p>
<p>Gözlerini evin damına kaldırdı.</p>
<p>Artık gökyüzü doğrudan başlarının üzerinde değildi.</p>
<p>O küçük evin artık bir damı vardı.</p>
<p>Ve o damın altında, yıllarca yoklukla mücadele etmiş bir ailenin umudu büyümeye devam ediyordu.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 36. CI BÖLÜM &amp; İZİNE DÖNÜŞ</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-36-ci-bolum-izine-donus</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-36-ci-bolum-izine-donus</guid>
<description><![CDATA[ Gurbette çalışmak kolay değildi.




Yabancı bir ülke…




Yabancı insanlar…




Yabancı bir dil… ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6a9d92ed0e0b8.webp" length="48470" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 19:21:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>36. CI BÖLÜM - İZİNE DÖNÜŞ</p>
<p>Aradan iki yıl geçmişti.</p>
<p>Memduh’un Almanya’ya gidişinin üzerinden iki koca yıl…</p>
<p>İki yıl boyunca gurbetin ağır yükünü omuzlarında taşımış, fabrikada uzun saatler çalışmıştı.</p>
<p>Günleri çalışmakla, geceleri ise ailesini düşünmekle geçiyordu.</p>
<p>Kazandığı parayı mümkün olduğunca biriktiriyordu.</p>
<p>Çünkü bir gün memlekete döndüğünde, ailesiyle birlikte kuracağı hayat için elinde birikmiş bir şey olsun istiyordu.</p>
<p>Gurbette çalışmak kolay değildi.</p>
<p>Yabancı bir ülke…</p>
<p>Yabancı insanlar…</p>
<p>Yabancı bir dil…</p>
<p>Ama her zorlandığında gözünün önüne Şakire’nin yüzü geliyordu.</p>
<p>Gülfem’in küçücük elleri…</p>
<p>Ve daha iki yaşındaki Firuze…</p>
<p>“Biraz daha dayan.”</p>
<p>Diyordu kendi kendine.</p>
<p>“Onlar için…”</p>
<p>Mektuplarında Şakire de hep aynı şeyleri yazıyordu.</p>
<p>“Biz iyiyiz.”</p>
<p>“Çocuklar iyi.”</p>
<p>“Sen kendine dikkat et.”</p>
<p>Şakire yaşadığı sıkıntıların çoğunu anlatmıyordu.</p>
<p>Memduh’un zaten gurbetin yükünü taşıdığını düşünüyordu.</p>
<p>Kocasının aklını daha fazla meşgul etmek istemiyordu.</p>
<p>Bu yüzden kendi acılarını satırların arasına gömüyor, mektuplarına yalnızca güzel şeyleri koyuyordu.</p>
<p>Memduh ise her mektubu okuduğunda içini biraz olsun rahatlatıyordu.</p>
<p>Oysa gerçeğin tamamını bilmiyordu.</p>
<p>Şakire’nin çeyizini sattığını…</p>
<p>Çocuklarıyla birlikte evin taşını, kerestesini taşıdığını…</p>
<p>Bir dönem meşe ağacının altında barınmak zorunda kaldığını…</p>
<p>Ve bütün bunları iki küçük çocuğuyla tek başına göğüslediğini bilmiyordu.</p>
<p>İzin vakti geldiğinde Memduh’un içi içine sığmıyordu.</p>
<p>İki yıldır görmediği ailesine kavuşacaktı.</p>
<p>Çantasını hazırlarken çocukları için aldığı küçük hediyeleri tek tek yerleştirdi.</p>
<p>Sonra eline başka bir paket aldı.</p>
<p>Şakire için aldığı mantoydu.</p>
<p>Almanya’da bir dükkânın önünden geçerken görmüş, gözünün önüne hemen Şakire gelmişti.</p>
<p>“Bunu giyse çok yakışır.”</p>
<p>Diye düşünmüştü.</p>
<p>İki yıl sonra karısının karşısına eli boş çıkmak istemiyordu.</p>
<p>Mantoyu dikkatlice çantasına yerleştirdi.</p>
<p>Ve yola çıktı.</p>
<p>Köyün yolları görünmeye başladığında kalbi daha hızlı atmaya başladı.</p>
<p>Tanıdık dağlar…</p>
<p>Tanıdık tarlalar…</p>
<p>Bağlar…</p>
<p>Ağaçlar…</p>
<p>Her şey tanıdıktı.</p>
<p>Ama Memduh’un bilmediği bir şey vardı.</p>
<p>O iki yıl içinde kendi ailesinin hayatı bambaşka bir yola girmişti.</p>
<p>Şakire’yi gördüğü an bir süre olduğu yerde kaldı.</p>
<p>Yanında beş yaşındaki Gülfem vardı.</p>
<p>Biraz ileride de iki yaşındaki Firuze, annesinin eteğine tutunmuş duruyordu.</p>
<p>Memduh’un gözleri doldu.</p>
<p>Gülfem onu görür görmez koşmaya başladı.</p>
<p>“Baba!”</p>
<p>Memduh hemen dizlerinin üzerine çöktü.</p>
<p>Kızını kollarının arasına aldı.</p>
<p>Sımsıkı sarıldı.</p>
<p>“Gülfem’im…”</p>
<p>İki yılın hasreti, o küçücük bedenin sıcaklığında eriyip gidiyordu.</p>
<p>Sonra Firuze’ye baktı.</p>
<p>Küçük kız biraz çekingen duruyordu.</p>
<p>Memduh elini uzattı.</p>
<p>“Gel bakalım küçük kızım…”</p>
<p>Firuze önce annesine baktı.</p>
<p>Sonra yavaşça babasına yaklaştı.</p>
<p>Memduh onu da kucağına aldı.</p>
<p>İki yaşındaki çocuk başını babasının omzuna yasladı.</p>
<p>Memduh gözlerini kapattı.</p>
<p>İki yıllık hasretin ağırlığı, o küçücük başın omzuna yaslanmasıyla biraz olsun hafiflemişti.</p>
<p>Şakire onları izliyordu.</p>
<p>Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.</p>
<p>Memduh ona baktı.</p>
<p>“Hoş geldin demeyecek misin?”</p>
<p>Şakire hafifçe gülümsedi.</p>
<p>“Hoş geldin.”</p>
<p>“Hoş bulduk.”</p>
<p>İkisi de bir süre birbirlerine baktılar.</p>
<p>Söylenecek çok şey vardı.</p>
<p>Ama o an hiçbir kelime yeterli değildi.</p>
<p>Akşam olduğunda Memduh çantasını açtı.</p>
<p>Çocukların hediyelerini çıkardı.</p>
<p>Gülfem’in yüzü güldü.</p>
<p>Firuze elindeki hediyeyle oyalanmaya başladı.</p>
<p>Sonra Memduh çantanın içinden o paketi çıkardı.</p>
<p>Şakire’ye uzattı.</p>
<p>“Bu da sana.”</p>
<p>Şakire şaşkınlıkla pakete baktı.</p>
<p>“Bana mı?”</p>
<p>“Başka kime alacağım?”</p>
<p>Şakire paketi açtı.</p>
<p>Mantoyu görünce bir süre konuşamadı.</p>
<p>Kumaşını parmaklarının arasında yokladı.</p>
<p>“Çok güzel…”</p>
<p>Memduh gülümsedi.</p>
<p>“Beğendin mi?”</p>
<p>Şakire başını salladı.</p>
<p>“Çok…”</p>
<p>“Giyersin.”</p>
<p>Şakire mantoyu göğsüne bastırdı.</p>
<p>“Sağ ol.”</p>
<p>O an ikisi de bilmiyordu.</p>
<p>Bu manto, ilerleyen yıllarda hayatlarının başka bir yerinde yeniden karşılarına çıkacaktı.</p>
<p>Gece ilerledikçe Memduh bazı şeylerin yolunda olmadığını fark etmeye başladı.</p>
<p>Annesiyle Şakire arasındaki sessizlik…</p>
<p>Birbirlerine bakışları…</p>
<p>Konuşurken kelimeleri dikkatle seçmeleri…</p>
<p>Memduh’un içine bir şüphe düştü.</p>
<p>Şakire’ye baktı.</p>
<p>“Ben yokken bir şey oldu mu?”</p>
<p>Şakire hemen cevap vermedi.</p>
<p>“Yok.”</p>
<p>Memduh kaşlarını çattı.</p>
<p>“Şakire…”</p>
<p>“Her şey geçti.”</p>
<p>“Geçmiş olabilir. Ama sen bana bir şey anlatmıyorsun.”</p>
<p>Şakire sustu.</p>
<p>Memduh’un sesi biraz daha ciddileşti.</p>
<p>“Ben iki yıldır gurbetteyim. Burada ne yaşandıysa bilmeye hakkım var.”</p>
<p>Şakire gözlerini yere indirdi.</p>
<p>“Annenle aramız bozuldu.”</p>
<p>Memduh’un yüzü değişti.</p>
<p>“Ne oldu?”</p>
<p>Şakire anlatmaya başladı.</p>
<p>Sabun olayını…</p>
<p>Evde büyüyen kırgınlığı…</p>
<p>Sonunda kayınvalidesinin bir çuval unla bir çuval bulgur verip:</p>
<p>“Artık evinizi ayırın.”</p>
<p>Dediğini…</p>
<p>Çocuklarıyla birlikte evden çıktığını…</p>
<p>Meşe ağacının altında kurduğu derme çatma barınağı…</p>
<p>Ve sonrasında yaşananları…</p>
<p>Memduh sessizce dinledi.</p>
<p>Her cümlede yüzündeki ifade biraz daha değişiyordu.</p>
<p>Bir süre hiçbir şey söylemedi.</p>
<p>Sonra başını kaldırdı.</p>
<p>“Sen bunları bana neden yazmadın?”</p>
<p>Şakire’nin gözleri doldu.</p>
<p>“Sen orada çalışıyordun.”</p>
<p>“Senin aklını daha fazla meşgul etmek istemedim.”</p>
<p>Memduh derin bir nefes aldı.</p>
<p>“Ben burada ailem için çalışıyordum.”</p>
<p>“Sen orada çocuklarla tek başına uğraşmışsın.”</p>
<p>Şakire cevap vermedi.</p>
<p>Memduh’un içinde öfke vardı.</p>
<p>Ama bu öfke Şakire’ye değildi.</p>
<p>Asıl kırıldığı şey, bütün bunları iki yıl sonra öğrenmesiydi.</p>
<p>Kendi ailesinin yaşadığı acılardan habersiz kalmıştı.</p>
<p>Memduh o gece annesinin yanına gitti.</p>
<p>Kadın oğlunun yüzüne bakınca onun her şeyi öğrendiğini anladı.</p>
<p>“Anne…”</p>
<p>“Biliyorum oğlum.”</p>
<p>“Sen Şakire’yi neden gönderdin?”</p>
<p>Kadın başını eğdi.</p>
<p>“Çok kırılmıştım.”</p>
<p>“Sabun meselesi yüzünden mi?”</p>
<p>Kadın sustu.</p>
<p>Memduh’un sesi sertleşti.</p>
<p>“Anne…”</p>
<p>“Bir çuval unla bir çuval bulgur verip gelinini çocuklarıyla göndermek kolay mı?”</p>
<p>Kadının gözleri doldu.</p>
<p>“Ben de çok ağır sözler söyledim.”</p>
<p>“Şakire de kırdı beni.”</p>
<p>“Biliyorum.”</p>
<p>Memduh bir süre sustu.</p>
<p>Sonra annesinin yanına oturdu.</p>
<p>“Ben gurbetteyken siz birbirinize küsmüşsünüz.”</p>
<p>“Benim istediğim bu değildi.”</p>
<p>Kadın oğlunun elini tuttu.</p>
<p>“Ben de pişmanım.”</p>
<p>Memduh başını eğdi.</p>
<p>“Öyleyse bitirelim artık.”</p>
<p>Bir süre sonra Memduh, Şakire’nin yanına döndü.</p>
<p>“Annem seninle konuşmak istiyor.”</p>
<p>Şakire şaşırdı.</p>
<p>Birlikte annesinin yanına gittiler.</p>
<p>Kayınvalidesi ayağa kalktı.</p>
<p>Bir süre Şakire’nin yüzüne baktı.</p>
<p>Sonra yavaşça konuştu.</p>
<p>“Şakire…”</p>
<p>“Buyur ana.”</p>
<p>“Ben sana ağır sözler söyledim.”</p>
<p>Şakire sustu.</p>
<p>Kadın devam etti.</p>
<p>“Sen de çok şey yaşadın.”</p>
<p>“Benim de hatam vardı.”</p>
<p>Şakire’nin gözleri doldu.</p>
<p>Kayınvalidesi elini uzattı.</p>
<p>“Artık geçmişte bırakalım.”</p>
<p>Şakire bir an tereddüt etti.</p>
<p>Sonra kadının elini tuttu.</p>
<p>“Ben de seni kırdıysam hakkını helal et.”</p>
<p>Kadın gelinine sarıldı.</p>
<p>İki kadın birbirine sarılırken Memduh biraz geride durdu.</p>
<p>Gözlerini sildi.</p>
<p>İki yıldır taşıdığı gurbet yükünün bir parçası sanki o anda hafiflemişti.</p>
<p>O gece aile yeniden aynı sofraya oturdu.</p>
<p>Gülfem babasının yanında oturuyordu.</p>
<p>Firuze annesinin kucağında uyuyakalmıştı.</p>
<p>Şakire’nin üzerinde ise Memduh’un Almanya’dan getirdiği manto vardı.</p>
<p>Memduh ailesine baktı.</p>
<p>İki yıl önce giderken bıraktığı hayat artık aynı değildi.</p>
<p>Ama belki de hayatın en güzel tarafı buydu.</p>
<p>İnsan bazen her şeyi aynı şekilde bulamıyordu.</p>
<p>Bazı yaralar açılıyordu.</p>
<p>Bazıları kapanıyordu.</p>
<p>Bazı kırgınlıklar ise yıllar sonra bir sarılmayla son buluyordu.</p>
<p>Memduh o gece çocuklarına bakarken içinden geçirdi:</p>
<p>“Ben artık yalnızca kendim için yaşamayacağım.”</p>
<p>“Şakire ve çocuklarım için de ayakta duracağım.”</p>
<p>Ama henüz bilmediği bir şey vardı.</p>
<p>Şakire’nin iki yıl boyunca yaşadıklarının tamamını henüz öğrenmemişti.</p>
<p>Çeyizini satmasını…</p>
<p>Çocuklarıyla birlikte kereste taşımasını…</p>
<p>Evin taşlarını, kapısını, penceresini nasıl büyük bir mücadeleyle yaptırdığını…</p>
<p>Ve bir gece, ay ışığında bağın ortasında ölümün kıyısından nasıl döndüğünü…</p>
<p>Bunların her biri ilerleyen günlerde Memduh’un karşısına çıkacaktı.</p>
<p>O zaman Şakire’nin ne kadar büyük bir mücadele verdiğini gerçekten anlayacaktı.</p>
<p>Ve belki de o gün, iki yıl boyunca gurbette çalışırken aslında kimin ne kadar ağır bir yük taşıdığını ilk kez tam olarak görecekti.</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>35.Cİ BÖLÜM &amp; GÜLFEM’İN KAVURGA MACERASI</title>
<link>https://fikirizleri.com/35ci-bolum-gulfemin-kavurga-macerasi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/35ci-bolum-gulfemin-kavurga-macerasi</guid>
<description><![CDATA[ Gülfem için kilitli kapı, her zaman kapalı kalması gereken bir kapı anlamına gelmiyordu. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6a9c5188e11a4.webp" length="60082" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 05 Sep 2026 02:30:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>35.Cİ BÖLÜM - GÜLFEM’İN KAVURGA MACERASI</p>
<p></p>
<p> Şakire, hem evin işlerini yapıyor hem de geçimlerini sağlamak için elinden geleni yapıyordu.</p>
<p></p>
<p>Bazen dağlara giderdi.</p>
<p></p>
<p>Eşeğinin sırtına odunları yükler, saatlerce yürür, topladığı odunları eve getirirdi.</p>
<p></p>
<p>Kimi zaman elinde balta, kimi zaman sırtında odun demetiyle dönerdi.</p>
<p></p>
<p>Gülfem ise artık biraz büyümüş olsa da yaramazlıklarıyla Şakire’yi hayli uğraştırıyordu.</p>
<p></p>
<p>Şakire ne zaman dağa gidecek olsa kızını sıkı sıkı tembihlerdi.</p>
<p></p>
<p>“Gülfem…”</p>
<p></p>
<p>“Ben gelene kadar uslu dur.”</p>
<p></p>
<p>“Evin içinde kal.”</p>
<p></p>
<p>“Bir yere gitme.”</p>
<p></p>
<p>“Ben yokken ortalığı karıştırma.”</p>
<p></p>
<p>Gülfem de her seferinde masum masum başını sallardı.</p>
<p></p>
<p>“Tamam anne.”</p>
<p></p>
<p>Ama Şakire onun bu “tamam”ına pek güvenemiyordu.</p>
<p></p>
<p>Bu yüzden bir gün evden çıkarken kapıyı kilitledi.</p>
<p></p>
<p>“Şimdi bakalım nasıl çıkacaksın?” diye içinden geçirdi.</p>
<p></p>
<p>Sonra eşeğini aldı, dağ yoluna koyuldu.</p>
<p></p>
<p>Şakire’nin bilmediği bir şey vardı.</p>
<p></p>
<p>Gülfem için kilitli kapı, her zaman kapalı kalması gereken bir kapı anlamına gelmiyordu.</p>
<p></p>
<p>Evin pencerelerinden birinin önünde demir parmaklıklar vardı.</p>
<p></p>
<p>Fakat o demirlerden biri oldukça zayıftı.</p>
<p></p>
<p>Gülfem daha önce orayı keşfetmişti.</p>
<p></p>
<p>Annesi kapıyı kilitliyor…</p>
<p></p>
<p>Gülfem de pencerenin önüne gidiyordu.</p>
<p></p>
<p>Küçücük bedeni sayesinde demirlerin arasından sıyrılıp dışarı çıkabiliyordu.</p>
<p></p>
<p>O gün de aynısını yaptı.</p>
<p></p>
<p>Şakire daha dağın yolunu tutmadan Gülfem çoktan dışarı çıkmıştı.</p>
<p></p>
<p>Önce etrafına baktı.</p>
<p></p>
<p>Sonra evin çevresinde dolaşmaya başladı.</p>
<p></p>
<p>Bir süre sonra tekrar içeri girdi.</p>
<p></p>
<p>Evin içinde ne varsa karıştırmaya başladı.</p>
<p></p>
<p>Kap kacak…</p>
<p></p>
<p>Tencereler…</p>
<p></p>
<p>Çuvallar…</p>
<p></p>
<p>Ne bulduysa çocukların önüne seriyordu.</p>
<p></p>
<p>Çocuk aklı işte…</p>
<p></p>
<p>Evdeki her şey ona bir oyun malzemesi gibi görünüyordu.</p>
<p></p>
<p>Derken gözü kavurga malzemelerine takıldı.</p>
<p></p>
<p>Atalık yerli sarı buğday…</p>
<p></p>
<p>Öğütülmemiş sarı buğday bulguru…</p>
<p></p>
<p>Bir kenarda duran menengiç, yani çıtlık…</p>
<p></p>
<p>Önceden hazırlanmış beyaz nohut…</p>
<p></p>
<p>Biraz da yer fıstığı…</p>
<p></p>
<p>Gülfem’in gözleri parladı.</p>
<p></p>
<p>Annesinin zaman zaman yaptığı kavurgayı hatırladı.</p>
<p></p>
<p>“Bunlarla kavurga yaparız!” dedi.</p>
<p></p>
<p>Çocuklar hemen etrafında toplandı.</p>
<p></p>
<p>Gülfem dışarıda kendince bir ocak kurdu.</p>
<p></p>
<p>Odunları bir araya getirdi.</p>
<p></p>
<p>Ateşi yaktı.</p>
<p></p>
<p>Çocuklar da merakla etrafında beklemeye başladı.</p>
<p></p>
<p>Gülfem, annesinin yaptığı kavurgayı defalarca görmüştü.</p>
<p></p>
<p>Saçın üzerine malzemelerin konduğunu biliyordu.</p>
<p></p>
<p>O da kendince annesini taklit etmeye karar verdi.</p>
<p></p>
<p>Saçı ocağın üzerine koydu.</p>
<p></p>
<p>Sonra elindeki malzemeleri birer birer saçın üzerine dökmeye başladı.</p>
<p></p>
<p>Sarı buğday…</p>
<p></p>
<p>Bulgur…</p>
<p></p>
<p>Menengiç…</p>
<p></p>
<p>Nohut…</p>
<p></p>
<p>Yer fıstığı…</p>
<p></p>
<p>Hepsi saçın üzerinde birbirine karıştı.</p>
<p></p>
<p>Gülfem büyük bir gururla başında duruyordu.</p>
<p></p>
<p>Sanki yıllardır kavurga yapan biri gibiydi.</p>
<p></p>
<p>Elindeki tahta kaşıkla karıştırmaya başladı.</p>
<p></p>
<p>Çocuklar da başına toplanmış, olup biteni seyrediyordu.</p>
<p></p>
<p>Önce her şey güzel gidiyor gibiydi.</p>
<p></p>
<p>Sonra ateşin harı yükseldi.</p>
<p></p>
<p>Saçın üzerindeki taneler ısınmaya başladı.</p>
<p></p>
<p>Buğdaylar çıtırdadı.</p>
<p></p>
<p>Bazıları hafifçe patladı.</p>
<p></p>
<p>Derken…</p>
<p></p>
<p>Çat!</p>
<p></p>
<p>Bir tane havaya sıçradı.</p>
<p></p>
<p>Ardından bir tane daha…</p>
<p></p>
<p>Çat! Çat!</p>
<p></p>
<p>Gülfem şaşkınlıkla geri çekildi.</p>
<p></p>
<p>Ama iş işten geçmişti.</p>
<p></p>
<p>Bir anda saçın üzerindeki kavurga malzemeleri sağa sola sıçramaya başladı.</p>
<p></p>
<p>Bir oraya…</p>
<p></p>
<p>Bir buraya…</p>
<p></p>
<p>Çocuklar kahkahalarla kaçıştı.</p>
<p></p>
<p>Gülfem ise ne yapacağını şaşırdı.</p>
<p></p>
<p>Elindeki kaşıkla onları tekrar saçın üzerine toplamaya çalıştı.</p>
<p></p>
<p>Fakat her topladığında başka bir tanesi sıçrıyordu.</p>
<p></p>
<p>Kısa süre içinde evin önü sarı buğday, bulgur, nohut, menengiç ve fıstık taneleriyle doldu.</p>
<p></p>
<p>Az önce tertemiz olan yer bir anda kavurga tarlasına dönmüştü.</p>
<p></p>
<p>Gülfem etrafa baktı.</p>
<p></p>
<p>Çocuklara baktı.</p>
<p></p>
<p>Sonra kendi yaptığı işe baktı.</p>
<p></p>
<p>Bir süre sessiz kaldı.</p>
<p></p>
<p>Tam o sırada uzaktan eşeğin ayak sesleri duyuldu.</p>
<p></p>
<p>Şakire dönüyordu.</p>
<p></p>
<p>Gülfem’in yüzündeki bütün neşe bir anda kayboldu.</p>
<p></p>
<p>“Annem geliyor!”</p>
<p></p>
<p>Çocuklar sağa sola kaçıştı.</p>
<p></p>
<p>Gülfem ise olduğu yerde kaldı.</p>
<p></p>
<p>Saç hâlâ ocağın üzerindeydi.</p>
<p></p>
<p>Ateş yanıyordu.</p>
<p></p>
<p>Evin önü darmadağındı.</p>
<p></p>
<p>Şakire eve yaklaştıkça manzarayı gördü.</p>
<p></p>
<p>Bir an olduğu yerde durdu.</p>
<p></p>
<p>Eşeğin üzerindeki odunları bile indirmeden etrafa baktı.</p>
<p></p>
<p>Sonra gözleri Gülfem’i buldu.</p>
<p></p>
<p>“Gülfem…”</p>
<p></p>
<p>Gülfem başını eğdi.</p>
<p></p>
<p>Şakire’nin sesi biraz daha yükseldi.</p>
<p></p>
<p>“Sen ne yaptın?”</p>
<p></p>
<p>Gülfem cevap vermedi.</p>
<p></p>
<p>Şakire ocağa baktı.</p>
<p></p>
<p>Saça baktı.</p>
<p></p>
<p>Yere saçılmış kavurga malzemelerine baktı.</p>
<p></p>
<p>Sonra kızına döndü.</p>
<p></p>
<p>“Ben sana ne dedim?”</p>
<p></p>
<p>“Uslu dur demedim mi?”</p>
<p></p>
<p>Gülfem kısık bir sesle:</p>
<p></p>
<p>“Dedim anne…”</p>
<p></p>
<p>“Peki sen ne yaptın?”</p>
<p></p>
<p>Gülfem sustu.</p>
<p></p>
<p>Şakire hem şaşkın hem öfkeli hem de yorgundu.</p>
<p></p>
<p>Dağdan odun taşımış, saatlerce yol gelmişti.</p>
<p></p>
<p>Eve döndüğünde karşısında böyle bir manzara bulmayı hiç beklemiyordu.</p>
<p></p>
<p>Üstelik kızına kapıyı kilitleyerek çıkmıştı.</p>
<p></p>
<p>Ama Gülfem yine bir yolunu bulmuştu.</p>
<p></p>
<p>Şakire kızına kızdı ve onu dövdü.</p>
<p></p>
<p>Gülfem ağlamaya başladı.</p>
<p></p>
<p>Ama Şakire’nin öfkesi kadar yorgunluğu da vardı.</p>
<p></p>
<p>Bir yandan kızına kızıyor, bir yandan da yere saçılanları düşünüyordu.</p>
<p></p>
<p>İçinden:</p>
<p></p>
<p>“Bu çocuk beni bir gün gerçekten çıldırtacak…”</p>
<p></p>
<p>Diye geçirdi.</p>
<p></p>
<p>Gülfem o gün bir şey daha öğrenmişti.</p>
<p></p>
<p>Her merak edilen şey denenmezdi.</p>
<p></p>
<p>Her görülen şey çocuk oyuncağı değildi.</p>
<p></p>
<p>Hele ateş…</p>
<p></p>
<p>Hiç oyun değildi.</p>
<p></p>
<p>Ama Gülfem’in çocukluğu böyleydi.</p>
<p></p>
<p>Bir gün eşarbın peşinden koşuyor…</p>
<p></p>
<p>Bir başka gün kilitli kapıdan kaçıyor…</p>
<p></p>
<p>Sonra evin önünde kendi kendine kavurga yapmaya kalkıyordu.</p>
<p></p>
<p>Şakire için her biri ayrı bir sınavdı.</p>
<p></p>
<p>Gülfem içinse çocukluğunun unutulmaz hikâyeleri…</p>
<p></p>
<p>Ve yıllar sonra hatırladığında kendisinin bile gülerek anlatacağı anılar olacaktı.</p>
<p></p>
<p>O gün evin önü uzun süre kavurga tanelerini taşıdı.</p>
<p></p>
<p>Şakire eşeğini bağladıktan sonra yere saçılanları toplamaya başladı.</p>
<p></p>
<p>Gülfem de gözyaşlarını silerek annesine yardım etmeye koyuldu.</p>
<p></p>
<p>Bir süre sonra Şakire kızına baktı.</p>
<p></p>
<p>Gülfem başını öne eğmiş, yerdeki buğdayları ve diğer malzemeleri avuç avuç topluyordu.</p>
<p></p>
<p>Şakire derin bir nefes aldı.</p>
<p></p>
<p>“Bir daha yapmayacaksın.”</p>
<p></p>
<p>Gülfem hemen cevap verdi:</p>
<p></p>
<p>“Yapmam anne…”</p>
<p></p>
<p>Şakire kızının yüzüne baktı. </p>
<p></p>
<p>Sonra:</p>
<p></p>
<p>“İnşallah…”</p>
<p></p>
<p>Dedi.</p>
<p></p>
<p>Ama içinden de biliyordu.</p>
<p></p>
<p>Gülfem’in yaramazlıkları daha bitmemişti.</p>
<p></p>
<p>Çünkü onun çocukluğu, biraz merak…</p>
<p></p>
<p>Biraz cesaret…</p>
<p></p>
<p>Biraz da başına açtığı türlü türlü işlerle geçecekti.</p>
<p></p>
<p>Ve bu küçük kavurga macerası da yıllar sonra aile içinde anlatılan, herkesin gülerek hatırladığı hikâyelerden biri olacaktı.</p>
<p></p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 34.CÜ BÖLÜM &amp; GURBETTE BİR GÜN</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-34cu-bolum-gurbette-bir-gun</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-34cu-bolum-gurbette-bir-gun</guid>
<description><![CDATA[ Makinelerin sesi insanın düşüncelerini bastıracak kadar güçlüydü.

Demirlerin birbirine çarpması…

Motorların uğultusu…

İşçilerin ayak sesleri…

Arada yükselen düdükler… ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6a9ae73aca9c8.webp" length="39596" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 04 Sep 2026 18:44:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ALMANYA TRENİ 34.CÜ BÖLÜM GURBETTE BİR GÜN</p>
<p>Memduh’un Almanya’daki günleri birbirine benzemeye başlamıştı.</p>
<p>Sabahlar karanlıktı.</p>
<p>Akşamlar da…</p>
<p>Gün doğmadan yola çıkıyor, güneşin ne zaman yükseldiğini fark edemeden fabrikanın kapısından içeri giriyordu.</p>
<p>Fabrikanın büyük demir kapıları açıldığında yüzüne vuran soğuk hava, köydeki soğuğa hiç benzemiyordu.</p>
<p>Memduh ilk zamanlar bu soğuğu iliklerine kadar hissediyordu.</p>
<p>Ellerini ceplerine sokuyor, başını eğerek yürüyordu.</p>
<p>Yanından geçen insanlar hızlı adımlarla işlerine yetişmeye çalışıyordu.</p>
<p>Kimsenin kimseye ayıracak zamanı yoktu.</p>
<p>Memduh ise her sabah aynı düşünceyle yürüyordu:</p>
<p>“Dayan Memduh…</p>
<p>Bu yolun sonunda evin var.”</p>
<p>Fabrikanın içi daha da farklıydı.</p>
<p>Makinelerin sesi insanın düşüncelerini bastıracak kadar güçlüydü.</p>
<p>Demirlerin birbirine çarpması…</p>
<p>Motorların uğultusu…</p>
<p>İşçilerin ayak sesleri…</p>
<p>Arada yükselen düdükler…</p>
<p>Memduh ilk günlerde bütün bu seslerin arasında ne yapacağını şaşırıyordu.</p>
<p>Üstelik bir de dil vardı.</p>
<p>Almanca konuşan işçiler birbirleriyle hızlı hızlı konuşuyor, Memduh söylenenlerin çoğunu anlayamıyordu.</p>
<p>Bir gün ustabaşı yanına geldi.</p>
<p>Bir şeyler söyledi.</p>
<p>Memduh yüzüne baktı.</p>
<p>Anlamadı.</p>
<p>Adam tekrar söyledi.</p>
<p>Memduh yine anlamadı.</p>
<p>Ustabaşı eliyle yaptığı işi gösterince ancak ne istediğini anlayabildi.</p>
<p>Memduh başını salladı.</p>
<p>“Tamam.”</p>
<p>dedi.</p>
<p>Sonra işine döndü.</p>
<p>İçinden de:</p>
<p>“Bir gün bu dili öğreneceğim.”</p>
<p>diye geçirdi.</p>
<p>Ama o gün henüz çok uzaktaydı.</p>
<p>Çalışmak kolay değildi.</p>
<p>Saatler boyunca ayakta kalıyordu.</p>
<p>Bazen elleri yoruluyor, parmakları uyuşuyordu.</p>
<p>Bazen sırtına giren ağrı yüzünden doğrulmakta zorlanıyordu.</p>
<p>Ama işin en zor tarafı yorgunluk değildi.</p>
<p>İşin en zor tarafı, insanın yorulduğunda başını yaslayabileceği kendi evinin olmamasıydı.</p>
<p>Memduh bunu her akşam daha iyi anlıyordu.</p>
<p>İşten çıktığında diğer işçiler kendi aralarında konuşarak yürürlerdi.</p>
<p>Memduh ise çoğu zaman sessizce arkalarından gelirdi.</p>
<p>Fabrikanın kapısından dışarı çıktığında ciğerlerine temiz hava dolardı.</p>
<p>Bir an rahatladığını hissederdi.</p>
<p>Sonra aklına köy gelirdi.</p>
<p>Şakire…</p>
<p>Gülfem…</p>
<p>Firuze…</p>
<p>Ve yarım kalan evleri…</p>
<p>Kaldığı yerde de hayat kolay değildi.</p>
<p>Küçük odada birkaç işçiyle birlikte kalıyordu.</p>
<p>Herkesin ayrı bir hikâyesi vardı.</p>
<p>Biri Sivas’tan gelmişti.</p>
<p>Biri Konya’dan.</p>
<p>Bir başkası Kayseri’den…</p>
<p>Akşamları aynı masanın etrafında oturduklarında konu dönüp dolaşıp memlekete geliyordu.</p>
<p>“Bizim köyde şimdi bağlar üzüm vermiştir.”</p>
<p>“Bizim evin önündeki dut ağacı bu yıl yine dolmuştur.”</p>
<p>“Benim çocuklar okul başlamadan önce beni bekliyordur.”</p>
<p>Bu sözleri dinledikçe Memduh’un içine bir özlem oturuyordu.</p>
<p>Kendi köyünü anlatmak istiyordu.</p>
<p>Ama anlatmaya başladığında kelimeler yetmiyordu.</p>
<p>Çünkü bazı şeylerin adı söylenerek anlatılmıyordu.</p>
<p>İnsanın doğduğu ev…</p>
<p>Annesinin sesi…</p>
<p>Eşinin bakışı…</p>
<p>Çocuklarının kokusu…</p>
<p>Bunlar anlatılmıyordu.</p>
<p>Bunlar ancak özleniyordu.</p>
<p>Memduh’un aklı en çok çocuklarında kalıyordu.</p>
<p>Firuze daha küçüktü.</p>
<p>Babası gittiğinde onu tanıyacak kadar büyümemişti.</p>
<p>Gülfem ise babasının ardından uzun süre bakmıştı.</p>
<p>Memduh bazen gözlerini kapatınca kızının sesini duyduğunu sanıyordu.</p>
<p>“Babacım…”</p>
<p>diyordu sanki.</p>
<p>Memduh gözlerini açıyordu.</p>
<p>Karşısında yine yabancı bir oda vardı.</p>
<p>Bir yatak…</p>
<p>Bir masa…</p>
<p>Bir pencere…</p>
<p>Hepsi bu.</p>
<p>Elini cebine atıyordu.</p>
<p>Şakire’nin verdiği küçük Kur’an-ı Kerim oradaydı.</p>
<p>Onu çıkarıp avucunun içinde tutuyordu.</p>
<p>Sonra içinden dua ediyordu.</p>
<p>“Allah’ım…”</p>
<p>“Beni aileme mahcup etme.”</p>
<p>“Onları bana muhtaç bırakma.”</p>
<p>“Burada kazandığım ekmek helal olsun.”</p>
<p>“Bir gün başlarını sokacakları güzel bir evimiz olsun.”</p>
<p>Memduh aldığı ilk paraları kolay harcamıyordu.</p>
<p>Her kuruşun hesabını yapıyordu.</p>
<p>Çünkü o paraların arkasında yalnızca kendi emeği yoktu.</p>
<p>Şakire’nin evde çektiği sıkıntılar vardı.</p>
<p>Gülfem’in büyüyen ihtiyaçları vardı.</p>
<p>Firuze’nin geleceği vardı.</p>
<p>Ve yıllardır hayalini kurdukları ev vardı.</p>
<p>Memduh bazen iş çıkışı dükkânların önünden geçerken güzel şeyler görüyordu.</p>
<p>Bir gömlek…</p>
<p>Bir ayakkabı…</p>
<p>Sıcak bir kaban…</p>
<p>Ama çoğuna bakıp geçiyordu.</p>
<p>Kendi kendine:</p>
<p>“Bunlar sonra…”</p>
<p>diyordu.</p>
<p>“Önce ev.”</p>
<p>Bir gün maaşını aldıktan sonra odasına döndü.</p>
<p>Paraları yatağın üzerine koydu.</p>
<p>Uzun uzun saydı.</p>
<p>Sonra bir kâğıt çıkardı.</p>
<p>Bir tarafına yazdı:</p>
<p>Ev.</p>
<p>Altına:</p>
<p>Çocuklar.</p>
<p>Sonra:</p>
<p>Şakire.</p>
<p>Bir süre düşündü.</p>
<p>Kendi ihtiyaçlarını yazmaya eli gitmedi.</p>
<p>Kalemi bıraktı.</p>
<p>Sonra gülümsedi.</p>
<p>“Benim ihtiyacım yok.”</p>
<p>dedi kendi kendine.</p>
<p>“Ben çalışırım.”</p>
<p>Fakat gurbet yalnızca çalışmak değildi.</p>
<p>Bazen insanın karşısına beklemediği zorluklar çıkıyordu.</p>
<p>Bir gün fabrikada işini yaparken ayağı kaydı.</p>
<p>Düşmemek için makinenin kenarına tutundu.</p>
<p>Bir süre öylece kaldı.</p>
<p>Kalbi hızlı hızlı çarpıyordu.</p>
<p>Yanındaki işçi yardımına koştu.</p>
<p>Memduh:</p>
<p>“İyiyim.”</p>
<p>dedi.</p>
<p>Ama o an köyde olsaydı Şakire’nin hemen yanına koşacağını düşündü.</p>
<p>Şakire:</p>
<p>“Bir yerin acıyor mu?”</p>
<p>diye sorardı.</p>
<p>Memduh başını salladı.</p>
<p>“Yok.”</p>
<p>derdi.</p>
<p>Şakire yine de inanmazdı.</p>
<p>Elini kolunu kontrol ederdi.</p>
<p>Gurbette ise insan kendi yarasını kendi kontrol ediyordu.</p>
<p>Pazar günleri çalışmadığı zamanlarda bazen dışarı çıkıyordu.</p>
<p>Şehrin sokaklarında dolaşıyor, etrafı seyrediyordu.</p>
<p>Dükkânların vitrinlerine bakıyor…</p>
<p>Trenlerin geçişini izliyor…</p>
<p>İnsanların konuşmalarını dinliyordu.</p>
<p>Her şey düzenliydi.</p>
<p>Her şey hızlıydı.</p>
<p>Her şey farklıydı.</p>
<p>Ama Memduh’un gözünde hiçbir şey köydeki kadar sıcak değildi.</p>
<p>Bir gün bir parkın kenarında otururken yaşlı bir adam yanından geçti.</p>
<p>Memduh adama baktı.</p>
<p>Adam da ona baktı.</p>
<p>Kısa bir tebessüm ettiler.</p>
<p>İki yabancı…</p>
<p>Tek kelime konuşmadan birbirlerini anlayabilmişlerdi.</p>
<p>Memduh o an düşündü:</p>
<p>“Demek insan bazen konuşmadan da anlaşabiliyor.”</p>
<p>Günler geçtikçe Almanya’nın düzenine alışmaya başladı.</p>
<p>İşini daha iyi öğreniyordu.</p>
<p>Makinenin sesinden ne zaman duracağını anlamaya başlamıştı.</p>
<p>Ustabaşının söylediği bazı kelimeleri artık ayırt edebiliyordu.</p>
<p>İnsanların ne dediğini tam olarak anlamasa bile, yüzlerinden ne istediklerini seziyordu.</p>
<p>Ama bir şeyi hiç öğrenemedi.</p>
<p>Özlemeyi bırakmayı…</p>
<p>Her gün ailesini biraz daha özlüyordu.</p>
<p>Bir akşam odasına döndüğünde arkadaşlarından biri elinde mektupla içeri girdi.</p>
<p>“Memduh!”</p>
<p>“Senin mektubun var.”</p>
<p>Memduh hemen ayağa kalktı.</p>
<p>Mektubu alırken elleri titredi.</p>
<p>Zarfın üzerinde köyün adı yazıyordu.</p>
<p>Şakire göndermişti.</p>
<p>Memduh mektubu açtı.</p>
<p>Şakire’nin yazdıklarını okurken yüzünde önce bir tebessüm oluştu.</p>
<p>Sonra gözleri doldu.</p>
<p>Gülfem’den bahsediyordu.</p>
<p>Firuze’den bahsediyordu.</p>
<p>Evden bahsediyordu.</p>
<p>Sonunda ise:</p>
<p>“Sen kendine dikkat et. Biz seni bekliyoruz.”</p>
<p>yazıyordu.</p>
<p>Memduh mektubu göğsüne bastırdı.</p>
<p>Başını eğdi.</p>
<p>Bir süre hiçbir şey söylemedi.</p>
<p>Sonra arkadaşına:</p>
<p>“Benim evim burada değil.”</p>
<p>dedi.</p>
<p>Arkadaşı şaşkınlıkla baktı.</p>
<p>Memduh mektubu gösterdi.</p>
<p>“Benim evim burada.”</p>
<p>O gece Memduh uyumadan önce uzun süre düşündü.</p>
<p>Almanya’ya gelirken yalnızca çalışıp para kazanacağını sanmıştı.</p>
<p>Ama gurbet ona başka şeyler de öğretiyordu.</p>
<p>Sabretmeyi…</p>
<p>Yokluğun kıymetini bilmeyi…</p>
<p>Ailenin değerini anlamayı…</p>
<p>Ve insanın bazen kilometrelerce uzakta olsa bile kalbinin hep aynı yerde kalabileceğini…</p>
<p>Memduh gözlerini kapattı.</p>
<p>Köyünü düşündü.</p>
<p>Şakire’yi…</p>
<p>Gülfem’i…</p>
<p>Firuze’yi…</p>
<p>Ve henüz görmediği yarınlarını…</p>
<p>İçinden son bir dua etti.</p>
<p>“Allah’ım…”</p>
<p>“Beni sağ salim aileme kavuştur.”</p>
<p>“Bu gurbet günlerini boşa çıkarma.”</p>
<p>“Çocuklarım büyüdüğünde…”</p>
<p>“Babalarının onlar için neden uzaklara gittiğini anlayabilsinler.”</p>
<p>Dışarıda gece sessizdi.</p>
<p>Fabrikanın ışıkları uzaktan görünüyordu.</p>
<p>Memduh ise yatağında, küçük bir odanın içinde, kilometrelerce uzaktaki evini düşünüyordu.</p>
<p>Ve o gece bir kez daha anladı:</p>
<p>Gurbet, insanın yalnızca memleketinden uzak kalması değildi.</p>
<p>Sevdiklerinin yanında olamadığı her gece, gurbet biraz daha büyüyordu.</p>
<p>Memduh içinse daha yolun başıydı.</p>
<p>Çünkü önünde daha uzun çalışma günleri…</p>
<p>Daha ağır sınavlar…</p>
<p>Ve ailesine kavuşacağı günü bekleyen nice gurbet geceleri vardı.</p>
<p>Devam edecek…</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 33. BÖLÜM &amp; BİR EŞARP, BİR GECE VE BÜYÜK BİR DERS</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-33-bolum-bir-esarp-bir-gece-ve-buyuk-bir-ders</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-33-bolum-bir-esarp-bir-gece-ve-buyuk-bir-ders</guid>
<description><![CDATA[ Gülfem için o eşarp, hayatı boyunca hatırlayacağı ilk büyük derslerden biri oldu. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6a990b495f0a2.webp" length="36792" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 03 Sep 2026 01:56:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal">33. BÖLÜM<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">BİR EŞARP, BİR GECE VE BÜYÜK BİR DERS<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem daha küçüktü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Dünyayı anlamaya çalışıyor, gördüğü her güzel şeyi merak ediyor, bazen de çocuk aklıyla yaptığı şeylerin nereye varacağını düşünmeden hareket ediyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Memduh yine Almanya’daydı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire ise çocuklarıyla köyde, kendi küçük evlerinin içinde hayatı sürdürmeye çalışıyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">O günlerde köyde herkes birbirinin hayatından haberdardı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Birinin Almanya’dan mektubu gelse, bütün komşular duyardı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Birinin gurbetten getirdiği bir eşya olsa, çocuklar hemen etrafına toplanırdı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Hele Almanya’dan gelen renkli, güzel şeyler…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Köyde kolay kolay görülmeyen şeylerdi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir gün Gülfemlerin komşusunun Almanya’daki yakını köye gelmişti.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Yanında kızlarına birbirinden güzel eşarplar getirmişti.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Renkleri Gülfem’in daha önce gördüğü eşarplara hiç benzemiyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kızlar eşarpları alıp sırayla başlarına örtmeye başladılar.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Biri aynaya bakıyor, diğeri onun başındaki eşarbı düzeltiyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem uzaktan onları seyrediyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gözleri eşarplardaydı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir süre dayanamadı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Yanlarına yaklaşıp mahcup bir sesle sordu:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Ben de bir kere örtebilir miyim?”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kızlardan biri eşarbını daha sıkı tuttu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Yok.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem biraz daha bekledi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonra diğerine baktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Bir kere…”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Ben de örteyim.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ama yine vermediler.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem’in yüzündeki heves yavaş yavaş söndü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir şey söylemeden yanlarından uzaklaştı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">İçine oturmuştu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Çocuk aklıyla çok büyük bir haksızlık gibi gelmişti ona.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Bir kere örtecektim…”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Diye düşündü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kimse ona vermemişti.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ama aklından da çıkaramıyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir süre sonra komşunun kızları eşarplarıyla oynaya oynaya evin önünden uzaklaştılar.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem de merakına yenilip onların arkasından dolandı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Evin önüne geldiğinde yerde bir şey gördü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Eşarp…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Orada öylece duruyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem etrafına baktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kimse yoktu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Eşarbı eline aldı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir an geri bırakmayı düşündü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonra çocukça bir merakla eşarbı başına geçirdi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir kere…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonra çıkardı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Tekrar örttü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kendi kendine gülümsedi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Bak, ben de örttüm…”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Fakat o an yaptığı şeyin doğru olmadığını henüz tam olarak düşünemiyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonra gözü evin duvarındaki küçük bir deliğe takıldı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Eşarbı elinde tuttu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir an düşündü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonra eşarbı duvardaki deliğin içine sıkıştırıverdi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kendince onu saklamıştı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Belki biraz sonra gelip alacaktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Belki kimse bulamayacaktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ama işte çocuk aklıyla yapılan küçük bir şey, o andan sonra büyümeye başladı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kızlar geri döndüğünde eşarbı bulamadılar.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Aradılar.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Yere baktılar.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Evin önüne baktılar.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Eşarp yoktu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir süre sonra sözler köye yayıldı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Eşarp kaybolmuş.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Buradaydı.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Kim aldı?”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Derken birinin aklına Gülfem geldi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Gülfem almış olmasın?”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bu söz Gülfem’in kulağına kadar geldi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">O an yüreği sıkıştı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Çünkü yaptığı şeyi biliyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ama söylemeye cesaret edemedi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir de annesinden yiyeceği dayağı düşündü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Asıl korktuğu şey buydu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire’nin kızına kızacağını, onu döveceğini düşündükçe içi daha da daraldı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kaçtı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Akşam yaklaşmıştı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem çalıların arasına saklanmıştı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Küçücük bedeni yaprakların arasında neredeyse görünmüyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Başını kaldırıp köy yoluna baktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Hava yavaş yavaş kararıyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir süre sonra uzaktan sesler gelmeye başladı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Gülfem!”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Gülfem!”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Gülfem, neredesin?”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonra bir başka ses…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Gülfem!”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">İnsanlar ellerine çıralar yakmışlardı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Karanlıkta küçük ateşler birer birer hareket ediyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem’in yüreği daha da hızlı çarpmaya başladı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kalabalıktılar.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Onu arıyorlardı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem onları görüyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ama onlar Gülfem’i göremiyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir çalının arkasında sessizce çömelmiş, nefesini bile belli etmemeye çalışıyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Çıraların ışıkları yaklaşıyor…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonra uzaklaşıyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Gülfem!”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Gülfem, kızım!”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem annesinin sesini duyduğunda daha da korktu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir an çıkıp gitmek istedi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ama aklına yine aynı şey geldi:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Dayak yiyeceğim.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bu düşünce onu olduğu yere mıhladı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kımıldamadı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ses çıkarmadı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kalabalık çalıların çevresine kadar geldi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Birileri başka tarafa baktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Birileri köy yoluna çıktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Birileri evlerin arkasını kontrol etti.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ama Gülfem’i bulamadılar.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonunda çıraların ışıkları yavaş yavaş uzaklaştı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sesler azaldı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Köy yeniden sessizliğe büründü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem uzun süre yerinden çıkmadı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ancak herkesin gittiğine emin olduktan sonra yavaşça doğruldu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gece iyice çökmüştü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem nereye gideceğini bilemedi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Eve dönmeye korkuyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ama başka gidecek yeri de yoktu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonunda komşunun ahırının önüne gitti.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir köşeye büzüştü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Dizlerini karnına çekti.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Başını dizlerinin üzerine koydu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Geceyi orada geçirdi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Üşüdü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Korktu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Acıktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir ara annesini düşündü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Acaba şimdi beni arıyor mudur?”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonra yine başına gelecekleri düşündü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sabah olsun istemiyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ama sabah olacaktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gün ağarmaya başladığında Gülfem artık kaçamayacağını anladı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ne kadar saklanırsa saklansın, sonunda eve dönmesi gerekiyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kendi kendine söylendi:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“En iyisi gidip teslim olayım…”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ağır ağır ayağa kalktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Üzerindeki tozları silkeledi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonra eve doğru yürümeye başladı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Her adımında kalbi biraz daha hızlı atıyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kapının önüne geldiğinde bir süre durdu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">İçeri girmeye cesaret edemedi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonra başını eğdi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ve kapıdan içeri girdi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire, bütün gece kızını aramaktan perişan olmuştu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Korkmuştu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Üzülmüştü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem’i karşısında görünce önce ona sarılmak istedi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ama sonra kaybolduğu saatler aklına geldi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sert bir sesle sordu:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Gülfem…”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Neredeydin sen?”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem başını öne eğdi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Cevap vermedi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire tekrar sordu:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Eşarbı sen mi aldın?”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem’in gözleri doldu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir süre sustu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonra küçük sesiyle konuştu:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Anne…”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Çalmadım.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire şaşkınlıkla kızına baktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem devam etti:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Ben istedim, verin örteyim diye…”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Vermediler.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Sonra baktım, evin önünde duruyordu.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Örttüm.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Bir iki kere başıma taktım.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Sonra çıkardım.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Duvarın arasında bir delik gördüm…”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Oraya soktum.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire sessizce dinliyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Eşarbı çalmak istemedim anne.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Ben sadece bir kere örtecektim.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem’in sesi titredi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire kızının yüzüne baktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Karşısındaki çocuğun yaptığının yanlış olduğunu biliyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ama onun bunu kötülükten yapmadığını da anlıyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Peki nerede eşarp?”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem hemen cevap verdi:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Duvardaki delikte.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Göster.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem önden yürüdü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire de arkasından gitti.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Duvarın yanına geldiklerinde Gülfem eliyle deliği gösterdi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Burada.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Eşarp gerçekten oradaydı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire eşarbı çıkardı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir süre elinde tuttu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sonra kızına baktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Gülfem…”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Çocukluk etmişsin.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Bir şeyi beğenmen, onun senin olduğu anlamına gelmez.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem başını eğdi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire devam etti:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“İzin vermedilerse kullanmayacaktın.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Yerde bulsan bile sahibine sormadan almayacaktın.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem’in gözlerinden yaşlar süzüldü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Bir daha yapmayacağım anne.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire kızının başını okşadı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“İnşallah.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Ben senin kötü bir çocuk olmanı istemem.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Yanlış yapabilirsin.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Ama yaptığın yanlışı kabul etmeyi de bileceksin.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem annesine baktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Çok korktum anne.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire’nin yüzü yumuşadı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Ben de seni bulamayınca çok korktum.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem annesine sarıldı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">O an ikisi de sustu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">O gün Gülfem için küçük görünen bir olay, hayatında unutamayacağı büyük bir ders oldu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Eşarp belki birkaç kuruşluk bir eşyaydı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ama Gülfem’in öğrendiği şeyin değeri çok daha büyüktü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Birinin eşyası, onun izni olmadan alınmazdı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir şeyi beğenmek, ona sahip olma hakkı vermezdi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ve insan yanlış yaptığında, ne kadar korkarsa korksun, saklanmak yerine gerçeği söylemeliydi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem o gün bunu çocuk aklıyla öğrendi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Hem de bir eşarbın peşinden geçen uzun bir gecenin sonunda…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Çalıların arasında saklanarak…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Çıraların ışığında kendisini arayan insanları izleyerek…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ve sabah olduğunda kendi ayaklarıyla eve dönerek.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Yıllar geçse de o geceyi unutmayacaktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Çünkü bazı dersler kitaplardan öğrenilmezdi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bazıları insanın çocukluğuna kazınır.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ve Gülfem için o eşarp, hayatı boyunca hatırlayacağı ilk büyük derslerden biri oldu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Devam edecek…<o:p></o:p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 32.Cİ BÖLÜM &amp; PAMUK TARLASINDA YAĞMUR</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-32ci-bolum-pamuk-tarlasinda-yagmur</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-32ci-bolum-pamuk-tarlasinda-yagmur</guid>
<description><![CDATA[ Hayat ona kolaylık sunmamıştı.

O da elinden geleni yapmayı öğrenmişti. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6a96d31b8e9f5.webp" length="60296" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 01 Sep 2026 16:29:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ALMANYA TRENİ 32.Cİ BÖLÜM - PAMUK TARLASINDA YAĞMUR</p>
<p>Memduh Almanya’ya yeni gitmişti.</p>
<p>Daha gurbete alışamadan, Şakire’nin yokluğunu ve çocuklarının sesini aramaya başlamıştı. Geride ise Şakire, Gülfem ve henüz küçücük olan Firuze kalmıştı.</p>
<p>Evde para kalmamıştı.</p>
<p>Şakire elindeki son kuruşları da keresteler ve çocukların ihtiyaçları için harcamış, artık ne yapacağını düşünmeye başlamıştı.</p>
<p>Bir gün köye pamuk işçileri toplamaya gelenler oldu.</p>
<p>Adana taraflarında pamuk toplanacağını, çalışmak isteyenlerin kendileriyle gelebileceğini söylediler.</p>
<p>Şakire uzun süre düşündü.</p>
<p>Memduh Almanya’da yeni bir hayat kurmaya çalışıyordu. Daha ondan para beklemek için erkendi.</p>
<p>Çocukların ihtiyaçları ise beklemiyordu.</p>
<p>Şakire sonunda kararını verdi.</p>
<p>Gülfem’i ve küçücük Firuze’yi yanına alacaktı.</p>
<p>Ne olursa olsun çalışacak, çocuklarının rızkını kendi elleriyle kazanacaktı.</p>
<p>Adana’ya vardıklarında hava sıcaktı.</p>
<p>Pamuk tarlaları uçsuz bucaksız uzanıyordu.</p>
<p>Sabahın erken saatlerinde işçiler tarlalara dağılıyor, herkes kendi sırasına giriyordu.</p>
<p>Şakire bir koluyla Firuze’yi taşırken, Gülfem’i de gözünün önünden ayırmıyordu.</p>
<p>Gülfem annesinin peşinden gidiyor, pamukların arasında dolaşırken merakla etrafına bakıyordu.</p>
<p>“Anne, bunların hepsi pamuk mu?”</p>
<p>“Evet kızım.”</p>
<p>“Bunların hepsini mi toplayacağız?”</p>
<p>Şakire gülümsedi.</p>
<p>“Allah izin verirse.”</p>
<p>Sonra eğilip pamuk toplamaya başladı.</p>
<p>Firuze küçücük bedeniyle annesinin yanında duruyor, zaman zaman ağlıyor, zaman zaman uyuyordu.</p>
<p>Şakire bir yandan çalışıyor, bir yandan kızını sakinleştiriyordu.</p>
<p>İş ağırdı.</p>
<p>Ama Şakire alışkındı.</p>
<p>Hayat ona kolaylık sunmamıştı.</p>
<p>O da elinden geleni yapmayı öğrenmişti.</p>
<p>Çalışırken zaman zaman Memduh aklına geliyordu.</p>
<p>Acaba şimdi Almanya’da ne yapıyordu?</p>
<p>Yeni gittiği o yabancı ülkede nasıl bir hayat sürüyordu?</p>
<p>Şakire başını kaldırıp gökyüzüne baktı.</p>
<p>“Allah yardımcısı olsun…”</p>
<p>Sonra yeniden pamuğa eğildi.</p>
<p>Günlerden bir gün, hava birden değişti.</p>
<p>Sabah güneşiyle başlayan gün, öğleye doğru kararmaya başladı.</p>
<p>Uzaklarda kara bulutlar birikiyordu.</p>
<p>İşçiler gökyüzüne bakmaya başladı.</p>
<p>“Yağmur geliyor!”</p>
<p>Bir süre sonra ilk damlalar düştü.</p>
<p>Ardından yağmur birden bastırdı.</p>
<p>Öyle bir yağmur yağıyordu ki, birkaç dakika içinde tarladaki herkes sırılsıklam olmuştu.</p>
<p>Şakire hemen Firuze’yi kucağına aldı.</p>
<p>Gülfem’in elinden tuttu.</p>
<p>“Gel kızım, bir yere sığınmamız lazım.”</p>
<p>Tarlanın yol kenarında büyük, teneke çatılı, hangarı andıran bir yapı vardı.</p>
<p>İşçiler oraya doğru koşmaya başladı.</p>
<p>Şakire de iki çocuğuyla birlikte onların peşinden gitti.</p>
<p>Hangarın içine girdiklerinde içerisi insanlarla dolmuştu.</p>
<p>Kadınlar, çocuklar, erkekler…</p>
<p>Kimi ıslanan yazmasını sıkıyor, kimi çuvallarını kuru bir yere çekmeye çalışıyor, kimi de yağmurun dinmesini bekliyordu.</p>
<p>Firuze annesinin kucağında ağlıyordu.</p>
<p>Şakire onu göğsüne bastırdı.</p>
<p>“Tamam kızım…”</p>
<p>“Tamam…”</p>
<p>Gülfem annesinin yanına sokuldu.</p>
<p>Dışarıda yağmur bütün şiddetiyle devam ediyordu.</p>
<p>Teneke çatının üzerine düşen damlaların sesi, içeride büyük bir uğultuya dönüşüyordu.</p>
<p>Kimse ne zaman çıkabileceklerini bilmiyordu.</p>
<p>Şakire ise çocuklarını yanından ayırmadan bekliyordu.</p>
<p>Saatler sonra yağmur biraz hafifledi.</p>
<p>İnsanlar yavaş yavaş dışarı çıkmaya başladı.</p>
<p>Şakire de çocuklarını alıp yola koyuldu.</p>
<p>Fakat önlerinde bu kez başka bir engel vardı.</p>
<p>Çayın suyu yükselmişti.</p>
<p>Karşıya geçmeleri gerekiyordu.</p>
<p>Çayın üzerinde eski bir köprü vardı.</p>
<p>Tahtalardan yapılmıştı.</p>
<p>İki yanında da insanların tutunması için ipler bulunuyordu.</p>
<p>Yağmurdan dolayı tahtalar kayganlaşmış, köprü de suyun üzerinde hafif hafif sallanmaya başlamıştı.</p>
<p>Şakire köprünün başında durdu.</p>
<p>Bir an aşağı baktı.</p>
<p>Suyun sesi bile insanın içini ürpertiyordu.</p>
<p>Gülfem annesinin eline sarıldı.</p>
<p>“Anne…”</p>
<p>“Düşer miyiz?”</p>
<p>Şakire korkusunu belli etmemeye çalıştı.</p>
<p>“Yok kızım.”</p>
<p>“Ben yanındayım.”</p>
<p>Firuze ise Şakire’nin kucağındaydı.</p>
<p>Şakire bir eliyle bebeğini sıkıca tutuyor, diğer eliyle köprünün kenarındaki ipe sarılıyordu.</p>
<p>İlk adımını attı.</p>
<p>Köprü sallandı.</p>
<p>Şakire’nin yüreği ağzına geldi.</p>
<p>Bir adım daha…</p>
<p>Sonra bir adım daha…</p>
<p>Gülfem annesinin elini bırakmıyordu.</p>
<p>“Bana bak kızım.”</p>
<p>“Aşağı bakma.”</p>
<p>“Adımlarını yavaş at.”</p>
<p>Gülfem başını salladı.</p>
<p>Anne kız ağır ağır ilerlemeye devam ettiler.</p>
<p>Şakire’nin aklından tek bir düşünce geçiyordu:</p>
<p>“Çocuklarımı sağ salim karşıya geçirmeliyim.”</p>
<p>Tam o sırada aşağıdan gelen bir hareket dikkatini çekti.</p>
<p>Çayın içinde hayvanlar vardı.</p>
<p>Öküzler, yükselen suyun içinden yüzerek karşıya geçmeye çalışıyordu.</p>
<p>Gülfem şaşkınlıkla baktı.</p>
<p>“Anne, öküzler yüzüyor!”</p>
<p>Şakire de baktı.</p>
<p>Gerçekten de hayvanlar suyun içinde ilerliyordu.</p>
<p>Köprünün üzerinde korkarak yürüyen insanlar vardı.</p>
<p>Suyun içinde ise öküzler karşı kıyıya ulaşmaya çalışıyordu.</p>
<p>Şakire, bütün korkusuna rağmen o an hafifçe gülümsedi.</p>
<p>“Bak kızım…”</p>
<p>“Onlar da karşıya geçiyor.”</p>
<p>Gülfem annesine baktı.</p>
<p>Şakire kızının elini sıktı.</p>
<p>“Biz de geçeceğiz.”</p>
<p>Ve yürümeye devam etti.</p>
<p>Köprünün ortasına geldiklerinde Şakire’nin ayağı bir an kaydı.</p>
<p>Kalbi duracak gibi oldu.</p>
<p>Kucağındaki Firuze’yi daha sıkı tuttu.</p>
<p>Gülfem korkuyla annesine sarıldı.</p>
<p>Şakire hemen ipi kavradı.</p>
<p>Bir süre olduğu yerde bekledi.</p>
<p>Sonra derin bir nefes aldı.</p>
<p>“Allah…”</p>
<p>“Bize yardım et.”</p>
<p>Bir adım daha attı.</p>
<p>Sonra bir adım daha…</p>
<p>Nihayet köprünün sonuna geldiler.</p>
<p>Ayakları toprağa bastığında Şakire derin bir nefes aldı.</p>
<p>Gülfem annesine sarıldı.</p>
<p>“Geçtik ana!”</p>
<p>Şakire kızının başını öptü.</p>
<p>“Geçtik kızım.”</p>
<p>Sonra kucağındaki Firuze’ye baktı.</p>
<p>Bebek çoktan uykuya dalmıştı.</p>
<p>Şakire, iki kızına birden baktı.</p>
<p>Bir an için bütün yorgunluğunu unuttu.</p>
<p>O gece kaldıkları yerde çocuklarını yanına aldı.</p>
<p>Gülfem yorgunluktan hemen uyudu.</p>
<p>Firuze de annesinin yanında sessizce uyuyordu.</p>
<p>Şakire ise uzun süre uyuyamadı.</p>
<p>Memduh geldi aklına.</p>
<p>Daha yeni Almanya’ya gitmişti.</p>
<p>Belki o da şimdi yabancı bir yerde, kendileri gibi bir gökyüzünün altında uyuyordu.</p>
<p>Şakire pencerenin önüne oturdu.</p>
<p>Dışarı baktı.</p>
<p>İçinden sessizce konuştu:</p>
<p>“Sen orada çalışıyorsun Memduh…”</p>
<p>“Ben de burada…”</p>
<p>“Yeter ki çocuklarımızın geleceği olsun.”</p>
<p>Gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü.</p>
<p>Ama ağlamadı.</p>
<p>Çünkü artık ağlamaktan çok çalışması gerekiyordu.</p>
<p>Çocukları uyuyordu.</p>
<p>Sabah yine pamuk tarlasına gidecekti.</p>
<p>Yine eğilecek…</p>
<p>Yine pamuk toplayacak…</p>
<p>Yine çuval dolduracaktı.</p>
<p>Çünkü hayat, Şakire’ye dinlenmesi için fazla az zaman bırakıyordu.</p>
<p>O gün Adana’da yalnızca pamuk toplamamıştı.</p>
<p>Bir yağmurun içinden geçmişti.</p>
<p>Bir hangarda saatlerce beklemişti.</p>
<p>Küçücük çocuklarıyla korktuğu bir köprüyü aşmıştı.</p>
<p>Ve bir kez daha anlamıştı:</p>
<p>İnsan bazen yolun kolay olmasını bekleyemez.</p>
<p>Yolun zor olduğunu bile bile yürümek zorundadır.</p>
<p>Şakire de yürüyordu.</p>
<p>Çocuklarının elini tutarak…</p>
<p>Kendi kaderinin üzerine basarak…</p>
<p>Ve bilmeden, gelecekte karşısına çıkacak daha büyük yollar için güç biriktirerek…</p>
<p> </p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 31. BÖLÜM &amp;   TAŞ TAŞ ÜSTÜNE</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-31-bolum-tas-tas-ustune</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-31-bolum-tas-tas-ustune</guid>
<description><![CDATA[ Şakire’nin o yolda taşıdığı yalnızca kereste değildi.

Çocuklarının geleceğini taşıyordu.

Rüzgâr yüzüne vuruyor…

Yolun yokuşu nefesini kesiyor… ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a92a38cbbde0.webp" length="64958" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 29 Aug 2026 02:20:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p></p>
<p>ALMANYA TRENİ 31. BÖLÜM - </p>
<p>TAŞ TAŞ ÜSTÜNE</p>
<p>Şakire’nin meşe ağacının altında verdiği kararın üzerinden birkaç gün geçmişti.</p>
<p>Artık aklında tek bir şey vardı.</p>
<p>Çocuklarına bir ev yapmak.</p>
<p>Ama ortada ne para vardı…</p>
<p>Ne kereste…</p>
<p>Ne de doğru dürüst bir malzeme.</p>
<p>Elinde yalnızca bir çuval un, bir çuval bulgur ve çocukları vardı.</p>
<p>Bir de yıllardır sakladığı çeyizi…</p>
<p>Şakire, o çeyize her baktığında içi burkuluyordu.</p>
<p>Yıllarca genç kızlığından beri hazırlamıştı onları.</p>
<p>El emeği göz nuru işlemeler…</p>
<p>Danteller…</p>
<p>Örtüler…</p>
<p>Dokuduğu kilimler…</p>
<p>Bir gelinin evine götüreceği ne varsa, büyük bir umutla biriktirmişti.</p>
<p>Ama şimdi önünde başka bir hayat vardı.</p>
<p>Çocuklarının başını sokacağı bir ev…</p>
<p>Şakire, bir gün çeyiz sandığının başına oturdu.</p>
<p>Kapağını açtı.</p>
<p>Ellerini uzun süre eşyaların üzerinde gezdirdi.</p>
<p>Bir örtüyü kaldırdı.</p>
<p>Sonra bir başka kilimi…</p>
<p>Her biri ona gençliğini hatırlatıyordu.</p>
<p>Ama çocuklarının üşüdüğünü düşününce kararını verdi.</p>
<p>Bunların artık başka bir değeri vardı.</p>
<p>Ev olacaktı.</p>
<p>Tek tek satmaya başladı.</p>
<p>Köyde evlenecek genç kızlara götürdü.</p>
<p>Kimi dantel aldı…</p>
<p>Kimi örtü…</p>
<p>Kimi dokuduğu kilimlerden istedi.</p>
<p>Şakire her parçasını verirken içinde bir şeylerin koptuğunu hissediyordu.</p>
<p>Ama elindeki paranın her kuruşunu ayrı bir umut gibi görüyordu.</p>
<p>Çeyizinden geriye çok az şey kaldığında, Şakire artık daha fazla beklemek istemedi.</p>
<p>Kendi babasına haber gönderdi.</p>
<p>“Babam gelsin…”</p>
<p>“Bir ev yapmamız lazım.”</p>
<p>Haber ulaşınca Şakire’nin babası fazla beklemedi.</p>
<p>Kızının hâlini görünce uzun uzun konuşmadı.</p>
<p>Sadece etrafına baktı.</p>
<p>Sonra,</p>
<p>“Bir yerden başlayalım.” Dedi.</p>
<p>Ve işe koyuldular.</p>
<p>Köyün çevresinden taşlar getirilmeye başlandı.</p>
<p>Kimi büyük…</p>
<p>Kimi küçük…</p>
<p>Kimi ağır…</p>
<p>Şakire’nin babası taşları tek tek eline alıyor, uygun yerlerini yontuyordu.</p>
<p>Çekiç sesi günler boyunca meşe ağacının bulunduğu yerde yankılandı.</p>
<p>Tak…</p>
<p>Tak…</p>
<p>Tak…</p>
<p>Her vuruşta ev biraz daha yükseliyordu.</p>
<p>Şakire de boş durmuyordu.</p>
<p>Bir yandan çocuklarına bakıyor…</p>
<p>Bir yandan yemek hazırlıyor…</p>
<p>Bir yandan taş taşıyor, getirilen malzemeleri düzenliyordu.</p>
<p>Yemekleri bile yoklukla yapılıyordu.</p>
<p>Un vardı ama her zaman ekmek yapacak imkân yoktu.</p>
<p>Bulgur vardı.</p>
<p>Yağ yoktu.</p>
<p>Tuz bile bazen yetmiyordu.</p>
<p>Şakire bulguru suya koyuyor, haşlıyor, çocuklarının önüne bırakıyordu.</p>
<p>Gülfem kaşığını eline alıyor…</p>
<p>Firuze ise annesinin yanında bekliyordu.</p>
<p>Şakire onların yüzüne bakıp içinden,</p>
<p>“Bir gün bunlar bitecek.” Diyordu.</p>
<p>“Bir gün çocuklarım da sofralarında rahatça yemek yiyecek.”</p>
<p>Ama o günlerin gelmesi için daha çok çalışması gerekiyordu.</p>
<p>Taşlar yetmedi.</p>
<p>Yeniden taş getirildi.</p>
<p>Sonra yeniden…</p>
<p>Günler geçtikçe duvarlar yükseldi.</p>
<p>Sonunda küçük evin taş duvarları tamamlanmaya başladı.</p>
<p>Fakat ev hâlâ ev sayılmazdı.</p>
<p>Kapısı yoktu.</p>
<p>Penceresi yoktu.</p>
<p>Üstelik çatısı da tamamlanmamıştı.</p>
<p>Şakire, duvarların ortasında durup etrafına baktı.</p>
<p>Dört duvar vardı.</p>
<p>Ama çocuklarını koruyacak bir kapı bile yoktu.</p>
<p>“Burası bizim evimiz olacak.” Dedi sessizce.</p>
<p>Sonra kendi dokuduğu kilimleri düşündü.</p>
<p>Elinde kalanları getirdi.</p>
<p>Birini kapının olduğu yere gerdi.</p>
<p>Bir başkasını evin içini bölmek için kullandı.</p>
<p>Böylece küçücük yapı iki bölüme ayrıldı.</p>
<p>Bir taraf oturmak için…</p>
<p>Diğer taraf çocukların yatması için…</p>
<p>Kapı yerine kilim vardı.</p>
<p>Pencere yerine küçük açıklıklar…</p>
<p>Dam ise hâlâ gökyüzüne açıktı.</p>
<p>Yağmur yağdığında içerisi ıslanıyordu.</p>
<p>Rüzgâr estiğinde soğuk doğrudan içeri giriyordu.</p>
<p>Ama Şakire için bütün bunlara rağmen orası artık bir evdi.</p>
<p>Çünkü ilk defa,</p>
<p>“Burası benim çocuklarımın evi.”</p>
<p>Diyebiliyordu.</p>
<p>Fakat evin kapı ve pencereleri hâlâ yapılmamıştı.</p>
<p>Bunun için kalas gerekiyordu.</p>
<p>Şakire yine düşünmeye başladı.</p>
<p>Köyde marangoz vardı.</p>
<p>Kapı ve pencereyi yaptırabilirdi.</p>
<p>Ama kalasları nereden bulacaktı?</p>
<p>Sonunda komşu köyden getirmeye karar verdi.</p>
<p>Eşeğin üzerine uzun kalaslar yüklendi.</p>
<p>Şakire küçük Firuze’yi sırtına bağladı.</p>
<p>Gülfem ise eteğine tutundu.</p>
<p>Yola çıktılar.</p>
<p>Önde eşek…</p>
<p>Üzerinde uzun kalaslar…</p>
<p>Arkasında Şakire…</p>
<p>Sırtında küçücük Firuze…</p>
<p>Eteğine yapışmış Gülfem…</p>
<p>Dağ yolunda sert bir poyraz esiyordu.</p>
<p>Rüzgâr öyle güçlüydü ki Şakire’nin üzerindeki elbiseler savruluyordu.</p>
<p>Gülfem korkuyla annesinin eteğine daha sıkı sarıldı.</p>
<p>“Anne…”</p>
<p>“Beni bırakma.”</p>
<p>Şakire dönüp kızına baktı.</p>
<p>“Bırakmam kızım.”</p>
<p>“Sen benim eteğimden tut.”</p>
<p>“Ben de seni bırakmam.”</p>
<p>Sonra yeniden yürümeye başladı.</p>
<p>Bir kadın…</p>
<p>Sırtında bebeği…</p>
<p>Eteğinde küçük kızı…</p>
<p>Önünde kalaslarla yüklü bir eşek…</p>
<p>Ve arkasında henüz tamamlanmamış bir ev…</p>
<p>Şakire’nin o yolda taşıdığı yalnızca kereste değildi.</p>
<p>Çocuklarının geleceğini taşıyordu.</p>
<p>Rüzgâr yüzüne vuruyor…</p>
<p>Yolun yokuşu nefesini kesiyor…</p>
<p>Ama o durmuyordu.</p>
<p>Çünkü artık geri dönmek istemiyordu.</p>
<p>Kendi evinin kapısını açacağı gün için…</p>
<p>Bir annenin yapabileceği ne varsa yapacaktı.</p>
<p>Ve o gün Şakire’nin elleri belki taşlara, kerestelere ve toprağa değiyordu.</p>
<p>Ama aslında…</p>
<p>Kendi kaderini yeniden kuruyordu.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HAYATIM</title>
<link>https://fikirizleri.com/Ruhun-ve-ya%C5%9Fam%C4%B1n-bereketle-dolsun..</link>
<guid>https://fikirizleri.com/Ruhun-ve-ya%C5%9Fam%C4%B1n-bereketle-dolsun..</guid>
<description><![CDATA[ Özgürlük, ona sadece bir adım uzaktaydı...  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a8d58ebe4aff.webp" length="22176" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 26 Aug 2026 06:57:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mihriban Börklüoğlu</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​1. BÖLÜM: Rüzgarın Çağrısı</p>
<p>​Mihriban için hayat hiçbir zaman düz bir çizgiden ibaret olmamıştı. O, çizgilerin dışına taşmayı, kendi patikasını kendi çizmeyi sevenlerdendi. Aynanın karşısına geçip aynadaki yansımasına baktığında ilk işi, uzun saçlarını özenle örmek olurdu. O ince ince örülen her tutam, onun için sadece bir saç modeli değil; içindeki bağımsız ruhun, doğaya ve köklerine olan o sessiz bağlılığının bir simgesiydi.</p>
<p></p>
<p>​Mihriban’ın içindeki bu enerjiyi durdurmak zordu. Gündüzleri sorumluluklar, dersler ve geleceğe dair planlar zihnini meşgul etse de akşam olup da ortalık sakinleştiğinde ruhu her zaman açık yollara, rüzgârın sesine ve gecenin gizemine çekilirdi.</p>
<p>​İşte yine öyle akşamüstlerinden biriydi. Gökyüzü mor ve turuncu tonlarına bürünürken Mihriban, evlerinin yakınındaki o sessiz tepeye çıkmıştı. Tam o sırada arkasından gelen neşeli ayak sesleri sessizliği böldü.</p>
<p></p>
<p>​"Yine fısıltıları dinlemeye mi geldin, Özgür Kız?"</p>
<p>Mihriban arkasını döndüğünde Aysima’nın yüzündeki o sıcacık gülümsemeyi gördü. Aysima, Mihriban’ın sadece en yakın arkadaşı değil, zihninin içindeki fırtınaları tek bir bakışıyla anlayan tek kişiydi.</p>
<p>​"Rüzgâr bu akşam başka türlü esiyor Aysima," dedi Mihriban, saçındaki örgünün ucunu düzeltirken. "Sanki bana henüz keşfetmediğim yolların olduğunu hatırlatıyor."</p>
<p>​Aysima yanına oturup omzunu omzuna çarptı.</p>
<p>"Senin o yollara düşeceğinden hiç şüphem yok zaten. Ama önce şu dünyevi işleri bir halletsek mi? Edilay ile Tuanay aşağıda bizi bekliyor, 'Mihriban Abla yine hangi hayal âlemine daldı' diye sabırsızlanıyorlar."</p>
<p>Mihriban gülümsedi. Edilay ve Tuanay... Hayatlarına girdiklerinden beri gruba getirdikleri o cıvıl cıvıl, bitmek bilmeyen enerji Mihriban’a her zaman iyi geliyordu. İkisi de grubun neşesi, Mihriban’ın ise adeta gözü gibi koruduğu en yakın genç dostlarıydı.</p>
<p>​Aşağı indiklerinde Edilay elindeki soğuk içecekleri sallayarak, Tuanay ise her zamanki enerjik tavrıyla onları karşıladı.</p>
<p>​"Nihayet gelebildiniz!" dedi Tuanay gülerek. "Mihriban Abla, yine Artemis modunu açıp ağaçlarla konuşmuyordun umarım?"</p>
<p>​"Ağaçlarla değil, rüzgârla konuşuyordum," diye takıldı Mihriban. "Ve bana dedi ki:" Bu kızlar yakında büyük bir maceraya atılacak!"</p>
<p>Edilay gözlerini parlatıp öne atıldı:</p>
<p>"Gerçekten mi?</p>
<p>Ne macerası?</p>
<p>Yoksa o bahsettiğin şeyi mi yapacaksın artık?"</p>
<p>Mihriban’ın gözleri bir anlığına yoldan geçen bir motosikletin sesine kaydı. Derin, tok bir motor sesi sokağı inletip uzaklaşırken Mihriban’ın kalbi ritim kaçırdı.</p>
<p></p>
<p>​"Yapacağım," dedi kararlı bir sesle. "Kendi yolumu çizeceğim. İki teker üstünde, rüzgârı tam karşıma alarak..."</p>
<p>​Tam o sırada patikadan aşağı doğru gelen tanıdık adımları fark ettiler. Güven veren duruşu ve elindeki çay bardağıyla Serbay yaklaşıyordu. Serbay, Mihriban’ın hayatındaki en sağlam limandı. Herkes Mihriban’ın hayallerine "biraz fazla özgürce" derken, Serbay sadece gülümser ve ona inanırdı.</p>
<p>"Yine ne planları yapılıyor bakalım burada?" dedi Serbay, Mihriban’ın yanına gelip gözlerinin içine bakarak.</p>
<p>​Aysima araya girdi:</p>
<p>"Bizimki yine rüzgarın peşine takılma kararı aldı, Serbay bey."</p>
<p>Serbay, Mihriban’ın saçlarındaki örgülere ve gözlerindeki o kararlı ışığa baktı.</p>
<p>"O rüzgar Mihriban’ı nereden çağırıyorsa, oraya gitmeli," dedi yavaşça. "Ben kaskını hazırlayayım o zaman?"</p>
<p>Mihriban gülümsedi. İçindeki o vahşi, doğaya ve özgürlüğe âşık ruhun tam olarak anlaşıldığını hissettiği anlardan biriydi bu. Hayatındaki dostları, Serbay’ın desteği ve içindeki durdurulamaz tutkuyla, artık ilk adımı atmanın zamanı gelmişti.</p>
<p>Özgürlük, ona sadece bir adım uzaktaydı... </p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 29. CU BÖLÜM &amp;   İLK MEKTUP</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-29-cu-bolum-ilk-mektup</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-29-cu-bolum-ilk-mektup</guid>
<description><![CDATA[ Gökyüzü ikisinin de üzerindeydi.

Biri Almanya’da…

Biri Anadolu’da…

Ama aynı hasretin altında yaşıyorlardı. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a8dba35e18f4.webp" length="78238" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 25 Aug 2026 18:53:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p></p>
<p>ALMANYA TRENİ 29. CU BÖLÜM - </p>
<p>İLK MEKTUP</p>
<p>Aradan birkaç hafta geçmişti.</p>
<p>Memduh artık fabrikanın sirenine alışmıştı.</p>
<p>Her sabah aynı saatte uyanıyor, Heim’in dar koridorlarından geçerek servis otobüsüne biniyor, akşam yorgun argın aynı yatağa dönüyordu.</p>
<p>Günler birbirine benziyordu.</p>
<p>Sadece akşamları, odadaki Türk işçiler memleket sohbetine başlayınca zaman biraz yavaşlıyordu.</p>
<p>Bir akşam Kayserili Hasan cebinden buruşturulmuş bir mektup çıkardı.</p>
<p>“Bugün hanımdan geldi.”</p>
<p>Odadakiler hemen etrafına toplandı.</p>
<p>Hasan mektubu yüksek sesle okumaya başladı.</p>
<p>Köyden haberler vardı…</p>
<p>Yağan yağmurlar…</p>
<p>Hasat…</p>
<p>Komşular…</p>
<p>Yeni doğan bir buzağı…</p>
<p>Hasan’ın sesi titriyordu.</p>
<p>Mektup bitince odada kısa bir sessizlik oldu.</p>
<p>Memduh başını önüne eğdi.</p>
<p>O ana kadar aklına gelmemişti.</p>
<p>Şakire ondan haber bekliyordu.</p>
<p>Belki her gün postacının yolunu gözlüyordu.</p>
<p>O gece uyuyamadı.</p>
<p>Sabah işe gitmeden önce cebindeki birkaç markı saydı.</p>
<p>Maaşını henüz yeni almıştı.</p>
<p>Kazandığı paranın büyük kısmını köye göndermeye karar verdi.</p>
<p>İzin günüydü.</p>
<p>Fabrikadaki Türk işçilerle birlikte kasabadaki postaneye gittiler.</p>
<p>Küçük binanın önünde uzun bir sıra vardı.</p>
<p>Yunanlar…</p>
<p>İtalyanlar…</p>
<p>İspanyollar…</p>
<p>Ve Türkler…</p>
<p>Hepsinin elinde aynı şey vardı.</p>
<p>Bir zarf…</p>
<p>Bir umut…</p>
<p>Bir özlem…</p>
<p>Sıra Memduh’a geldi.</p>
<p>Görevli önüne beyaz bir kâğıt uzattı.</p>
<p>Kalemi eline aldı.</p>
<p>Bir süre hiçbir şey yazamadı.</p>
<p>Yazmayı biliyordu ama duygularını kelimelere dökmek kolay değildi.</p>
<p>Derin bir nefes aldı.</p>
<p>Sonra yavaş yavaş yazmaya başladı.</p>
<p>“Canım Şakire,</p>
<p>Allah’a şükür ben iyiyim. Sizleri de iyi bilmek isterim. Sakın beni merak etmeyin. İşim ağır ama ekmeğim var. Çalışıyorum. Çok çalışıyorum. Burası bizim köye hiç benzemez. Her şey saatle işler. İnsanlar sessizdir. Fabrikalar çok büyüktür. İlk günler zor geçti ama alışıyorum.</p>
<p>Çocuklarımın gözlerinden öperim. Gülfem uslu olsun. Firuze’yi benim yerime kokla. Annemin ve babamın ellerinden öperim.</p>
<p>Bu mektupla birlikte biraz para gönderiyorum. İhtiyacınız olanı alın. Kendinize dikkat edin. Allah nasip ederse bir gün yine kavuşacağız.</p>
<p>Dualarını eksik etme.</p>
<p>Seni hasretle bekleyen eşin…</p>
<p>Memduh.”</p>
<p>Mektubu bitirdi.</p>
<p>Bir kez daha okudu.</p>
<p>Aslında yazmak istediği çok şey vardı.</p>
<p>İlk gecelerde sessizce ağladığını…</p>
<p>Yalnız kaldığını…</p>
<p>Yemeklerin tadına alışamadığını…</p>
<p>Her gece çocuklarını düşündüğünü…</p>
<p>Ama bunların hiçbirini yazmadı.</p>
<p>Çünkü Şakire üzülmesin istiyordu.</p>
<p>Zarfı kapattı.</p>
<p>İçine gönderdiği paranın makbuzunu koydu.</p>
<p>Görevliye uzattı.</p>
<p>Mektup, binlerce kilometrelik yolculuğuna başladı.</p>
<p>Aynı gün, Anadolu’nun küçük bir köyünde…</p>
<p>Şakire yine evin önündeki patikaya baktı.</p>
<p>Belki bugün postacı gelirdi.</p>
<p>Belki bugün Memduh’dan ilk haber gelecekti.</p>
<p>Rüzgâr, avludaki asmanın yapraklarını usulca sallıyordu.</p>
<p>Şakire elindeki işi bıraktı.</p>
<p>İçinden sessizce dua etti.</p>
<p>“Allah’ım… Onu bize sağ salim geri döndür.”</p>
<p>Gökyüzü ikisinin de üzerindeydi.</p>
<p>Biri Almanya’da…</p>
<p>Biri Anadolu’da…</p>
<p>Ama aynı hasretin altında yaşıyorlardı.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 28.Cİ BÖLÜM &amp;   İLK MESAİ</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-28ci-bolum-ilk-mesai</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-28ci-bolum-ilk-mesai</guid>
<description><![CDATA[ “Bir gün onları da buraya getireceğim.” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a8c936803a1e.webp" length="77500" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 24 Aug 2026 21:54:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p></p>
<p>ALMANYA TRENİ 28.Cİ BÖLÜM - </p>
<p>İLK MESAİ</p>
<p>Henüz hava aydınlanmamıştı.</p>
<p>Heim’in uzun koridorunda yankılanan zil sesiyle herkes bir anda uyandı.</p>
<p>Demir ranzalar gıcırdadı.</p>
<p>Birbiri ardına kapılar açıldı.</p>
<p>Uykulu gözlerle koridora çıkan işçiler, sessizce hazırlanıyordu.</p>
<p>Kimisi yüzünü soğuk suyla yıkıyor…</p>
<p>Kimisi aceleyle gömleğini ilikliyordu.</p>
<p>Memduh da yatağından kalktı.</p>
<p>Şakire’nin bohçasından çıkardığı temiz gömleğini giydi.</p>
<p>Aynaya baktı.</p>
<p>Yorgundu…</p>
<p>Ama gözlerinin içinde hâlâ umut vardı.</p>
<p>Yemekhanede kahvaltı hazırdı.</p>
<p>Sert ekmek…</p>
<p>Tereyağı…</p>
<p>Reçel…</p>
<p>Peynir…</p>
<p>Ve sıcak kahve.</p>
<p>Memduh, kahveyi ilk yudumladığında yüzünü buruşturdu.</p>
<p>Tadı alışık olduğu hiçbir şeye benzemiyordu.</p>
<p>Yanındaki Kayserili işçi gülümsedi.</p>
<p>“Bizim çayın yerini tutmaz.”</p>
<p>Masadakiler hafifçe güldü.</p>
<p>O kısa kahkaha, gurbet sabahının sessizliğini biraz olsun dağıttı.</p>
<p>Bir süre sonra fabrikanın servis otobüsü geldi.</p>
<p>İşçiler sırayla bindiler.</p>
<p>Otobüs ilerledikçe devasa bacalar görünmeye başladı.</p>
<p>Gökyüzüne yükselen dumanlar…</p>
<p>Demir yolları…</p>
<p>Bitmek bilmeyen fabrika binaları…</p>
<p>Memduh böyle büyük bir sanayi tesisini hayatında ilk kez görüyordu.</p>
<p>Otobüs fabrikanın önünde durdu.</p>
<p>Kapıda yüzlerce işçi vardı.</p>
<p>Almanlar…</p>
<p>İtalyanlar…</p>
<p>Yunanlar…</p>
<p>İspanyollar…</p>
<p>Türkler…</p>
<p>Hepsi aynı kapıdan içeri giriyordu.</p>
<p>İçeri girdiklerinde önce soyunma odasına götürüldüler.</p>
<p>Her işçiye bir dolap verildi.</p>
<p>Mavi renkli iş tulumu…</p>
<p>Koruyucu ayakkabı…</p>
<p>Eldiven…</p>
<p>Ve numaralı bir yaka kartı…</p>
<p>Tercüman herkesin anlayacağı şekilde konuştu.</p>
<p>“Bu kartı üzerinizden hiç çıkarmayın.”</p>
<p>“Kaybederseniz fabrikanın içine giremezsiniz.”</p>
<p>Memduh kartını tulumuna dikkatlice iliştirdi.</p>
<p>Artık burada adı kadar numarası da vardı.</p>
<p>Biraz sonra orta yaşlı Alman ustabaşı içeri girdi.</p>
<p>Sert bakışlıydı.</p>
<p>Ama konuşurken bağırmıyordu.</p>
<p>Tercüman yanına geçti.</p>
<p>“Ustabaşı hoş geldiniz diyor.”</p>
<p>“Kurallara uyarsanız hiçbir sorun yaşamazsınız.”</p>
<p>Alman ustabaşı elindeki parçayı kaldırdı.</p>
<p>Birkaç hareketle nasıl takılacağını gösterdi.</p>
<p>Sonra saatini işaret etti.</p>
<p>Tercüman çevirdi.</p>
<p>“Burada zaman çok önemlidir.”</p>
<p>“Bir dakika bile gecikmeye tahammül yok.”</p>
<p>Memduh dikkatle izliyordu.</p>
<p>Ayakkabı tamirciliğinde her işi kendi başına yapardı.</p>
<p>Buradaysa herkes yalnızca tek bir parçadan sorumluydu.</p>
<p>Yüzlerce insan, tek bir otomobili birlikte üretiyordu.</p>
<p>Bu düzen ona şaşırtıcı gelmişti.</p>
<p>Siren çaldı.</p>
<p>Bant hareket etmeye başladı.</p>
<p>Demir parçalar ağır ağır önlerinden geçiyordu.</p>
<p>Memduh’un görevi, önüne gelen parçayı birkaç saniye içinde yerine yerleştirmekti.</p>
<p>İlk denemesinde eli titredi.</p>
<p>Vida yere düştü.</p>
<p>Ustabaşı uzaktan baktı.</p>
<p>Bir şey söylemedi.</p>
<p>Sadece parçayı tekrar gösterdi.</p>
<p>Memduh derin bir nefes aldı.</p>
<p>Bu kez dikkatlice yerleştirdi.</p>
<p>Ustabaşı başını hafifçe salladı.</p>
<p>İlk kez yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet ifadesi oluştu.</p>
<p>Saatler ilerledikçe zaman kavramı kayboldu.</p>
<p>Siren…</p>
<p>Makine sesleri…</p>
<p>Çekiçler…</p>
<p>Motorlar…</p>
<p>Hiç durmadan çalışan bant…</p>
<p>Memduh sadece önüne gelen işe odaklanıyordu.</p>
<p>Öğle molası verildiğinde ellerine baktı.</p>
<p>Avuçlarının içi yağ olmuştu.</p>
<p>Parmakları sızlıyordu.</p>
<p>Ama içinden tek bir cümle geçti.</p>
<p>“Bugün kazandığım her kuruş, Şakire’nin ve çocuklarımın geleceği olacak.”</p>
<p>O gün akşam Heim’e döndüğünde yorgunluktan konuşacak hâli kalmamıştı.</p>
<p>Demir ranzaya uzandı.</p>
<p>Tavanı seyrederken cebinden küçük mendili çıkardı.</p>
<p>Şakire’nin işlediği mavi çiçeklere dokundu.</p>
<p>Gülümsedi.</p>
<p>“Dayan…” dedi kendi kendine.</p>
<p>“Bir gün onları da buraya getireceğim.”</p>
<p>Ve o gece, gurbetin ilk iş günü sessizce geride kaldı.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kiraz Çiçeği 🍒</title>
<link>https://fikirizleri.com/kiraz-cicegi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kiraz-cicegi</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a8c5b25377e3.webp" length="36858" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 24 Aug 2026 19:09:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Özge Ünlü</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="isSelectedEnd"><span>Renkleri sevdiğimi biliyorsun. Bana ilham veriyorlar. Ellerimde bir fırça olsaydı eğer, kalbini kırmızıya boyardım. Aşkla atsın diye. Renklerin bir karşılığı olsaydı eğer, KIRMIZI kesinlikle Aşk'ın tanımı olurdu.</span></p>
<p class="isSelectedEnd"><span>Bana kalırsa fazla iyimser bir bakış açısıydı, bozmadım. İç sesimle bu kadar fazla güvenme derken, yüzüne karşı ise yanılıyorsun dedim. Tuhaf bakışları üzerimdeydi. Sebep? Der gibi bakıyordu. Gözlerine bir süre daha kilitli kaldıktan sonra tekrar konuşmak için nefes aldım.</span></p>
<p><span>Evet, yanılıyorsun. Çünkü KAN'ın da rengi KIRMIZI. Tıpkı o güzel boynunda da olduğu gibi. Ellerimde bir bıçak olsaydı eğer, boynunu kırmızıya boyardım. Aşk'a batsın diye.</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 27. Cİ BÖLÜM  &amp; HEIM</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-27-ci-bolum-heim</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-27-ci-bolum-heim</guid>
<description><![CDATA[ Her odada demir ranzalar vardı.

Altlı üstlü yataklar…

Ortada küçük bir masa…

Birkaç sandalye…

Duvarlarda ne bir resim ne de bir süs…

Her şey sade ve soğuktu. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a89acf407da4.webp" length="65052" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 22 Aug 2026 17:07:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p></p>
<p>27. Cİ BÖLÜM</p>
<p>HEIM</p>
<p>Otobüs, fabrikanın yüksek bacalarını geride bırakıp geniş bir avluya girdi.</p>
<p>Avlunun etrafına sıralanmış uzun, tek katlı barakalar vardı.</p>
<p>Kapılarının üzerinde Almanca yazılar asılıydı.</p>
<p>Memduh hiçbirini okuyamıyordu.</p>
<p>Otobüs durunca herkes sessizce aşağı indi.</p>
<p>Bavullarını alan işçiler, tercümanın peşinden yürümeye başladı.</p>
<p>Tercüman, yüksek sesle konuştu.</p>
<p>“Arkadaşlar, bundan sonra kalacağınız yere Almanlar ‘Heim’ diyor.”</p>
<p>İşçiler birbirlerine baktılar.</p>
<p>“Heim ne demek?” diye fısıldaşanlar oldu.</p>
<p>Tercüman gülümsedi.</p>
<p>“İşçi yurdu… Hepiniz burada kalacaksınız.”</p>
<p>Barakanın kapısı açıldı.</p>
<p>İçeri girer girmez ağır bir deterjan kokusu geldi.</p>
<p>Uzun koridorun iki yanında odalar sıralanıyordu.</p>
<p>Her odada demir ranzalar vardı.</p>
<p>Altlı üstlü yataklar…</p>
<p>Ortada küçük bir masa…</p>
<p>Birkaç sandalye…</p>
<p>Duvarlarda ne bir resim ne de bir süs…</p>
<p>Her şey sade ve soğuktu.</p>
<p>Görevli, ellerindeki listeye bakarak odaları dağıtmaya başladı.</p>
<p>“Bir numaralı oda…”</p>
<p>“İki numaralı oda…”</p>
<p>Sıra Memduh’a geldi.</p>
<p>“Altı numara.”</p>
<p>Memduh bavulunu alıp gösterilen odaya girdi.</p>
<p>İçeride dört kişi çoktan yerleşmişti.</p>
<p>Biri Kayseriliydi.</p>
<p>Biri Trabzonlu.</p>
<p>Diğeri Konya’dandı.</p>
<p>Son gelen ise Diyarbakır’dan gelmiş genç bir delikanlıydı.</p>
<p>Kimse birbirini tanımıyordu.</p>
<p>Ama hepsi aynı kaderi paylaşacaktı.</p>
<p>Memduh boş kalan alt ranzaya bavulunu bıraktı.</p>
<p>Tahta bavulun kapağını açtı.</p>
<p>İçinden birkaç gömlek…</p>
<p>Bir çift çorap…</p>
<p>Şakire’nin özenle katladığı yün kazak…</p>
<p>Ve küçük Kur’an-ı Kerim çıktı.</p>
<p>Onu başucuna koydu.</p>
<p>Yatağın kenarına oturup derin bir nefes aldı.</p>
<p>İşte…</p>
<p>Bundan sonra evi burasıydı.</p>
<p>Akşam yemeği için uzun yemekhaneye geçtiler.</p>
<p>Masalar sıra sıra dizilmişti.</p>
<p>Herkes tepsisini alıp sıraya girdi.</p>
<p>Memduh hayatında ilk kez tadını bilmediği yemeklerle karşılaştı.</p>
<p>Patates…</p>
<p>Haşlanmış sebzeler…</p>
<p>Kalınca bir dilim ekmek…</p>
<p>Yanında sıcak bir çorba…</p>
<p>Sessizce oturdu.</p>
<p>Kaşığını eline aldı.</p>
<p>Bir lokma yedi.</p>
<p>Tadı yabancıydı.</p>
<p>Ama açlık, alışkanlıktan daha güçlüydü.</p>
<p>Yemekten sonra odalarına döndüler.</p>
<p>Koridor boyunca farklı diller duyuluyordu.</p>
<p>Türkçe…</p>
<p>İtalyanca…</p>
<p>Yunanca…</p>
<p>İspanyolca…</p>
<p>Herkes aynı çatı altındaydı.</p>
<p>Ama herkesin özlediği ev, bambaşka bir yerdeydi.</p>
<p>Gece ilerledikçe baraka sessizleşti.</p>
<p>Sadece uzaktan fabrikanın bacalarından gelen uğultu duyuluyordu.</p>
<p>Memduh yatağına uzandı.</p>
<p>Tavana baktı.</p>
<p>Gözlerini kapattığında köyü gördü.</p>
<p>Şakire tandırın başındaydı.</p>
<p>Gülfem bahçede koşuyordu.</p>
<p>Firuze ise annesinin kucağında uyuyordu.</p>
<p>Elini cebine attı.</p>
<p>Şakire’nin bohçaya koyduğu küçük mendili çıkardı.</p>
<p>Üzerine işlenmiş mavi çiçeklere uzun uzun baktı.</p>
<p>Kimseye belli etmeden gözünün kenarındaki yaşları sildi.</p>
<p>Kendi kendine fısıldadı:</p>
<p>“Dayan Memduh…”</p>
<p>“Bu gurbet, çocuklarının geleceği için.”</p>
<p>O gece Heim’deki demir ranzada yalnızca Memduh uyumadı.</p>
<p>O odadaki altı adamın da yüreği, yüzlerce kilometre uzaktaki memleketlerinde atıyordu.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 26. CI BÖLÜM &amp; GURBETE İLK ADIM</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-26-ci-bolum-gurbete-ilk-adim</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-26-ci-bolum-gurbete-ilk-adim</guid>
<description><![CDATA[ Kimi Kayseri’dendi…

Kimi Konya’dan…

Kimi Sivas’tan…

Kimi Erzurum’dan…

Farklı şehirlerden gelen bu insanlar, aynı kaderin yolcuları olmuşlardı. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a889cba7fd63.webp" length="73604" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Aug 2026 21:45:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p></p>
<p>26. Cİ BÖLÜM</p>
<p>GURBETE İLK ADIM</p>
<p>Kara tren üç gündür durmadan ilerliyordu.</p>
<p>Pencerelerin dışında gördükleri manzara, Memduh’un hayatında ilk kez gördüğü kadar farklıydı.</p>
<p>Geçtikleri şehirlerin isimlerini okuyamıyordu.</p>
<p>İstasyon tabelalarında yazan yabancı harfler ona hiçbir şey ifade etmiyordu.</p>
<p>Vagonun içindeki sessizlik de ilk güne göre değişmişti.</p>
<p>Artık herkes birbirini tanıyordu.</p>
<p>Kimi Kayseri’dendi…</p>
<p>Kimi Konya’dan…</p>
<p>Kimi Sivas’tan…</p>
<p>Kimi Erzurum’dan…</p>
<p>Farklı şehirlerden gelen bu insanlar, aynı kaderin yolcuları olmuşlardı.</p>
<p>Sohbet ettikçe birbirlerinin hikâyelerini öğreniyorlardı.</p>
<p>“Ben iki çocuğumu bırakıp geldim.”</p>
<p>“Ben borç ödemeye gidiyorum.”</p>
<p>“Babam hasta…”</p>
<p>“Bir ev yapacağım.”</p>
<p>Memduh sessizce dinliyordu.</p>
<p>Onun da söyleyecek çok şeyi vardı.</p>
<p>Ama boğazındaki düğüm bir türlü çözülmüyordu.</p>
<p>Üçüncü günün sabahı tren yavaşlamaya başladı.</p>
<p>Pencerelerden dışarı bakanlar birbirini dürttü.</p>
<p>“Galiba geldik…”</p>
<p>Lokomotif son kez uzun bir düdük çaldı.</p>
<p>Tren ağır ağır perona yanaştı.</p>
<p>Kapılar açıldı.</p>
<p>Görevliler yüksek sesle Almanca konuşuyordu.</p>
<p>Hiç kimse ne söylendiğini anlamıyordu.</p>
<p>Bir Türk tercüman kalabalığın önüne geçti.</p>
<p>“Kimse ayrılmasın.”</p>
<p>“Herkes bavulunu alsın.”</p>
<p>“Sırayla beni takip edin.”</p>
<p>İşçiler sessizce peşine düştü.</p>
<p>Garın içinde uzun koridorlardan geçtiler.</p>
<p>Her köşede üniformalı görevliler vardı.</p>
<p>Memduh ilk kez bu kadar düzenli çalışan bir kalabalık görüyordu.</p>
<p>Kimse bağırmıyor…</p>
<p>Kimse birbirini itmiyor…</p>
<p>Herkes görevini sessizce yapıyordu.</p>
<p>Bir salona alındılar.</p>
<p>Masaların arkasında Alman memurlar oturuyordu.</p>
<p>Pasaportlar tek tek toplandı.</p>
<p>Her işçiye bir numara verildi.</p>
<p>Memduh’un yakasına küçük bir kart iliştirildi.</p>
<p>Üzerinde yalnızca bir numara yazıyordu.</p>
<p>O an kendisini garip hissetti.</p>
<p>Sanki adı değil…</p>
<p>Numarası vardı artık.</p>
<p>Kayıt işlemlerinin ardından yeniden sağlık kontrolüne alındılar.</p>
<p>Doktorlar bir kez daha ciğerlerini dinledi.</p>
<p>Boğazlarına baktı.</p>
<p>Ellerini kontrol etti.</p>
<p>Ateşlerini ölçtü.</p>
<p>Tercüman yalnızca gerekli yerlerde konuşuyordu.</p>
<p>“Her şey normal.”</p>
<p>“Korkmayın.”</p>
<p>Muayene kısa sürdü.</p>
<p>Sonra yeniden sıraya dizildiler.</p>
<p>Bekleme salonunda saatler geçti.</p>
<p>Kimse nereye gideceğini bilmiyordu.</p>
<p>Bir ara yanındaki adam fısıldadı.</p>
<p>“Memduh…”</p>
<p>“Sence bizi nereye gönderecekler?”</p>
<p>Memduh hafifçe gülümsedi.</p>
<p>“Allah nereye nasip ederse…”</p>
<p>Tam o sırada görevli içeri girdi.</p>
<p>Elindeki listeyi açtı.</p>
<p>İsimler okunmaya başladı.</p>
<p>Her okunan isim başka bir fabrikanın, başka bir şehrin yolcusuydu.</p>
<p>“Volkswagen…”</p>
<p>“Ford…”</p>
<p>“Opel…”</p>
<p>İşçiler gruplar hâlinde ayrılıyordu.</p>
<p>Sıra Memduh’a geldi.</p>
<p>Görevli ismini okudu.</p>
<p>Ardından yanında duran tercümana dönerek birkaç cümle söyledi.</p>
<p>Tercüman gülümseyerek Memduh’a baktı.</p>
<p>“Sen otomobil fabrikasında çalışacaksın.”</p>
<p>Memduh’un yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.</p>
<p>Ayakkabı tamircisiydi…</p>
<p>Şimdi ise hayatında ilk kez otomobil üreten bir fabrikaya gidecekti.</p>
<p>Bunun nasıl bir iş olduğunu bile bilmiyordu.</p>
<p>Akşamüstüne doğru küçük otobüsler garın önüne yanaştı.</p>
<p>Görevliler işçileri gruplar hâlinde araçlara bindirmeye başladı.</p>
<p>Otobüs şehirden uzaklaştıkça yüksek bacalı fabrikalar görünmeye başladı.</p>
<p>Gökyüzüne yükselen dumanlar…</p>
<p>Hiç durmadan çalışan vinçler…</p>
<p>Demir yolları…</p>
<p>Ve kilometrelerce uzanan sanayi tesisleri…</p>
<p>Memduh başını cama yasladı.</p>
<p>İçinden yalnızca tek cümle geçti.</p>
<p>“Allah’ım… Bana güç ver.”</p>
<p>Çünkü artık gerçekten gurbetteydi.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 25. Cİ BÖLÜM &amp;   KARA TREN</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-25-ci-bolum-kara-tren</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-25-ci-bolum-kara-tren</guid>
<description><![CDATA[ Bir somun ekmek...

Bir parça beyaz peynir...

Bir kutu konserve...

Birkaç zeytin...

Bir şişe su... ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a871cbbda09a.webp" length="67020" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 20 Aug 2026 18:29:28 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p></p>
<p>ALMANYA TRENİ 25. Cİ BÖLÜM - </p>
<p>KARA TREN</p>
<p>Sirkeci Garı’nın dev saati sabahın ilk saatlerini gösterirken peron insan seliyle dolmuştu.</p>
<p>Kara tren, siyah gövdesi ve bacasından yükselen koyu dumanıyla rayların üzerinde sessizce bekliyordu.</p>
<p>Vagonların önünde ellerinde listeler bulunan görevliler, Almanya’ya gidecek işçileri tek tek kontrol ediyordu.</p>
<p>Memduh cebinden evraklarını dikkatlice çıkardı.</p>
<p>Görevli, pasaportuna ve çalışma belgelerine uzun uzun baktı.</p>
<p>Sonra başını kaldırıp kısa bir şekilde,</p>
<p>“Geçebilirsiniz.”</p>
<p>Dedi.</p>
<p>Memduh derin bir nefes aldı.</p>
<p>Artık geri dönüş yoktu.</p>
<p>Peronda farklı şehirlerden gelen yüzlerce insan vardı.</p>
<p>Kiminin elinde eski bir tahta bavul...</p>
<p>Kiminin sırtında çuval...</p>
<p>Kiminin koltuğunun altında annesinin ördüğü yün battaniye...</p>
<p>Her bavulun içinde birkaç parça elbise...</p>
<p>Bir çift ayakkabı...</p>
<p>Biraz yiyecek...</p>
<p>Ve yıllarca süreceğini kimsenin tahmin edemediği umutlar vardı.</p>
<p>Görevliler yolculuk boyunca dağıtılmak üzere küçük kumanyalar verdiler.</p>
<p>Bir somun ekmek...</p>
<p>Bir parça beyaz peynir...</p>
<p>Bir kutu konserve...</p>
<p>Birkaç zeytin...</p>
<p>Bir şişe su...</p>
<p>Memduh kumanyayı çantasına yerleştirirken aklına Şakire geldi.</p>
<p>“Şimdi o da çocukları kaldırmıştır.”</p>
<p>Diye geçirdi içinden.</p>
<p>Belki Gülfem avluda tavukların peşinden koşuyordu.</p>
<p>Belki Firuze annesinin kucağında uyuyordu.</p>
<p>Bu düşünce hem içini ısıttı hem de boğazını düğümledi.</p>
<p>Uzun ve keskin bir düdük sesi duyuldu.</p>
<p>Lokomotif ağır ağır homurdanmaya başladı.</p>
<p>Görevliler yüksek sesle bağırıyordu.</p>
<p>“Haydi...”</p>
<p>“Yerlerinize geçin!”</p>
<p>İşçiler bavullarını kucaklayıp vagonlara yöneldi.</p>
<p>Memduh ahşap basamaklardan çıkarak vagona girdi.</p>
<p>İçerisi düşündüğünden de kalabalıktı.</p>
<p>Tahta sıralar çoktan dolmuştu.</p>
<p>Koridorlarda bile insanlar ayakta bekliyordu.</p>
<p>Bazıları bavullarını yere koyup üzerine oturmuştu.</p>
<p>Memduh pencereye yakın küçük bir boşluk buldu.</p>
<p>Tahta bavulunu ayaklarının dibine bıraktı.</p>
<p>Tren sarsılarak hareket etti.</p>
<p>Önce yavaş...</p>
<p>Sonra biraz daha hızlanarak...</p>
<p>İstanbul geride kalıyordu.</p>
<p>Perondaki insanlar mendiller sallıyor, son kez el ediyordu.</p>
<p>Kimi sessizce ağlıyor...</p>
<p>Kimi dua ediyor...</p>
<p>Kimi ise sadece trene bakıyordu.</p>
<p>Memduh pencereye yaslandı.</p>
<p>Şehrin minareleri yavaş yavaş gözden kaybolurken cebindeki küçük Kur’an-ı Kerim’e dokundu.</p>
<p>Şakire’nin vedalaşırken söylediği söz kulaklarında yankılandı.</p>
<p>“Allah seni korusun.”</p>
<p>Saatler ilerledikçe vagondaki insanlar birbirleriyle konuşmaya başladı.</p>
<p>Yanındaki yaşlı adam elindeki ekmeği ikiye böldü.</p>
<p>“Al kardeşim.”</p>
<p>“Beraber yiyelim.”</p>
<p>Memduh teşekkür ederek ekmeği aldı.</p>
<p>Kısa süre sonra vagonda küçük sofralar kurulmuştu.</p>
<p>Bir köşede peynir dolaşıyor...</p>
<p>Başka bir yerde zeytin ikram ediliyordu.</p>
<p>Konserve kutularının kapakları açılıyor, herkes yanında getirdiğini paylaşmaya çalışıyordu.</p>
<p>Hiç kimse birbirini tanımıyordu.</p>
<p>Ama aynı kaderi paylaşacaklarını biliyorlardı.</p>
<p>Gece çöktüğünde vagonun içi iyice ağırlaştı.</p>
<p>Kömür dumanı açık pencerelerden içeri doluyor...</p>
<p>Ter kokusu, yemek kokusu ve trenin is kokusu birbirine karışıyordu.</p>
<p>Ne doğru dürüst uzanacak yer vardı...</p>
<p>Ne de rahat uyuyacak...</p>
<p>Kimi başını bavuluna yasladı.</p>
<p>Kimi dizlerini karnına çekerek oturduğu yerde uyumaya çalıştı.</p>
<p>Her fren sesinde herkes birbirine çarpıyor...</p>
<p>Her virajda tahta bavullar yer değiştiriyordu.</p>
<p>Memduh ise gözlerini kapatsa da uyuyamıyordu.</p>
<p>Aklı hep köydeydi.</p>
<p>Şakire şimdi ne yapıyordu?</p>
<p>Gülfem babasını soruyor muydu?</p>
<p>Firuze onu hatırlayacak kadar büyüyecek miydi?</p>
<p>Pencereden dışarı baktı.</p>
<p>Karanlığın içinde rayların sesi hiç durmadan devam ediyordu.</p>
<p>Tak... tak... tak...</p>
<p>Sanki tren yalnızca demir raylarda değil...</p>
<p>Her vuruşunda Memduh’u biraz daha gurbete taşıyordu.</p>
<p>Önlerinde daha iki günlük uzun bir yol vardı.</p>
<p>Ve o yolun sonunda...</p>
<p>Hiç bilmedikleri bir hayat onları bekliyordu.</p>
<p>Devam edecek...</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 24.CÜ BÖLÜM &amp; ALMANYA TRENİNE DOĞRU</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-24cu-bolum-almanya-trenine-dogru</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-24cu-bolum-almanya-trenine-dogru</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’nin dört bir yanından gelen yüzlerce işçi…

Ellerinde tahta bavullar…

Kimisinin sırtında çuval…

Kimisinin kolunda annesinin ördüğü yün battaniye…

Kimisinin cebinde yalnızca birkaç lira…

Ve hepsinin yüreğinde aynı umut… ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a8545c50fa02.webp" length="67548" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 19 Aug 2026 08:58:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>24.CÜ BÖLÜM</p>
<p>ALMANYA TRENİNE DOĞRU</p>
<p>Memduh, ertesi sabah erkenden yeniden İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun önündeydi.</p>
<p>Bahçe, önceki günlere göre daha sakindi.</p>
<p>Artık burada bekleyenler, sağlık muayenesini geçen ve Almanya’ya gitmeye hak kazanan işçilerdi.</p>
<p>Görevli memur isimleri tek tek okuyarak herkesi büyük salona aldı.</p>
<p>Masaların üzerinde düzenli şekilde hazırlanmış dosyalar duruyordu.</p>
<p>Her işçiye sırayla bir zarf uzatılıyordu.</p>
<p>Memduh’un adı okundu.</p>
<p>Öne çıktı.</p>
<p>Görevli memur, kahverengi zarfı uzatırken ciddi bir ses tonuyla konuştu.</p>
<p>“Bu evrakları gözünüz gibi koruyun.”</p>
<p>“Bunlar sizin çalışma belgelerinizdir.”</p>
<p>“Kaybetmeniz hâlinde Almanya’da büyük sıkıntı yaşarsınız.”</p>
<p>Memduh zarfı iki eliyle aldı.</p>
<p>Sanki içinde sadece birkaç kâğıt değil…</p>
<p>Şakire’nin umutları…</p>
<p>Gülfem’in geleceği…</p>
<p>Firuze’nin rızkı vardı.</p>
<p>Görevli konuşmasına devam etti.</p>
<p>“Yarın sabah erkenden İstanbul Sirkeci Garı’nda hazır bulunacaksınız.”</p>
<p>“Hiç kimse geç kalmayacak.”</p>
<p>“Tren hareket ettikten sonra bekleme yapılmayacaktır.”</p>
<p>Salondaki herkes sessizce birbirine baktı.</p>
<p>Demek ki…</p>
<p>Yolculuk gerçekten başlıyordu.</p>
<p>İşlemler tamamlandıktan sonra görevliler küçük yol azığı paketleri dağıttılar.</p>
<p>Bir somun ekmek…</p>
<p>Bir parça beyaz peynir…</p>
<p>Birkaç zeytin…</p>
<p>Bir de küçük konserve kutusu…</p>
<p>Memduh paketi eline aldı.</p>
<p>Şakire’nin bohçasını düşündü.</p>
<p>“Kim bilir şimdi çocuklarla ne yapıyordur…”</p>
<p>Diye iç geçirdi.</p>
<p>Ertesi sabah…</p>
<p>İstanbul…</p>
<p>Sirkeci Garı…</p>
<p>Daha gün tam ağarmadan garın önü insan seline dönmüştü.</p>
<p>Türkiye’nin dört bir yanından gelen yüzlerce işçi…</p>
<p>Ellerinde tahta bavullar…</p>
<p>Kimisinin sırtında çuval…</p>
<p>Kimisinin kolunda annesinin ördüğü yün battaniye…</p>
<p>Kimisinin cebinde yalnızca birkaç lira…</p>
<p>Ve hepsinin yüreğinde aynı umut…</p>
<p>“Gidip çalışacağız.”</p>
<p>“Biraz para biriktireceğiz.”</p>
<p>“Sonra geri döneceğiz…”</p>
<p>Kimse bunun yıllar sürecek bir gurbet olacağını henüz bilmiyordu.</p>
<p>Garın içinde ağlayan analar vardı.</p>
<p>Sessizce dua eden babalar…</p>
<p>Kocalarının elini bırakmak istemeyen genç kadınlar…</p>
<p>Babalarının boynuna sarılan küçük çocuklar…</p>
<p>İnsanlar birbirine sarılıyor…</p>
<p>Helallik alıyor…</p>
<p>Gözyaşlarını gizlemeye çalışıyordu.</p>
<p>Memduh ise yalnızdı.</p>
<p>Onu uğurlayacak kimsesi yoktu.</p>
<p>Köy çok uzaktaydı.</p>
<p>Ama cebindeki küçük Kur’an-ı Kerim sanki Şakire’nin eli olmuştu.</p>
<p>Onu avuçlarının arasına aldı.</p>
<p>Sessizce öptü.</p>
<p>Cebine koydu.</p>
<p>“Allah’ım…</p>
<p>Beni aileme mahcup etme…”</p>
<p>Bir süre sonra kara trenin düdüğü bütün garı inletti.</p>
<p>Kalın bacasından siyah dumanlar yükseliyordu.</p>
<p>Görevliler yüksek sesle bağırmaya başladılar.</p>
<p>“Almanya kafilesi!”</p>
<p>“Vagonlara geçiniz!”</p>
<p>Kalabalık ağır ağır hareket etti.</p>
<p>Tahta bavullar rayların yanında ses çıkarıyordu.</p>
<p>Vagonların kapıları ardına kadar açıktı.</p>
<p>İçerisi kısa sürede doldu.</p>
<p>Ne doğru dürüst oturacak yer vardı…</p>
<p>Ne de uzanacak…</p>
<p>Kimisi bavulunun üzerine oturdu.</p>
<p>Kimisi ayakta kaldı.</p>
<p>Kimisi daha ilk dakikada cam kenarını kaptığı için seviniyordu.</p>
<p>Tren hareket ettiğinde gar boyunca yüzlerce el havaya kalktı.</p>
<p>Mendiller sallandı.</p>
<p>Dualar edildi.</p>
<p>İç çekişler yükseldi.</p>
<p>Kara tren ağır ağır perondan ayrılırken…</p>
<p>Geride kalanlar sessizce küçülüyor…</p>
<p>Öndeki bilinmezlik ise her geçen dakika biraz daha büyüyordu.</p>
<p>Memduh pencereye yaslandı.</p>
<p>İstanbul yavaş yavaş geride kalıyordu.</p>
<p>Önünde üç gün sürecek uzun bir yol vardı.</p>
<p>Ve o yolun sonunda…</p>
<p>Adını bile doğru telaffuz edemediği bir ülke…</p>
<p>Almanya…</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 23.Cİ BÖLÜM SINAV GÜNÜ</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-23ci-bolumsinav-gunu</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-23ci-bolumsinav-gunu</guid>
<description><![CDATA[ “Ya seçilemezsem?” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a83c65f7b249.webp" length="55212" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 05:35:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal">23.Cİ BÖLÜM<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">SINAV GÜNÜ<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ankara’da geçen ilk gecenin ardından Memduh, gün doğmadan uyandı. Kaldığı küçük handa doğru dürüst uyuyamamıştı. Aklında yalnızca bir düşünce vardı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Ya seçilemezsem?”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire’nin, Gülfem’in ve küçük Firuze’nin yüzleri gözlerinin önünden gitmiyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Elini cebine attı. Şakire’nin bohçaya koyduğu küçük Kur’an-ı Kerim hâlâ oradaydı. Sessizce dua etti, sonra İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun yolunu tuttu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kurumun bahçesi, bir önceki günden de kalabalıktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Türkiye’nin dört bir yanından gelen yüzlerce erkek, sessizce sıralarını bekliyordu. Kiminin yüzünde umut, kiminin gözlerinde endişe okunuyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir süre sonra görevli memur yüksek sesle seslendi:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Bugün sağlık muayenesi yapılacaktır. Herkes sırayla doktorların bulunduğu salona alınacak.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kalabalık ağır adımlarla ilerlemeye başladı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Memduh’un sırası geldiğinde uzun koridorun sonundaki büyük odaya girdi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">İçeride beyaz önlüklü Alman doktorları ve yanlarında Türk tercümanlar vardı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Muayene titizlikle yapılıyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Boy ölçüldü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kilosu yazıldı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gözleri kontrol edildi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kulakları dinlendi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ciğerleri stetoskopla dinlendi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ellerine baktılar.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Parmaklarını tek tek incelediler.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Dizlerine küçük lastik çekiçle vurdular.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Dişlerini kontrol ettiler.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Tırnaklarına kadar baktılar.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Memduh, bu kadar ayrıntılı bir muayeneden hayatında hiç geçmemişti.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Doktorlar kendi aralarında Almanca konuşuyor, tercüman yalnızca gerekli olanları söylüyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Muayene bittikten sonra doktor dosyasına birkaç not düştü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Memduh dışarı çıktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bahçede bekleyen herkes aynı soruyu birbirine soruyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Nasıl geçti?”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Bir şey söylediler mi?”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kimsenin kesin bir cevabı yoktu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Çünkü karar hemen açıklanmayacaktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Öğleden sonra görevli memur yeniden bahçeye çıktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Elindeki dosyayı kaldırarak konuştu:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Sağlık kontrolünü geçenler bir sonraki aşamaya alınacaktır.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kalabalık nefesini tuttu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">İsimler tek tek okunmaya başladı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Her okunan isimle birlikte bir aileye umut doğuyor, okunmayan her isimde bir yürek sessizce kırılıyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Memduh...”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Adını duyduğu an, kalbi yerinden çıkacak gibi oldu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Buradayım!” diye seslendi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Görevli başını kaldırıp baktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Yarın sabah tekrar burada olacaksın.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Memduh derin bir nefes aldı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">İlk engeli geçmişti.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ama asıl yolculuk daha yeni başlıyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">O akşam Ankara sokaklarında yürürken ilk kez gökyüzüne umutla baktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire’nin sözleri yine kulağında çınlıyordu:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Bizim geleceğimiz için gideceksin.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Memduh artık biliyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bu yol yalnızca onun yolu değildi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"></p>
<p class="MsoNormal">YENİ BİR HAYATA İLK ADIM<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ertesi sabah Memduh, gün ağarmadan yeniden İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun yolunu tuttu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bahçeye vardığında, bir gün önce birlikte muayeneye girdiği birçok kişi yine oradaydı. Kimisi sessizce dua ediyor, kimisi cebindeki tespihi çekiyor, kimisi de memurların kapıyı açmasını bekliyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Herkesin aklındaki soru aynıydı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Gerçekten Almanya’ya gidebilecek miyim?”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bir süre sonra görevli memur kapının önüne çıktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Sağlık muayenesini geçenler, sırayla içeri alınacaktır.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Memduh’un kalbi yeniden hızlandı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">İçeri girdiklerinde uzun masaların üzerinde dosyalar diziliydi. Herkes tek tek çağrılıyor, evrakları kontrol ediliyor, parmak izleri alınıyor ve son kayıt işlemleri yapılıyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sıra Memduh’a geldi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Görevli dosyasını açtı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Mesleğin?”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Ayakkabı tamircisi.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Memur başını salladı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Almanya’da hangi şehirde çalışacağınız daha sonra bildirilecek.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ardından önüne birkaç belge uzattı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Memduh, okuması zor olan resmi yazılara dikkatle baktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Tercüman yanına yaklaşarak yavaşça konuştu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Bunlar çalışma şartlarıdır. Almanya’da çalışacağınız süre boyunca kurallara uymanız gerekir.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Memduh başını salladı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Hayatında ilk kez böylesine önemli evraklara imza atıyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kalemi eline aldı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Derin bir nefes çekti.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ve adını büyük bir özenle yazdı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">O imza, yalnızca bir belgeye değil…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ailesinin geleceğine atılmıştı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">İşlemler tamamlandıktan sonra bütün adaylar geniş bir salonda toplandı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kürsüye çıkan görevli, salondaki sessizliği bozdu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Bugünden sonra yalnızca kendinizi değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni de temsil edeceksiniz.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Salonda derin bir sessizlik oluştu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Görevli elindeki küçük kitapçığı kaldırdı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Size bazı öğütler verilecek. Bunları aklınızdan çıkarmayın.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Memduh dikkat kesildi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Görevli tek tek okumaya başladı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Onurlu olun.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Para biriktireceğim diye kendinizi insan içine çıkamayacak hâle getirmeyin.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Kimseden bir şey istemeyin.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Cimrilik etmeyin.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Ailenizi unutmayın.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Evlerinize düzenli mektup yazın.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Sıkıntılarınızı ailenize yük etmeyin.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Tutumlu olun.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“İşinizi en iyi şekilde öğrenin.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Bilmediğinizi sormaktan çekinmeyin.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“İdarecilerinize saygılı olun.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Salondaki herkes büyük bir dikkatle dinliyordu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Görevli son cümleyi söylerken sesi biraz daha yükseldi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Unutmayın…”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Yabancı bir ülkede yaptığınız her iyi davranış da, her kötü davranış da yalnız sizi değil…”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“…Türk milletini temsil eder.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ardından elini göğsüne götürdü.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Bayrağınızın şerefini hiçbir zaman unutmayın.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bu sözler salonda yankılanırken Memduh’un aklına köyü geldi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Yusuf Baba…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Fatma Ana…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şakire…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gülfem…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Firuze…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Hepsi gözlerinin önünden geçti.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">İçinden sessizce,<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">“Allah’ım, beni mahcup etme.”<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Diye dua etti.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Toplantı sona erdiğinde herkesin yüzünde aynı ifade vardı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Heyecan…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Endişe…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ve bilinmezliğe doğru atılacak ilk adımın ağırlığı…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Kurumun merdivenlerinden inerken Memduh cebindeki evraklara dokundu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Artık dönüşü olmayan bir yola girmişti.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Önünde uzun bir bekleyiş vardı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ardından…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">İstanbul…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sirkeci Garı…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Ve onu hiç bilmediği bir dünyaya götürecek Almanya Treni…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal">Devam edecek…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 22.Cİ. BÖLÜM&amp;UMUDA AÇILAN KAPI</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-22ci-bolum-umuda-acilan-kapi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-22ci-bolum-umuda-acilan-kapi</guid>
<description><![CDATA[ Kiminin elinde tahta bavul…




Kiminin omzunda heybe…




Kiminin cebinde yalnızca umut… ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a8236749ca3f.webp" length="39708" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 17 Aug 2026 05:18:04 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>ALMANYA TRENİ 22.Cİ. BÖLÜM-UMUDA AÇILAN KAPI</p>
<p></p>
<p>Sabah güneşi daha doğmadan Memduh sessizce uyandı.</p>
<p></p>
<p>Şakire, bir gece önceden hazırladığı küçük bohçayı kapının yanına bırakmıştı. İçine birkaç parça giysi, biraz ekmek, peynir ve zeytin koymuştu. Bir de cebine sıkıştırması için küçük bir Kur’an-ı Kerim…</p>
<p></p>
<p>Memduh bohçayı eline aldı.</p>
<p></p>
<p>Şakire’nin gözlerine baktı.</p>
<p></p>
<p>İkisi de konuşmuyordu.</p>
<p></p>
<p>Söylenecek ne varsa, gece boyunca zaten söylenmişti.</p>
<p></p>
<p>Şakire usulca yaklaştı.</p>
<p></p>
<p>“Allah yolunu açık etsin.”</p>
<p></p>
<p>Memduh başını eğerek,</p>
<p></p>
<p>“Amin.” Dedi.</p>
<p></p>
<p>Önce annesi Fatma Ana’nın elini öptü.</p>
<p></p>
<p>Sonra Yusuf Baba’nın.</p>
<p></p>
<p>Yusuf Baba oğlunun omzuna dokundu.</p>
<p></p>
<p>“Evladım…”</p>
<p></p>
<p>“Rızkı veren Allah’tır.”</p>
<p></p>
<p>“Sen yeter ki doğruluktan ayrılma.”</p>
<p></p>
<p>Memduh başını salladı.</p>
<p></p>
<p>Son kez evine baktı.</p>
<p></p>
<p>İki göz kerpiç ev…</p>
<p></p>
<p>Avludaki dut ağacı…</p>
<p></p>
<p>Çocuk sesleri…</p>
<p></p>
<p>Hepsi arkasında kalıyordu.</p>
<p></p>
<p>Köy meydanından geçen kamyon, ilçeye gidecek yolcuları almak için durmuştu.</p>
<p></p>
<p>Memduh, elindeki tahta bavulla kasasına çıktı.</p>
<p></p>
<p>Kamyon ağır ağır köyden uzaklaşırken Şakire arkasından uzun süre baktı.</p>
<p></p>
<p>Gözlerinden süzülen yaşları sessizce sildi.</p>
<p></p>
<p>İlçeden otobüse binen Memduh, uzun süren yolculuğun ardından Ankara’ya ulaştı.</p>
<p></p>
<p>Hayatında ilk kez bu kadar büyük bir şehir görüyordu.</p>
<p></p>
<p>Geniş caddeler…</p>
<p></p>
<p>Kalabalık kaldırımlar…</p>
<p></p>
<p>Durmadan geçen insanlar…</p>
<p></p>
<p>Her şey ona yabancıydı.</p>
<p></p>
<p>Elindeki küçük kâğıtta yazan adrese baka baka sonunda İş ve İşçi Bulma Kurumunun önüne geldi.</p>
<p></p>
<p>Binanın önü insan kaynıyordu.</p>
<p></p>
<p>Türkiye’nin dört bir yanından gelen yüzlerce kişi…</p>
<p></p>
<p>Kiminin elinde tahta bavul…</p>
<p></p>
<p>Kiminin omzunda heybe…</p>
<p></p>
<p>Kiminin cebinde yalnızca umut…</p>
<p></p>
<p>Bahçede bekleyenlerin yüzlerinde aynı ifade vardı.</p>
<p></p>
<p>Heyecan…</p>
<p></p>
<p>Merak…</p>
<p></p>
<p>Ve belirsizlik…</p>
<p></p>
<p>Memduh da sıraya girdi.</p>
<p></p>
<p>Yanındaki orta yaşlı adam gülümseyerek sordu.</p>
<p></p>
<p>“Nerelisin kardeş?”</p>
<p></p>
<p>“Afyon taraflarından.”</p>
<p></p>
<p>“Sen?”</p>
<p></p>
<p>“Sivas.”</p>
<p></p>
<p>Adam derin bir nefes aldı.</p>
<p></p>
<p>“Üç çocuğum var.”</p>
<p></p>
<p>“Onlar için geldim.”</p>
<p></p>
<p>Memduh hafifçe gülümsedi.</p>
<p></p>
<p>“Benim de iki kızım var.”</p>
<p></p>
<p>“Sırf onlar rahat yaşasın diye buradayım.”</p>
<p></p>
<p>Saatler geçti.</p>
<p></p>
<p>Nihayet kapı açıldı.</p>
<p></p>
<p>Görevli memur elindeki listeye bakarak yüksek sesle konuştu.</p>
<p></p>
<p>“Almanya’ya işçi olmak için müracaat edecekler sırayla içeri alınacaktır.”</p>
<p></p>
<p>Kalabalık sessizleşti.</p>
<p></p>
<p>Memduh’un kalbi hızla atmaya başladı.</p>
<p></p>
<p>Sırası geldiğinde masanın önüne geçti.</p>
<p></p>
<p>Görevli memur evraklarını dikkatle inceledi.</p>
<p></p>
<p>“Adın?”</p>
<p></p>
<p>“Memduh.”</p>
<p></p>
<p>“Mesleğin?”</p>
<p></p>
<p>“Ayakkabı tamircisiyim.”</p>
<p></p>
<p>Memur başını salladı.</p>
<p></p>
<p>Bilgileri tek tek kayda geçirdi.</p>
<p></p>
<p>Sonra dosyayı kapatarak,</p>
<p></p>
<p>“Başvurunuz alınmıştır.”</p>
<p></p>
<p>“Doktor muayenesinden geçeceksiniz.”</p>
<p></p>
<p>“Muayeneyi başarıyla tamamlarsanız bir sonraki aşamaya çağrılacaksınız.”</p>
<p></p>
<p>Memduh teşekkür ederek dışarı çıktı.</p>
<p></p>
<p>Kurumun bahçesinde durdu.</p>
<p></p>
<p>Gökyüzüne baktı.</p>
<p></p>
<p>Henüz hiçbir şey belli değildi.</p>
<p></p>
<p>Ne seçileceğini biliyordu…</p>
<p></p>
<p>Ne de Almanya’ya gerçekten gidip gidemeyeceğini.</p>
<p></p>
<p>Ama ilk adımı atmıştı.</p>
<p></p>
<p>Ve bazen insanın kaderi…</p>
<p></p>
<p>İşte o ilk adımla değişmeye başlıyordu.</p>
<p></p>
<p>O akşam Ankara’nın yabancısı olduğu sokaklarında yürürken cebindeki küçük Kur’an-ı Kerim’i eline aldı.</p>
<p></p>
<p>Şakire’nin bohçayı hazırlarken söylediği sözler kulağında yankılanıyordu.</p>
<p></p>
<p>“Allah yolunu açık etsin…”</p>
<p></p>
<p>Memduh derin bir nefes aldı.</p>
<p></p>
<p>Önünde uzun bir bekleyiş vardı.</p>
<p></p>
<p>Ama yüreğinde ilk kez, korkuyla umudun aynı anda yeşerdiğini hissediyordu.</p>
<p></p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 21.Cİ BÖLÜM – GURBETİN ADI</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-21ci-bolum-gurbetin-adi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-21ci-bolum-gurbetin-adi</guid>
<description><![CDATA[ “Gidersen yalnızca kendin için gitmiş olmayacaksın.”

“Gülfem için…”

“Firuze için…” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a80d56c78ae1.webp" length="44702" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 16 Aug 2026 04:29:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p></p>
<p>ALMANYA TRENİ 21.Cİ BÖLÜM – GURBETİN ADI  </p>
<p>Sabah olduğunda Memduh, köy kahvesine uğradı.</p>
<p>Kahvenin sobasının etrafında köylüler toplanmıştı.</p>
<p>İlçeden gelen bir adam elindeki gazeteyi masanın üzerine bıraktı.</p>
<p>“Almanya yine işçi alacakmış.”</p>
<p>Kahvede bir uğultu başladı.</p>
<p>Yaşlılardan biri konuştu.</p>
<p>“İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya yerle bir olmuştu.”</p>
<p>“Şehirler yıkıldı.”</p>
<p>“Fabrikalar harabeye döndü.”</p>
<p>“Şimdi yeniden ayağa kalkıyorlar.”</p>
<p>Başka biri söze girdi.</p>
<p>“Çalışacak işçi bulamıyorlarmış.”</p>
<p>“Türkiye’den de işçi çağırıyorlarmış.”</p>
<p>Memduh sessizce dinliyordu.</p>
<p>Adam devam etti.</p>
<p>“İş ve İşçi Bulma Kurumu üzerinden başvuru yapılıyormuş.”</p>
<p>“Sağlık muayenesinden geçiriyorlarmış.”</p>
<p>“Seçilenleri trenle Almanya’ya gönderiyorlarmış.”</p>
<p>“İyi çalışan da ailesine para gönderiyormuş.”</p>
<p>Memduh’un gözleri bir noktaya takıldı.</p>
<p>Almanya…</p>
<p>Bu kelime ilk kez yüreğine bu kadar ağır oturdu.</p>
<p>Kahveden çıktığında hava kararmaya başlamıştı.</p>
<p>Yavaş adımlarla eve döndü.</p>
<p>Şakire onun yüzüne baktığında bir şey olduğunu hemen anladı.</p>
<p>“Hayırdır Memduh?”</p>
<p>Memduh oturdu.</p>
<p>Bir süre konuşamadı.</p>
<p>Sonra usulca söyledi:</p>
<p>“Bugün kahvede Almanya’yı konuştular.”</p>
<p>Şakire sessizce dinledi.</p>
<p>“İşçi alıyorlarmış.”</p>
<p>“Başvuranları seçiyorlarmış.”</p>
<p>“Çalışanlar ailelerine para gönderiyormuş.”</p>
<p>Sözleri yarım kaldı.</p>
<p>Şakire kocasının yüzüne baktı.</p>
<p>“Gitmeyi mi düşünüyorsun?”</p>
<p>Memduh başını eğdi.</p>
<p>“Bilmiyorum…”</p>
<p>“Sizi bırakıp gitmek istemiyorum.”</p>
<p>“Ama burada da çocuklara istediğimiz hayatı veremiyorum.”</p>
<p>Şakire’nin gözleri doldu.</p>
<p>O gece yaşadığı her şey…</p>
<p>Kayınvalidesinin sözleri…</p>
<p>Kuyunun başında ettiği dua…</p>
<p>“Benim de bir evim olsaydı…” diye içinden geçirdiği o an…</p>
<p>Hepsi bir anda aklına geldi.</p>
<p>Memduh’un elini tuttu.</p>
<p>“Memduh…”</p>
<p>“Sen bizi bırakıp gitmeyeceksin.”</p>
<p>“Bizim geleceğimiz için gideceksin.”</p>
<p>Memduh başını kaldırıp Şakire’ye baktı.</p>
<p>Şakire devam etti:</p>
<p>“Gidersen yalnızca kendin için gitmiş olmayacaksın.”</p>
<p>“Gülfem için…”</p>
<p>“Firuze için…”</p>
<p>“Bizim için…”</p>
<p>“Bir gün kendi evimizin kapısını açabilmek için…”</p>
<p>Bu sözler Memduh’un yüreğine işledi.</p>
<p>Uzun süre konuşamadı.</p>
<p>Sonunda Şakire’nin elini sıktı.</p>
<p>“Allah yardımcımız olsun.”</p>
<p>Gece boyunca ikisi de uyuyamadı.</p>
<p>Dışarıda ay ışığı avluyu aydınlatırken, içeride iki insan hayatlarını değiştirecek kararı vermişti.</p>
<p>Sabah ezanı okunurken Memduh ayağa kalktı.</p>
<p>Abdestini aldı.</p>
<p>Namazını kıldı.</p>
<p>Sonra babasının yanına gitti.</p>
<p>Yusuf Baba avluda oturuyordu.</p>
<p>Memduh karşısına geçti.</p>
<p>“Baba…”</p>
<p>Yusuf Baba oğlunun yüzüne baktı.</p>
<p>“Söyle oğlum.”</p>
<p>“Ben Ankara’ya gideceğim.”</p>
<p>“İş ve İşçi Bulma Kurumu’na başvuracağım.”</p>
<p>Yusuf Baba uzun süre sustu.</p>
<p>Oğlunun yüzündeki kararlılığı gördü.</p>
<p>Sonra elini Memduh’un omzuna koydu.</p>
<p>“Git.”</p>
<p>“Rızkını aramak ayıp değildir.”</p>
<p>“Yeter ki alnının teriyle kazan.”</p>
<p>Memduh başını salladı.</p>
<p>İçinde umut vardı.</p>
<p>Ama tarifsiz bir hüzün de vardı.</p>
<p>Çünkü artık biliyordu.</p>
<p>Önündeki yol yalnızca Ankara’ya çıkmıyordu.</p>
<p>Almanya’ya…</p>
<p>Gurbete…</p>
<p>Ve hayatını sonsuza kadar değiştirecek o uzun yolculuğa uzanıyordu.</p>
<p>O gün Memduh’un kaderi değişmeye başladı.</p>
<p>Ama daha kimse bilmiyordu ki…</p>
<p>Memduh’un gidişi, Şakire’nin kendi evini kuracağı günlerin de başlangıcı olacaktı.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 20.Cİ BÖLÜM &amp; SABUN OLAYI</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-20ci-bolum</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-20ci-bolum</guid>
<description><![CDATA[ Benim de bir evim olsaydı…”

“Böyle olmazdı.”

“Kimse bana bu sözleri söz söyleyemezdi.”

  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a7f70ec881ff.webp" length="51920" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 15 Aug 2026 03:02:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ALMANYA TRENİ 20. BÖLÜM - </p>
<p>SABUN OLAYI</p>
<p>Firuze’nin doğumundan sonra ev yeniden bebek kokusuyla dolmuştu.</p>
<p>Küçük Gülfem artık abla olmuştu. İlk günlerde kardeşini kıskanmış, annesinin bütün ilgisinin Firuze’ye yönelmesine içerlemişti. Ama zaman geçtikçe bu kıskançlık yerini meraka bırakmıştı.</p>
<p>Firuze ağladığında yanına koşuyor, annesinin kucağındaki kardeşinin başını okşuyor, bazen de küçük ellerine dokunup gülümsüyordu.</p>
<p>İki göz kerpiç evde hayat, bütün zorluklarına rağmen devam ediyordu.</p>
<p>Evde yalnızca Memduh, Şakire ve çocukları yaşamıyordu.</p>
<p>Yusuf Baba…</p>
<p>Fatma Ana…</p>
<p>Memduh’un bekâr kardeşleri…</p>
<p>Herkes aynı çatının altında, aynı sofranın etrafında hayatını sürdürüyordu.</p>
<p>Akşam olduğunda yer sofrası kuruluyor, herkes elindekini paylaşıyordu.</p>
<p>Sonra yataklar birer birer seriliyor, evin içi sessizliğe bürünüyordu.</p>
<p>Sabah olduğunda yataklar toplanıyor, ev yeniden gündelik telaşına dönüyordu.</p>
<p>Köyde hayat böyleydi.</p>
<p>Kimse bunun garip olduğunu düşünmüyordu.</p>
<p>Ama Şakire’nin içinde gün geçtikçe büyüyen başka bir duygu vardı.</p>
<p>Yalnızlık.</p>
<p>Memduh’un evde olması bile bazen bu kalabalığın içinde kendisine ait bir yer bulmasına yetmiyordu.</p>
<p>Üstelik Memduh’un da kafası geçim derdiyle doluydu.</p>
<p>Ayakkabı tamirciliğinden kazandığı para artık yetmiyordu.</p>
<p>Komşu köyde çalıştığı iş, patronunun ölümünden sonra sona ermişti.</p>
<p>Yeniden baba ocağına dönmüşlerdi.</p>
<p>Bağdan ve tarladan çıkan ürün karınlarını doyuruyordu ama ellerine para bırakmıyordu.</p>
<p>Memduh akşamları çoğu zaman sessizleşiyordu.</p>
<p>Şakire bunu fark ediyor ama kocasının derdini büyütmemek için fazla soru sormuyordu.</p>
<p>Bir gece Memduh avluya çıkmış, dut ağacının altında gökyüzüne bakıyordu.</p>
<p>Şakire de çocukları yatırdıktan sonra yanına geldi.</p>
<p>Sessizce oturdu.</p>
<p>“Yine düşünüyorsun.”</p>
<p>Memduh derin bir nefes aldı.</p>
<p>“Düşünmeyeyim de ne yapayım Şakire?”</p>
<p>Bir süre sustu.</p>
<p>“İki çocuğumuz oldu.”</p>
<p>“Ev zaten kalabalık.”</p>
<p>“Babamın yükü ağır.”</p>
<p>“Ben çalışıyorum ama elimizdekiler yetmiyor.”</p>
<p>Şakire başını eğdi.</p>
<p>“Allah büyüktür.”</p>
<p>Memduh yıldızlara baktı.</p>
<p>“Biliyorum.”</p>
<p>“Ama insan da elinden geleni yapmak zorunda.”</p>
<p>Şakire cevap vermedi.</p>
<p>İkisinin de aklından aynı düşünce geçiyordu.</p>
<p>Fakat o gece bunun adını henüz koyamadılar.</p>
<p>Aradan birkaç gün geçti.</p>
<p>Akşam olmuştu.</p>
<p>Evdeki işler bitmiş, çocuklar çoktan uyumuştu.</p>
<p>İki göz odalı evin mutfağında yalnızca gaz lambasının titrek ışığı yanıyordu.</p>
<p>Ertesi günün ekmeği hazırlanacaktı.</p>
<p>Şakire büyük teknenin başına geçmiş, hamur yoğuruyordu.</p>
<p>Kayınvalidesi ise senidin başında oturmuş, hamur hazır olduğunda bezeleri ayırmak için bekliyordu.</p>
<p>Ev sessizdi.</p>
<p>Şakire ellerini hamurun içine daldırmış, büyük bir dikkatle yoğuruyordu.</p>
<p>Hamur zaman zaman parmaklarına yapışıyordu.</p>
<p>Şakire ellerini temizlemek için kenarda duran katı sabunu aldı.</p>
<p>Ellerini yıkadı.</p>
<p>Sabunu yerine bırakırken köşesinden küçücük bir parça koptu.</p>
<p>Loş gaz lambasının ışığında bunu fark etmedi.</p>
<p>Sabun parçası sessizce hamurun içine düştü.</p>
<p>Şakire hiçbir şeyin farkına varmadan yoğurmaya devam etti.</p>
<p>Hamur kıvamını alınca üzerini temiz bir bezle örttü.</p>
<p>Bir süre dinlendikten sonra bezeler hazırlamaya başladı.</p>
<p>Kayınvalidesi oklavayı eline aldı.</p>
<p>Hamuru açmaya başladı.</p>
<p>Bir süre sonra oklava sert bir şeye takıldı.</p>
<p>Kadın durdu.</p>
<p>Hamuru kaldırdı.</p>
<p>İçinden küçük, beyaz bir sabun parçası çıktı.</p>
<p>Bir an olduğu yerde kaldı.</p>
<p>Sonra yüzü gerildi.</p>
<p>Elindeki hamuru senidin üzerine sertçe bıraktı.</p>
<p>“Şakire!”</p>
<p>Şakire irkilerek başını çevirdi.</p>
<p>“Buyur ana?”</p>
<p>Kayınvalidesi elindeki sabunu gösterdi.</p>
<p>“Bu da ne?”</p>
<p>Şakire şaşkınlıkla yaklaştı.</p>
<p>Sabun parçasını görünce yüzü bembeyaz oldu.</p>
<p>“Ben…”</p>
<p>“Ben görmedim ana.”</p>
<p>“Nasıl görmedin?”</p>
<p>“Ekmeğin içine sabun düşüyor da görmüyor musun?”</p>
<p>Şakire’nin sesi titredi.</p>
<p>“Vallahi billahi nasıl düştüğünü bilmiyorum.”</p>
<p>“İnan ki fark etmedim.”</p>
<p>Ama kayınvalidesi artık dinlemiyordu.</p>
<p>Aylarca içine attığı sıkıntılar bir anda dile döküldü.</p>
<p>“Yeter artık!”</p>
<p>“Bir iş de doğru düzgün olsun!”</p>
<p>“Ben bu evin derdiyle uğraşıyorum…”</p>
<p>“Bir de sizin derdinizi mi çekeceğim?”</p>
<p>Şakire sustu.</p>
<p>Başını eğdi.</p>
<p>Kayınvalidesi öfkesini sürdürdü.</p>
<p>“Çocuklar, ev, yemek, ekmek…”</p>
<p>“Her şey benim üzerimde.”</p>
<p>Şakire’nin gözleri doldu.</p>
<p>Kadın son cümleyi söylerken artık kendisini tutamadı.</p>
<p>Şakire’nin bir an nefesi kesildi.</p>
<p>Ne cevap verebildi…</p>
<p>Ne de kendini savunabildi.</p>
<p>Sadece gözlerinden süzülen yaşları önlüğünün ucuyla sildi.</p>
<p>Oklavayı yavaşça senidin üzerine bıraktı.</p>
<p>Kimseye tek kelime söylemeden mutfaktan çıktı.</p>
<p>Avlunun kapısını açtı.</p>
<p>Gecenin serinliği yüzüne vurdu.</p>
<p>Ama içindeki yangını hiçbir rüzgâr söndüremiyordu.</p>
<p>Ayakları onu farkında olmadan köyün biraz ilerisindeki eski kuyuya götürdü.</p>
<p>Şakire kuyunun başına geldiğinde artık kendini tutamadı.</p>
<p>Kuyunun taşlarına tutundu.</p>
<p>Dizlerinin bağı çözüldü.</p>
<p>Yavaşça yere çöktü.</p>
<p>Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.</p>
<p>“Allah’ım…”</p>
<p>“Ben ne yaptım ki?”</p>
<p>“İnan ki görmedim.”</p>
<p>“Vallahi de billahi de görmedim.”</p>
<p>Omuzları titriyordu.</p>
<p>Aylarca sustuğu ne varsa, gözyaşlarıyla birlikte dışarı çıkıyordu.</p>
<p>Başını iki eli arasına aldı.</p>
<p>“Benim de bir evim olsaydı…”</p>
<p>“Böyle olmazdı.”</p>
<p>“Kimse bana bu sözleri söyleyemezdi.”</p>
<p></p>
<p></p>
<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ  19.CU BÖLÜM – BAĞ BOZUMUNDA DOĞAN UMUT</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-19cu-bolum-bag-bozumunda-dogan-umut</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-19cu-bolum-bag-bozumunda-dogan-umut</guid>
<description><![CDATA[ “Bu çocuk kim?” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a7e23f82d41a.webp" length="83390" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 14 Aug 2026 18:12:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p></p>
<p>ALMANYA TRENİ</p>
<p>19.CU BÖLÜM – BAĞ BOZUMUNDA DOĞAN UMUT</p>
<p>Komşu köyde geçen iki yılın ardından Memduh ve ailesi yeniden kendi köylerine dönmüştü.</p>
<p>Ayakkabı tamirciliği yaptığı dükkânın sahibi vefat edince iş de kapanmış, kurdukları düzen bir anda bozulmuştu. Gidecek başka yerleri yoktu. Memduh, Şakire ve küçük Gülfem yeniden baba ocağına dönmüşlerdi.</p>
<p>Hayat, kaldığı yerden devam ediyordu.</p>
<p>Toprak yine emek istiyor, bağlar yine ürün veriyor, insanlar yine alın teriyle geçinmeye çalışıyordu.</p>
<p>Şakire ise ikinci bebeğini bekliyordu.</p>
<p>Karnı artık iyice belirginleşmişti.</p>
<p>Fatma Ana sık sık,</p>
<p>“Artık biraz dinlen kızım.”</p>
<p>Diyordu.</p>
<p>Ama Şakire’nin cevabı hep aynıydı.</p>
<p>“İş beni beklemez ana.”</p>
<p>“Oturursam daha çok yorulurum.”</p>
<p>Bağ bozumu başlamıştı.</p>
<p>Köyün kadınları sabah erkenden üzüm bağlarına gidiyor, olgunlaşan salkımları büyük sepetlere dolduruyorlardı.</p>
<p>Asmalar, mor ve yeşil üzümlerle doluydu.</p>
<p>Hafif rüzgâr yaprakların arasından geçiyor, güneş henüz yakıcı sıcaklığına ulaşmadan herkes işini yetiştirmeye çalışıyordu.</p>
<p>Şakire de kadınların arasındaydı.</p>
<p>Bir eliyle üzüm kesiyor, diğer eliyle zaman zaman belini tutuyordu.</p>
<p>Kimseye belli etmek istemiyordu.</p>
<p>Çünkü o yıllarda kadınlar, doğum yaklaşsa bile çalışmayı bırakmazdı.</p>
<p>Bir ara derin bir nefes aldı.</p>
<p>İçinden geçen sancıyı sessizce karşıladı.</p>
<p>“Geçer…”</p>
<p>Diye düşündü.</p>
<p>Fakat birkaç dakika sonra sancı yeniden geldi.</p>
<p>Bu kez daha kuvvetliydi.</p>
<p>Yanında çalışan komşu kadınlardan biri onun yüzünün bembeyaz kesildiğini görünce elindeki sepeti bıraktı.</p>
<p>“Şakire…”</p>
<p>“İyi misin?”</p>
<p>Şakire dudaklarını ısırdı.</p>
<p>“Galiba…”</p>
<p>“Vakti geldi.”</p>
<p>Kadınlar bir anda telaşlandı.</p>
<p>“Biri köye koşsun!”</p>
<p>“Ebe’yi çağırın!”</p>
<p>“Çabuk olun!”</p>
<p>Üzüm sepetleri oldukları yerde kaldı.</p>
<p>Kimisi Şakire’ye koluna girdi, kimisi su getirdi.</p>
<p>Şakire ise her sancıda biraz daha eğiliyor ama metanetini korumaya çalışıyordu.</p>
<p>Bağ evine kadar olan yol ona hiç bitmeyecekmiş gibi geldi.</p>
<p>Ebe çok geçmeden yetişti.</p>
<p>Evde herkes sessiz bir telaş içindeydi.</p>
<p>Fatma Ana sürekli dua ediyor,</p>
<p>Yusuf Baba avluda volta atıyor,</p>
<p>Memduh ise çaresizlik içinde kapının önünde bekliyordu.</p>
<p>Elinden hiçbir şey gelmiyordu.</p>
<p>İçeriden yükselen her ses yüreğini sıkıştırıyordu.</p>
<p>Dakikalar saat gibi geçti.</p>
<p>Derken evin içinden ince, güçlü bir bebek ağlayışı duyuldu.</p>
<p>O an avludaki herkes derin bir nefes aldı.</p>
<p>Ebe kapıyı aralayıp gülümsedi.</p>
<p>“Gözünüz aydın…”</p>
<p>“Allah size sağlıklı bir kız evlat verdi.”</p>
<p>Memduh’un gözleri doldu.</p>
<p>Başını gökyüzüne kaldırdı.</p>
<p>“Şükürler olsun…”</p>
<p>Diye fısıldadı.</p>
<p>İçeri girdiğinde Şakire yorgundu.</p>
<p>Ama yüzünde tarifsiz bir huzur vardı.</p>
<p>Kucağındaki küçücük bebeğe sevgiyle bakıyordu.</p>
<p>Memduh usulca yanına oturdu.</p>
<p>Şakire gülümseyerek,</p>
<p>“Bak Memduh…”</p>
<p>“Bir kızımız daha oldu.”</p>
<p>Dedi.</p>
<p>Memduh bebeğin küçücük elini avucuna aldı.</p>
<p>“Hoş geldin…”</p>
<p>Diye fısıldadı.</p>
<p>“Ocağımıza bereket getirdin.”</p>
<p>Birkaç saat sonra küçük Gülfem eve geldi.</p>
<p>Annesinin odasında beşiğin içinde yatan bebeği görünce olduğu yerde durdu.</p>
<p>Merakla etrafına baktı.</p>
<p>“Bu çocuk kim?”</p>
<p>Diye sordu.</p>
<p>Odadakiler gülümsememek için kendilerini zor tuttular.</p>
<p>Fatma Ana,</p>
<p>“Sana Zehra Ebenin sandığından getirdik.”</p>
<p>Deyiverdi.</p>
<p>Gülfem gözlerini kocaman açtı.</p>
<p>“Niye aldınız?”</p>
<p>“O elin çocuğu.”</p>
<p>“Götürün geri verin.”</p>
<p>“Hemen Zehra’nın sandığına koyun.”</p>
<p>Odadakiler bu kez kahkahalarını tutamadılar.</p>
<p>Şakire gülerek,</p>
<p>“Artık o senin kardeşin.”</p>
<p>Dedi.</p>
<p>Ama Gülfem başını iki yana salladı.</p>
<p>“İstemiyorum.”</p>
<p>“Götürün geri verin.”</p>
<p>“Zehra’nın sandığında dursun.”</p>
<p>Memduh kızını kucağına aldı.</p>
<p>“Bak Gülfem…”</p>
<p>“Artık sen abla oldun.”</p>
<p>“Bu küçük kız seni çok sevecek.”</p>
<p>Gülfem önce babasının yüzüne baktı.</p>
<p>Sonra beşikte uyuyan bebeğe yaklaştı.</p>
<p>Minik elini uzatıp usulca bebeğin yanağına dokundu.</p>
<p>Bebek gözlerini bile açmadan küçücük parmaklarını hareket ettirdi.</p>
<p>Gülfem şaşkınlıkla gülümsedi.</p>
<p>“O zaman…”</p>
<p>“Biraz bizde kalsın.”</p>
<p>Dedi.</p>
<p>Odadaki herkes yeniden güldü.</p>
<p>Şakire gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.</p>
<p>Bir yandan doğumun yorgunluğunu hissediyor, bir yandan da iki kızının aynı odada oluşunu izliyordu.</p>
<p>Hayat yine bütün zorluklarına rağmen onlara küçük mutluluklar armağan etmişti.</p>
<p>Bağ bozumu o yıl yalnızca bereketli bir hasatla değil, aileye katılan yeni bir canla da hatırlanacaktı.</p>
<p>Yeni doğan bu küçük kızın adı</p>
<p>Firuze olacaktı.</p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 18. Cİ BÖLÜM – YARIM KALAN UMUTLAR</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-18-ci-bolum-yarim-kalan-umutlar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-18-ci-bolum-yarim-kalan-umutlar</guid>
<description><![CDATA[ “Rızkı veren Allah’tır.
Bugün buradan kesilir…
Yarın başka yerden açılır.” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a7dd74126645.webp" length="63176" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 13 Aug 2026 17:41:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><br>ALMANYA TRENİ<br>18. Cİ BÖLÜM – YARIM KALAN UMUTLAR<br>Komşu köye taşınmalarının üzerinden iki yıla yakın zaman geçmişti.<br>İlk günlerde yabancılık çeken Memduh ile Şakire, zamanla yeni hayatlarına alışmışlardı. Dükkânın önünden geçen herkes artık Memduh Usta’yı tanıyor, yırtılan ayakkabısını, sökülen çizmesini gönül rahatlığıyla ona emanet ediyordu.<br>Memduh sabah ezanıyla birlikte dükkânın kepengini açıyor, çalışma tezgâhının başına geçiyordu. Elindeki çekiç, biz ve kalın mumlu iplik artık ekmek kapısının ayrılmaz parçaları olmuştu.<br>Şakire ise küçük evlerini sıcacık bir yuvaya çevirmişti.<br>Her sabah senitle açtığı yufkaları sacın üzerinde pişiriyor, evin işlerini bitirdikten sonra dükkâna uğrayıp Memduh’a sıcak çay götürüyordu.<br>Akşam olduğunda aynı sofrada buluşuyor, Allah’a şükrederek günü tamamlıyorlardı.<br>Hayat ilk kez yüzlerine gülüyor gibiydi.<br>Şakire son günlerde kendini biraz daha çabuk yorulurken buluyordu.<br>Sabahları hafif mide bulantıları oluyor, zaman zaman başı dönüyordu.<br>Memduh bunu fark ediyor ama üzerinde fazla durmuyordu.<br>“Çok çalışıyorsun ondan…” diyordu.<br>Şakire ise gülümsemekle yetiniyordu.<br>İçinde büyüyen sırrı henüz kimse bilmiyordu.<br>Bir sabah dükkânın kapısı her zamankinden geç açıldı.<br>Mahallenin yaşlılarından biri telaşla dükkâna geldi.<br>“Memduh…”<br>“Haberi duydun mu?”<br>Memduh elindeki ayakkabıyı masaya bıraktı.<br>“Neyi?”<br>“Ustan…”<br>“Gece rahmetli olmuş.”<br>Bir an için zaman durmuş gibiydi.<br>Memduh duyduklarına inanamadı.<br>Çalıştığı dükkânın sahibi, kendisine güvenen, ekmek kapısını açan adam artık hayatta değildi.<br>Hemen dükkânı kapatıp cenaze evine gitti.<br>Köyün erkekleri avluda sessizce oturuyor, kadınların ağıtları evin içinden yükseliyordu.<br>Memduh, ustasının tabutunun başında uzun süre dua etti.<br>İçinden sadece bir cümle geçti:<br>“Allah senden razı olsun…”<br>“Bana ekmek kapısı olmuştun.”<br>Cenazeden birkaç gün sonra ustanın oğulları dükkânı kapatma kararı aldı.<br>Hiçbiri ayakkabı tamirciliğini sürdürmek istemiyordu.<br>Bir sabah Memduh’u yanlarına çağırdılar.<br>“Memduh…”<br>“Biz bu işi devam ettirmeyeceğiz.”<br>“Dükkânı kapatıyoruz.”<br>Memduh başını eğdi.<br>Söylenecek fazla söz yoktu.<br>Anlayışla karşıladı.<br>Çünkü onların da kendi hayatları vardı.<br>Ama bu karar, onun için yeniden belirsizlik demekti.<br>O akşam eve döndüğünde yüzündeki sessizliği Şakire hemen fark etti.<br>“Hayırdır Memduh?”<br>“Bir şey mi oldu?”<br>Memduh derin bir nefes aldı.<br>“Dükkân kapanıyor.”<br>Şakire bir an durdu.<br>“Nasıl yani?”<br>“Patron öldü.”<br>“Oğulları devam etmeyecekmiş.”<br>Odanın içinde sessizlik yayıldı.<br>Sadece gaz lambasının cılız ışığı duvarlarda titriyordu.<br>Şakire usulca Memduh’un yanına oturdu.<br>“Üzülme.”<br>“Rızkı veren Allah’tır.”<br>“Bugün buradan kesilir…”<br>“Yarın başka yerden açılır.”<br>Memduh eşinin sözlerine baktı.<br>Yorgun yüzünde küçük bir tebessüm belirdi.<br>“Sen hep umut oluyorsun bana.”<br>Şakire elini onun elinin üzerine koydu.<br>“Çünkü umudu kaybedersek…”<br>“Her şeyimizi kaybederiz.”<br>Birkaç gün düşündüler.<br>Sonunda köye dönmeye karar verdiler.<br>Burada kalmanın artık bir anlamı yoktu.<br>Eşyaları fazla değildi.<br>Birkaç bohça…<br>Bir demir karyola…<br>Bir masa…<br>Birkaç mutfak eşyası…<br>Ve Memduh’un yıllardır kullandığı ayakkabı tamir aletleri…<br>Komşular vedalaşmaya geldiler.<br>“Yolunuz açık olsun.”<br>“Allah işinizi rast getirsin.”<br>“Kapımız size her zaman açık.”<br>Sabah erkenden köye giden yük kamyonu geldi.<br>Eşyalar dikkatlice kasaya yerleştirildi.<br>Şakire son kez evin kapısına baktı.<br>Bu küçücük evde hem sevinmişler hem üzülmüşlerdi.<br>Şimdi ardında güzel hatıralar bırakıyordu.<br>Memduh kamyon kasasına çıkmadan önce dükkânın önünde durdu.<br>Elini eski tahta kapıya sürdü.<br>Orada geçirdiği iki yıl gözlerinin önünden geçti.<br>Sonra sessizce fısıldadı:<br>“Hakkını helal et…”<br>Kamyon ağır ağır hareket etti.<br>Tozlu köy yolunda ilerlerken Şakire, geride kalan evlere son kez baktı.<br>Önlerinde yine bilinmez bir yol vardı.<br>Ama bu kez yalnız değillerdi.<br>Birlikteydiler.<br>Ve biliyorlardı ki…<br>İnsan bazen yeniden başlayabilmek için, sevdiği yerlere veda etmek zorundaydı.<br>Onlar henüz farkında değildi…<br>Köye dönüşleri, yalnızca eski hayatlarına dönüş olmayacaktı.<br>Kader, çok yakında onların kapısını hiç beklemedikleri bir haberle çalacak; o haber, Memduh’un ve ailesinin hayatını sonsuza dek değiştirecekti.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ  17. Cİ BÖLÜM – SESSİZCE BÜYÜYEN UMUT</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-17-ci-bolum-sessizce-buyuyen-umut-4409</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-17-ci-bolum-sessizce-buyuyen-umut-4409</guid>
<description><![CDATA[ Memduh yalnız bugünü değil, ailesinin yarınlarını da kurmaya çalışıyordu. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a7c997f3860c.webp" length="43696" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 12 Aug 2026 19:08:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p></p>
<p>ALMANYA TRENİ</p>
<p>17. Cİ BÖLÜM – SESSİZCE BÜYÜYEN UMUT</p>
<p>Komşu köyde geçen ilk aylar, Memduh ile Şakire için yeni bir hayatın alışma günleri olmuştu.</p>
<p>Sabah güneş doğmadan uyanıyorlardı.</p>
<p>Memduh dükkânının kepengini açıyor, deri kokusunun sindiği küçük atölyesinde gün boyu çalışıyordu. Eski çizmelerin sökülen tabanlarını değiştiriyor, yırtılmış ayakkabıları yeniden dikiyor, kimi zaman da çocuklara ilk bayram ayakkabılarını hazırlıyordu.</p>
<p>İnsanlar onun dürüstlüğünü kısa zamanda konuşmaya başlamıştı.</p>
<p>“Memduh Usta’nın elinden çıkan ayakkabı bir yıl daha giyilir.”</p>
<p>Bu söz kulaktan kulağa yayıldıkça dükkânın önü her geçen gün biraz daha kalabalıklaşıyordu.</p>
<p>Akşam olunca kazandığı parayı dikkatlice sayıyor, birkaç kuruşunu ev ihtiyaçları için ayırıyor, kalanını küçük bir teneke kutuda biriktiriyordu.</p>
<p>Şakire bunu görünce gülümsüyordu.</p>
<p>“Yine mi para saklıyorsun?”</p>
<p>Memduh kutunun kapağını kapattı.</p>
<p>“Bugünümüz kadar yarınımız da var.”</p>
<p>“İnsan çalışırken geleceğini de düşünmeli.”</p>
<p>Şakire onun bu hâlini seviyordu.</p>
<p>Çünkü Memduh yalnız bugünü değil, ailesinin yarınlarını da kurmaya çalışıyordu.</p>
<p>Şakire ise yeni evlerini gerçek bir yuvaya dönüştürmüştü.</p>
<p>Sabah erkenden kalkıyor, oklava ve senitle yufkalarını açıyor, sacın üzerinde ekmeklerini pişiriyor, evi toparlıyor, ardından Memduh’a öğle yemeğini hazırlıyordu.</p>
<p>Komşu kadınlarla da yavaş yavaş tanışmıştı.</p>
<p>Kapı önlerinde kısa sohbetler ediliyor, biri yoğurt mayası isterken diğeri un ödünç alıyordu.</p>
<p>Şakire artık bu köyde yabancı değildi.</p>
<p>Fakat son günlerde kendinde anlayamadığı bir hâl vardı.</p>
<p>Sabahları midesi bulanıyor…</p>
<p>Eskisinden daha çabuk yoruluyordu.</p>
<p>Bazen hiçbir sebep yokken oturup dinlenmek istiyordu.</p>
<p>Bir akşam sofrayı toplarken başı hafifçe döndü.</p>
<p>Duvara tutunarak derin bir nefes aldı.</p>
<p>Memduh hemen yanına geldi.</p>
<p>“İyi misin?”</p>
<p>Şakire gülümsemeye çalıştı.</p>
<p>“Biraz halsizim.”</p>
<p>“Galiba son günlerde kendimi fazla yordum.”</p>
<p>Memduh endişeyle yüzüne baktı.</p>
<p>“Yarın işlerin bir kısmını ben yaparım.”</p>
<p>Şakire başını salladı.</p>
<p>“Geçer.”</p>
<p>“Biraz dinlenince geçer.”</p>
<p>Ama geçmiyordu.</p>
<p>Günler ilerledikçe aynı hâl devam etti.</p>
<p>Bir gece…</p>
<p>Ev sessizliğe bürünmüştü.</p>
<p>Dışarıdan yalnızca cırcır böceklerinin sesi geliyordu.</p>
<p>Memduh derin bir uykudaydı.</p>
<p>Şakire ise farkında olmadan yatağından kalktı.</p>
<p>Sessiz adımlarla kapıya yöneldi.</p>
<p>Kapının sürgüsünü açacakken Memduh gözlerini araladı.</p>
<p>Yatağın boş olduğunu görünce irkildi.</p>
<p>Hemen ayağa kalktı.</p>
<p>Şakire’nin kapının önünde, dalgın gözlerle ayakta durduğunu gördü.</p>
<p>Usulca yanına yaklaştı.</p>
<p>“Şakire…”</p>
<p>Cevap vermedi.</p>
<p>Gözleri açıktı ama sanki hiçbir şeyi görmüyordu.</p>
<p>Memduh onun omzuna hafifçe dokundu.</p>
<p>Şakire irkilerek gözlerini kırptı.</p>
<p>“Ben…”</p>
<p>“Buraya nasıl geldim?”</p>
<p>Memduh şaşkınlıkla baktı.</p>
<p>“Uyurgezerliğin yine başlamış.”</p>
<p>Şakire mahcup oldu.</p>
<p>“Çocukluğumda da olurmuş.”</p>
<p>“Annem anlatırdı.”</p>
<p>“Uzun zamandır hiç yaşamamıştım.”</p>
<p>Memduh sessizce kapıyı kapattı.</p>
<p>Elini eşinin omzuna koydu.</p>
<p>“Bundan sonra geceleri kapıyı ben kontrol ederim.”</p>
<p>“Sen hiçbir şeyi düşünme.”</p>
<p>Şakire ilk kez içini rahatlatan bir güven hissetti.</p>
<p>Bu adam yalnızca eşi değildi.</p>
<p>Sırtını yaslayabildiği en sağlam insandı.</p>
<p>Aradan birkaç hafta geçti.</p>
<p>Bir sabah Şakire avluda su doldururken yeniden başı döndü.</p>
<p>Bu kez yaşlı komşu kadınlardan biri onu dikkatle süzdü.</p>
<p>Gülümsedi.</p>
<p>“Kızım…”</p>
<p>“Senin yüzünde başka bir hâl var.”</p>
<p>Şakire şaşkınlıkla baktı.</p>
<p>“Nasıl yani?”</p>
<p>Kadın tebessüm etti.</p>
<p>“Allah hayırlısını versin…”</p>
<p>“Galiba evinize yeni bir misafir gelecek.”</p>
<p>Şakire hiçbir şey söyleyemedi.</p>
<p>Elini farkında olmadan karnının üzerine götürdü.</p>
<p>Yüreği hızla çarpmaya başlamıştı.</p>
<p>Henüz kesin bir şey bilmiyordu…</p>
<p>Ama içinde, tarifsiz bir umut filizlenmişti.</p>
<p>Belki de hayat…</p>
<p>Onlara yeni bir mutluluğu sessizce hazırlıyordu…</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bölüm 9</title>
<link>https://fikirizleri.com/boelum-9</link>
<guid>https://fikirizleri.com/boelum-9</guid>
<description><![CDATA[ “Demek ki hâlâ bir yerlerde insanlık kalmış.” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a7b7667bc4cc.webp" length="22510" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 12 Aug 2026 16:03:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>“Çocukken en büyük hayalin ne?” diye sorduklarında, o hep aynı cevabı verirdi:</p>
<p>Büyümek.</p>
<p>Sanki büyümek, tüm dertlerin ilacı, her zorluğun çözümüydü.</p>
<p>Daha o yaşlarda isyankâr ve özgürlüğüne düşkündü. Oyun saatlerinin kısıtlı olması, zorla yaptırılan ev ödevleri, dışarı çıkmak için sürekli izin almak zorunda kalması… En büyük meseleleri bunlardı. Ve inanıyordu: Büyüyünce hepsi sona erecek, bir kuş kadar özgür olacak, dilediğince kanat çırpabilecekti.</p>
<p>Ama kimse söylemedi ona…</p>
<p>Asıl ağır zincirlerin büyüyünce takılacağını.</p>
<p>Kimse, yaş aldıkça düşüncelerin bile prangalara vurulabileceğini anlatmadı. Çocukken söylenen yalanlar en fazla alaycı bir kahkahayla geçiştirilirken, yetişkin olduğunda doğruları söylemenin bile ne büyük bedelleri olabileceğini kimse söylemedi.</p>
<p>Büyümenin bedelini en ağır şekilde ödemişti.</p>
<p>Son günlerde çocukluğuna hasret kalması bundandı. Artık büyümüştü. Ama çocukken hayalini kurduğu özgürlük, sadece kitap sayfalarında kalmıştı.</p>
<p>Gerçekte, doğruların belirli bir tarafın tekelinde olduğu bir ülkede, özgür düşüncenin bedeli ağırdı.</p>
<p>Küçükken yalnızca dışarı çıkmak için izin alması gerekiyordu; şimdi ise tek bir kelimesiyle “vatan haini” suçlamasıyla ölümü bekliyordu.</p>
<p>Karar çoktan verilmiş, kalemi kırılmıştı.</p>
<p>Özgürlük, şimdi uzanamayacağı kadar yüksekte bir yıldızdı.</p>
<p>Çocukken zincir sandığı şeylerin şimdi ne kadar hafif olduğunu büyüyünce fark etmişti. Dört duvar arasında, bir idam cezasının soğuk gölgesi boynunda sallanırken aklından geçen tek şey, sağlıklı olma hakkını bile elinden alan bu bozuk terazinin daha ne kadar can yakacağıydı.</p>
<p>Bu aralar yarım yamalak olan uykusu bile onu terk etmişti. Emir’den haber alamıyor, doktorun kahramanlık yapmaya çalışmasını da bir türlü sindiremiyordu.</p>
<p>Ali yere çömelmiş, parmaklarının arasından toprağı ufalıyordu. Küçük bir karınca yuvasının kenarından geçen kum taneleri gibi akıp gidiyordu avuçlarındaki her şey. İçini kemiren sessizlik, duvarların ötesinden gerçeklerin yankısıydı.</p>
<p>Ayak sesleri yaklaştı.</p>
<p>Büyük bir gölge düştü üzerine ama başını kaldırıp bakmadı. Mehmet, elleri cebinde yanına gelmişti. Başını hafif yana eğmiş, Ali’yi izliyordu.</p>
<p>Çökmüş omuzları Mehmet’i rahatsız etmişti. Ali her zaman başı dik, bakışları keskin bir delikanlıydı. Onu şimdi böyle çaresiz görmek sarsıcıydı.</p>
<p>Bu düzensiz adalet, ölüme kafa tutan korkusuz Ali’yi bile dize getirmişti.</p>
<p>Kaşları çatılırken yumruğunu sıktı. Yakasına yapışıp bir yumruk sallamakla üzüntüsünü paylaştığını söylemek arasında gidip gelirken derin bir nefes alıp sakinleşmeyi bekledi. Sonra ağır hareketlerle yanına çömeldi.</p>
<p>“Delikanlılık ölmüş diyorlar. Mezar taşı dikilmeden gömmüşler,” dedi. Sesinde hafif bir isyan vardı.</p>
<p>Ali, yerdeki bakışlarını Mehmet’e çevirdi.</p>
<p>“İnsanlık ölmüş, delikanlılık ölmüş; çok mu? Bak bakalım, bu dört duvar arasında insanlık kalmış mı?” dedi. Dudaklarından hafif bir “cık” sesi yükseldi. Bütün hüznünü kaşlarını kaldırıp aşağı indirerek tamamladı.</p>
<p>“Emir dayanıklı çocuktur, iyi olacak,” dedi Mehmet, Ali’nin omzuna hafifçe dokunarak.</p>
<p>“Ayrıca,” diye ekledi, “insanlık ölmüş olsaydı, bu kadar insan onun için çabalamazdı.”</p>
<p>Doktor Funda’nın çabasını ima ediyordu.</p>
<p>Ali’nin dudaklarından hafif bir kıkırtı döküldü.</p>
<p>“İyilik bile bizimle dalga geçiyor,” dedi. Başını geriye yaslayıp mavi gökyüzüne baktı. Yüzünde hüzünle karışık bir gülümseme vardı. Doktorun o deli cesareti karşısında sinirlenmekle kahkahalarla gülmek arasında gidip geliyordu.</p>
<p>Bir süre sessizlik çöktü.</p>
<p>Sonra Ali’nin sesi, neredeyse bir fısıltı gibi duyuldu:</p>
<p>“Bu dört duvara bir doktor atadılar… Güya psikolojik destek… Sözde ölüme hazırlamak için… Ama bence…”</p>
<p>Duraksadı.</p>
<p>Mehmet, bütün dikkatini Ali’ye verdi.</p>
<p>“Delikanlılığı düşmeyen omuzlarımda, korkusuz yüreğimde arıyorsun ama sana kötü bir haberim var. Her insanın korkuları vardır. Ölümden korkmuyordum, çünkü yaşamak bana pek cazip gelmiyordu. Ama o doktor geldiğinden beri… Ölümden korkuyorum.”</p>
<p>Bir an sustu.</p>
<p>“İnsanlık zaten çoktan bitmiş, karanlık her yeri yutmuş diye düşünüyorsun… Yaşamanın ne anlamı var? Ölümü kabulleniyorsun. Sonra biri çıkıyor karşına… Gözlerinin içine öyle bir masumiyetle, öyle içten bakıyor ki, sadece iyi yanlarını göstermek istiyorsun. Seni senden çok düşünüyor. Derdini kendi derdi gibi taşıyor. Senin gerçeğini dile getirmeye bile çekinirken, gözünü kırpmadan en imkânsızı sırtlanıyor.</p>
<p>O an diyorsun ki:</p>
<p>Demek ki hâlâ bir yerlerde insanlık kalmış.</p>
<p>Ve işte o zaman soruyorsun kendine…</p>
<p>O hâlde ölmenin ne anlamı var?”</p>
<p>Ali sustuğunda bahçede rüzgâr bile bir an durdu sanki.</p>
<p>Mehmet, yanındaki adama uzun uzun baktı.</p>
<p>Gözlerinde ne öfke kalmıştı ne de öğüt verme arzusu. Sadece hayranlıkla karışık, tarifi zor bir bakış vardı. Duygularını açık etmeyen bir adamın içine sızmanın garip şaşkınlığı vardı üzerinde.</p>
<p>Her defasında aynı oluyordu.</p>
<p>Ali konuştuğunda Mehmet ne diyeceğini bilemiyor, sadece dinliyordu.</p>
<p>Düşünceleri kendisininkinden farklı olan birini bu kadar sevebileceğini daha önce hiç düşünmemişti.</p>
<p>Ama Ali…</p>
<p>Başka bir şeydi.</p>
<p>Bir an başını yana çevirdi, hafifçe güldü kendi kendine.</p>
<p>O da Doktor Funda’yla tanışmış, onunla konuşurken yüzünde iyiliğin iz bıraktığını fark etmişti. Ama şimdi biri çıkıp da “Ne hissettirdi?” diye sorsa, Ali kadar anlatamazdı.</p>
<p>Ali kelimeleri seçerken insanın içini parçalayan yerden tutardı.</p>
<p>Mehmet ise yalnızca hissederdi.</p>
<p>Gerçi Ali kadar insan sarrafı değildi belki. Ama Ali’nin “iyilik” diye tanımladığı doktor için hissettiklerinin bundan fazlası olduğunu da sezmişti.</p>
<p>Yine de sormadı.</p>
<p>Çünkü Ali, ne zaman neyi paylaşmak isterse anlatırdı.</p>
<p>Daha fazlasını değil.</p>
<p>“Aynı yerden bakmıyoruz hayata belki,” diye mırıldandı. “Ama aynı yerden hissediyoruz.”</p>
<p>Elini Ali’nin omzuna koydu.</p>
<p>“İşte tam da bu yüzden… Seninle konuşunca kendimi daha az kirletilmiş hissediyorum…”</p>
<p>Duraksadı.</p>
<p>“Yoldaş.”</p>
<p>Ali’nin bakışlarını yerden kaldırmadan tebessüm etti.</p>
<p>Sonunda yoldaşın oldum ha… diye geçirdi içinden ama sözcüklere dökmedi. Zira o gülümseme yetiyordu.</p>
<p>Mehmet, o tebessüme aynı gülümsemeyle karşılık verdi.</p>
<p>“Çünkü sen hâlâ içine gömülmemiş bir vicdansın, Ali,” diyerek sustu.</p>
<p>Sonrasında ikisi de sessizliği paylaştı.</p>
<p>Bu sessizlik, bahçe molası bitene kadar sürdü.</p>
<p>Kapı, Funda’nın öfkeli adımıyla ardına kadar açıldı.</p>
<p>İçeriye girerken odaya keskin bir hava doldu. Müdür masanın arkasında ayakta duruyor, Savcı da karşısında elleri belinde dikiliyordu.</p>
<p>Funda’nın gözleri doğrudan Savcı Gökhan’la buluştu.</p>
<p>Ne bir selam verdi ne de gözlerini kaçırdı.</p>
<p>O anda odadaki hava, sigara dumanı gibi ağırlaşmıştı.</p>
<p>Savcı Gökhan, dudaklarında küçümseyici bir gülümsemeyle genç kadına baktı.</p>
<p>“Hoş geldiniz, Doktor Hanım,” dedi. Sesinde alayla karışık bir soğukluk vardı.</p>
<p>“Bizi biraz meşgul ettiniz.”</p>
<p>Funda ellerini arkasında kenetledi, dik durdu.</p>
<p>Günlerdir Emir’in acı içinde kıvranmasına şahit olmuştu. O anlar gözlerinin önüne geldikçe bu adamdan iliklerine kadar nefret ediyordu.</p>
<p>“Sizi meşgul etmek gibi bir niyetim yoktu. Sadece işimi yapıyordum.”</p>
<p>Savcı başını hafifçe eğdi.</p>
<p>“İşinizi yapmak mı? Sahte kimliklerle doktor sokmak mı işiniz? Kayıtsız tedavi uygulamak mı? Yoksa emirleri hiçe saymak mı?”</p>
<p>Müdür yerinden kıpırdandı fakat Funda, Savcı’nın sözünü kesmedi.</p>
<p>Sonra sakin ama buz gibi bir ses tonuyla yanıt verdi:</p>
<p>“İşimi yapıyorum, evet. Bir insanı ölmek üzereyken kaderine terk etmek, benim ne mesleğime ne de insanlığıma yakışırdı.”</p>
<p>Savcı yavaşça masanın önünden ayrıldı. Birkaç adım atarak Funda’nın tam karşısına geçti.</p>
<p>“Elinizdeki yetkileri kötü kullanmak için mi doktor oldunuz?” diye sordu, gözlerini kısarak.</p>
<p>Funda bir adım ileri çıktı.</p>
<p>“Elimdeki yetkileri insan hayatını korumak için kullandım. İnsan hayatı, sizin kalemle üstünü çizdiğiniz dosya numaralarından ibaret değildir.”</p>
<p>Savcı’nın yüzünde bir anlık öfke parladı.</p>
<p>“Hangi hayattan bahsediyorsunuz, Doktor Hanım? Onların hayatı çoktan bitti! Şu an sadece uzatmaları oynuyorlar.”</p>
<p>Funda, onun sözlerindeki o derin insanlık yoksunluğunu iliklerine kadar hissetti. Anladı ki bu adamın içine dokunacak bir vicdan kırıntısı bile kalmamıştı.</p>
<p>Yine de sesini bozmadı.</p>
<p>Müdür araya girmek istedi ama Savcı elini kaldırarak onu susturdu.</p>
<p>“Ölüme mahkûm edilmiş bir adam için kendi kariyerinizi riske attınız. Neden? Yoksa başka bir şey mi var?”</p>
<p>Bakışları sinsice keskinleşmişti.</p>
<p>Funda gözlerini onunkilere dikti. Sesi soğuk ve netti:</p>
<p>“Ben insanlık için riske giriyorum. Artık siz nerede kaybettiyseniz… Bu yüzden anlamanızı beklemiyorum.”</p>
<p>Odada hava bir anda titredi.</p>
<p>Müdür sonunda dayanamayıp araya girdi.</p>
<p>“Sayın Savcım,” dedi, sesi kararlıydı. “Doktor Hanım belki prosedürü ihlal etti, evet. Ama unutmayın, eğer o çocuk hücrede ölseydi, hepimiz çok daha büyük bir skandala karışacaktık.”</p>
<p>“Bu bir tehdit mi, Müdür Bey?” diye sordu dişlerini sıkarak.</p>
<p>“Ben burada sadece cezayı değil, adaleti sağlamak için bulunuyorum. Eğer adaletin yerini ölüm alıyorsa, o zaman yanlış tarafta duruyorum demektir,” dedi Müdür Bey, geri adım atmadan.</p>
<p>“Siz ikiniz de yaptığınızın bedelini ödeyeceksiniz,” dedi buz gibi bir tonda.</p>
<p>Tam dönecekken Funda bir adım öne çıktı.</p>
<p>“Aslında öyle olmayacak,” dedi ve devam etti:</p>
<p>“Mahkûm Emir Atalay’ın acilen sevk işlemlerini başlatacağım. Tam teşekküllü bir hastaneye nakledilecek ve orada tedavi edilecek. Üstelik siz de bu sürece onay vereceksiniz.”</p>
<p>Odaya koca bir bomba bırakmış gibi bir sessizlik çöktü.</p>
<p>Savcı, gözlerini daraltıp alayla sırıttı.</p>
<p>“Kendinize bu kadar çok güvenmenizi takdir ediyorum. Ancak bu odadan çıkar çıkmaz, kuralsızlıklarınızı ve sahtekârlıklarınızı rapor edeceğim.”</p>
<p>Funda, sakin bir ifadeyle tebessüm etti.</p>
<p>“Yazabilirsiniz. Ben de belki eski bir gazeteci dostumla eski günleri yad ederim,” dedi.</p>
<p>Ardından bir an durdu.</p>
<p>“Tabii, bir sabah bu cezaevindeki insanlık dışı uygulamalar ortaya çıkarsa… Yularınızı elinde tutanlar yalnızca kulaklarınızı çekmekle kalmaz; koltuğunuzu da altınızdan alır. Sonra hayatı bitmişlerden farkınız kalmaz.”</p>
<p>Savcı’nın yüzü bir anda kireç gibi oldu.</p>
<p>Yumrukları sıkılmış, nefesi hızlanmıştı.</p>
<p>Ama Funda’nın duruşu zerre değişmedi. Gözlerinin içine meydan okurcasına bakıyordu.</p>
<p>Hiçbir şey söylemeden öfkeli adımlarla kapıya yürüdü. Tam çıkacakken geriye dönüp son bir bakış fırlattı:</p>
<p>“Doktor Hanım… Cezaevinde duygulara yer yoktur. Bunu acı bir şekilde öğreneceksiniz. Uğruna kariyerinizi tehlikeye attıklarınız zaten ölüler. Bunu ne kadar erken kavrarsanız, zamanı geldiğinde o kadar az etkilenirsiniz.”</p>
<p>Kapı sertçe kapandı.</p>
<p>Odada kalan sessizlik, bir tür zafer gibi yankılansa da Savcı’nın söylediği son sözler iki bedeni de derinden sarsmıştı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ   16. CI BÖLÜM – KOMŞU KÖYDE YENİ HAYAT</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-16-ci-bolum-komsu-koyde-yeni-hayat</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-16-ci-bolum-komsu-koyde-yeni-hayat</guid>
<description><![CDATA[ &quot;Demek ailemiz büyüyor…” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a7b2ed815825.webp" length="68740" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 11 Aug 2026 17:17:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ALMANYA TRENİ</p>
<p>16. Cİ BÖLÜM – KOMŞU KÖYDE YENİ HAYAT</p>
<p>Komşu köye taşınmalarının üzerinden birkaç ay geçmişti.</p>
<p>İlk günler hem Memduh hem de Şakire için yabancılık duygusuyla geçmişti. Alıştıkları köy geride kalmış, şimdi bambaşka insanların yaşadığı küçük bir yerleşimde yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlardı.</p>
<p>Kiraladıkları ev, Memduh’un çalışacağı dükkânın hemen arkasındaydı. Kerpiçten yapılmış, iki odalı, küçük ama sıcak bir evdi. Penceresinin önünde yaşlı bir dut ağacı vardı. Yaz akşamları gölgesi avlunun yarısını kaplıyor, serinliği evin içine kadar ulaşıyordu.</p>
<p>Memduh her sabah ezandan önce uyanıyordu.</p>
<p>Sessizce hazırlanıyor, Şakire ile Gülfem’i uyandırmamaya özen göstererek evden çıkıyordu. Dükkânın tahta kepengini açıyor, çalışma tezgâhını temizliyor, aletlerini tek tek yerine diziyordu.</p>
<p>Çekiç…</p>
<p>Biz…</p>
<p>İğne…</p>
<p>Mumlu ip…</p>
<p>Deri parçaları…</p>
<p>Çocukluğundan beri elinin alışık olduğu her şey yeniden hayatının bir parçası olmuştu.</p>
<p>İlk günlerde dükkâna gelen pek olmuyordu.</p>
<p>Memduh kapının önüne küçük bir tabure çıkarıyor, geçen insanlara selam veriyor, sabırla müşteri bekliyordu.</p>
<p>Bir sabah yaşlı bir çiftçi elinde eski çizmeleriyle içeri girdi.</p>
<p>“Evlat,” dedi.</p>
<p>“Bunları atmaya kıyamadım.”</p>
<p>“Tamir olur mu?”</p>
<p>Memduh çizmeleri uzun uzun inceledi.</p>
<p>“Olur amca.”</p>
<p>“Allah’ın izniyle eskisinden sağlam olur.”</p>
<p>Yaşlı adam gülümsedi.</p>
<p>“O zaman sana emanet.”</p>
<p>Memduh çizmeleri büyük bir özenle söküp yeniden dikti. Derisini yağladı, tabanını sağlamlaştırdı.</p>
<p>Ertesi gün yaşlı adam çizmelerini görünce şaşkınlığını gizleyemedi.</p>
<p>“Ben yenisini aldın sandım.”</p>
<p>Dedi.</p>
<p>Memduh mahcup bir tebessüm etti.</p>
<p>“Mesleğimiz bu.”</p>
<p>O günden sonra köyde onun adı yavaş yavaş duyulmaya başladı.</p>
<p>“Memduh Usta iyi iş çıkarıyor.”</p>
<p>Diyenlerin sayısı arttıkça dükkânın kapısı daha sık çalınır oldu.</p>
<p>Şakire de yeni hayatına alışmaya çalışıyordu.</p>
<p>Sabah erkenden kalkıyor, evi toparlıyor, senit ve oklavasını çıkarıp yufka açıyor, sacın üzerinde ekmek pişiriyor, ardından küçük bahçedeki birkaç sebzeyi suluyordu.</p>
<p>Komşu kadınlar zamanla uğramaya başlamıştı.</p>
<p>Kimi bir tas yoğurt getiriyor, kimi yeni pişirdiği çöreği ikram ediyordu.</p>
<p>“Yabancılık çekme kızım.”</p>
<p>Diyorlardı.</p>
<p>“Burası da senin köyün artık.”</p>
<p>Bu sözler Şakire’nin içini biraz olsun rahatlatıyordu.</p>
<p>Akşamları Memduh dükkânı kapatıp eve geldiğinde yorgun oluyordu ama yüzünde huzurlu bir gülümseme eksik olmuyordu.</p>
<p>Bir akşam sofrada sessizce yemek yerlerken Şakire birden lokmasını bıraktı.</p>
<p>Elini ağzına götürdü.</p>
<p>Yüzü solmuştu.</p>
<p>Memduh telaşlandı.</p>
<p>“İyi misin?”</p>
<p>Şakire derin bir nefes aldı.</p>
<p>“İyiyim…”</p>
<p>“Birden midem bulandı.”</p>
<p>Memduh dikkatle eşine baktı.</p>
<p>Son günlerde sabahları da aynı hâli yaşıyordu.</p>
<p>Şakire birkaç lokmadan sonra sofradan kalkıyor, sonra yeniden dönüyordu.</p>
<p>Fatma Ana’nın yıllar önce söylediği söz aklına geldi.</p>
<p>“Kadınlar bazen böyle olur…”</p>
<p>“Yeni bir can haber verir.”</p>
<p>Memduh o gece uzun süre düşündü.</p>
<p>Ertesi gün köyün yaşlı ebesi eve uğradı.</p>
<p>Şakire’yi dikkatlice muayene etti.</p>
<p>Sonra yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi.</p>
<p>“Hayırlı olsun.”</p>
<p>Dedi.</p>
<p>“Allah nasip ederse bu ev yine bebek sesi duyacak.”</p>
<p>Şakire utangaç bir gülümsemeyle başını eğdi.</p>
<p>Memduh ise bir an olduğu yerde kaldı.</p>
<p>Sonra sessizce ellerini yüzüne kapattı.</p>
<p>Şükür dolu gözlerle eşine baktı.</p>
<p>“Demek ailemiz büyüyor…”</p>
<p>Diye fısıldadı.</p>
<p>Şakire başını kaldırdı.</p>
<p>“İnşallah sağlıkla kucağımıza alırız.”</p>
<p>O akşam evin içi bambaşka bir sevinçle dolmuştu.</p>
<p>Memduh, küçük evlerinin kapısına çıkıp gökyüzüne baktı.</p>
<p>Ay, ince bir hilâl gibi gecenin karanlığında parlıyordu.</p>
<p>İçinden sessizce dua etti.</p>
<p>“Allah’ım…”</p>
<p>“Bana çalışacak güç ver.”</p>
<p>“Çocuklarımı kimseye muhtaç etme.”</p>
<p>Evlerinin içinden Şakire’nin sesi geldi.</p>
<p>“Memduh…”</p>
<p>“Çay hazır.”</p>
<p>Memduh gülümsedi.</p>
<p>İçeri girdi.</p>
<p>O küçük evde büyük hayaller kuruluyordu.</p>
<p>Henüz kimse bilmiyordu…</p>
<p>Hayat, onlara yeni bir evlat hazırlarken, aynı zamanda yıllar sonra verecekleri en büyük kararın da ilk adımlarını sessizce atıyordu.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 15. Cİ BÖLÜM &amp;  BAĞ EVİNDE HUZURLU GÜNLER VE YENİ BİR BAŞLANGIÇ</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-15-ci-bolum-bag-evinde-huzurlu-gunler-ve-yeni-bir-baslangic</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-15-ci-bolum-bag-evinde-huzurlu-gunler-ve-yeni-bir-baslangic</guid>
<description><![CDATA[ “Baba…”
Bu kelimeyi ilk kez o gün söyledi. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a79f46941507.webp" length="100656" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 10 Aug 2026 18:55:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><br>ALMANYA TRENİ 15. Cİ BÖLÜM - <br>BAĞ EVİNDE HUZURLU GÜNLER VE YENİ BİR BAŞLANGIÇ</p>
<p>Memduh’un askerden dönüşüyle birlikte evin üzerine çöken hasret bulutları yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Yıllardır yalnızca mektuplarda yaşayan özlem, artık aynı sofrada, aynı avluda, aynı gökyüzünün altında yerini huzura bırakıyordu.<br>Bağ evi yeniden neşelenmişti.<br>Sabahları güneş daha yeni doğarken Memduh erkenden uyanıyor, ahırın kapısını açıp hayvanların yemini veriyordu. Şakire ateşin başında ekmek pişirirken, küçük Gülfem yalın ayak avluda dolaşıyor, bazen tavukların peşinden koşuyor, bazen de dedesi Yusuf Baba’nın bastonuna tutunarak yürümeye çalışıyordu.<br>Memduh, kızını uzun uzun izliyordu.<br>İki yıl boyunca yalnızca mektuplarda büyüdüğünü öğrendiği yavrusu şimdi gözlerinin önündeydi.<br>Bir gün Gülfem tavukların peşinden koşarken dengesini kaybedip yere oturdu. Ağlayacak gibi oldu. Memduh hemen yanına gidip onu kucağına aldı.<br>“Benim cesur kızım bu kadar çabuk pes eder mi?” dedi.<br>Gülfem gözyaşlarını sildi, babasının yüzüne baktı ve küçük elleriyle yanaklarını tuttu.<br>“Baba…”<br>Bu kelimeyi ilk kez o gün söyledi.<br>Memduh’un gözleri doldu.<br>Şakire ateşin başından onları izliyor, sessizce gülümsüyordu.<br>“İşte,” dedi.<br>“Artık seni gerçekten tanıdı.”<br>O akşam sofrada herkesin yüzü gülüyordu.<br>Fatma Ana, torununu dizine oturtmuş lokmasını küçük parçalara ayırıyordu.<br>Yusuf Baba ise uzun zamandır ilk kez bu kadar huzurlu görünüyordu.<br>“Evin bereketi çocuk sesiymiş.” Dedi.<br>“Şimdi bunu daha iyi anlıyorum.”<br>Günler birbirini kovalıyordu.<br>Bağ evindeki hayat sade ama mutluydu.<br>İlkbahar yerini yaza bırakmış, asmalar yeşermiş, incir ağaçları meyve vermeye başlamıştı.<br>Memduh ile Şakire sabah birlikte bağa çıkıyor, öğle sıcağında dut ağacının gölgesinde dinleniyor, akşam olunca Gülfem’i kucaklarına alıp evin önünde oturuyorlardı.<br>Gülfem toprağı avuçlayıp yeniden bırakıyor, kuşların peşinden koşuyor, bazen de babasının omzuna çıkıp uzak dağlara bakıyordu.<br>Şakire, kızını izledikçe içinden şükrediyordu.<br>Geçirdikleri zor günler artık geride kalmış gibiydi.<br>Hatice de artık huzurluydu.<br>Memduh’un asker ocağından en yakın arkadaşlarından Hasan, dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla köyde herkesin saygısını kazanmıştı. Memduh, kız kardeşini ondan daha güvenilir birine emanet edemeyeceğini düşünüyordu.<br>İki aile bir araya geldi.<br>Büyükler oturup konuştular.<br>Hatice’nin de gönlü vardı.<br>Kısa süre sonra köyde sade bir mevlit okutuldu.<br>Komşular dualar etti.<br>İkramlar dağıtıldı.<br>Kur’an tilavetiyle başlayan o mütevazı gün, Hatice’nin yeni hayatının ilk günü oldu.<br>Hasan, Hatice’ye dönerek,<br>“Allah’ın izniyle seni üzmeyeceğim.”<br>Dedi.<br>Hatice ise gözleri dolarak yalnızca,<br>“İnşallah…”<br>Diyebildi.<br>Şakire uzaktan onları izliyor, içinden,<br>“Çok şükür…”<br>Diye dua ediyordu.<br>Artık herkes huzurunu bulmaya başlamıştı.<br>Fakat Memduh’un aklında başka bir düşünce vardı.<br>Askerlik bitmişti.<br>Artık ailesinin geçimini sağlaması gerekiyordu.<br>Bağdaki işler yalnızca birkaç ay yetiyordu.<br>Kış gelince kazanç neredeyse tamamen kesiliyordu.<br>Bir akşam Yusuf Baba ile evin önünde otururken düşüncelerini paylaştı.<br>“Baba,” dedi.<br>“Bu böyle gitmez.”<br>“Gülfem büyüyor.”<br>“Yarın öbür gün ikinci çocuğumuz da olur.”<br>“Bir iş bulmam lazım.”<br>Yusuf Baba başını salladı.<br>“Haklısın oğlum.”<br>“Köyde herkes toprağa bakıyor.”<br>“Ama senin elinde meslek var.”<br>Memduh çocukluğundan beri ayakkabı tamirciliğini öğrenmişti.<br>Deriyi tanıyordu.<br>Dikişi biliyordu.<br>Eski ayakkabıları yeniden kullanılacak hâle getirecek kadar ustalaşmıştı.<br>Tam o günlerde komşu köyden gelen bir tanıdık güzel bir haber getirdi.<br>“Köyümüzde ayakkabı tamircisi yok.”<br>“İstersen gel.”<br>“Küçük bir dükkân var.”<br>“Çalışırsan herkes sana gelir.”<br>Memduh haberi duyunca umutlandı.<br>Ertesi gün komşu köye gidip dükkânı gördü.<br>Küçücük bir yerdi.<br>Kerpiç duvarlı…<br>Tahta raflı…<br>Eski bir çalışma tezgâhı vardı.<br>Ama onun gözünde kocaman bir gelecekti.<br>Eve döndüğünde sevinçle Şakire’ye haber verdi.<br>“Şakire…”<br>“Galiba iş buldum.”<br>Şakire heyecanla ayağa kalktı.<br>“Gerçekten mi?”<br>“Evet.”<br>“Komşu köyde ayakkabı tamirciliği yapacağım.”<br>“Bizi de götürecek misin?”<br>Memduh gülümsedi.<br>“Elbette.”<br>“Artık ayrı kalmayacağız.”<br>“O dükkân bizim ekmek teknemiz olacak.”<br>Şakire’nin gözleri doldu.<br>Bu, yalnızca yeni bir iş değildi.<br>Yeni bir hayattı.<br>Birkaç hafta içinde eşyalarını topladılar.<br>Fatma Ana’nın hazırladığı bohçalar, Yusuf Baba’nın verdiği birkaç eşya ve Gülfem’in küçücük oyuncaklarıyla birlikte komşu köye taşındılar.<br>Kiraladıkları ev, dükkânın hemen arkasındaydı.<br>Mütevazı ama sıcacıktı.<br>Sabahları Memduh dükkânın kepengini açıyor, çizmeleri tamir ediyor, eski ayakkabıları yeniden hayata döndürüyordu.<br>Şakire ise evlerini yuva yapmaya çalışıyor, Gülfem sokakta oynarken onu pencereden izliyordu.<br>Hayat yeniden düzene girmişti.<br>Sabahları dükkânın kapısı umutla açılıyor, akşamları aynı sofrada edilen şükür dualarıyla gün sona eriyordu. Memduh, alın teriyle kazandığı her kuruşta geleceğe biraz daha güvenle bakıyor; Şakire ise yeni evlerini gerçek bir yuvaya dönüştürüyordu. Gülfem’in neşesi, evin her köşesine hayat katıyordu.<br>Onlar, sonunda fırtınanın dindiğini sanıyordu.<br>Oysa kader, bu küçük komşu köyde onlar için yeni sevinçler, yeni sınavlar ve hiç beklemedikleri yeni başlangıçlar hazırlıyordu.<br>Hayat, sessizce yeni bir sayfa açıyordu…</p>
<p></p>
<p>Devam edecek... </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 14.BÖLÜM – GEÇMİŞİN GÖLGELERİNDEN HUZURA</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-14bolum-gecmisin-golgelerinden-huzura</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-14bolum-gecmisin-golgelerinden-huzura</guid>
<description><![CDATA[ Bağ evinin avlusunu dolduran sessizlik artık korkunun değil, huzurun sessizliğiydi. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a7889c864166.webp" length="127398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 09 Aug 2026 17:08:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>ALMANYA TRENİ<br>14.BÖLÜM – GEÇMİŞİN GÖLGELERİNDEN HUZURA<br>Akşam çökmüştü. Bağ evinin avlusunda günün son ışıkları yavaş yavaş çekiliyor, asmaların arasından esen serin rüzgâr yaprakları usulca sallıyordu. Yemekten sonra Fatma Ana küçük odaya çekilmiş, Yusuf Baba avludaki sedire oturmuş tespihini çekiyordu. İçeride yanan sobanın çıtırtısı duyuluyor, iki yıllık ayrılığın ardından aynı çatı altında toplanan aile, uzun zamandır özlemini duyduğu huzuru yaşıyordu.<br>Memduh, kucağında iki yaşına yaklaşan Gülfem’i tutuyordu. Küçük kız, babasının asker üniformasının düğmeleriyle oynuyor, ara sıra başını kaldırıp yüzüne bakıyor, sonra yeniden omzuna yaslanıyordu. Memduh gözlerini Şakire’ye çevirdi.<br>“Şimdi anlat…”<br>“Ben yokken neler yaşandı?”<br>Şakire derin bir nefes aldı. Aylarca içinde sakladığı ne varsa artık anlatmanın vakti gelmişti.<br>“Sen askere gideli daha birkaç ay olmuştu. Gülfem daha yeni doğmuştu. Bir gün Yusuf Baba’yla birlikte bağ evindeydik. Hayvanlara bakıyor, bağı suluyor, ağaçların bakımını yapıyorduk.”<br>Bir an sustu.<br>“Hatice’nin peşine bazı gençler düşmüştü. Önce önemsemedim. Ama bağda çalışırken konuştuklarını duydum. ‘Bu gece alır gideriz.’ Diyorlardı. ‘Evde kimse olmaz.’”<br>Memduh’un yüzü gerildi.<br>“Demek doğruymuş…”<br>Şakire başını salladı.<br>“Hemen Yusuf Baba’ya söyledim. Hatice’yi kimseye fark ettirmeden bağ evinden çıkardık. Ormanın içindeki patikadan yürüyerek köydeki eve götürdük. O yıllarda köyde elektrik yoktu. Gece olunca insan önünü bile göremezdi.”<br>Sobadaki odunlardan biri çıtırdayarak yandı.<br>“Sonra Yusuf Baba’yla birlikte yeniden bağ evine döndük. Çünkü geleceklerini biliyorduk.”<br>“Geldiler mi?” diye sordu Memduh.<br>“Dört kişilerdi. Karanlıktan faydalanıp sessizce kapıya yaklaştılar. Kapıyı zorladıkları anda Yusuf Baba dışarı çıktı. Kısa ama sert bir arbede yaşandı. Karanlıkta biri bacağından yaralanınca hepsi korkup kaçtı.”<br>Ev yeniden sessizliğe gömüldü.<br>Memduh başını öne eğdi. İki yıl boyunca ailesini düşünmüş ama onların böylesine büyük bir tehlike atlattığını hiç bilmiyordu.<br>Yavaşça Şakire’nin yanına geldi. Ellerini avuçlarının arasına aldı.<br>“Sen… benim yerime ailemi korumuşsun.”<br>Şakire mahcup bir gülümsemeyle başını eğdi.<br>“Ben sadece yapmam gerekeni yaptım. O gün korkacak vaktim yoktu. Gülfem beşikte uyuyordu. Hatice bana emanetti.”<br>Tam o sırada Hatice içeri girdi. Ağabeyini görünce utangaçça gülümsedi.<br>Memduh onu yanına çağırdı.<br>“Korktun mu o gün?”<br>Hatice gözlerini yere indirdi.<br>“Çok korktum abi.”<br>“Ama Şakire ablam hiç korkmadı.”<br>“Eğer o olmasaydı… bugün burada olmayabilirdim.”<br>Memduh kardeşine sarıldı. İçinden sessizce şükretti.<br>O gece uzun süre uyuyamadı. Şakire’nin anlattıkları gözünün önünden gitmiyordu. Sabah olduğunda kararını vermişti.<br>Hatice artık korkuyla değil, huzurla yaşayacağı bir yuvaya kavuşmalıydı.<br>Aklına asker ocağında en yakın arkadaşı Hasan geldi. Aynı koğuşta kalmış, aynı nöbetleri tutmuş, aynı ekmeği paylaşmışlardı. Hasan dürüst, çalışkan ve sözüne güvenilen bir delikanlıydı.<br>Ertesi gün Yusuf Baba’yla konuştu.<br>“Baba… Hatice için gönlümden geçen biri var.”<br>“Asker arkadaşım Hasan.”<br>“Onun namusuna da, karakterine de kefilim.”<br>Yusuf Baba oğluna baktı.<br>“Madem sen kefilsin oğlum…”<br>“Biz de tanışalım.”<br>Kısa süre sonra Hasan ve ailesine haber gönderildi. Hasan köye geldiğinde iki aile aynı sofrada buluştu. Büyükler konuşurken Hatice utangaç gözlerle Hasan’a baktı. Hasan ise saygısını bozmadan, ağırbaşlı tavrıyla cevap veriyordu.<br>Hatice’nin de gönlü vardı.<br>Birkaç hafta sonra hayırlı bir gün belirlendi.<br>Gösterişli bir düğün yapılmadı.<br>Yaşananlardan sonra aileler sade ve huzurlu bir yuva kurulmasını istemişti.<br>Evde mevlit okutuldu.<br>Köyün kadınları ilahiler okuyor, erkekler edilen dualara hep birlikte “Âmin.” Diyordu.<br>Büyük bakır kazanlarda yemekler pişirildi. Komşular tek tek gelip genç çifte hayır dualarında bulundu.<br>Nikâh kıyıldıktan sonra imam ellerini semaya açtı.<br>“Allah bu yuvaya huzur, bereket ve hayırlı evlatlar nasip etsin.”<br>Avludaki herkes aynı anda “Âmin.” Dedi.<br>Hatice gözyaşlarını tutamadı. Önce ağabeyi Memduh’un, sonra Şakire’nin ellerine sarıldı.<br>“Siz beni yalnız bırakmadınız.”<br>“Allah ikinizden de razı olsun.”<br>Hasan da Memduh’un yanına geldi.<br>“Kardeşini bana emanet ettin.”<br>“Allah’ın izniyle onu ömrüm boyunca üzmeyeceğim.”<br>Memduh dostunun omzuna dokundu.<br>“Hasan…”<br>“Artık sen yalnız asker arkadaşım değil…”<br>“Bu ailenin bir evladısın.”<br>Şakire o an sessizce etrafına baktı.<br>İki yıl boyunca yokluk, hasret, korku ve gözyaşı yaşamışlardı.<br>Şimdi ise aynı sofranın etrafında dua ediyor, geleceğe umutla bakıyorlardı.<br>Akşam güneşi bağ evinin üzerine son ışıklarını bırakırken Memduh derin bir nefes aldı.<br>Kardeşi güvenli bir yuvaya kavuşmuştu.<br>Şakire cesaretiyle bu aileyi ayakta tutmuştu.<br>Kucağındaki Gülfem ise babasının omzuna başını yaslamış, huzur içinde uyuyordu.<br>Memduh gökyüzüne baktı.<br>İçinden sessizce dua etti.<br>“Şükürler olsun Rabbim…”<br>“Bu evden huzuru eksik etme.”<br>Bağ evinin avlusunu dolduran sessizlik artık korkunun değil, huzurun sessizliğiydi.<br>Devam edecek…</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 13.CÜ BÖLÜM &amp; BABANIN DÖNÜŞÜ</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-13cu-bolum</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-13cu-bolum</guid>
<description><![CDATA[ “Sen… babam mısın?” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a77210cbec48.webp" length="83500" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 08 Aug 2026 15:07:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p></p>
<p>ALMANYA TRENİ</p>
<p>13. BÖLÜM – BABANIN DÖNÜŞÜ</p>
<p>İki yıl…</p>
<p>Dile kolaydı.</p>
<p>Ama hasret çeken için iki yıl, bazen bir ömür kadar uzundu.</p>
<p>Memduh, askerlik görevini tamamlamış, terhis belgesini almıştı. Elinde teneke bavulu, omzunda asker çantası ve sırtında hâlâ asker üniformasıyla köy yolunda yürüyordu.</p>
<p>Yol boyunca her şey tanıdıktı.</p>
<p>Dağlar aynı dağlardı…</p>
<p>Rüzgâr aynı kokuyu taşıyordu…</p>
<p>Toprak yine çocukluğundaki gibi ayaklarının altındaydı.</p>
<p>Değişen tek şey, Memduh’un kendisiydi.</p>
<p>İki yıl önce köyden ayrılan toy delikanlı gitmiş, yerine omuzlarına hayatın ağırlığını yüklenmiş genç bir adam dönmüştü.</p>
<p>Elinde, askerlik boyunca yanından ayırmadığı asker defteri vardı.</p>
<p>Sayfaları zamanla yıpranmış, kenarları kıvrılmıştı.</p>
<p>O defter, geçirdiği iki yılın sessiz şahidiydi.</p>
<p>Bağ evine yaklaştığında kalbi öylesine hızlı atıyordu ki, sanki göğsünden çıkacak gibiydi.</p>
<p>Avludaki dut ağacı yine yerindeydi.</p>
<p>Tandırdan ince bir duman yükseliyor, tavuklar avluda yemleniyordu.</p>
<p>Kapının önünde bekleyen ilk kişi Şakire oldu.</p>
<p>İki yıl önce gözyaşlarıyla uğurladığı eşi…</p>
<p>Şimdi karşısındaydı.</p>
<p>Yüzü olgunlaşmış, bakışları derinleşmişti.</p>
<p>Kucağında ise iki yaşına yaklaşan küçük bir kız vardı.</p>
<p>Gülfem…</p>
<p>Memduh’un yalnızca mektuplardan tanıdığı, hiç koklayamadığı, hiç kucağına alamadığı kızı…</p>
<p>Şakire’nin gözlerinden yaşlar süzüldü.</p>
<p>“Hoş geldin, Memduh…”</p>
<p>Memduh cevap veremedi.</p>
<p>Boğazındaki düğüm kelimeleri susturmuştu.</p>
<p>Yavaş adımlarla onlara yaklaştı.</p>
<p>Fatma Ana oğlunu görünce tülbendinin ucuyla gözlerini sildi.</p>
<p>“Şükürler olsun Rabb’ime…”</p>
<p>Yusuf Baba ise oğlunun omzuna güçlüce vurdu.</p>
<p>“Hoş geldin oğlum.”</p>
<p>Memduh, önce anne ve babasının ellerini öptü.</p>
<p>Sonra yeniden gözlerini Gülfem’e çevirdi.</p>
<p>İşte o anda zaman durmuş gibiydi.</p>
<p>Memduh dizlerinin üzerine çöktü.</p>
<p>Yavaşça elini küçük kıza uzattı.</p>
<p>“Gülfem…”</p>
<p>“Kızım…”</p>
<p>Küçük kız önce şaşkınlıkla ona baktı.</p>
<p>Sonra ürkerek annesinin eteğine saklandı.</p>
<p>Küçük elleri Şakire’nin entarisini sımsıkı kavradı.</p>
<p>Çünkü karşısındaki adam onun babasıydı…</p>
<p>Ama o bunu henüz bilmiyordu.</p>
<p>Memduh’un uzattığı eli havada kaldı.</p>
<p>İki yıl boyunca kurduğu bütün hayaller, o küçücük sessizliğin içine sığmıştı.</p>
<p>Şakire eğildi.</p>
<p>Kızının saçlarını okşadı.</p>
<p>“Korkma Gülfem…”</p>
<p>“Bu senin baban.”</p>
<p>Gülfem annesine baktı.</p>
<p>Sonra yeniden Memduh’a…</p>
<p>Bu kez biraz daha uzun…</p>
<p>Biraz daha merakla…</p>
<p>Memduh hiç kıpırdamadı.</p>
<p>Onu korkutmak istemiyordu.</p>
<p>Sadece bekledi.</p>
<p>Çünkü babalık bazen sabırla beklemekti.</p>
<p>Gülfem, küçük adımlarla annesinin yanından ayrıldı.</p>
<p>Yavaşça Memduh’un yanına geldi.</p>
<p>Önce üniformasına baktı.</p>
<p>Sonra elindeki asker defterini fark etti.</p>
<p>Minik parmaklarıyla deftere dokundu.</p>
<p>Memduh gülümsedi.</p>
<p>“Bak kızım…”</p>
<p>“Bunu askerden getirdim.”</p>
<p>Belki söylediklerini anlamıyordu.</p>
<p>Ama sesindeki sıcaklığı hissediyordu.</p>
<p>Bir an durdu.</p>
<p>Sonra küçücük elini Memduh’un avucuna bıraktı.</p>
<p>O dokunuşla birlikte iki yıllık hasret çözülüverdi.</p>
<p>Memduh titreyen elleriyle kızını usulca kucağına aldı.</p>
<p>Sanki dünyanın en kıymetli emanetini tutuyordu.</p>
<p>Gülfem önce etrafına baktı.</p>
<p>Sonra yavaşça başını babasının omzuna yasladı.</p>
<p>Memduh gözlerini kapattı.</p>
<p>Derin bir nefes aldı.</p>
<p>İlk kez kızının saçlarının kokusunu içine çekti.</p>
<p>Mektuplarda anlatılamayan…</p>
<p>Hayallerde eksik kalan…</p>
<p>Hiçbir kelimenin tarif edemeyeceği o kokuyu…</p>
<p>İki yıl gecikmeyle yüreğine çekiyordu.</p>
<p>Gözlerinden süzülen yaşlar, Gülfem’in saçlarına damladı.</p>
<p>Şakire onları sessizce izliyordu.</p>
<p>İki yılın bütün acısı…</p>
<p>O küçücük kucaklaşmanın içinde eriyip gidiyordu.</p>
<p>Bir süre sonra Gülfem, babasının yüzüne dikkatle baktı.</p>
<p>Masum sesi avlunun sessizliğini bozdu.</p>
<p>“Sen… babam mısın?”</p>
<p>Memduh’un boğazı düğümlendi.</p>
<p>Gülümsemeye çalıştı.</p>
<p>“Evet kızım…”</p>
<p>“Ben senin babanım.”</p>
<p>O sırada Hatice de kapıya çıkmıştı.</p>
<p>Ağabeyini görünce koşarak boynuna sarıldı.</p>
<p>“Abi…”</p>
<p>“Çok özledik seni.”</p>
<p>Memduh kardeşini de sımsıkı kucakladı.</p>
<p>Yıllar sonra aynı avluda yeniden aile olmuşlardı.</p>
<p>Asker defteri o gün evin başköşesine kaldırıldı.</p>
<p>Yıllar boyunca her açıldığında yalnızca askerlik hatıraları değil…</p>
<p>Bir babanın, ilk kez kızını kucağına aldığı o unutulmaz gün de hatırlanacaktı.</p>
<p>Ve o gün…</p>
<p>Bağ evine yalnızca bir asker dönmemişti.</p>
<p>Bir eş…</p>
<p>Bir evlat…</p>
<p>Ve ilk kez kızına kavuşan bir baba dönmüştü.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Asker Ocağı</title>
<link>https://fikirizleri.com/asker-ocagi-4329</link>
<guid>https://fikirizleri.com/asker-ocagi-4329</guid>
<description><![CDATA[ Babasının asker anıları ile büyümüş emekli bir asker kızı olan Eylül&#039;ün en büyük hayali, bu anılara yakından şahitlik ederek onları; kendi gözlerinden kaleme almaktır, lâkin gittiği askeriye de Yüzbaşı Ömer onu pek güzel karşılamaz. Hatta Eylül&#039;ü, arkası sağlam şımarık bir kız çocuğu olarak görür. Eylül ise kadraj da güzel duran ama  korkutucu olan bu adamın geçmişini merak eder. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a720e9a7b742.webp" length="31620" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 07 Aug 2026 16:00:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Güneşin çarşaf gibi örttüğü yüksek dağlara bakarken içindeki heyecanı bastırmak daha zor geliyordu.</p>
<p>​Yıllar sonra hayalini gerçekleştirebilmenin mutluluğu içinin kıpır kıpır olmasına yetmişti lâkin uykusuzluk bile üzerine yapışmış, atamıyordu.</p>
<p>​Taşlı yolda beşik gibi sallanan minibüs midesini ağzına getirse de bunu kafasına takmadı; zira hayaline dakikalar kalmıştı.</p>
<p>​Eylül, emekli bir asker kızıydı. Hayal ettiği mesleği yapabilmek için bütün varını yoğunu ortaya koymuş, bir dergide köşe yazarı olmayı başarmıştı. Tabii ki hedefleri ve hayalleri daha büyüktü. Babası da bu yolda her zaman en büyük destekçisi olmuştu. Eylül, babasının askerlik anılarıyla büyümüş bir kızdı üstelik. Bu sebeptendir ki hayallerinden biri de onları yazmaktı. Büyük uğraşlar neticesinde sonunda buradaydı, asker ocağında; Mehmetçikleri onların gözünden yazabilecek, içlerine girip hislerine tercüman olabilecekti.</p>
<p>​Babasının anlatmaya doyamadığı ve hasret duyduğu anılara yakından şahit olacaktı.</p>
<p>​Askeriyenin tel örgüleri görünmeye başladığında derin bir nefesi içine çekerek yaslandığı camdan başını kaldırdı.</p>
<p>​Araba büyük yokuşu da geçerek düz bir zemine vardığında askeriyenin kapısı da görünmüş, yavaşlamaya başlamıştı. Yanındaki sırt çantası ve fotoğraf makinesine uzanıp birini boynuna, diğerini sırtına geçirdi. Minibüs durur durmaz yerinden hızla ayaklanıp kendini dışarıya attı. Büyük demir kapının önünde nöbetçi askerler ellerinde tüfekleriyle bakarken nöbetçi kulübesinden bir asker çıktı.</p>
<p>​"Merhabalar, ben Eylül Demir. Binbaşı Yusuf Şahin'in misafiriyim. Beni bekliyordu." dedi heyecanla kimliğini göstererek.</p>
<p>​Asker, Eylül'ün heyecanını anlamış olacak ki tebessüm ederek kimliğe baktı.</p>
<p>​"Binbaşım bizi haberdar etti, buyurun." diyerek kapıyı açtığında çantasının kayışlarını heyecanla sıktı.</p>
<p>​"Teşekkür ederim." diyerek kendini içeri atmış, askeriye binasına doğru hızla yürümüştü. Yeşil alanda göz gezdirirken 10 metre ileride şınav pozisyonu almış bir grup askeri gördü. Onların da başında dikilmiş komutanları tok ve ürkütücü sesiyle sayarken askerlerin çoktan perti çıkmış gibiydi.</p>
<p>​Arkası dönük olan komutan önüne döndüğünde olduğu yerde titredi Eylül. Komutanlar bilerek seslerini tok ve ürkütücü tutar ki askerler her zaman mesafesini korusun; lâkin bu adam sesinden daha sert ve ürkütücü duruyordu. İster istemez biraz gerilmiş; yerde ter içinde şınav çekmeye çalışan erlere üzülmüştü.</p>
<p>​Fakat en nihayetinde burası asker ocağıydı, anne kucağı değil diye düşünerek bu anı resmetme heyecanıyla boynunda asılı olan fotoğraf makinesini alıp kadrajı onlara çevirdi.</p>
<p>​Flaş patlayıp da ikinci fotoğrafı çekmek için mercekten baktığında komutanın sert bakışlarıyla karşılaştı. İşte o zaman anladı, aslında ona ne kadar çok yaklaştığını.</p>
<p>​"Sen de kimsin? Kim soktu seni buraya?" diye bağırıp üstüne yürüyen adamla ürküp geriledi.</p>
<p>​"B-Ben..."</p>
<p>​"Seni kim soktu buraya!" diye bağıran adamla içini büyük bir korku kaplayan Eylül, kaskatı kesilmişti.</p>
<p>​"Yüzbaşım!" Binbaşı Yusuf Şahin'in sesiyle bakışlarını Eylül'den çekmişti. Eylül rahatlayıp Binbaşı'ya minnet dolu bir bakış attı.</p>
<p>​"Kendisi benim misafirim olur, biraz ara ver de konuşalım." dedi hâlâ şınav çeken erleri göz ucuyla gösterip arkasını dönmeden önce. Bu, "Beni takip et." demekti.</p>
<p>​Yüzbaşı Ömer, elindeki makineyle yan yana poz veren erlerin fotoğrafını çeken kadından bakışlarını çekerek yanındaki kendinden rütbeli dostuna döndü. İkisi de ağaçlık içinde bulunan çardakta oturuyordu.</p>
<p>​"Ne bu şimdi? Kim bu?" diye sordu Ömer Komutan. Sesinde saf bir kızgınlık hâkimdi.</p>
<p>​"Ömer, yardımına ihtiyacım var." Arkadaşının yalvaran bakışlarına kaşlarını çatarak bakarken neler olduğuna anlam verememişti. Daha sonra arkadaşının anlattıklarına dalıp giderken ne yapacağını bilemeyerek o çardakta saatlerce bekledi.</p>
<p>​Sigara içmek için kapı önüne çıktığında görüş açısına giren kızla sıkıntılı bir nefes verip bedenini başka tarafa çevirdi. Gördükçe siniri tepesine çıkıyordu sanki.</p>
<p>​Dostunu zor durumda bırakacak bir şey yapmaktan çekindiği için görmezden gelmeye çalıştı ama ne mümkün, her yerdeydi!</p>
<p>​Ona bakınca, özel alanını işgal eden arkası sağlam, şımarık bir kızdan başkasını görmüyordu.</p>
<p>​Eylül, ağaç altında oturup gülüşerek derin bir sohbete girmiş askerleri çektikten sonra kamerasını bu defa birkaç metre ileride sigara içen bedene çevirmişti ki yan profilden gördüğü yüzü hemen tanıdı ve gerildi; zira sabahki korkutucu bakışların sahibi komutandı. Elindeki sigarasını dudaklarına götüren adamla duraksarken parmakları onu resme almak için karıncalandı. Kadrajı esmer adama çevirdiğinde, dudaklarının arasındaki sigaranın dumanını dışarıya bıraktığında hareketsiz kaldı; zira öyle bir görüntü oluşturmuştu ki parmakları deklanşöre değememişti. Ne kadar karizmatik ve fotojenik olduğunu düşündü.</p>
<p>​Binbaşı'ya verdiği sözü hatırlayarak yüzünü buruşturdu. Ömer'in, Eylül'ün burada kalması için sunduğu tek şart; o fotoğrafların içinde olmayacak, özel hayatı işgal edilmeyecekti.</p>
<p>​Ama Eylül için ne mümkün... Kadraja en çok yakışan adamı çekemediği için içten içe üzülüyordu. Derin bir of çekip yemekhaneye doğru yürüdü, arkasından bakan adamın bakışlarının yoğunluğundan habersiz.</p>
<p>​Ömer'in, neredeyse her yerde olan Eylül'den rahatsız olmasının bir sebebi de uzun zamandır karşı cinsi sadece çarşı izinlerinde gören askerlerine yapılan bu emrivakiydi.</p>
<p>​Hayalini gerçekleştirmiş gerçekleştirmesine lâkin bir sürü erkeğin göz hapsinde olması ister istemez onu rahatsız ediyordu. Sürekli flört karışık konuşma çabaları da ayrı bir sıkıntıydı.</p>
<p>​Yediği pirinç pilavı neredeyse boğazına dizilmek üzereyken aynı ses yankılandı yemekhane duvarlarında:</p>
<p>​"Önünüze dönün!" Ömer Komutan'ın sesiyle irkilirken her ne kadar fotojenik bir adam olsa da korkutucu olduğu su götürmez bir gerçekti. Onunla yalnız kalmaktan ya da bakışlarının hedefi olmaktan ölesiye korkuyordu; sanki yüzbaşı değil de hayduttu.</p>
<p>​Bu düşünceleri kafasından atıp etrafına baktı. Sanırım tek korkan kendisi değildi; zira artık kimse ona bakmıyordu. Minnettarlıkla korku hissi arasında geldi gitti.</p>
<p>​Önündeki sandalye çekildiğinde irkilip bakışlarını büyük bedene çevirdi. Bu oydu! Kendisi gerilen bakışlarıyla Ömer Yüzbaşı'yı süzüyor olsa da onun sert bakışları yemeğindeydi. Bir kere bile göz göze gelmeden onu yok saymış, yemeğini yıyordu.</p>
<p>​Bu tavrına kaşlarını çatarak baktı. Hiç yemek adabı bilmez miydi bu adam? "Afiyet olsun." bile dememişti. Ne diye hemen karşısına oturmuştu? Sinirle nefes alıp verirken yine o korkutucu sesini duydu:</p>
<p>​"Yemeğin benim yüzümde mi?" Başını bile kaldırmadan sorduğu soruyla alaylı bir ses çıkardı: "Hıh!"</p>
<p>​"Afiyet olsun Yüzbaşım." dedi bastırarak. Sesinde alay da hâkimdi. İşte o zaman o korkutucu bakışlar onu buldu.</p>
<p>​"Burası asker ocağı! Ünlüler geçidi değil. Bence yeterince manzara resmi çektin. Git artık!" diyerek cevap vermesini beklemeden tepsisini alıp ayaklandı. Eylül cevap verecek durumda değildi; zira iliklerine kadar titremiş ve bu adamdan nefret etmişti.</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ  12.BÖLÜM – BABASIZ İLK AYLAR</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-12bolum-babasiz-ilk-aylar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-12bolum-babasiz-ilk-aylar</guid>
<description><![CDATA[ Koğuşta derin bir sessizlik oldu.
O sessizlikte herkes kendi özlediğini düşündü.
Kimisi annesini...
Kimisi eşini...
Kimisi henüz doğmuş çocuğunu... ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a75d2803079b.webp" length="69006" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 07 Aug 2026 15:43:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ALMANYA TRENİ</p>
<p>12.BÖLÜM – BABASIZ İLK AYLAR</p>
<p>Memduh askere gideli aylar olmuştu.</p>
<p>Köyde mevsimler değişiyor, tarlalar yeşeriyor, sonra yeniden sararıyordu. Günler birbirini kovalarken, Şakire'nin kucağındaki minicik Gülfem de her geçen gün biraz daha büyüyordu.</p>
<p>Ev artık eskisi kadar sessiz değildi.</p>
<p>Sabahları incecik bir bebek ağlayışı avluya yayılıyor, ardından Şâkire'nin ninnileri duyuluyordu.</p>
<p>Fatma Ana, torununu her kucağına aldığında gözleri yumuşuyor, sert mizacının altında sakladığı şefkati kimseye göstermeden küçük kıza usulca gülümsüyordu.</p>
<p>Yusuf Baba ise akşamları işten döndüğünde ellerini yıkayıp doğruca beşiğin başına gidiyor, küçücük parmaklarını avucunun içine alarak uzun uzun torununu seyrediyordu.</p>
<p>"Maşallah..." diyordu.</p>
<p>"Babası görseydi ne sevinirdi."</p>
<p>Bu söz her defasında Şâkire'nin yüreğine dokunuyordu.</p>
<p>Çünkü Memduh, kızının hiçbir ilk anına tanıklık edemiyordu.</p>
<p>Bir sabah Gülfem ilk kez annesine gülümsedi.</p>
<p>Şâkire önce şaşırdı.</p>
<p>Sonra gözlerinden yaşlar süzüldü.</p>
<p>"Bak..." dedi Hatice'ye.</p>
<p>"Bana güldü."</p>
<p>Hatice sevinçle alkışladı.</p>
<p>"Ablacığım, babası bunu görseydi..."</p>
<p>İkisi de sustu.</p>
<p>O cümleyi tamamlamaya kimsenin gücü yetmedi.</p>
<p>Aradan haftalar geçti.</p>
<p>Bir akşam Gülfem'in alt dişlerinden biri görünmeye başladı.</p>
<p>Minicik beyaz bir nokta...</p>
<p>Şâkire, bebeğini kucağına alıp uzun uzun seyretti.</p>
<p>İçinden yalnızca bir cümle geçti:</p>
<p>"Memduh bunu da göremedi."</p>
<p>Baharın son günlerinde Gülfem, beşiğin kenarına tutunup ilk kez emeklemeye başladı.</p>
<p>Hatice heyecanla bağırdı.</p>
<p>"Ana! Ana! Gülfem geliyor!"</p>
<p>Minik elleriyle toprağa doğru ilerleyen kız çocuğu, evin içini kahkahalarla doldurdu.</p>
<p>Şâkire hem gülüyor hem ağlıyordu.</p>
<p>Çünkü o küçücük adımların yanında eksik olan bir çift göz vardı.</p>
<p>Babasının gözleri...</p>
<p>O gece herkes uyuduktan sonra Şâkire kandilin ışığında önüne bir kâğıt koydu.</p>
<p>Kalemi eline aldı.</p>
<p>Derin bir nefes çekti.</p>
<p>Sonra yazmaya başladı.</p>
<p>Canım Memduh'um,</p>
<p>Bugün sana yine uzun zamandır beklediğin bir mektubu yazıyorum.</p>
<p>Allah'a şükür, Gülfem büyüyor.</p>
<p>Sana benzeyen öyle çok hâli var ki...</p>
<p>Bazen gözlerini bana dikiyor. Sanki seni arıyor gibi.</p>
<p>Bugün ilk dişi çıktı.</p>
<p>Geçen hafta da ilk kez bana gülümsedi.</p>
<p>Dün ise emeklemeye başladı.</p>
<p>Her yeni hâlini gördüğümde hem seviniyorum hem de içim burkuluyor.</p>
<p>Çünkü bunların hiçbirini sen göremiyorsun.</p>
<p>Sana anlatırken kelimeler yetmiyor.</p>
<p>Keşke onu bir kez kucağına alabilsen.</p>
<p>Keşke kokusunu içine çekebilsen.</p>
<p>Her gece yatmadan önce fotoğrafın yerine koyduğum mendiline bakıyorum.</p>
<p>Sonra Gülfem'e seni anlatıyorum.</p>
<p>"Bak kızım..." diyorum.</p>
<p>"Senin baban çok iyi bir adamdır."</p>
<p>"Şimdi vatan görevinde."</p>
<p>"Bir gün gelecek."</p>
<p>"Bizi kucağına alacak."</p>
<p>İnanıyorum...</p>
<p>O gün gelecek.</p>
<p>Allah seni korusun.</p>
<p>Seni hasretle bekleyen eşin,</p>
<p>Şâkire. </p>
<p>Günler sonra o mektup asker ocağına ulaştı.</p>
<p>Memduh, koğuşun sessiz bir köşesine çekildi.</p>
<p>Zarfı titreyen elleriyle açtı.</p>
<p>Her satırı ağır ağır okudu.</p>
<p>Sonra başa döndü.</p>
<p>Bir daha okudu.</p>
<p>Bir daha...</p>
<p>Mektubun bazı yerlerinde gözleri buğulanıyor, satırlar birbirine karışıyordu.</p>
<p>Koğuş arkadaşı Hasan sessizce yanına oturdu.</p>
<p>"Evden haber var galiba."</p>
<p>Memduh gülümsemeye çalıştı.</p>
<p>"Kızım emeklemeye başlamış."</p>
<p>Hasan omzuna dokundu.</p>
<p>"Hayırlı olsun baba."</p>
<p>Memduh mektuba yeniden baktı.</p>
<p>Sesini güçlükle duyurabildi.</p>
<p>"İlk gülüşünü göremedim..."</p>
<p>"İlk dişini göremedim..."</p>
<p>"İlk emekleyişini göremedim..."</p>
<p>Bir süre sustu.</p>
<p>Sonra gözlerini uzaklara çevirdi.</p>
<p>"Keşke..."</p>
<p>"Bir kez kokusunu duyabilseydim."</p>
<p>Koğuşta derin bir sessizlik oldu.</p>
<p>O sessizlikte herkes kendi özlediğini düşündü.</p>
<p>Kimisi annesini...</p>
<p>Kimisi eşini...</p>
<p>Kimisi henüz doğmuş çocuğunu...</p>
<p>O gece nöbet sırası Memduh'daydı. Gökyüzünde dolunay vardı.</p>
<p>Aynı saatlerde, köyde Şâkire de avluya çıkmıştı.</p>
<p>Kucağında uyuyan Gülfem'i usulca sallıyor, başını gökyüzüne kaldırıyordu.</p>
<p>Memduh da aynı aya bakıyordu.</p>
<p>Aralarında yüzlerce kilometre vardı.</p>
<p>Ama aynı gökyüzü...</p>
<p>Aynı ay...</p>
<p>Ve aynı hasret...</p>
<p>Onları görünmeyen bir umutla birbirine bağlıyordu.</p>
<p>Devam edecek….</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 11.Cİ BÖLÜM &amp; KARANLIK GECENİN CESARETİ</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-10cu-bolum-karanlik-gecenin-cesareti</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-10cu-bolum-karanlik-gecenin-cesareti</guid>
<description><![CDATA[ “Bazen bir insanın cesareti, yalnız bir hayatı değil; bütün bir ailenin kaderini değiştirir.” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a7383b500529.webp" length="65156" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 06 Aug 2026 21:23:02 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span lang="">ALMANYA TRENİ<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">11. BÖLÜM – KARANLIK GECENİN CESARETİ<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Bazen bir insanın cesareti, yalnız bir hayatı değil; bütün bir ailenin kaderini değiştirir.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Memduh askere gideli aylar olmuştu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Şakire artık genç bir gelin olmanın yanında bir anneydi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Küçük Gülfem’in doğumu, evin içini neşeyle doldurmuştu ama hayat kimseye dinlenme fırsatı vermiyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Bahar, köyün üzerine bütün güzelliğiyle çökmüştü.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Bağlarda asmalar filizleniyor, erik ve kayısı ağaçları meyveye duruyor, otlar diz boyuna kadar uzanıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Yusuf Baba, havaların ısınmasıyla birlikte hayvanları bağ evine götürmeye başlamıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">İnekler, koyunlar ve keçiler gün boyu otluyor; akşam olunca bağ evinin yanındaki ağıllara çekiliyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Bağ evi köyün biraz dışında, asmaların ve meyve ağaçlarının arasında kalan küçük kerpiç bir yapıydı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Elektrik yoktu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Geceleri yalnızca gaz lambasının titrek ışığı vardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Şakire de yeni doğum yapmasına rağmen Yusuf Baba’nın yanında bağ işlerine yardım ediyor, boş vakitlerinde küçük Gülfem’i emziriyor, Hatice ile birlikte yemek hazırlıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Hatice ise artık büyümüş, genç kız olmuştu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Güzelliği dillere düşmeye başlamıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Fakat onun gönlü, annesi Fatma Ana’nın uygun gördüğü kişide değildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Fatma Ana ise kendi akrabalarından biriyle Hatice’yi evlendirmek istiyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Bu yüzden köyde günlerdir gizli gizli konuşmalar dolaşıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Şakire bunu hissediyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Bir gün bağın kenarında kuru dalları toplarken rüzgârın taşıdığı fısıltılar kulağına geldi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Çalıların arkasında birkaç genç konuşuyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“…Bu gece geliriz.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Evde erkek yok.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Hatice’yi sessizce alır gideriz.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Şakire’nin yüreği sıkıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Olduğu yerde donup kaldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Bir süre nefes bile alamadı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Hemen bağ evine koştu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Yusuf Baba hayvanlara su veriyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Baba…”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Dedi nefes nefese.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Hatice’yi bu gece kaçıracaklar.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Yusuf Baba elindeki kovayı yere bıraktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Yüzü bir anda ciddileşti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Emin misin kızım?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Kendi kulaklarımla duydum.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Yusuf Baba derin bir nefes aldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Demek sonunda bunu da yapacaklar…”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Bir süre düşündü.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Sonra sakin ama kararlı bir sesle konuştu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Bu gece kimse uyumayacak.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Hatice olanları duyunca korkudan rengi bembeyaz kesildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Ağabeyim burada olsaydı…”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Diye fısıldadı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Şakire onun ellerini tuttu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Korkma.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Biz seni kimseye vermeyiz.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Akşam çökmeye başladığında bağ evi sessizliğe büründü.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Gaz lambasının cılız ışığı odanın duvarlarında titriyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Dışarıda yalnız cırcır böceklerinin sesi duyuluyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Ay bile bulutların arkasına saklanmıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Karanlık, insanın elini uzatsa tutabileceği kadar yoğundu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Yusuf Baba eski av tüfeğini kapının yanına bıraktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Eline de uzun bıçağını aldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Şakire ise kapının hemen arkasında bekliyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Yeni doğum yapmış olmasına rağmen gözünü bile kırpmıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Beşiğin içinde uyuyan Gülfem’in nefes alışını dinliyor, bir yandan da dışarıdaki en küçük sesi takip ediyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Gece yarısına doğru…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Köpek havlamaya başladı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Sonra ayak sesleri duyuldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Bir…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">İki…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Üç…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Dört kişi…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Kapıya doğru yaklaşıyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">İçlerinden biri fısıldadı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Ses etmeyin.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Hatice içeride.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Tam kapıya uzandıkları anda…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Yusuf Baba kapıyı hızla açtı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Kim var orada!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Diye haykırdı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Gençler bir an neye uğradığını anlayamadı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">İçlerinden biri elindeki bıçağı savurdu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Yusuf Baba da kendini savundu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Kısa süren arbede sırasında gençlerden biri bacağından yaralandı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Acıyla bağırınca diğerleri paniğe kapıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Kaçın!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Diye bağırdı biri.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Karanlığın içinde geldikleri gibi kaybolup gittiler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Sessizlik yeniden çöktüğünde herkes derin bir nefes aldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Hatice korkudan ağlıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Şakire onu kollarına aldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Geçti…”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Artık geçti.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Yusuf Baba uzun süre kapının önünde bekledi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Sabaha kadar kimsenin gözüne uyku girmedi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Ertesi sabah güneş yeniden doğmuştu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Hayat sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Yusuf Baba hayvanlarla ilgilenirken Şakire de bağın içinde otları temizliyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Bir ara başını kaldırdı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Dün gece gelen gençlerden birkaçının uzaktan kendisini izlediğini gördü.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Bakışlarında öfke vardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Şakire ayağa kalktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Korkmadı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Sesini olabildiğince yükseltti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“İyi dinleyin!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Gençler durdu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Ben asker karısıyım!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Bugün bana ya da bu eve bir zarar verirseniz…”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“…yarın jandarma kapınıza dayanır.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">“Kimseden korkmuyorum.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Bağın içi bir anda sessizleşti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Gençler birbirlerine baktılar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Hiçbiri tek kelime edemedi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Başlarını öne eğip uzaklaştılar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Şakire derin bir nefes aldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Belki korkuyordu…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Ama korkusunu göstermemişti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Çünkü bazen bir kadının cesareti…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Silahlardan daha güçlü olabiliyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">O gün Hatice yalnızca kaçırılmaktan kurtulmamıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Şakire de bu ailenin yalnız gelini değil…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Gerçek anlamda kızı olmuştu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Uzaklarda, asker ocağında nöbet tutan Memduh ise bütün bunlardan habersizdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Aynı gökyüzünün altında…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Karısı, onun yokluğunda ailesini koruyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="">Devam edecek…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang=""><o:p> </o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 10.CU BÖLÜM &amp; GÜLFEM’İN DOĞUMU</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-10cu-bolum-gulfemin-dogumu</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-10cu-bolum-gulfemin-dogumu</guid>
<description><![CDATA[ Aralarında yüzlerce kilometre vardı.

Ama ikisinin de kalbi…

Aynı küçücük kız için atıyordu. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a74d431b5e9b.webp" length="34028" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 05 Aug 2026 15:55:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ALMANYA TRENİ 10. BÖLÜM – GÜLFEM’İN DOĞUMU</p>
<p>Yaz, köyün üzerine bütün sıcaklığıyla çökmüştü.</p>
<p>Güneş daha doğmadan kadınlar tarlaya inmiş, pamuk sıralarının arasında sessizce çalışmaya başlamışlardı.</p>
<p>Şakire de elindeki çapayla diğer kadınların arasındaydı.</p>
<p>Karnı artık iyice büyümüştü.</p>
<p>Eğilip kalkarken nefesi daralıyor, beli sık sık ağrıyordu.</p>
<p>Yine de kimseye yük olmak istemiyor, işini bırakmıyordu.</p>
<p>Fatma Ana uzaktan onu izliyordu.</p>
<p>“Bırak artık gelin…”</p>
<p>“Sen iki canlısın.”</p>
<p>Şakire hafifçe gülümsedi.</p>
<p>“Biraz daha ana…”</p>
<p>“Şu sırayı da bitireyim.”</p>
<p>Tam o sırada…</p>
<p>Karnına saplanan keskin bir sancıyla olduğu yerde durdu.</p>
<p>Elindeki çapa toprağa düştü.</p>
<p>Bir eliyle belini tuttu.</p>
<p>Diğer eli karnına gitti.</p>
<p>Derin bir nefes aldı.</p>
<p>Hatice korkuyla yanına koştu.</p>
<p>“Ablacığım!”</p>
<p>“İyi misin?”</p>
<p>Şakire cevap vermeye çalıştı.</p>
<p>“Galiba…”</p>
<p>“Vakti geldi.”</p>
<p>Kadınlar işi bırakıp etrafını sardılar.</p>
<p>Fatma Ana telaşla seslendi.</p>
<p>“Çabuk olun!”</p>
<p>“Gelin eve götürelim.”</p>
<p>Hatice, Şakire’nin koluna girdi.</p>
<p>Yavaş adımlarla köye doğru yürüdüler.</p>
<p>Her sancıda Şakire duruyor…</p>
<p>Derin nefes alıyor…</p>
<p>Sonra yeniden yürüyordu.</p>
<p>Eve varır varmaz komşu köyün ebesine haber salındı.</p>
<p>Kısa süre sonra yaşlı ebe elinde bohçasıyla kapıdan içeri girdi.</p>
<p>Yılların verdiği tecrübeyle Şakire’nin yüzüne baktı.</p>
<p>“Bugün kavuşacaksın kızım.”</p>
<p>“Korkma.”</p>
<p>Evde büyük bir sessizlik vardı.</p>
<p>Hatice kazanlarda su ısıtıyor…</p>
<p>Temiz bezleri hazırlıyordu.</p>
<p>Fatma Ana ise odanın kapısının önünde oturmuştu.</p>
<p>Elindeki tespihi durmadan çekiyordu.</p>
<p>Dudaklarından aynı dua dökülüyordu.</p>
<p>“Allah’ım…”</p>
<p>“Gelinimi de yavrusunu da bana bağışla.”</p>
<p>İçeriden gelen her sancı sesiyle irkiliyordu.</p>
<p>Ama kapıyı açmıyordu.</p>
<p>Çünkü o kapının ardında artık yalnızca bir doğum değil…</p>
<p>Bir annenin yeniden doğuşu yaşanıyordu.</p>
<p>Saatler geçti.</p>
<p>Şakire’nin sesi bütün evi dolduruyordu.</p>
<p>Acıyla karışık dualar…</p>
<p>Sabır…</p>
<p>Gözyaşı…</p>
<p>Ve umut…</p>
<p>Derken…</p>
<p>Evin sessizliğini delen küçücük bir ağlama sesi duyuldu.</p>
<p>İlk önce ebe gülümsedi.</p>
<p>Ardından kapıyı araladı.</p>
<p>“Kızın oldu!”</p>
<p>Fatma Ana’nın gözlerinden yaşlar süzüldü.</p>
<p>Ellerini göğe kaldırdı.</p>
<p>“Şükürler olsun Rabbim…”</p>
<p>Hatice sevinçle içeri koştu.</p>
<p>Küçücük bebeğe hayranlıkla baktı.</p>
<p>“Pembe yanaklı…”</p>
<p>“Ne kadar da güzel…”</p>
<p>Şakire bütün yorgunluğuna rağmen gülümsedi.</p>
<p>Ebe bebeği usulca kucağına verdi.</p>
<p>Şakire minik yüzüne uzun uzun baktı.</p>
<p>Parmaklarını avucunun içine aldı.</p>
<p>Sonra usulca fısıldadı.</p>
<p>“Hoş geldin yavrum…”</p>
<p>“Adın…”</p>
<p>“Gülfem olsun.”</p>
<p>Bebeğin minicik parmakları annesinin parmağını tuttu.</p>
<p>Şakire’nin gözlerinden sessizce yaşlar aktı.</p>
<p>O an aklından yalnızca bir kişi geçti.</p>
<p>“Keşke baban da burada olsaydı…”</p>
<p>Aynı saatlerde…</p>
<p>Yüzlerce kilometre ötede…</p>
<p>Memduh asker ocağında gece nöbetindeydi.</p>
<p>Gökyüzü yıldızlarla doluydu.</p>
<p>Omzundaki tüfeği sıkıca tuttu.</p>
<p>Bir an başını kaldırıp aya baktı.</p>
<p>İçini tarif edemediği bir özlem kapladı.</p>
<p>“Kimbilir…”</p>
<p>“Şakire şimdi ne yapıyordur?”</p>
<p>Diye geçirdi içinden.</p>
<p>Henüz bilmiyordu.</p>
<p>Tam o saatlerde…</p>
<p>Bir kız babası olmuştu.</p>
<p>Aradan günler geçti.</p>
<p>Bir sabah posta dağıtılırken çavuş seslendi.</p>
<p>“Memduh Yusuf oğlu!”</p>
<p>Memduh hızla mektubu aldı.</p>
<p>Şakire’nin yazısını görür görmez yüreği çarpmaya başladı.</p>
<p>Titreyen ellerle zarfı açtı.</p>
<p>“Memduh…</p>
<p>Allah’a şükür, sağ salim bir kızımız oldu. Adını Gülfem koyduk. Sana çok benziyor. Keşke yanında olsaydın. Seni bekliyoruz.”</p>
<p>Memduh satırların devamını okuyamadı.</p>
<p>Gözleri dolmuştu.</p>
<p>Mektubu göğsüne bastırdı.</p>
<p>Yanındaki Hasan sessizce omzuna dokundu.</p>
<p>“Hayırlı olsun baba.”</p>
<p>Koğuştaki diğer askerler de gülümsedi.</p>
<p>“Hayırlı olsun.”</p>
<p>“Allah analı babalı büyütsün.”</p>
<p>Memduh teşekkür etti.</p>
<p>Sonra pencereye doğru yürüdü.</p>
<p>Gökyüzüne baktı.</p>
<p>Dudaklarından tek bir cümle döküldü.</p>
<p>“Keşke… kokusunu duyabilseydim.”</p>
<p>O gece…</p>
<p>Şakire köyde Gülfem’i kucağına alıp uyutuyordu.</p>
<p>Memduh ise kışlada kızının mektuptaki adını defalarca okuyordu.</p>
<p>Aralarında yüzlerce kilometre vardı.</p>
<p>Ama ikisinin de kalbi…</p>
<p>Aynı küçücük kız için atıyordu.</p>
<p></p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 9.CU BÖLÜM &amp; MEKTUPLAR</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-9cu-bolum-mektuplar-4331</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-9cu-bolum-mektuplar-4331</guid>
<description><![CDATA[ Aralarında yüzlerce kilometre vardı.
Ama ikisi de aynı aya bakıyordu. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a7213ed7b763.webp" length="57344" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 04 Aug 2026 19:40:31 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>ALMANYA TRENİ</p>
<p>9. BÖLÜM – MEKTUPLAR</p>
<p>Aradan aylar geçmişti.</p>
<p>Köyde mevsim yaza dönmüştü.</p>
<p>Buğday başak vermiş, tarlalar sarıya kesmişti.</p>
<p>Şakire’nin karnı artık iyice büyümüştü.</p>
<p>Memduh ise asker ocağında gün sayıyordu.</p>
<p>Onları birbirine bağlayan tek şey…</p>
<p>Ayda bir gelen mektuplardı.</p>
<p>İlk Mektup</p>
<p>Şakire, akşam herkes uyuduktan sonra gaz lambasının ışığında önüne kâğıdı koydu.</p>
<p>Kalemi eline aldı.</p>
<p>Uzun süre ne yazacağını bilemedi.</p>
<p>Sonra yavaşça yazmaya başladı.</p>
<p>“Memduh,</p>
<p>Selamünaleyküm. İnşallah iyisindir. Biz burada iyiyiz. Ananla baban sana çok dua ediyor. Hatice her gün senden bahsediyor. Ben de seni çok özledim. Karnımdaki yavrumuz büyüyor. Bazen öyle tekme atıyor ki sanki seni arıyor. Tarlaya da gidiyorum ama anan bana ağır iş yaptırmamaya çalışıyor. Merak etme. Kendine dikkat et. Allah seni bize bağışlasın.</p>
<p>Hasretle bekleyen eşin…</p>
<p>Şakire.”</p>
<p>Mektubu katladı.</p>
<p>Üzerine usulca elini koydu.</p>
<p>Sanki Memduh’un elini tutuyormuş gibi…</p>
<p>Günler sonra…</p>
<p>Asker ocağında posta dağıtılıyordu.</p>
<p>“Yusuf oğlu Memduh!”</p>
<p>Diye seslendi çavuş.</p>
<p>Memduh yerinden fırladı.</p>
<p>Mektubu eline alınca yüzündeki bütün yorgunluk kayboldu.</p>
<p>Koğuşun en sessiz köşesine geçti.</p>
<p>Zarfı dikkatle açtı.</p>
<p>Şakire’nin satırlarını bir kez okudu.</p>
<p>Sonra bir daha…</p>
<p>Sonra bir daha…</p>
<p>Hasan gülümseyerek yanına geldi.</p>
<p>“Ezberleyeceksin galiba.”</p>
<p>Memduh gözlerini mektuptan ayırmadan cevap verdi.</p>
<p>“İnsan sevdiğinin sesini unutuyor.”</p>
<p>“Mektubu okuyunca sanki konuşuyor.”</p>
<p>Memduh’un Cevabı</p>
<p>O gece nöbetten sonra o da yazmaya başladı.</p>
<p>“Canım Şakire,</p>
<p>Mektubunu aldım. Allah senden razı olsun. Günlerdir ilk defa yüzüm güldü. Burada iyiyim. Merak etmeyin. Eğitimler ağır ama alışıyoruz. Hasan diye bir arkadaşım var. Bana kardeş gibi oldu.</p>
<p>Yavrumuzun tekme attığını yazmışsın. Okurken gözlerim doldu. Allah nasip eder de döndüğümde onu kucağıma alırım inşallah.</p>
<p>Anamın, babamın ellerinden öperim. Hatice’ye selam söyle. Sen de kendini üzme. Sakın ağır kaldırma. Gelince bütün yükünü ben taşıyacağım.</p>
<p>Seni Allah’a emanet ediyorum.</p>
<p>Hasretle…</p>
<p>Memduh.”</p>
<p>Haftalar böyle geçti.</p>
<p>Bir mektup köyden askere…</p>
<p>Bir mektup kışladan köye…</p>
<p>Her satırın içinde biraz özlem…</p>
<p>Biraz umut…</p>
<p>Biraz da sabır vardı.</p>
<p>Bir sabah…</p>
<p>Şakire yine tandırın başındaydı.</p>
<p>Yusuf Baba avluya girdi.</p>
<p>Elinde bir zarf vardı.</p>
<p>“Gelin…”</p>
<p>“Askerden mektup var.”</p>
<p>Şakire’nin elleri una bulanmıştı.</p>
<p>Önce ellerini yıkadı.</p>
<p>Sonra zarfı iki eliyle aldı.</p>
<p>Kalbi öyle hızlı atıyordu ki mektubu açarken elleri titriyordu.</p>
<p>Yavaşça okumaya başladı.</p>
<p>“Gelince bütün yükünü ben taşıyacağım…”</p>
<p>Bu cümlede durdu.</p>
<p>Gözlerinden iki damla yaş kâğıdın üzerine düştü.</p>
<p>Fatma Ana sessizce ona baktı.</p>
<p>Hiçbir şey söylemedi.</p>
<p>Sadece omzuna hafifçe dokundu.</p>
<p>Çünkü o da yıllar önce aynı hasreti yaşamıştı.</p>
<p>Aylar geçiyor…</p>
<p>Mektuplar çoğalıyordu.</p>
<p>Her mektubun sonu aynı cümleyle bitiyordu.</p>
<p>Şakire “Biz seni bekliyoruz” diye yazıyordu. </p>
<p>Memduh “Gün sayıyorum” diye.</p>
<p>O gece…</p>
<p>Şakire avluya çıktı.</p>
<p>Ay, köyün üzerine sessizce doğmuştu.</p>
<p>Aynı saatlerde…</p>
<p>Memduh da kışlada nöbet yerinde başını gökyüzüne kaldırdı.</p>
<p>Aralarında yüzlerce kilometre vardı.</p>
<p>Ama ikisi de aynı aya bakıyordu.</p>
<p>Şakire, elini karnına koyarak fısıldadı:</p>
<p>“Bak yavrum…”</p>
<p>“Baban da şimdi bu aya bakıyordur.”</p>
<p>Onları birbirine bağlayan yalnızca mektuplar değil…</p>
<p>Aynı umutla bekleyen iki yürekti.</p>
<p>Birbirlerinden habersiz aynı gökyüzünün altında aynı duayı ediyorlardı.</p>
<p>Şakire:</p>
<p>"Allah'ım, onu bana sağ salim kavuştur."</p>
<p>Memduh:</p>
<p>"Allah'ım, onları bana bağışla."</p>
<p>İkisini birbirine bağlayan tek şey...</p>
<p>Yazılmayı bekleyen mektuplar...</p>
<p>Ve aynı gökyüzüne bakarak edilen dualardı.</p>
<p>DEVAM EDECEK... </p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>DENGESİZLER &amp; 2. Bölüm – Hesap</title>
<link>https://fikirizleri.com/dengesizler-2-boelum-hesap</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dengesizler-2-boelum-hesap</guid>
<description><![CDATA[ ​&quot;Bazı vedalar toprağa verilmez yeğen; insanın içine, ruhuna ve gönlüne gömülür.&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202607/image_870x580_6a620ca190800.webp" length="63172" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 03 Aug 2026 15:34:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>ramazandemir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" align="center" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; text-align: center; line-height: normal; mso-outline-level: 3;"><b><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman';">DENGESİZLER<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; text-align: center; line-height: normal; mso-outline-level: 3;"><b><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif;">2. Bölüm – Hesap<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; text-align: center; line-height: normal; mso-outline-level: 3;"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif;">Bazı vedalar toprağa verilmez yeğen; insanın içine, ruhuna ve gönlüne gömülür.<o:p></o:p></span></i></b></p>
<p style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;">MUZAFFER'İN ANLATIMIYLA</i></b></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Mezarlıktan ayrıldığımızda hava daha da ağırlaşmıştı. Sabaha doğru güneş tepeden parlıyordu ama bir türlü ısıtmıyordu içimi. O aydınlığın içinde insanın içi daha da kararıyordu. Mezarlığın kapısından uzaklaştıkça, ardımda kalan toprağın ağırlığını omuzlarımda taşıyordum. Arabaya bindiğimizde kapı sesi bile fazla geldi kulağıma. İçeride derin bir sessizlik vardı; konuşulsa bozulacak, bozulsa bir daha toparlanmayacak bir sessizlik. Ramo direksiyona sıkıca tutunmuştu. Gözlerini yoldan ayırmıyor, aynaya bile bakmıyordu. Sanki baksa, arkasında kalanları tekrar görmek zorunda kalacakmış gibi... Gözlerindeki o sabit duruş, dikiz aynasından sızacak her türlü hatırayı reddediyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ben ise camdan dışarı bakıyordum. Gözlerim bilinçli bir yere takılmıyordu; şehir kendini önüme atıyordu zaten. Geçen her bina, her yol, her köşe bir anı gibi yüzüme çarpıyordu. Bazıları çocukluğumdan kalmaydı, bazıları içerideyken büyümüştü. Ben yokken değişen her şey, bana ne kadar eksildiğimi hatırlatıyordu. Trafik akıyordu, insanlar bir yerlere yetişiyordu; kimse mezarlıktan çıkmış iki adamın arabasındaki sessizliği bilmiyordu. Ramo vites değiştirirken çıkan o kısa metal sesi, sanki arabanın içindeki tek canlı şeydi. Arada bir direksiyonu sertçe çeviriyor, sonra tekrar aynı suskunluğa dönüyordu. İstanbul her zamanki gürültüsüyle dışarıda akıp giderken, arabanın içindeki o nemli ve soğuk hava genzimi yakıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Benim içimdeyse başka bir yolculuk vardı. Annemin izlerini silemiyordum içimden. Bazı izler silinmez; silinirse insanın içi daha çok acır. Ramo bir şey söyleyecek gibi oldu. Dudakları aralandı ama vazgeçti; söylemedi. En doğrusu buydu belki de. Araba ilerledikçe mezarlık geride kaldı ama içimdeki ağırlık benimle gelmeye devam etti. Bazı ayrılıklar kapıdan çıkınca bitmez. İnsan mezarlıktan ayrılır ama mezarlık insandan ayrılmaz.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Bir yere uğramamız gerek,” dedi Ramo sonunda.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gözlerimi camdan ayırmadan sordum: “Kim var?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo’nun sesi ciddi ve ölçülüydü: “Yusuf.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bu tek kelimeyle bakışlarım hızla cama değil, içeriye döndü. Yusuf, eski çocukluk arkadaşımdı. Mahallenin ortasında birlikte büyümüştük. İlk sigarayı birlikte içmiş, ilk dayaktan sonra birlikte ağlamıştık ama bir noktada yollar ayrılmıştı. O ayrımın nerede başladığı hâlâ bir muamma gibi içimde duruyordu. Yusuf’un ismini duymak, içimdeki zehrin acı bir tat bırakması demekti. Gırtlağıma oturan o kuruluk, Yusuf’un adıyla beraber iyice belirginleşti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Ne zamandır buralarda?” diye sordum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“İki senedir. Arif Kıran’la bağlantı kurmuş,” dedi Ramo. “Küçük işler çeviriyor ama büyümek istiyor. Mahallede senin adını duyunca paniğe kapılmış.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gözlerimi kapadım, derin bir nefes aldım. Burnuma Yusuf'un ihanet kokusu geliyordu; sanki odayı çürümüş bir koku sarmıştı. “Beni öldü sanan çoktur.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo gözlerini yoldan ayırmadan başını hafifçe salladı. “Bazıları da ölmeni dileyenlerden...” Ramo’nun bu kısa gülüşü, aslında sokağın o acımasız gerçekliğinin tek onayıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Az sonra araba durdu. Burası eskiden terk edilmiş bir oto tamircisiydi. Şimdi demir kapısı siyaha boyanmış, camları filmle kaplanmıştı. Kapının önünde iki genç sigara içiyor, biri telefonla oynuyordu. Araba yaklaşınca biri hızla içeri girdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kapıyı açtım, torbamı almadan indim. Ramo da peşimden geldi. İçeride loş bir ışık vardı. Beton duvarlara gri perdeler asılmış, yere kalın halılar serilmişti. Bu bir ofis değildi; bu, mahallenin içinde kurulan küçük bir tahttı. Yusuf, kendine yasa dışı bir krallık kurmuştu. Etrafa yayılan o ağır parfüm kokusu, rutubetli betonun kokusunu bastırmaya yetmiyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Yusuf, arkası dönük halde camın önünde duruyordu. Duyduğu ayak seslerinden kimin geldiğini anlamış gibiydi ama hemen dönmedi. Elleri cebindeydi. Sigarasından bir nefes daha aldıktan sonra yavaşça döndü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Göz göze geldiğimizde zaman bir an için büküldü sanki. İki çocukluk dostu... Aynı sokakta büyüyen, aynı taşı omuzlayan iki farklı adam. Aramızdaki mesafe sadece birkaç adım değil; beş yıllık ihanet ve bir ömürlük vicdan mesafesiydi. Yusuf'un göz bebeklerindeki o anlık titreme, saklamaya çalıştığı tedirginliğin ilk işaretiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Yusuf konuştu: “Hoş geldin,” dedi. “Bizi unutmamışsın.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ona doğru birkaç adım attım. Sert adımlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Bazı yüzleri unutmak kolay olmuyor,” dedim. “Bazı yüzleri görmeden unutmak daha kolay olurdu.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Yusuf hafifçe gülümsedi. Dudakları yukarı kıvrılmıştı ama o gülümsemenin içinde ne dostluk vardı ne de samimiyet. Gözleri soğuktu; bakıyordu ama görmüyordu. Artık tanıdığım Yusuf değildi bu. Üzerindeki gömlek ütülüydü, yakası düzgün, sesi yumuşak ve ölçülüydü; ama bu incelik insanın içini rahatlatmıyordu. Aksine, o sakinliğin altında gizlenen karanlık daha da belirginleşiyordu. Bazı insanlar vardır, sert görünür ama içi yumuşaktır; Yusuf onlardan değildi. O, yumuşak görünürken insanın içini ürpertenlerdendi. Sesindeki o yapay nezaket, avuç içlerimin terlemesine sebep oluyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Konuşurken kelimelerini dikkatle seçiyor, sesini yükseltmiyor, acele etmiyordu. Her cümlesi sanki önceden düşünülmüş, tartılmış, yerine yerleştirilmişti. Bu da onu daha tehlikeli yapıyordu. Çünkü artık fevri değildi; hesap yapıyordu ve hesap yapan bir adam, her zaman bağıran bir adamdan daha korkutucudur. Cümle aralarındaki o kısa duraksamalar, yapacağı hamlenin ağırlığını tarttığını gösteriyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo arkada durmuştu. Konuşmaya karışmıyor, bakışlarını Yusuf’un üzerinde gezdirmiyordu bile ama oradaydı. Varlığı hissediliyordu. En ufak bir kıvılcımda, tek bir yanlış kelimede ortalığı ateşe verecek kadar hazırdı. Ramo’nun sessizliği tesadüf değildi; beklemek onun işiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Duruşu bile patlamaya hazır bir bomba kadar tehlikeliydi. Ellerini cebine sokmuş, omuzlarını gevşek bırakmıştı ama bu rahatlık sahteydi. Bu, patlamadan önceki sakinlikti. Ramo’nun böyle durduğunu daha önce görmüştüm. Ne zaman suskunlaşsa, birilerinin canı yanmıştı. Yusuf’un bunu bilip bilmediğini merak ettim. Çünkü bu odada asıl konuşan kelimeler değil, suskunluktu ve o suskunluğun tarafı Ramo’ydu. Odanın köşesine sinmiş olan o gerginlik, Ramo’nun her nefes alışında biraz daha yoğunlaşıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Konuşmaya devam ettim: “Ben yokken burada kimler sustu, kimler konuştu onları öğrenmeye geldim.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Yusuf bir adım geri çekildi: “Ben susanlardan değilim.” Ne demek istediğimi anlamıştı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gözlerimi kısarak, “O zaman sen de duymuşsundur. Geri döndüm ve gömülmemiş ne varsa, onları ortaya çıkarmaya geldim.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Yusuf’un gülümsemesi silindi. “Bu mahalle artık eskisi gibi değil Muzo,” dedi. “Burada dengeler değişti. Kurallar değişti. Kimse geçmişteki saygıyı bedava vermiyor artık.” Yusuf'un bu çıkışı, odadaki ağır sessizliği bir bıçak gibi ikiye böldü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Eğilmedim, sesim sabitti: “Ben de kimseden saygı beklemeye gelmedim. Sadece kimin ne olduğunu görmek istiyorum. O kadar.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bir sessizlik daha oldu. Yusuf başını çevirdi, arkasını dönüp cama baktı. “Geldiğin gibi gidecek misin, yoksa iz bırakmaya mı geldin?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gözlerimi ondan ayırmadan cevap verdim: “Ben zaten izimi bırakmıştım. Silmeye çalışanlar düşünsün.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ardından Ramo’ya döndüm: “Gidelim.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​İkimiz birlikte çıktık. Kapı yeniden kapandı. İçeride kalan Yusuf, derin bir nefes aldı ve tavanı izledi. Artık sokağa dönmüştüm ve hiçbir şey aynı kalmayacaktı. Dışarıdaki rüzgâr yüzüme vurduğunda, içerideki o kirli havanın ciğerlerime dolan izini atmaya çalıştım.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Mahalleden ayrıldığımızda hava henüz kararmamıştı ama gölgeler uzamıştı. Gündüzün sonu, geceyle pazarlık yapıyordu sanki. Şehir yavaş yavaş kendi yüzünü değiştiriyor, sokak lambaları henüz yanmadan karanlık sessizce mahallelere sızıyordu. Ramo arabayı sürerken ben gözlerimi yine cama dikmiştim ama bu defa bakışlarımda sadece geçmiş değil, önsezi de vardı. Çünkü İstanbul nefesinden tanır adamını. Sen konuşmasan da şehir fısıldar. Dönüşüm artık sadece mahallede değil, başka kulaklara da ulaşmıştı. Gökyüzündeki o gri bulutlar, az sonra çökecek olan karanlığın habercisiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Telefon çaldı. Ramo telefonu kulağına götürdü, tek kelime etmeden dinledi. Başını hafifçe salladı. Yüzüne anlamlı bir ifade oturdu. Konuşma bitince telefonu cebine koydu ama hemen konuşmadı. Direksiyona döndü, sessizce vitesi değiştirdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Başımı çevirip sordum: “Kimdi?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo’nun sesi düz ve sakindi: “Fuat. Barondan biri. Arif Kıran’ın sağ kolu.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo’ya bakınca gözlerim kendiliğinden kısıldı. Onun bakışlarının yönü, duruşunun sertliği beni bir isme götürdü. Kaçmak istesem de hep aynı yerde duran, beynimin arka köşesine çakılı kalmış o isme: Arif Kıran. Babamın ölümünden bu yana silinmeyen, zaman geçtikçe solmayan bir gölge gibi hep oradaydı. Bu şehirde herkes Arif Kıran’ı bilirdi ama kimse adını rahatça söyleyemezdi. İsmi yüksek sesle telaffuz edilmezdi; konuşulacaksa önce etrafa bakılır, sonra ses düşürülürdü. Kelimeler ağızdan değil, fısıltıyla çıkardı. Sanki adı anıldığı anda bir şey çağrılacakmış gibi... Bir bela, bir hesap, yarım kalmış bir kan davası. Bu ismin ağırlığı, arabanın içindeki havayı aniden buz gibi bir sessizliğe hapsetti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Arif Kıran bir insan değildi artık; şehirde dolaşan bir korkuydu. Onun adı karakollardan çok sokaklarda hüküm sürerdi. Dosyalara değil, insanların hafızasına yazılmıştı. Kimse ondan açık açık söz etmezdi ama herkes nerede duracağını bilirdi. Çünkü bu şehirde bazı isimler sorulmazdı; öğrenilir, kabul edilir ve susulurdu. Ben de susmuştum yıllarca ama susmak unutmak değildi. Babamın sokak ortasında yere düştüğü o geceyle birlikte bu isim içime kazınmıştı. Arif Kıran, kanla yazılmış bir yasa gibiydi. Yazısızdı ama kesindi. İtiraz edilmezdi, sorgulanmazdı ve ben daha çocukken bu yasanın gölgesinde büyümüştüm. İçimdeki o eski öfke, bu isimle beraber yeniden nabzımda atmaya başladı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bu isim sadece babamın sonu değildi; benim de kaderimi mühürlemişti. Ne kadar uzaklaşsam da, hangi kapıdan girip çıksam da bir gün karşıma dikileceğini biliyordum. Çünkü bazı hesaplar zamanla kapanmaz. Sadece bekler. Ben Ramo’nun duruşunda Arif Kıran’ın adını yeniden görmüştüm. Arif'in gölgesi, sokağın her köşesinden bize bakıyor gibiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Ne diyor?” diye sordum. İçimden ağız dolusu küfretmek geliyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Senin döndüğünü duymuş,” dedi Ramo. “Ama ses tonundan belliydi, sadece bilgi almak için aramadı. Seni görmek istiyor. Belki seni yoklamak, belki de kendi saflarına çekmek için ilk adım.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Yüzümü çevirdim, gözlerimi yola verdim. “Henüz hiçbir şey söylemedim,” dedim. “Henüz hiçbir tarafa yürümedim ama herkes tarafını belirlemeye başlamış gibi.” Ellerimi dizlerime vurduğumda kemiklerimin sızladığını hissettim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo, İstanbul’un bu tarafında tarafsız kalmanın uzun sürmeyeceğini biliyordu. Bu şehirde ya biriyle yürüyecektin ya da birinin üstünden geçecektin. Ortada kalmak, en kısa yoldan gömülmenin tarifiydi. Benim için gri ton yoktu; ya siyah vardı ya da kırmızı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Araba Arnavutköy’ün içlerine doğru ilerlerken gökyüzü iyice koyulaşmıştı. Bulutlar alçalmış, gece sanki şehrin üstüne ağır ağır çökmüştü. Sokak lambaları seyrekleşiyor, ışıklar arabanın camından içeri güçlükle sızıyordu. Göz gözü görmeyecek hâle gelen sokaklarda artık sadece motorun tekdüze uğultusu ve arada bir yükselen köpek havlamaları duyuluyordu. O sesler bile burada yabancıydı; sanki herkes yerini biliyor, fazla gürültü yapmamaya çalışıyordu. Siyah binaların arasındaki o dar sokaklar, sanki üzerimize doğru daralıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​İstanbul geceye hazırlanırken başka bir şehir doğuyordu. Gündüz insanlara ait olan bu sokaklar, geceleri başka ellere teslim edilirdi. Perdeler çekilir, kapılar kilitlenir, pencerelerden bakan gözler hızla geri çekilirdi. Çünkü gece, kimin nerede duracağını iyi bilirdi. Burada saat ilerledikçe kurallar değişir, adalet sessizleşir, söz yerini bakışlara bırakırdı. Gündüz kural koyanların yerini, gece karar verenler alırdı. O kararlar kâğıda yazılmaz, imza atılmazdı; bir bakışla, bir duruşla, bazen de tek bir hareketle mühürlenirdi. Kimsenin yüksek sesle konuşmadığı, herkesin olup biteni bildiği ama bilmezden geldiği bir düzen vardı. Kapı eşiklerinde duran gölgeler, sokağın yeni sahiplerinin gelişini bekliyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ben bunu yıllar önce öğrenmiştim. Henüz gençken, gecenin neyi sakladığını, neyi açığa çıkardığını görmüştüm. Bazı sokaklardan gündüz geçilir, bazı sokaklardan ise yalnızca gece hesap sorulurdu. Araba ilerledikçe o eski bilgiler bir bir geri dönüyordu. Çünkü bu şehirde gece, insanın geçmişini hatırlatmayı severdi ve ben, Arnavutköy’ün karanlığında gecenin bana yine bir şey anlatmak üzere olduğunu hissediyordum. Yolun kenarındaki paslı tabelalar, geçmişten kalan birer sessiz şahit gibi geçip gidiyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Telefon bir kez daha çaldı. Bu kez elimi cebime attım ve telefonu çıkardım. Numarayı tanıyamadım. Ekrana baktım, cevap vermedim. Ramo bana döndü: “Açmayacak mısın?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Başımı iki yana salladım. Soğuk bir kesinlikle, “Beni unutanlar şimdi arıyorsa, konuşacakları şey beni ilgilendirmez.” Ekranın ışığı, parmaklarımın arasındaki o soğuk metali aydınlatıp söndü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Telefon sustu ama susan sadece arayan kişi değildi. Bu suskunluk bir geçişin sessizliğiydi. Gözle görünmeyen bir savaş, isimler ve imalar üzerinden başlamıştı. Sessizliğim bile mahallede yankı yapıyordu. Bu benim ilk hamlemdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Az sonra mahalle arasında kalmış eski bir kahvehanenin önünde durduk. Neon ışığı titriyordu; sanki mekân bile bizi gördüğüne emin olamıyordu. Burası, yıllar önce neredeyse her gece uğradığımız yerdi. Domino ve okey taşlarının masalara vurdukça çıkardığı sesler sabaha kadar susmaz, çayın her derde deva olduğuna inanılırdı. Dert anlatılır, hesap tutulur, gülünür, susulurdu. Hayat burada ağır ama tanıdık akardı. Şimdi daha kalabalıktı ama garip bir şekilde daha sessizdi. Kapıdan içeri girmeden önce, içerideki havanın değiştiğini hissettim. Sanki sesler bizim gelişimizi bekleyip geri çekilmişti. Kahvehanenin kapısındaki o eski ahşap kokusu, genzimi yakarak beni yıllar öncesine götürdü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​İçeri adım attığımız anda bütün bakışlar aynı anda bize döndü. Bu öyle sıradan bir bakış değildi. Tanıma isteğiyle karışık bir tedirginlik vardı içinde. Bazıları başını çevirdi; görmemiş gibi yapmayı tercih etti. Bazıları göz temasından kaçındı, çay bardağına ya da masanın kenarına odaklandı. Birkaç kişi ise bakmaya devam etti. Ne gülümsediler ne de kaşlarını çattılar. Sadece baktılar. O bakışlarda soru yoktu. Cevap da yoktu. Sadece hatırlama vardı. Yıllar önce kapanmış dosyaların, konuşulmamış gecelerin, yarım kalmış hesapların hatırlanması... Sanki defteri kapatılmış bir hayalet girmişti içeri. Adı anılmayan ama varlığı inkâr edilemeyen bir şey. Bakışların üzerimdeki o ağır baskısı, omuzlarımı daha da dikleştirmeme sebep oldu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo’nun arkamda durduğunu hissettim. O da konuşmuyordu. Zaten bu tür yerlerde kelimeler gereksizdi. Sessizlik, kim olduğumuzu fazlasıyla anlatıyordu. Kahvehane eskiydi ama hafızası tazeydi ve ben o an anladım; bazı mekânlar insanı unutmaz. Sadece doğru zamanı bekler. Masanın üzerindeki o eski örtüler bile sanki bizi tanıyormuş gibi kıpırdandı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo öne geçti. Masaların arasından yürürken sesi sakindi ama duyulmayacak gibi de değildi: “Herkese selamün aleyküm.” Kahvehanenin içi bir anlığına daha da sessizleşti. Ardından dağınık ve isteksiz cevaplar geldi kulağıma. Kimi masadan kısık bir “Aleyküm selam”, kiminden başıyla verilen belirsiz bir karşılık... Ramo hepsini duymuş gibi davrandı ama hiçbirine bakmadı. Geçip köşedeki masaya oturdu. O köşe eskiden de onun köşesiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ben de peşinden gittim. Sandalyeyi çekerken çıkan ses bile fazla geldi kulağıma. Kahvehanede ayakçılık yapan çocuk yanımıza doğru geldi. Gözlerini yerden kaldırmıyordu. Bize bakmamaya özen gösteriyor, adımlarını ölçerek atıyordu. “Hoş geldiniz” demedi. Demeye cesaret edemedi belki de. Çayı masaya bıraktı, bardağın altındaki tabağı bile düzeltmeden geri çekildi. Bardağın tabağa çarparken çıkardığı o ince çınlama, sessizliği daha da derinleştirdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo ağır bir hareketle sigarasını çıkardı, yaktı. İlk dumanı içine çektiğinde yüzü değişmedi ama ortam biraz daha daraldı sanki. Ben elimi çayın yanına koydum ama bardağa dokunmadım. Dokunsam kırılacak gibiydi. Çay bile bu gerilimi kaldıramazdı. Masanın üzerinde duran iki bardak sanki oraya ait değildi. Bir yanlışlık vardı. O masada çay değil, bekleyiş vardı. Bekleyişin de sesi olmazdı. Sanki masaya görünmez bir bomba bırakılmıştı; kimse patlayıp patlamayacağını bilmiyor, herkes ne zaman patlayacağını hesaplıyordu. Ben bu sessizliğin uzun sürmeyeceğini hissediyordum. Çaydan yükselen o hafif buhar, masanın üzerindeki dilsiz savaşı perdeliyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Az sonra biri geldi. Orta yaşlarında, sakalları kırlaşmış, sesi düşük ama kelimeleri ağır biri. Herkes ona "Kadı" derdi. Ne devletten emekliydi ne sokaktan ama her şeyi duyan, her şeyi bilen adamlardandı. Masamıza yaklaşmadan önce bir süre bizi izledi. Sonra geldi, ellerini arkasında bağlayarak konuştu: “Yusuf’un yanına gitmişsin.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gözlerimi adama doğru kaldırdım: “Gitmişim.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kadı başını eğdi: “O çocuk artık senin tanıdığın çocuk değil. Unutmuşsun gibi yapar ama unutmaz. Seni eski yerinde görmek kimilerini rahatsız eder.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gözlerimi çaya çevirdim: “Ben yerime dönmedim. Geldim. Oturdum. Yarın giderim.” Gelişim sadece bir mesajdı; mahalle bunu anlamalıydı. Masadaki çatlakları parmağımla takip ederken Kadı’nın her kelimesini hafızama kazıyordum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kadı kısa bir sessizlikten sonra cebinden tespihini çıkardı, parmaklarında çevirmeye başladı: “Senin gelişin mahallede sessizliği bozdu. Bazı baronlar huzursuz olur, bazıları ise umutlanır ama bilmen gereken şey şu: Huzur diye bir şey kalmadı. Herkesin beklediği bir kurşun var.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kadı'ya bakarak gülümsedim. İlk kez o soğuk bakışlarımda bir kıpırtı oldu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Benim de cebimde yıllardır bekleyen bir kurşun var,” dedim. “Ama ne zaman, kime gider kime patlar onu hâlâ bilmiyorum.” Sözlerim kahvehanenin o tozlu tavanına çarparak dağıldı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kadı sessizce uzaklaştı. Kahvehanede yine konuşmalar başladı ama fısıltıyla. Masaya sadece bir çay bırakılmıştı ama ağırlığı mahallenin ortasına oturmuştu. Kahvehaneden ayrıldığımızda hava tamamen kararmıştı. Rüzgâr durmuştu ama havada sıkışmış bir basınç vardı. İstanbul geceleri böyleydi; fırtına çıkmaz ama insanın içini kemiren bir ağırlık çökerdi. Ramo sessizdi, ben de öyle. Konuşacak çok şey vardı ama bazı sessizlikler kelimelerden daha gürültülüydü. Dışarıdaki soğuk hava, içerideki gerilimi yüzüme çarparak dağıtmaya çalışıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Arabaya binip hareket ettiğimizde telefon bir kez daha çaldı. Bu sefer ne gizli numaraydı ne de tanınmayan bir çağrı. Arayan açıktı. Ekranda bir isim yazmıyordu ama Ramo baktığında yüzü değişti. Elindeki telefona baktım, gözlerimle sordum: “Kim?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo cevap vermeden telefonu bana uzattı: “Seninle konuşmak istiyor.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo’nun uzattığı telefonu aldım. Hiç tereddüt etmedim. Başıma ne geleceğini bile bile, hiçbir ses tonunu kaçırmadan konuşmaya hazırdım. Cihazın metalik soğukluğu parmak uçlarımdan başlayıp tüm bedenime bir ürperti yaydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Alo?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Telefonun ucundaki ses soğuk ve netti. Ne yüksek ne de duygusaldı. Emir verir gibi de konuşmuyordu ama güç, kelimelerin arasına sinmişti. Bu bir adamın değil, bir sistemin sesi gibiydi. Hükmeden bir yankı... Sanki telefonun ahizesinden çelik sesi geliyordu. Sesin tınısı, yıllardır kapalı kalmış bir mahzenin kapısı açılmış gibi küf ve otorite kokuyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Senin adın kulaklarımıza çoktan çalındı Muzaffer. Kimi seni geri döndü sanıyor, kimi ise asla gitmediğini.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sessizce telefondaki adamı dinledim. Konuşmadım. Nefesimi bile belli etmemeye çalıştım. Gözlerim yoldaydı ama dikkatimi dağıtan tek bir şey bile yoktu; çünkü insan bazı sesleri ilk kez duyduğunda dünyayla bağını keser. Arabanın içi daraldı, motorun uğultusu geride kaldı. Sadece o ses vardı artık.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Karşıdan gelen ses sakindi. Fazla kendinden emindi. Tanıtım yapar gibi değil, hatırlatır gibi konuşuyordu: “Ben Arif Kıran,” dedi. İsmini telaffuz ettiğinde sanki görünmez bir el boğazımı hafifçe sıktı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bir anlık bir boşluk oldu. Sanki isminden önce, herkesin bildiği ama söylemediği o ağırlık gelmişti. Ardından devam etti: “Babanı hatırlarsın. Ölümünden önce bana bağlıydı. Benimle yol yürüyordu.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​O cümle, içimde yıllardır kilitli duran kapıyı gıcırtıyla araladı. Damarlarımda biriken o eski öfke yerinden kıpırdadı. Gözlerim bir an karardı ama yine de konuşmadım. Çünkü bazı sözlere cevap vermek aceleye gelmezdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​O, suskunluğumu yanlış anladı. Karşıdan gelen ses devam etti. Daha rahat, daha geniş... Sanki babamın adını ağzında çevirme hakkını kendinde görüyordu. Sanki geçmiş ona aitmiş gibi. Sesindeki o sahiplenici ton, mideme sert bir yumruk gibi oturdu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ben hâlâ susuyordum. İçimdeki öfkeyi bastırmak için değil, büyümesine izin vermek için. Çünkü bu sesle ilk hesap kelimelerle görülmezdi ve ben, Arif Kıran’ın adımı aradığı bu gecenin, geçmişle bugünü aynı çizgide buluşturduğunu çok iyi biliyordum. Bu sessizlik, büyük bir gürültüden hemen önceki o dilsiz boşluktu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Seni görmek istiyorum. Bir çay içeriz. Eskileri konuşuruz. Bakalım sen hâlâ babanın oğlu musun, yoksa kendi yolunun adamı mı?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Telefon kapandı. Duyduklarım karşısında telefonu yavaşça koltuğa bıraktım. Arabanın içindeki sessizlik bu sefer daha derindi. Ramo göz ucuyla bana baktı: “Ne dedi?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gözlerimi yoldan ayırmadan konuştum: “Beni çağırdı.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Gidecek misin?” dedi Ramo merakla. Kısa bir sessizlik oldu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Gideceğim,” dedim. “Ama çay içmeye değil.” Dişlerimi öyle bir sıkmıştım ki çene kemiklerimin sızladığını hissettim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo başını salladı. Direksiyona biraz daha bastı, gaza yüklendi: “Babanı konuşacaklar.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bu kez daha kısık ama daha kesin çıktı sesim: “Ben babamı dinledim. Şimdi sıra onlarda. Konuşacak ne varsa yüzüme söylesinler.” Bana hesaplarımı ödetme sırası gelmişti. İçimdeki intikam duygusu, karanlıkta yolu aydınlatan tek fenerdi artık.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Yarım saatlik bir yolculuğun ardından şehir merkezinde ama gözlerden uzak bir semte geldik. Yolun sonunda demir bir kapı vardı. Girişte iki adam duruyordu; siyah takım elbiseli, kulaklarında telsiz. Araba yaklaşınca biri işaret etti, kapı ağır ağır açıldı. Menteşelerin feryadı, içine gireceğimiz dünyanın ne kadar tekinsiz olduğunu haykırıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo arabayı içeri sürdü. İçeride küçük bir bahçe, etrafı duvarla çevrili bir avlu ve ortada eski tarz bir köşk vardı. Camları loştu ama içeride hayat vardı. Ya da başka bir şeye benzeyen bir hayat... Burası bir baronun sığınağıydı, gücün somutlaşmış haliydi. Bahçedeki ağaçlar bile sanki bu köşkün gölgesinde korkuyla büzülmüştü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kapı açıldığında üçüncü bir adam karşıladı bizi. Konuşmadan başıyla selam verdi, içeri yönlendirdi. Yürürken her adımımı sayıyordum. İçimde garip bir sessizlik vardı ama bu sessizlik korkudan değil, bekleyişten doğuyordu. Sanki her an patlayacak bir bombanın fitilini izliyordum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sonunda geniş bir salona geldik. Tavandaki avize solgun bir ışık veriyordu. Koltukta biri oturuyordu, sırtı dönüktü. “Hoş geldin,” dedi ses. “Ben seni zaten bekliyordum. Baban gittiğinden beri senin bir gün geleceğini biliyordum.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ellerimi cebime sokmadım. Duruşumu bozmadım. Sadece ilerledim ve cevap verdim: “Ben de bir gün birini gömeceğimi biliyordum ama hanginiz olduğunu hâlâ bilmiyorum.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bu, benim Kalaşnikof’umdan çıkan ilk mermimdi; havayı delip geçen bir ikaz atışı. Kendi sesimin yankısı kulaklarımda uğuldarken gözlerimi o koltuğun ensesine diktim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Salonun duvarları koyu ahşapla kaplıydı. İçerisi loştu ama kasvetli değildi. Her detay hesaplanmış gibiydi; koltukların yerinden halının desenine, duvardaki tablolardan avizedeki ışık gücüne kadar her şey buranın bir ofis değil, bir sahne olduğunu gösteriyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ve sahnenin ortasında, sırtı döner koltukta oturan adam yavaşça döndü. Arif Kıran tahmin ettiğimden daha yaşlı görünüyordu. Saçları kırlaşmıştı ama yüzünde tek bir zayıflık emaresi yoktu. Gözleri donuk, dudakları çizgi gibiydi. Odaya hâkim olan sessizliğin sahibi olduğu belliydi. Yüzündeki derin çizgiler sadece yılları değil, üzerinden geçtiği binlerce hesabı anlatıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bir adım daha attım. Ne selam verdim ne tokalaştım. Ramo kenarda durmuş, hiçbir şeye karışmadan bekliyordu. Bu yüzleşme sadece bana aitti. “Hoş geldin,” dedi Arif, tok ama yumuşak bir sesle. “Yıllar sonra bir oğlu daha görmek garip ama tanıdık.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gözlerimi kaçırmadan karşısına dikildim. Gözleri yüz hatlarımı değil, ses tonumu tartıyordu. Her kelimenin içini dinliyordu. Bakışlarındaki o delici dikkat, ruhumu katman katman soymaya çalışıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Babamın buraya ne getirdiğini bilmiyorum,” dedim. “Ama onu buradan götüren şeyi çok uzun zamandır düşünüyorum.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Arif başını hafifçe eğdi. Elindeki kristal bardaktan bir yudum viski aldı. İçindeki içki koyu kehribar rengindeydi. Her yudumda onlarca anı, yüzlerce ölüm biriktirir gibi içiyordu. O sadece viski değil, kan içiyordu sanki; soğuk ve damıtılmış bir öfkeyi yudumluyordu. Bardağın içindeki buzların birbirine çarpma sesi, odadaki tek gerçek gürültüydü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Baban onurlu bir adamdı. Sertti, bazen fazla dik dururdu ama benim için yirmi yıl sadakatle çalıştı. Sonunda da sadakatini kanla ödedi. Ölüm bu oyunun bedelidir. Sen de bunu artık biliyorsundur.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Sadakat mi?” dedim. Sesimin yükselmemesi için kendimi zor tutuyordum. “Bir adam yıllarca hizmet eder, sonra yolun ortasında vurulur. Sadakat buysa, ihaneti merak ediyorum.” Sözlerim havada asılı kalırken ellerimdeki damarların şiştiğini fark ettim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Arif başını hafifçe geriye yasladı. Gülümsedi ama bu gülümsemede sıcaklık değil, üstünlük vardı. “Senin yaşında ben ilk ihanetimi gömdüm. Şimdi bana doğruluk dersi verecek yaşta mısın Muzo?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bir adım daha yaklaştım. Sesim düşüktü ama içimdeki öfke artık susturulamayacak kadar yoğundu. O öfke boğazımı sıkan görünmez bir ipti. Gırtlağımdaki o yumru, her nefeste daha da sertleşip canımı yakıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Ben sana ders vermeye gelmedim. Babamı kimin öldürdüğünü öğrenmeye geldim. Bu şehirde herkes susuyor ama ben artık susmayacağım.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Arif bardağını masaya koydu. Derin bir nefes aldı. Konuşmadan önce birkaç saniye sustu; bu da odanın içindeki gerilimi daha da artırdı. “Babanı ben öldürmedim,” dedi. “Ama ölmesine engel de olmadım.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Tüm sinirimle gözlerim karardı bir an. Göz bebeklerim küçüldü, nefesim düzensizleşti. Bu cümle bir itiraf değil, bir kararın özeti gibiydi. Bu, sistemin soğuk yüzüydü; babam bir çark dişlisiydi. Başımın arkasından aşağı doğru soğuk bir ter boşaldı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Neden?” diye sordum. “Neden bir adama sırtını döndün? Ne yaptı?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Arif sandalyesinden ağır ağır kalktı. Tahtanın zemine sürtünürken çıkardığı o kısa ses, odanın içindeki bütün gürültüyü bastırdı. Artık göz göze, aynı hizada duruyorduk. Ne masa vardı aramızda ne de mesafe. İki adam karşı karşıya gelmişti: Biri bu düzenin kurucusu, diğeri o düzenin enkazında büyümüş olan ben. Odanın her köşesine sinmiş olan o ahşap ve deri kokusu, Arif’in nefesiyle birleşip üzerime çöküyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Arif’in yüzünde öfke yoktu. Pişmanlık hiç yoktu. Sadece alışkanlık vardı. Bir işi anlatır gibi konuşuyordu; defalarca tekrarlanmış, sonucu değişmeyen bir işi. “Baban zayıfladı,” dedi sakin bir sesle.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kelimeyi özellikle seçmişti: Zayıflık.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Ailesine düşkünlüğü arttı. Seni, anneni korumaya çalıştı.” Gözlerimin içine bakarak konuşuyordu. Kaçmadı, kaçırmadı. Sanki babamın adını anmak onun hakkıymış gibi rahattı. “Benimle yürüyen adamlar,” diye devam etti, “ya kuralsız olur ya da yalnız.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bir an durdu. Bu duraklama cümleden daha ağırdı. “İkisini bir arada tutmaya kalktı,” dedi sonra. “Hem benimle yürümek istedi hem de ailesini arkasında bırakmadı.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Bu bir zafer gülümsemesi değildi; sonucu önceden bilinen bir oyunun sıkılmışlığıydı. “Bizim oyunumuzda bu affedilmez bir zaaftır,” dedi. “Ya her şeyini verirsin ya da hiçbir şeyini.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​İçimde bir şeyin çatladığını hissettim ama yüzüme yansıtmadım. Arif bunu fark edecek kadar tecrübeli biriydi zaten. “Hakkâri’deki o köye kaçarak her şeyin biteceğini mi zannetti?” diye sürdürdü. “Geri dönüşü olmayan bir yola girdi. O noktadan sonra geri dönemezdi.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sesini hâlâ yükseltmiyordu. Çünkü buna gerek yoktu. Söyledikleri zaten insanın içini paramparça etmeye yetiyordu. “Gözünün önünde değil,” dedi son cümleyi söylerken biraz daha eğilerek, “gözünün içinde öldürülmeseydi onu zaten bitireceklerdi.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Babamı öldüren sadece kurşun değildi. Onu öldüren, bu adamın dünyasında bir zaaf olarak görülmesiydi. Ve Arif Kıran bunu bana anlatırken tek bir an bile kendini savunma ihtiyacı duymuyordu. Çünkü onun dünyasında suç yoktu; sadece kural vardı. Avuçlarımdaki sızı, sıktığım yumruklarımın içindeki tırnaklarımın etime saplandığını hatırlatıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Avucumun içini kanatırcasına yumruklarımı sıktım. Tırnaklarım etime geçti ama canım yanmadı. O an bedenin ne hissettiğinin hiçbir önemi yoktu. Sesimi yükseltmedim; çünkü bağırmak zayıflığın başka bir şekliydi. Her kelime içimi delip geçiyor, sanki yıllardır içimde biriken her şey tek tek yerinden sökülüyordu. Göğüs kafesimdeki o ağır baskı, her nefeste kaburgalarımı biraz daha zorluyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Başımı hafifçe kaldırdım, gözlerimi Arif’ten ayırmadan konuştum: “Yani bir adam sadece sevdiği ailesi için öldürüldü, öyle mi?” Bu bir soru değildi aslında; cevabını bildiğim bir hükmü ondan duymak istemenin ağırlığıydı. Kelime ağzımdan çıktığında odadaki o ağır hava sanki biraz daha yoğunlaştı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Arif başını eğdi. Bu pişmanlık değildi. Düşünmek de değildi. Sadece kelimelerini doğru sıraya dizen birinin alışkanlığıydı. Sonra gözlerini yeniden kaldırdı. “Sevgi,” dedi sakince, “bizim dünyamızda silahın emniyetidir.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bir an durdu. O duraklama cümleden daha keskindi. “Açık bırakırsan,” diye devam etti, “biri mutlaka tetiğe dokunur Muzo.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​İsmim ağzından çıktığında cümle tamamlanmıştı. Artık söylenecek başka bir şey yoktu. İçimde bir şey sessizce çöktü. Büyük bir gürültüyle değil; kimsenin fark etmeyeceği kadar sessiz bir yıkımla... O ismimi söyleyişi, beş yıllık mahkûmiyetimi yeniden başlatan bir hüküm gibiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Babamı öldüren şey sadece kurşun değildi. Onu öldüren, sevmenin bu dünyada suç sayılmasıydı. Annesini, babasını, eşini ve evladını korumaya çalışmanın zaaf olarak görülmesiydi. Babam nasıl işlere bulaşmıştı, anlayamıyordum; aklım almıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ve Arif Kıran bunu söylerken tek bir an bile tereddüt etmemişti. Sevgiye dair içimde kalan son inanç da o sözlerle birlikte toprağa gömüldü. Artık ne masumiyet vardı ne de geri dönüş. Karşımda duran adam bana bir gerçeği anlatmıyordu; beni de kendi gerçeğine çağırıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ve ben o an fark ettim: Bu masadan kalktığımda aynı insan olmayacaktım. Çünkü bazı cümleler vardır, duyulduğu anda insanın içindeki bütün eski kapıları sonsuza kadar kapatır. İçimdeki o çocuk Muzo, o an orada, o loş salonun ortasında sessizce can verdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sessizlik odaya yeniden yayıldı. Ramo hâlâ kenarda bekliyordu ama kasları gergindi. O da benim içimdeki patlamayı hissediyordu ama ben durgundum. Fırtına çıkarmayan ama fırtına gibi çekilen bir sessizlikle konuştum:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Ben o adamın oğluyum Arif. Babamın oğluyum ama babamın hatasını tekrarlamayacağım. Ne seveceğim ne eğileceğim... Ama bir fark var: Ben sadakatle değil, hesapla yaşarım ve bu hesabın borcu kapanmadı.” Borç benim kan borcumdu; borcu kapatana kadar ne dinlenirdim ne dururdum. Sesimdeki o buz gibi tını, salonun ahşap duvarlarında soğuk bir yankı bıraktı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Arif bir adım geri çekildi. Bu küçük hareket odadaki bütün dengeleri değiştirdi. Az önce yüzüne yapışmış olan o kendinden emin gülümseme silinmişti. Artık bana bakışı farklıydı; ölçen, tartan, ihtimalleri yeniden hesaplayan bir bakış... İlk kez beni karşısında sadece dinleyen biri olarak değil, hesaba katılması gereken biri olarak görüyordu. Kaşlarının arasındaki o hafif çatılma, kurguladığı düzenin ilk çatlağıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sessizlik uzadı. Arif bu sessizliği sevmezdi ama bu kez bozmak zorunda kalan oydu. “Yani,” dedi kelimeleri yavaşça seçerek, “bir taraf seçmeyeceksin.” Bu bir soru değildi; bir tespitti. Belki de son bir yoklamaydı. Gözlerimi ondan ayırmadım.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Ben zaten taraf değilim,” dedim. Bir an durdum. Bu duraklama cümleden daha ağırdı. “Ben...” dedim, “kendimim.” Kelime ağzımdan çıktığında içimde bir yere oturdu. Sanki yıllardır aradığım tanım buydu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Arif’in yüzünde belirsiz bir kasılma oldu. Devam ettim: “Dengemi bozarsan sakince,” dedim, “dengesi bozulmuş her şeyi yıkarım.” Tehdit değildi bu; uyarıydı. Doğanın kuralı gibiydi; taşkın bir nehir gibi önüne ne gelirse alan bir şey... Bakışlarımı bir an bile kırpmadan, onun o heybetli gölgesinin içine kendi hükmümü bıraktım.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Arif konuşmadı. Konuşmasına gerek yoktu. O an ikimiz de biliyorduk: Bu masada artık pazarlık yoktu. Taraf yoktu. Sadece iki farklı dünya vardı ve bu dünyalar bir daha yan yana duramayacaktı. İlk kez Arif Kıran benden korkmadı belki ama beni ciddiye aldı. Bu, onun gibiler için korkudan daha tehlikeli bir şeydi. Aramızdaki o görünmez hat artık kanla çizilmiş bir sınıra dönüşmüştü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Göz göze geldik. Hiçbir kelime edilmedi ama bir karar alınmıştı. Bu dünyada artık ben de vardım ve varlığım sadece bir tehdit değil, bir başlangıçtı. Gözlerimdeki o sönmek bilmeyen fer, birazdan çıkacağımız gecenin karanlığına karışmaya hazırdı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Köşkten çıktığımızda hava daha da ağırlaşmıştı. Rüzgâr durmuş, gökyüzü bulutlarla kapanmıştı. Sokak lambalarının ışığı puslu bir renge bürünmüş, şehir sanki nefesini tutmuş gibiydi. Ramo kapıyı açtı; torbamı almadan koltuğa oturdum. Hiç konuşmadım. Motor sesi dışında araçta bir tını bile duyulmuyordu. Lastiklerin çakıllar üzerindeki ezici sesi, içerideki dilsiz fırtınanın dışarıdaki tek yankısıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo direksiyona yaslanmıştı. Gözleri yolda gibiydi ama bakışı bana kayıyordu; göz ucuyla, belli etmeden beni tartıyordu. Sustukça daha da dolduğumu, içime kapandıkça keskinleştiğimi biliyordu. Konuşmadığım anlar fırtınanın toplandığı anlardı. Ramo bunu ilk günden beri bilirdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Yüzleştiğim şey bir adamdan ibaret değildi. Karşımda duran, etten kemikten bir beden değil; yıllar içinde kurulmuş, kanla beslenmiş bir sistemdi. Babamın ölümünde kurşun kadar ağır olan şey, o kurşunu ateşleten düzenin soğukkanlı işleyişiydi. İnsanları zayıflıklarına göre ayıran, sevgiyi suç sayan, merhameti affetmeyen bir çark... Şehrin ışıkları camdan içeri sızarken her bir parlama ruhumdaki o yeni ve karanlık Muzaffer’i aydınlatıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ve şimdi o düzenle aramızda sadece ince bir çizgi kalmıştı. Ne tam içindeydim ne de bütünüyle dışında... Ama çizgiler böyledir; ya aşılır ya da silinir. Ortasında durulmaz.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo sessizliği fazla uzatmadı. Sesini alçalttı, kelimeleri dikkatle seçti: “Ne düşünüyorsun brem?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gözlerimi kapadım. Başımı koltuğun arkasına yasladım. Karanlıkta düşünmek daha kolaydı; insanın yüzüne çarpan dünya sustuğunda içindeki ses netleşirdi. “Düşünecek bir şey kalmadı,” dedim. Sesim sakindi. İçimde fırtına yoktu artık; fırtına geçmişti. Geriye sadece yön kalmıştı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Hesap net,” diye devam ettim. “Kurşun kimin parmak izini taşıyorsa ona dönecek.” Odamdaki o küf kokusu bile bu yeni kararımın yanında daha taze kalıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo cevap vermedi; vermesine gerek de yoktu. Direksiyonu biraz daha sıkı tuttu. Bu da onun cevabıydı. Bazı kararlar alkış istemez, sadece yola çıkmayı bekler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo’nun yüzünde belirsiz bir gülümseme belirdi. Ne sevince benziyordu ne de rahatlığa; daha çok yaklaşan bir fırtınayı önceden görmüş birinin ifadesiydi bu. Direksiyonu düzeltmeden, gözlerini yoldan ayırmadan konuştu: “Ama o parmak izleri birden fazla elde.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gözlerimi açtım. İçimde bir tereddüt yoktu. Artık soru sormuyordum; cevaplar çoktan yerini bulmuştu. “O zaman kurşun da fazladır,” dedim. “Herkes ederi kadar mermi alacak.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bu söz ağzımdan çıktığında içimde bir kapı daha kapandı. Merhametin değil, beklemenin kapısıydı bu. Çünkü bazı hesaplar tek bir adrese yazılmaz. Bazı suçlar bir kişinin parmağıyla değil, bir düzenin bütün elleriyle işlenir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Adalet, kitaplardan öğrenilen bir şey olmaktan çıkmıştı artık benim için. Ne mahkeme salonlarına sığıyordu ne de kâğıt üzerindeki hükümlere. Adalet benim elimle tecelli edecekti ve elimdeki mermi sayısı düşman sayımı belirleyecekti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo’nun gülümsemesi silinmedi ama derinleşti. Bu, “Anladım” demenin onun dilindeki karşılığıydı. Araba karanlığın içine doğru ilerlerken artık yol değil, niyet vardı önümüzde ve ben biliyordum: Bu yolda geri dönüş tabelası yoktu. Arabanın sarsıntısı, her metrede beni bu yeni ve kanlı kadere biraz daha sıkı bağlıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Yol gecenin içine doğru ilerliyordu. Beton binalar, loş ışıklı sokaklar ve dip dibe gelmiş hayatlar geçiyordu camın arkasından. İstanbul büyüktü ama yeraltı dünyasında herkes birbirine yakın yaşardı. Birinin attığı adım, başka birinin boğazına kadar yansırdı. Arif Kıran’la yapılan o kısa ama yoğun görüşme, benim adımı artık fısıltılardan çıkarıp açıkça telaffuz edilir hâle getirmişti. Bu sadece bir karşılaşma değil, bir meydan okumaydı. Sokağın o tekinsiz sessizliği, ismimin her köşede bir yankı bulduğunu fısıldıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Ne zaman düştüğünü hatırlıyor musun?” dedim aniden. “O ilk kez toprağı öptüğün anı?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo hafifçe güldü: “On üç yaşındaydım. Sokakta kavga çıktı, bir abiye bulaştım. O da bana tekme attı. Çenem çarptı yere. Dişimin biri hâlâ eksik o namussuz yüzünden.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bakışlarımı yoldan ayırmadım: “Ben on bir yaşındaydım. Babamın kanı dizlerime bulaştığında yere çöktüm. O günden sonra diz çökmedim.” Sözlerimin ağırlığı, arabanın içindeki nemli havayı iyice yoğunlaştırdı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bu söz arabada taş gibi bir sessizlik yarattı. Ramo bu cümleye karşılık veremedi. Zaten gerek de yoktu. Bazı cümleler kendi yankısını yaratırdı ve benim bu cümlem gecenin en derin sessizliğinde yankılanmaya başladı. O an dizlerimdeki o eski lekeyi, yıllar geçmiş olsa da yeniden hissetmiş gibi sızladım.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Arabayı Arnavutköy sınırlarında bir apartmanın önüne çektik. Burası Ramo’nun birkaç ay önce kiraladığı ama kimseye söylemediği bir yerdi. Güvenli sayılmazdı ama kısa süreli kalmak için yeterliydi. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir bina gibiydi ama içinde özel yapılmış çelik kapaklı bir oda, duvarda gizli bir silah rafı ve cam kenarında bir dürbün duruyordu. Burası benim sığınağım ve savaş odamdı. Duvarlardaki o gri boya, bu odayı dünyanın geri kalanından tamamen soyutluyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Burası artık senin için hazır,” dedi Ramo. “İçeride elini yıkarsın. Sonra ne yapacağımıza karar veririz.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​İçeri girerken başımı çevirdim: “Karar verilecek bir şey yok. Ben geldim. Onlar da bunu biliyor artık. Şimdi hesap sırası. Kim ne sakladıysa ortaya çıkacak.” Sesim kararlıydı; sanki bir hüküm veriyordum. Eşiği geçtiğim anda içerideki o bayat hava ve metal kokusu ciğerlerimi selamladı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Dairenin içine girer girmez ayakkabılarımı çıkardım. Kapının kapanma sesi arkamda kalan dünyayı susturur gibiydi. Beton zemine bastığımda ayaklarımın altından yükselen soğuk tanıdıktı; bir anlığına cezaevi hücresinin o nemli, kemiklere işleyen soğuğu geldi aklıma. Aynı sertlik, aynı hissizlik... Ama bu kez içeride yalnız değildim. Tabanlarımdan yukarı doğru tırmanan o sızı, zihnimdeki bütün o dağınık sesleri tek bir noktada topladı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Oda sessizdi. Sessizlik bile yerini biliyordu burada. Duvarlara yaslanmış gölgeler, köşelerde bekleyen karanlık ve silahlar... Masanın üzerinde duranlar, duvara dayananlar... En sevdiğim silah köşede duruyordu: Kalaşnikof. Soğuk metalinde bir tanıdıklık vardı; insanın güvenmemesi gereken ama yine de eline yakışan türden. Bir dost gibi konuşmayan, soru sormayan, sadece bekleyen bir dost. Elimi o kaba gövdeye sürdüğümde parmak uçlarımda biriken o eski karıncalanmayı yeniden duydum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ama bu geceyi farklı kılan silahlar değildi. Asıl fark, artık bir hedefin olmasıydı. Belirsizlik bitmişti. İnsan neyle savaşacağını bildiğinde içindeki karmaşa da susar. Benim içimde de o an bir düzen oluştu. Sert, karanlık ama net bir düzen... Sırtımı soğuk duvara yaslayıp beklemeye başladığımda, damarlarımda akan kanın artık daha düzenli çarptığını hissettim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Camın önüne geçtim. Şehre baktım. İstanbul aşağıda uzanıyordu; ışıklarıyla, sesleriyle, bitmek bilmeyen hareketiyle... Uzakta bir siren sesi yankılandı, sonra daha da ötede bir kadının bağırtısı duyuldu. Kimse durmadı. Kimse dönüp bakmadı. İstanbul her zamanki gibi geceye alışıyordu. Şehrin parıltılı silüeti, birazdan dökülecek olan o yeni kanın kokusunu şimdiden içine çekiyordu sanki.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ama ben o gece alışık olduğu adam değildim. Bu şehre sadece dönmemiştim. Kaçıp gelen biri gibi değil, yerini hatırlayan biri gibi duruyordum. İstanbul’un içine adım atmamıştım sadece, içine yerleşmiştim ve şehir bunun farkında olmasa da artık benim de onun kadar karanlık bir parçam vardı. Dışarıdaki o bitmek bilmeyen uğultu, içimdeki o derin sessizliğin yanında cılız bir fısıltı gibi kaldı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo mutfağa yönelmişti. “Bir şey yer misin?” diye sordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Cevap vermedim. Hâlâ cama bakıyordum. Sonra kısık bir sesle konuştum: “Birini daha göreceğim. O kız... Annemin ölümünden sonra gelip mezarın başında ağlayan. Adını bile sormamıştım. Şimdi onu bulmam gerek.” O siluet içimde kapanmayan bir kapı gibiydi. Zihnimdeki o buğulu görüntü gecenin karanlığıyla birleşip iyice belirginleşti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo durdu. Aramızdaki mesafe birden daha da açıldı. “Kim olduğunu biliyor musun?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Başımı iki yana salladım: “Bilmiyorum ama gözlerini hatırlıyorum. Orada ağlayan biri varsa, içinde hâlâ insan kalmıştır. Belki de hâlâ bir şeyleri kurtarabilirim.” Bu içimdeki son zayıf ışıktı. Sesimdeki o hafif titreme, kaskatı kesilmiş ruhumdaki son yumuşak yerin kanıtıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo kaşlarını çattı: “Bu şehirde kimseyi kurtaramazsın Muzo. Hele kendini hiç.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gülümsedim; ilk kez bir insan gibi gülümsedim. “O zaman dengesizlik burada başlıyor.” Kurtarmaya çalışmak benim yeni zaafım olacaktı. Gülüşüm, odanın loş köşelerinde kısa bir an parlayıp sonra karanlığa gömüldü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sabah olduğunda şehir hâlâ uyumuyordu. İstanbul hiçbir zaman tam olarak uyumazdı; sadece gürültüsünü düşürür, gölgelerine çekilirdi. Pencerenin önünde, sabahın ilk ışıklarıyla sokağı izliyordum. Gökyüzü hâlâ griydi. Gri, bu şehir için nötr değildi. Gri burada savaş öncesi sessizliğin, pusuda bekleyen şiddetin rengiydi. Ufuktaki o soluk aydınlık, gecenin kirini örtmekten çok yeni bir kederin kapısını aralıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo salondaki koltukta uzanmış gözlerini dinlendiriyordu ama tam anlamıyla uyumuyordu. İkimiz de geceden kalma, ikimiz de içinden çıkamadığımız düşüncelerin içinde kıvrılıp durmuştuk. Ramo'nun uykusu bile teyakkuzdaydı. Duvarda asılı olan eski ama temiz gömleğimi üzerime geçirdim. Ceplerimi yokladım, saati bileğime taktım. Çalışmıyordu ama bileğim boş kalmasın diye oradaydı. Saatin durmuş olması, takvimlerin benim için hâlâ o uğursuz günde asılı kaldığını hatırlatıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Mutfağa girdiğimde masanın üzerinde bir kâğıt buldum. Ramo yazmıştı: “Bugün biraz dağıl. Hareketsiz kalırsan hedef olursun. Mahallede bir göz beni çağırdı. Öğleden sonra dönerim. Sakın tek başına bir şeye bulaşma; kardeş mardeş demem seni mahvederim brem.” Notu buruşturmadım. Katlayıp ceketimin cebine koydum. Ramo’nun sözleri mantıklıydı ama benim için mantık artık sadece geciktirilmiş içgüdüydü. Mutfaktaki o ağır çay kokusu, Ramo'nun yokluğunu daha da belirginleştiriyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Aklıma saplanan o kadın, mezar başında ağlayan o siluet hâlâ zihnimin kıyısında bir yankı gibi dönüyordu. Sokağa çıkarken adımlarımı yavaş attım ama karar çoktan verilmişti. Metroya binmedim, otobüs de kullanmadım. Adımlarımı takip ederek yürümeyi tercih ettim. Yürüyerek şehrin nabzını doğrudan kendi ayaklarımla hissetmek istiyordum. Ayaklarımın altındaki pürüzlü asfalt, sanki bana şehrin sakladığı en derin sırları fısıldıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Annemin mezarına çıkan yolu yeniden geçtim. Sokağın köşesinde, çöp konteynerlerinin yanında yaşlı bir adam oturuyordu. Gözleri kapalıydı ama yüzü tanıdıktı. Yıllar önce annemin hastaneye götürülmesinde yardımcı olan mahalleden birisiydi. Ramo ismini söylemişti ama unutmuştum. Yanına oturdum. Adam başını yavaşça bana doğru çevirdi. Yaşlı adamın yüzündeki her bir çizgi, bu mahallenin tozunu yutmuş yılların birer imzasıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Sen Zehra’nın oğlu musun?” diye sordu kısık bir sesle.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Başımı salladım: “Evet. Ben Muzo.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Adam yavaşça doğruldu, gözlerini ovuşturdu. Uzun süredir doğru dürüst kimseyle konuşmadığı belliydi. “Senin annen çok güçlü bir kadındı,” dedi. “Ama çok da sessizdi. O sessizlikle yaşadı, o sessizlikle öldü.” Sanki annemin hikâyesi o yaşlı adamın hafızasına yüklenmişti. Adamın sesindeki o titrek tını, annemin yokluğunu bir kez daha omuzlarıma yükledi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bekledim. Cevap almak için değil, sesin bana getireceği bir ipucu için bekledim. Adam devam etti: “O son zamanlarında hep bir kızla gelirdi buraya. İnce uzun saçlı, esmer... Gözleri çok başka bakardı. O bakışlarda hem acı hem de derin bir söz vardı. Zehra’ya bir şey olursa ona sahip çıkacağına söz verdiğini duydum ama annen ölünce bir gün geldi, ağladı ve gitti. Sonra bir daha görmedim.” Kalbimin ritminin değiştiğini, avuçlarımın ısındığını hissettim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Nefesim göğsüme saplandı bir an. “Adını biliyor musun?” diye sordum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Adam başını iki yana salladı: “Ama hep annene ‘Sibel Abla’ derdi. O kadar. Daha fazlasını hiç duymadım.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ayağa kalktım. Cebimden bir miktar para çıkardım, adamın cebine sıkıştırdım. Benden aldığı parayla değil, verdiği isimle değerliydi. Parmaklarımdaki parayı adama verirken aslında bir umudun ilk bedelini ödediğimi biliyordum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Teşekkür ederim,” dedim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Yaşlı adam hafifçe gülümsedi: “Eğer o kızı bulursan ona söyle; annen seni asla bırakmadı. Senin için dua ederken öldü.” Bu son söz göğsümdeki o kilitli kapıyı bir kez daha zorladı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Birkaç adım uzaklaştıktan sonra durdum. Gözlerimi yere diktim. Sibel... İsmi tam buydu belki. Belki de sadece yarısı... Ama artık bir ipucu vardı ve bu şehirde birini bulmak önce adını bilmekle başlardı. İsmi içimden tekrar ettikçe, sanki sokağın rüzgârı bile bu adın etrafında dönmeye başladı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Geri dönerken yolu bilerek uzattım. Her sokağın köşesine, her duvar yazısına, her bakışa dikkat ettim. Çünkü şehir sessiz ama dikkatli insanlara bazı sırlarını gösterirdi. Ramo’nun verdiği o kısa uyarı notu cebimdeydi hâlâ ama bana göre artık saklanma zamanı değildi. İz sürme vaktiydi. Her sokağın başına geldiğimde gölgelerin içinden o esmer silüetin çıkmasını bekledim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Telefonu cebimden çıkardım. Rehberde kayıtlı olmayan ama hatırladığım bir numarayı çevirdim. İki yıl önce mahalleyi terk etmiş bir tanıdığımdı. O zamanlar kaçak içki işinde çalışır, yarı legal mekânlara tedarik sağlardı. Şimdi muhtemelen gölgelerin ticaretini yapıyordu. Telefonun o tekdüze çalma sesi, beynimin içinde sabırsız bir tempoyla yankılanıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Telefon açıldığında ses hâlâ aynıydı: “Buyur?” dedi daha kim olduğumu bilmeden. Ben de hiç kim olduğumu söylemeden konuya girdim; çünkü sesimden beni tanıdığını biliyordum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Sibel adında, yirmili yaşlarda, esmer biri. Mezarlık civarında oturuyormuş zamanında. Bulmam lazım.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Karşıdaki ses hemen cevap vermedi. Hafif bir kahkaha duyuldu. Sanki ona imkânsız bir görev vermiştim. “Sen içerideyken dünya çok değişti Muzo ama bazı kadınlar hâlâ bazı erkeklerin kaderinde duruyor. Ben sana onun kaldığı yeri söyleyebilirim ama orası sadece adrese gitmenle çözülmez. O kızın artık kendini koruyanları var.” Hattın ucundaki o alaycı ses, aradaki engellerin ne kadar dik olduğunu hatırlatıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kararlı bir sesle devam ettim: “Korunan herkesin bir sebebi vardır ama ben o sebebi tanımaya geldim. Gerekirse gölge gibi yaklaşırım, yeter ki iz bulayım.” Benim gölgem bu şehrin karanlığından daha yoğundu. Gözlerimi karşıdaki binanın tepesine dikip beklediğim o kısa sessizlik, verdiğim kararın mührüydü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Telefon kapandı. Adres geldiğinde bir kez daha sessizliği sırtıma aldım. Çünkü o sessizlik artık bir yoldu. İsimsiz bir kadına, geçmişten gelen bir bağa doğru yürüyordum ve belki geçmişin en temiz yerinde ilk kez kirlenmeden bir şeye dokunabilecektim. Adres Göztepe’nin ara sokaklarından birindeydi. Şehir o bölgede biraz daha sessiz, biraz daha “temiz” görünürdü ama ben hangi kaldırımın altında hangi geçmişin gömülü olduğunu bilecek kadar çok şey yaşamıştım. Bazı sokaklar sandığın kadar masum değildi, bazı evler içindeki sessizlikle konuşurdu. Masumiyet bu şehirde sadece iyi gizlenmiş yürüyen bir yaraydı. Göztepe’nin o düzenli ağaçları bile altında sakladığı o sinsi karanlığı gizlemeye yetmiyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Binanın önüne geldiğimde apartman dördüncü kattaydı. Kapı zili yoktu, sadece metal tokmaklı eski bir daireydi. Kapının üzerinde isim yazmıyordu. Bu iyiye işaretti. Bu tür evlerde ya kaçanlar yaşardı ya da korunması gerekenler. İkisi de artık alışık olduğum şeylerdi. Merdivenleri çıkarken her basamağın gıcırtısı, içerideki dilsiz hayata doğru yaklaştığımı hatırlatıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Daireye yaklaşmadan önce adımlarımı yavaşlattım, durup çevreme baktım. Sokağın köşesinde bir manav vardı; kasalar taşmış, portakallar kaldırıma kadar yayılmıştı. Meyveler parlak, düzenli, her şey olması gerektiği gibiydi. Hemen yanında bir tantunici tezgâhının önünde dikilmiş, müşteri çekmek için bağırıyordu; ama öyle bir bağırıştı ki insanın ister istemez gülümseyesi geliyordu. Tantuniciden yükselen o ağır yağ kokusu ve duman, sokağın o yapay sakinliğini biraz olsun dağıtıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Buyurun efendim, Mersin usulü tantuni burada, tadına doyum olmaz!” diye başladı. Ardından lafı iyice şakaya vurdu: “Tezgâhtaki ustamız Yavşak Kazım, şefimiz Şerefsiz Metin, paketçimiz Piç Serhat! Çok yakında jet skiyle Bursa’ya paket servisimiz başlayacaktır!”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kendi söylediğine kendi güldü ama belli ki dilbaz bir adamdı. Sokak da bu gürültüye alışmış gibiydi; kimse dönüp bakmadı. Şaka, duman ve et kokusu havaya karıştı. Birkaç adım ötede kaldırıma yaslanmış yaşlı bir kadın cep telefonuyla konuşuyordu. Sesi kısık ama aceleciydi; belli ki bir yerlere yetişmesi gereken dertler anlatıyordu. Balkonlardan sarkan çamaşırlar rüzgârda hafifçe dalgalanıyor, iplerde asılı gömlekler ve çarşaflar sokağın üstüne bir tür gündelik hayat perdesi çekiyordu. Rüzgârda salınan o beyaz çarşaflar, sokağın kirli gerçeklerini perdelemeye çalışan birer hayalet gibi duruyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​O tantunici hariç her şey sıradandı. Fazlasıyla sıradan... Ama ben bu şehri biliyordum. İstanbul’da sıradanlık çoğu zaman masum olmazdı. Gürültü, şaka, telaş... Hepsi insanın dikkatini dağıtmak için vardı. Normal görünen görüntülerin ardında konuşulmayan, adı konmayan gerçekler gizlenirdi. Bu sokak, gündüzün alışkanlığıyla geceyi kandıran bir yüz takmıştı. Kaldırımdaki o renkli portakal kasalarının gölgesinde sokağın o değişmeyen sertliği saklıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​O an fark ettim; bu sakinlik güven vermek için değil, hazırlıksız yakalamak içindi. Gülüşlerin, bağırışların, çamaşır iplerinin arkasında başka bir düzen çalışıyordu ve ben bu düzeni sezebilecek kadar uzun süre bu şehrin içinde kalmıştım. Her şey normaldi. İşte bu yüzden tehlikeliydi. Ensemde hissettiğim o hafif serinlik, sokağın beni sessizce izlediğinin ilk uyarısıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Tokmağı iki kez vurdum. Bir süre ses çıkmadı. Sonra kapının ardından hafifçe bastırılmış bir ses geldi: “Kim o?” Cevap vermedim. Sesi tanıyıp tanımadığımı anlamak istiyordum. Yine aynı ses geldi: “Kim o dedim?” Kapının arkasındaki o hafif hışırtı, içerideki tekinsiz bekleyişin kanıtıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kapıya biraz daha yaklaştım: “Sibel burada mı?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sessizlik... Bu kez daha uzun sürdü. Sonra kapının ardındaki ses bir adım geri çekildi. Ayak seslerini duydum. Kilit çevrildi ama kapı açılmadı. “Sen kimsin?” diye sordu kadın. Ses netti. Hafif kısıktı ama kararlılık taşıyordu. Kadının sesindeki o temkinli ton, bir savunma duvarı gibi araya girmişti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ürkütmeden cevap verdim: “Ben Muzo’yum. Zehra’nın oğlu.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kapının ardındaki sessizlik bu kez duvara çarpan bir dalga gibiydi. Sonra kilit sesi tekrar duyuldu. Kapı yavaşça açıldı. Açılan her santimde, geçmişten kalan o tanıdık acının yüzüme vurmasını bekledim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kadın kapının arkasında duruyordu. Esmerdi. Saçları omuz hizasında, bakışlarında tuhaf bir sertlik vardı. Gözleri, yıllar öncesinden tanıdığı ama o zaman sadece kısa süreliğine gördüğü bakışlardı. Gözlerimle onu taradım ama tek kelime etmedim. Bakışları beni kilitledi; sanki orada, mezarın başındaki o an, zaman tünelinden fırlamıştı. Sibel de konuşmadı. Birkaç saniye boyunca sadece birbirimize baktık. Sibel'in gözlerindeki o hüzünlü fer, annemin son günlerinin tek şahidi olarak karşımda duruyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sonra Sibel konuştu: “Sen anneni gömdüğünde içerideydin.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Mutsuz bir şekilde başımı salladım: “Görmedim ama seni hatırlıyorum.” Boğazıma oturan o acı tat, Yusuf’un adıyla beraber iyice belirginleşti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sibel derin bir nefes aldı, başını hafifçe öne eğdi: “Ben oradaydım çünkü ona söz vermiştim.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Ne sözü?” dedim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Eğer sen dönemezsen seni korumam için...” Bu itiraf omuzlarımdaki o görünmez yükü bir kat daha ağırlaştırdı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kaşlarım birden çatıldı. Bu kadarını doğrudan beklemiyordum. Annemin koruma kalkanı karanlık sokaklara uzanmıştı. Annemin son nefesinde bile beni düşündüğü gerçeği, içimdeki o katılaşmış öfkeyi bir anlığına sızlattı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sibel içeri adım attı, kapıyı biraz daha açtı: “İçeri gir,” dedi. İçerideki o hafif lavanta ve toz kokusu, dışarıdaki o karmaşadan sonra tuhaf bir dinginlik sunuyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Daire sade ama temizdi. Perdeler kapalıydı, içerisi loş ışıklıydı. Sessizdi. Sanki içeride bir yaşam değil, bir saklanış vardı. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. Bu ev onun da hapishanesi gibiydi. Sibel mutfağa yöneldi, çay demlemeye koyuldu. Salondaki eski kanepenin ucuna oturdum. Gözlerim etrafı taradı. Duvarda Zehra’nın, yani annemin bir fotoğrafı vardı. Bir de küçük bir masa üzerinde eski bir Kur'an... Duvardaki o soluk fotoğraf, odanın içindeki dilsiz hayatın tek canlı parçası gibi duruyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sibel çayı getirirken konuştu: “Annenin ölmeden bir gün önce söylediği bir cümleyi hiç unutmadım,” dedi. “'Benim oğlum tek kalırsa da eksik kalmasın' dedi.” Annemin o vasiyeti, odanın loş köşelerinde buz gibi bir yankı bıraktı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bardağı aldım ama içmedim: “Sen neden bu kadar uzun süre uzak durdun?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sibel gözlerini kaçırmadı: “Çünkü seni tanımıyordum ve seninle tanışmaya cesaretim yoktu. Zehra’ya verdiğim sözün ağırlığı büyüktü ama ben onu yerine getirecek kadar güçlü biri değildim.” Sibel’in sesindeki o itiraf, aramızdaki görünmez buzları bir nebze olsun eritti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Çayı yudumladım. Sessizce, tartmadan... “Şimdi neden karşıma çıktın?”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sibel bir an düşündü. Sonra başını kaldırdı: “Çünkü bu şehirde bazı karanlıklar seni bulmadan önce, senin içindeki karanlığı tanımak istedim. Ne kadar uzağa kaçarsan kaç, bazı insanlar seni bırakmaz ve sen artık sadece annenin oğlu değilsin. Sen bir gölge oldun. O gölge ya seni boğar ya da seni görünmez yapar.” Sibel’in sözleri bir kehanet gibi kulaklarımda çınladı. Bakışlarındaki o derin ciddiyet, yaklaşan o kanlı fırtınanın en net uyarısıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gözlerimi kadının gözlerine diktim: “Ben görünmek istemiyorum. Sadece eksik parçaları tamamlamak istiyorum.” Sesimdeki o soğuk kesinlik, odadaki o yumuşak havayı aniden dağıttı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sibel ayağa kalktı, pencereye yöneldi: “Peki eksik parça ben miyim, yoksa içinden çıkamadığın suç mu?” Bu soru, zihnimin kuytu köşelerinde sakladığım o en karanlık cevapları bir bir ortaya döküyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bu cümle odada soğuk bir iz bıraktı. Cevap vermedim. Çünkü bazen cevaplar sadece sessizce oturup gözlerine bakmaktan geçerdi. Pencereden sızan o cılız ışık, Sibel'in yüzündeki o kederli ifadeyi bir anlığına aydınlatıp geçti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sibel’in evinden çıktığımda hava iyice koyulaşmıştı. Akşamın rengi griyle siyah arasında gidip geliyordu. Şehir sessizliğin en gürültülü anına girerken kaldırımda ağır adımlarla yürüyordum. Yalnız değildim ama içim boştu. Sibel’in sözleri hâlâ zihnimde yankılanıyordu: “Sen artık sadece annenin oğlu değilsin.” Kaldırımdaki o eski taşlar, her adımımda geçmişimin o ağır yükünü bir kez daha hatırlatıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo’dan bir mesaj gelmişti: “Gece mahallede bir hareketlilik var. Yusuf’un adamlarından biri vurulmuş. Çatışma değil, infaz. Bilgin olsun.” Mesajın her bir kelimesi, sokağın o değişmeyen sert kuralının altını bir kez daha çiziyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Mesajı okuduğum anda elim durdu. Başımı kaldırdım. Gökyüzü karanlıktı ama bu sıradan bir gece karanlığı değildi. Sessizlik henüz tam çökmemişti; o çökmeden önceki tanıdık gerilim havada asılı duruyordu. İnsan bir şeyler olacağını böyle anlarda hissederdi. Sokak susmazdı henüz ama sesler yerini bulamazdı. Kulağıma gelen o cılız rüzgâr, sokağın ortasında bekleyen o kanlı haberin ilk fısıltısıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Yusuf ile birkaç gün önce yüzleşmiştik. Sert bir çatışma yaşanmamıştı; bağırış, silah, tehdit yoktu ortada... Ama bazen en tehlikeli karşılaşmalar sessiz geçerdi. Aramızda görünmez bir çizgi çekilmişti o gün. İnce, sinsi, kolay fark edilmeyen bir sınır... İki tarafın da bilip adını koymadığı bir eşik. Şimdi o sınır birinin kanıyla bulanmıştı. İçimde uyanan o eski öfke, bu kan haberiyle beraber yeniden nabzımda atmaya başladı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bu bir mesaj değildi aslında. Bir bilgilendirme hiç değildi. Bu, gecenin kendi diliyle atılmış bir adımdı. “Oyun başladı” demenin başka bir yoluydu. Çatışma değildi; infazdı. Yani hedef belliydi, mesaj netti. Sokağın karanlık köşelerinden yükselen o dilsiz uğultu, yeni bir kurbanın yasını tutuyor gibiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gökyüzüne baktım bir an daha. Karanlık sabit duruyordu ama şehir yerinde durmuyordu. Birileri hareket etmişti. Birileri karar vermişti ve ben artık bu hikâyenin kenarında duran biri değildim. O ince çizgi silinmişti. Yerine kanla çizilmiş yeni bir yol bırakılmıştı ve bu yolda geri dönmek diye bir şey yoktu. Ayağımdaki o eski sızı, sokağın yeni sahiplerinin gelişini haber veriyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Telefonu cebime koydum. Ramo’yu aramadım. Çünkü bu tür haberlerde söz değil, ayak gerekir. Mahalleye yürüyerek gitmeye başladım. Her adımda zihnim Sibel’in yüzü ile Yusuf’un gülümsemesi arasında gidip geldi. Bir taraf tamamlanmak isterken diğer taraf çözülüyordu. Adımlarımın kaldırıma vuran ritmi, içimdeki o ikilemin en gürültülü yankısıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sokağa vardığımda gece yarısına yaklaşmıştı. Polisler çoktan çekilmiş, sirenlerin yerini o tanıdık boşluk almıştı. Mahalle her zamanki gibi kendi düzenine dönmüştü; sanki biraz önce burada bir hayat kopmamış gibi... Çünkü bu sokaklar olanı çabuk unutur, unutmak zorundadır. Kepenkleri kapalı binalar, az önce burada dökülen kanı bir sır gibi saklıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kaldırım taşlarının üzerinde hâlâ taze bir kan lekesi duruyordu. Üzerinden aceleyle silinmişti belki ama izi kalmıştı; koyu, inatçı bir iz. İnsan gözünü kaçırsa bile ayakları oraya basmamaya çalışıyordu. Kan, sokağın ortasında sessizce duruyor; hiçbir şey söylemeden her şeyi anlatıyordu. Karanlıkta parlayan o kırmızılık, mahallenin hafızasına kazınmış yeni bir günah gibiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bakkalın kepengi yarım kapalıydı. Ne tamamen inmişti ne de açık bırakılmıştı; kararsız bir hâl, temkinli bir suskunluk... İçeride ışık yanmıyordu ama içeridekilerin uyuduğuna da kimse inanmazdı. Kahvehanenin önündeki masalar boştu. Az önce dolu olan sandalyeler, şimdi sanki hiç oturulmamış gibi diziliydi. Çay bardakları toplanmış, sesler geri çekilmişti. Boş masaların üzerindeki o soğuk bekleyiş, sokağın o değişmeyen sert kuralının sessiz şahidiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Mahalle sustuğunda bir şeylerin çoktan bittiğini anlardın. Çünkü burada gürültü olaydan sonra gelmezdi. Gürültü öncesinde olurdu. Sonrası hep böyle olurdu: sessiz, temkinli ve biraz korkak... Her pencerenin arkasında bir çift gözün bu sessizliği dinlediğini biliyordum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kaldırımda duran o kan lekesi artık sokağın yeni imzasıydı. Kim attı bilmiyordun belki ama kime ait olduğu belliydi ve o imza mahalleye tek bir şey söylüyordu: Bu sokakta dengeler değişti. Sokağın kokusu artık barut ve eski kederin yanına taze bir kan kokusunu da eklemişti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo köşe başında beni bekliyordu. Gözleri çevreyi tarıyor, omzundaki ağırlığı gizliyordu. Yanına yaklaştığımda başını eğdi. “Bıçaklanmış,” dedi. “Boynunun altından. Sürpriz yok. Temiz iş.” Ramo’nun o taşlaşmış yüzü, bu yeni cinayetin sokağın sıradan bir olayı olduğunu hatırlatıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Kim?” diye sordum.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo ceketinin cebinden sigarasını çıkardı: “Yusuf’un sağ kolu. İsmail. Çocukluğundan beri yanındaymış. İçeriden değil, dışarıdan biri yapmış gibi. Ne kamerası var ne tanığı. Mahalle sus pus.” Sanki katil havaya karışmıştı. Dumanın her bir kıvrımı, sokağın sakladığı o gizemli failin bir parçası gibi havada dağılıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Başımı kaldırdım: “Yusuf’un canı yanar şimdi.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Zaten yanıyor ama ilginç olan şu,” dedi Ramo. “Baronlardan biri, Selim Tarçın, bugün Yusuf’la görüştü. İki saatlik bir görüşme. Çıkışta bu çocuk bıçaklanıyor. Sence tesadüf mü?” Bu bilgi beynimin içinde yeni bir hesaplaşmanın ilk taşını yerine oturttu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Başımı iki yana salladım: “Tesadüf bu şehirde en az görülen şeydir.” Sesimdeki o soğuk ton, sokağın o bitmek bilmeyen kışının ilk ayazı gibiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​İkimizin gözleri kanlı kaldırıma çevrildi. Yere eğildim. Birkaç damla hâlâ koyu renkte duruyordu. Elimi uzattım, dokunmadım ama içimden bir ses yükseldi. Bunun bir mesaj olduğunu anlamıştım. Sadece Yusuf’a değil, bana da... Kanın rengi bana meydan okuyordu. O kırmızılık, birazdan başlayacak olan büyük kavganın ilk davetiyesiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Bu kadar sessiz iş yapılırsa,” dedim, “ya biri çok emin çalışıyordur ya da bu bir uyarıdır.” Gözlerimi karşıdaki binanın o karanlık penceresine diktiğimde bir gölgenin hızla çekildiğini fark ettim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo gözlerini kısmış etrafa bakıyordu: “Baronlar kendi içlerinde çatırdamaya başlamış olabilir. Senin babanın bunlarla ne işi olabilirdi, aklım almıyor bir türlü brem. Arif Kıran bir hamle yaptı, diğerleri rahatsız oldu. Şimdi Yusuf’un adını silip kendi taşlarını oynamak istiyor olabilirler.” Bu ihtimal omuzlarımdaki görünmez yükü bir kat daha ağırlaştırdı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Olduğum yerden ayağa kalktım: “Peki ya biz? Biz ne oluyoruz bu oyunun içinde?” Sesim, sokağın o dilsiz sessizliğinde sert bir yankı bıraktı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo sigarasını yere attı, ayağıyla ezdi: “Sen bu oyunun dışındaydın ama şimdi senin adın da masada.” Ayağının altındaki o ezilmiş izmarit, biten bir huzurun simgesiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Birkaç adım yürüdüm, arkamı döndüm: “Benim adım hiçbir zaman masa başında konuşulmadı Ramo. Benim adım hep sokakta anıldı. Ama madem artık herkesin dilindeyim, o zaman herkes neyle oynadığını bilsin.” Bakışlarımı sokağın sonundaki o belirsiz karanlığa diktim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo bana baktı. Gözlerinde bir şey vardı; gurur değil, endişe de değil... Belki ikisinin ortasında bir şey. “Yusuf’un adamları bizden şüphelenebilir,” dedi. “Bu mahallede her kurşun, döndüğü yere değil, başladığı adı arar. Hazır ol.” Ramo’nun elindeki o hafif titreme, yaklaşan o kanlı fırtınanın ilk uyarısıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Başımı salladım: “Zaten hiçbir zaman rahat olmamıştık. Şimdi sadece daha açık oynayacağız.” Sokağın o soğuk havası, verdiğim kararın mührü gibi yüzüme çarptı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Mahalle yine sessizleşti ama bu sessizlik toprağın altına inen bir şeyin habercisiydi. Birileri dengeleri bozmuştu ve artık o dengenin sadece bir parçası değil, merkezi hâline geliyordum. O karanlık merkezin tam kalbinde duruyordum. Gecenin içinde parlayan o tek sokak lambası, yalnızlığımın ve kavgamın tek şahidi olarak başımın üstünde duruyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ertesi sabah, hava daha aydınlanmadan Ramo’nun kapısı çalındı. Zil sesi yoktu, isim yoktu, acele de yoktu. Sadece üç kısa vuruş... Ne eksik ne fazla. Sokakta adam olmanın dili hâlâ eski yöntemlerle yazılıyordu; kelimeler değil, vuruş sayısı konuşurdu. Kapının o tok sesi, beklediğim o karanlık randevunun ilk uyarısıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Zaten uyanıktım; daha doğrusu hiç uyumamıştım. Koltuğun kenarında oturuyordum; sırtım dik, gözlerim boşluğa takılı... Geceden kalan düşünceler uykudan ağır gelmişti. Kapanmayan hesaplar, yarım kalan cümleler içimde bir yerlere çöreklenmişti. Kapının çalınması beni irkiltmedi. Beklenmeyeni bekliyordum zaten. Sessizce ayağa kalktım. Evdeki sessizlik adımlarımı bile büyütüyordu. Kapıya yürüdüm, dürbünden baktım. Karşımda duran kişi tanıdıktı ama aynı zamanda yabancıydı. Gözleri eskiydi; çocukluğumdan, gençliğimden kalma o bakışlar hâlâ yerindeydi ama duruşu değişmişti. Omuzları daha dik, yüzü daha ifadesizdi. Artık bakmıyor, ölçüyordu. İsmi Kenan’dı. Kenan'ın o buz gibi bakışları, çocukluğumuzun o tertemiz anılarını bir saniyede silip atmıştı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Çocukken sokak aralarında top koşturduğumuz, dizlerimizi yara bere içinde eve döndüğümüz günlerden kalma bir yüzdü. Sonra aynı sokaklarda jilet taşıdığımız, köşe başlarını kolladığımız yıllarda yan yana durmuştuk. O zamanlar kim daha hızlı koşar, kim daha sert vurur diye yarışırdık. Şimdi ise takım elbise giymişti. Üzerine oturan pahalı bir kumaş, omuzlarına atılmış ağır bir kaban... Ceplerinde ne taşıdığını bilmiyordum ama sadece sadakat olmadığından emindim. Emir taşır gibi duruyordu. Bir yere ait olmanın, birine bağlanmanın ağırlığı vardı üzerinde. Kabanının omuzlarındaki kar birikintisi, dışarıdaki o bitmek bilmeyen kışın sinsi soğuğunu odaya taşımıştı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​O an fark ettim; eski dostluk artık eski değildi. Hatıra olmaktan çıkmış, pahalı kumaşlara sarılmış bir tehdide dönüşmüştü. Kenan hâlâ Kenan’dı belki ama artık çocukluk arkadaşı değildi. O kapının önünde duran adam bir mesajdı ve mesajlar bu hayatta genelde tek bir sebeple gelirdi. Ben kapıyı açmadan önce geçmişle bugün arasındaki o ince çizginin bir kez daha gerildiğini hissettim. Çünkü bazı insanlar değişmez; sadece kime ait olduklarını değiştirirler ve o değişim çoğu zaman eskiler için hayırlı olmazdı. Kapı kolundaki elim, geçmişten gelen o sızlayan hatıralarla bir anlığına kasıldı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kapıyı açtım. Gözler kısa süre üzerimde kilitlendi. “Uzun zaman oldu,” dedi Kenan. Kenan'ın sesindeki o yapay samimiyet, aramızdaki o devasa uçurumun ilk yankısıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Başımı eğip baştan aşağıya onu süzdüm: “Ama zaman sizi değiştirmiş.” Sesimdeki o soğuk ton, odadaki o ılık havayı bir anda buz kesti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kenan gülümsedi: “Seni değiştirmedi mi sanıyorsun?” Kenan'ın bu sorusu, zihnimin kuytu köşelerinde sakladığım o en karanlık cevapları bir bir ortaya döküyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Beni zaman değil, insanlar değiştirdi,” dedim. Gözlerimi Kenan'ın gözlerine diktiğimde, o eski çocukluk neşesinin yerinde artık sadece donuk bir hesaplaşma vardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​İçeri geçtiğimizde Ramo hâlâ uyanmamıştı ya da sadece uyanmamış gibi yapıyordu. Kenan’a mutfağı işaret ettim: “Söyle bakalım. Kim gönderdi seni?” Mutfak masasındaki o boş çay bardakları, aramızdaki dilsiz bekleyişin tek şahidiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kenan gözlerini kaçırmadan cevap verdi: “Ben kendi başıma gelmedim ama kendi adıma konuşacağım.” Kenan'ın parmakları arasındaki o pahalı tespihin tıkırtısı, odadaki ağır sessizliği bir bıçak gibi ikiye böldü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Dinliyorum,” dedim. “Konuş bakalım kendi adına.” Sesimdeki o sabırsızlık, yaklaşan kanlı fırtınanın en net uyarısıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Yusuf seni suçluyor. İsmail’in ölümü seni rahatsız etmemiş gibi davranman, ona göre sessiz bir meydan okuma... Ve baronlar seni gözlüyor. Selim Tarçın’ın adamları iki gece önce senin Sibel’in adresine gittiğini öğrenmiş. Herkesin cebinde sen varsın artık.” Bu bilgi omuzlarımdaki görünmez yükü bir kat daha ağırlaştırdı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Derin bir nefes aldım. Ceketimin cebinden sigaramı çıkardım ama yakmadım. Elimde tuttuğum sigara gibi bekliyordum. Gözlerimi Kenan’a diktim. Gözlerindeki o sönmek bilmeyen fer, birazdan çıkacağımız gecenin karanlığına karışmaya hazırdı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Beni izlemeleri normal. Çünkü ben artık sadece yürümüyorum. Gölge gibi değilim. Ben karanlıkta parlayan kurşun gibiyim. Hedefim şaşmaz.” Bu sözler artık geri dönüş olmadığını gösteriyordu. Sesim mutfak duvarlarında buz gibi bir yankı bıraktı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kenan bu sözün ne anlama geldiğini anlayacak kadar eskiydi ama yine de konuştu: “Bak Muzo, geçmiş dostluklar başka, bugünkü gerçekler başka. Bu şehir artık daha karmaşık. Sibel senin geçmişin olabilir ama onun bugünü bambaşka adamlara ait olabilir. Onun etrafında dönenleri bilmiyorsun.” Bu sözler beynimin içinde yeni bir hesaplaşmanın ilk taşını yerine oturttu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bu sözler karşısında kaşlarım çatıldı: “Sen ne diyorsun Kenan? Açık konuş, kıvırma, lafı geveleyip durma.” Sesimdeki o bastırılmış öfke, odadaki yapay sükûneti bir anda dağıtıverdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kenan başını eğdi: “Sibel, Selim Tarçın’ın kardeşiyle bir dönem birlikteydi. Hâlâ ondan kopamamış olabilir. Eğer bu işin içine girersen sadece mahallenin değil, baronların kişisel meselelerine de karışırsın.” Bu itiraf omuzlarımdaki o görünmez yükü bir kat daha ağırlaştırdı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​O an içerideki hava birden değişti. Sibel’in adı artık sadece bir kadın değil, bir tehdide dönüşmüştü. Ayağa kalktım: “Kimin kiminle ne yaşadığı beni ilgilendirmez. Ben iz sürdüm, geçmişin sesini dinledim. Ama şimdi eğer biri beni gözetliyorsa, bu oyunda sadece piyon olmadığımı hatırlatırım.” Gözlerimdeki o öfkeli parıltı, mutfağın loş ışığında bir anlığına parlayıp söndü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kenan da ayağa kalktı. Ceketini düzeltti: “Sana bir teklifim yok. Sadece uyarım var: Dikkat et. Bazen geçmişin içinden yürürken bugünün mayınlarına basarsın.” Kenan'ın bu son uyarısı, yaklaşan o kanlı fırtınanın en net habercisiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Kapıya doğru yürüdü. Tam çıkarken durdu: “Bu arada,” dedi, “Selim Tarçın seni görmek istiyor. Açık davet. Reddetmek, savaşı kabul etmek sayılır.” Kapı kolundaki eli, bu ağır mesajın son mührü gibi orada kaldı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Cevap vermedim. Kapıyı açtım, Kenan dışarı çıktı. Ramo hâlâ yatıyor gibi görünse de gözlerini açmıştı. Sessizce her kelimeyi dinlemişti. Kapıyı kapattığımda duvara yaslandım. Gözlerimi tavana diktim. Kendi kendime sordum: “Bir kadını ararken kaç adamın hedefi oldum ben?” Sibel sadece bir ipucu değil, bir tetikleyici olmuştu. İçimdeki o ağır boşluk, odadaki dilsiz sessizlikle birleşip üzerime çöktü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gece çökmüştü ama bu gece diğerlerinden farklıydı. İstanbul ışıklarının ardına saklanmıştı sanki. Şehir her zaman karanlıktı ama bu defa daha suskundu. Çünkü sokaklar artık sadece geçmişin yankısını taşımıyordu; yeni bir adımın, yeni bir tehdidin titreşimiyle doluydu. Ufuktaki o soluk aydınlık, gecenin kirini örtmekten çok yeni bir kederin kapısını aralıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Çatıya çıktım. Ramo’nun dairesinin üst katı boştu, kimse yaşamıyordu. Tepenin kenarına kadar yürüdüm. Ayakkabılarımın altı betona sert vuruyordu ama çıkardığı ses şehir uğultusunun içinde kayboluyordu. Elimi cebime attım, annemin saatini çıkardım. Hâlâ çalışmıyordu ama saatin camına baktığımda gecenin kendini nasıl taşıdığını görebiliyordum. Zaman ilerlemiyordu; sadece derinleşiyordu. Gecenin içindeki o yıldızsız gökyüzü, yalnızlığımın tek şahidi olarak başımın üstünde duruyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Arkamdan ayak sesleri geldi. Ramo’ydu. Sessizce yaklaştı. Elinde iki sigara vardı. Birini bana uzattı. Konuşmadan, göz teması kurmadan çakmağı yaktı. Duman geceyle birlikte yukarı süzüldü. Dumanın her bir kıvrımı, sokağın sakladığı o gizemli failin bir parçası gibi havada dağılıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Bu şehir seni kolayına bırakmayacak,” dedi Ramo. “Ne aşkı ne intikamı ne de huzuru...” Ramo’nun o taşlaşmış yüzü gecenin karanlığında daha da sert görünüyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Başımı sallamadım. Gözlerimi karşımdaki ışıkla dolu manzaradan ayırmadım: “Ben de kolayına bırakacak biri değilim artık.” Sesimdeki o soğuk kesinlik, çatıdaki o ayazı daha da artırdı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo sigarasından bir nefes çekti: “Yarın ne yapacaksın?” Ramo'nun bu sorusu, zihnimin kuytu köşelerinde sakladığım o kanlı planın ilk kıvılcımıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Hafifçe gülümsedim ama yüzüme dokunmayan bir gülümsemeydi bu: “Yarın Selim Tarçın’la görüşeceğim,” dedim. Gülüşüm gecenin o mutlak sessizliğinde tekinsiz bir yankı bıraktı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Bu iyi mi kötü mü?” dedi Ramo. Gözlerindeki o endişeli fer, yaklaşan fırtınanın en net uyarısıydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Bilmiyorum,” dedim. “Ama şu an hiçbir şeyin iyi ya da kötü olduğuna inanmıyorum. Sadece gerekli.” Gözlerimi karşıdaki binanın o karanlık penceresine diktiğimde bir gölgenin hızla çekildiğini fark ettim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sessizlik çöktü. Ramo başını hafifçe eğdi: “Sibel’i unutabilecek misin?” Bu soru ruhumun en derin kuyularına atılmış ağır bir taş gibi orada kaldı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Uzun süre cevap vermedim. Gecenin içinde sadece sigara dumanı ve uzaktan gelen bir ambulans sesi vardı. Sonra usulca konuştum: “Bazı insanlar hayatına dokunmaz ama içine kök salar. O kadın bir soruydu. Cevabı bende olmayan bir soru... Belki bir gün tamamlanır ama bugün tamamlanmak değil, ayakta kalmak gerekiyor.” Rüzgârda savrulan o küller, biten bir hayatın son izleri gibi havada dağıldı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sigaram bitti. İzmariti çatıdan aşağı attım. Gözlerim hâlâ şehirdeydi ama artık şehri sadece izlemiyordum, tanıyordum. İstanbul’un karanlığını ezberlemiştim ve şimdi o karanlık beni izliyordu. Şehrin parıltılı ışıkları, altına sakladığı sinsi karanlığı gizlemeye yetmiyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Bu şehirde herkes bir şekilde ölür Ramo,” dedim yavaşça. “Ama bazıları önce kim olduğunu öğrenir. Ben henüz kim olduğumu bilmiyorum ama ne olmadığımı çok iyi biliyorum.” Gözlerimi Ramo'nun gözlerine diktiğimde o eski çocukluk neşesinin yerinde artık sadece donuk bir hesaplaşma vardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​“Peki nedir o?” Ramo'nun sesindeki o meraklı tını, odadaki ağır sessizliği bir bıçak gibi ikiye böldü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Gözlerimi Ramo’ya çevirdim. Gecenin içinde gözleri parlıyordu. “Ben susturulmuş biri değilim. Ben susmuş ama geri dönenim.” Sesimdeki o buz gibi kesinlik çatıdaki ayazı daha da artırdı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Ramo başını salladı: “Dönüşün ağır oldu bremın.” Ramo'nun bu onayı, verdiğim kararın en büyük şahidiydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Bir adım geriye çekildim. Gecenin ortasında dik durdum: “Ben ağır değilim ama her adımım yere iz bırakır,” dedim ve devam ettim: “Benim adımlarım beton zeminde bile yankılanan bir davettir.” Toprak sarsılır, adımlar bir olur, yürekler aynı ritimle çarpardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Durduğumuz yerin altında şehir parlıyordu. Işıklar yanıp sönüyor, yollar akıyor, hayat kendi bildiği gibi devam ediyordu. Üstümüzde ise sadece sessizlik vardı; insanın kulaklarını çınlatan türden... Ve tam ortasında, geçmişle geleceğin arasında sıkışmış bir adam duruyordu: Muzaffer. Hakkâri’nin taşlarından kopup gelmiş, İstanbul’un çürük betonlarına gömülmeye hazır bir hayalet gibi... Benim yapım dağların kayalarına aitti; bu şehrin içten içe ufalanan betonuna değil. Gecenin o mutlak karanlığı, yalnızlığımın ve kavgamın tek şahidi olarak başımın üstünde duruyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Sinirlendiklerinde bu üç arkadaşın içinde dengesiz bir şey uyanıyordu. Kontrolsüz değil; bastırılmış, yıllarca beklemiş bir şey... Üç arkadaş diyorum çünkü bir kardeşimiz daha vardı. Henüz adını anmıyorduk. Henüz ortada yoktu ama varlığı hissediliyordu. Gecenin içinde dolaşan bir ihtimal gibi... İçimde uyanan o yeni sancı, yasımı bir silaha dönüştürmek için beni kamçılıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Onun gelişiyle karanlık çember tamamlanacaktı. Bu bir plan değildi; bir zorunluluktu. Çünkü bazı hikâyeler iki kişiyle yarım kalır. Bazı dengeler üçüncü bir ağırlık ister. Gölgesi bile iz bırakmayan, sessiz bir hayalet gibiydi artık.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​İlk adım çoktan atılmıştı. Kurallar yerinden oynamaya başlamıştı ve bu değişim bir örgütle, bir kalabalıkla değil; tek bir adamla başlamıştı. Yaralıydı. Yalnızdı ama dimdik yürüyordu. İnsan bazen en tehlikeli hâline, kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığında ulaşır. Gözlerindeki o sönmek bilmeyen fer, birazdan çıkacağımız gecenin karanlığına karışmaya hazırdı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Şehir bunun farkında değildi henüz ama olacaktı. Çünkü şimdi asıl soru şu değildi: Ne olacak? Değil.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.45pt;">​Asıl soru şuydu: Bu karanlık çemberi tamamlayacak olan üçüncü isim ortaya çıktığında kim ayakta kalacaktı? Gecenin o dilsiz fırtınası, bu sorunun cevabını mahallenin her bir sokağına fısıldamaya başlamıştı bile.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 8.Cİ BÖLÜM &amp; BEKLEYİŞİN İLK YILLARI</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-8ci-bolum-bekleyisin-ilk-yillari</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-8ci-bolum-bekleyisin-ilk-yillari</guid>
<description><![CDATA[ Şakire döşeğine uzandı.
Karnında hafif bir kıpırtı hissetti.
Elini usulca üzerine koydu.
&quot;Sen de babanı özledin mi?&quot;
diye fısıldadı.
Cevap, bebeğin attığı küçük bir tekmeydi. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a6eff023c1d0.webp" length="35720" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 02 Aug 2026 11:26:04 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ALMANYA TRENİ</p>
<p>8. BÖLÜM – BEKLEYİŞİN İLK YILLARI </p>
<p>Memduh'un askere gidişinin üzerinden haftalar geçmişti.</p>
<p>Köyde hayat, kimseyi beklemeden akıp gidiyordu.</p>
<p>Güneş her sabah aynı tepelerin ardından doğuyor, horozlar aynı saatte ötüyor, tarlalar yine emek istiyordu.</p>
<p>Yalnız değişen bir şey vardı...</p>
<p>Şakire artık bu evin geliniydi.</p>
<p>Hem de karnında büyüyen bebeğiyle...</p>
<p>Memduh'un gidişinden sonra evin yükü bir anda ağırlaşmıştı.</p>
<p>İki göz kerpiç evde kalabalık bir aile yaşıyordu.</p>
<p>Fatma Ana...</p>
<p>Yusuf Baba...</p>
<p>Memduh'un küçük kardeşleri...</p>
<p>Bir de henüz on altı yaşındaki görümcesi Hatice...</p>
<p>Şimdi bu kalabalığın düzenini sağlayan kişi Şakire olmuştu.</p>
<p>Sabah ezanı okunmadan uyanıyor, avluyu süpürüyor, tandırı yakıyor, çeşmeden su taşıyor, hayvanların yemini veriyor, ardından kahvaltıyı hazırlıyordu.</p>
<p>Köyde gelin olmak...</p>
<p>Yalnızca yeni bir aileye katılmak değildi.</p>
<p>Bir evin yükünü omuzlamaktı.</p>
<p>Fatma Ana sert mizaçlı bir kadındı.</p>
<p>Ama yüreğinde kötülük yoktu.</p>
<p>Yıllarca yoklukla mücadele etmiş, çocuklarını büyütmüş, çalışmaktan elleri nasır tutmuştu.</p>
<p>Şakire'nin yorulduğunu gördüğünde bunu belli etmeden işini hafifletmeye çalışırdı.</p>
<p>Bir sabah tandırın başında ekmek açarlarken gelinine baktı.</p>
<p>Şakire'nin alnından süzülen ter damlaları yanaklarına kadar inmişti.</p>
<p>"Gel kızım..."</p>
<p>"Biraz soluklan."</p>
<p>Şakire başını iki yana salladı.</p>
<p>"İşim bitsin ana."</p>
<p>Fatma Ana hafifçe gülümsedi.</p>
<p>"İş hiçbir zaman bitmez."</p>
<p>"İnsan bazen kendini de dinlendirmeli."</p>
<p>Şakire o gün ilk kez kaynanasının sert sözlerinin ardındaki şefkati hissetti.</p>
<p>Aynı günlerde...</p>
<p>Yüzlerce kilometre ötede Memduh asker ocağındaydı.</p>
<p>Acemi birliğinin ilk günleri sandığından daha zordu.</p>
<p>Sabah daha hava aydınlanmadan kalk borusu çalıyor, gün bitene kadar eğitim, içtima ve koşu hiç eksik olmuyordu.</p>
<p>Koğuştaki gençlerin çoğu ilk kez köylerinden ayrılmıştı.</p>
<p>Kimi Karadeniz'dendi...</p>
<p>Kimi İç Anadolu'dan...</p>
<p>Kimi Ege'den...</p>
<p>Hepsinin dilinde aynı özlem vardı.</p>
<p>"Ev..."</p>
<p>Memduh geceleri başını yastığa koyduğunda gözlerini kapatıyor, köylerini düşünüyordu.</p>
<p>En çok da kapının önünde elini karnına koyarak onu uğurlayan Şakire'yi...</p>
<p>Henüz doğmamış bebeğini...</p>
<p>Bir akşam koğuş arkadaşı Hasan sessizce yanına oturdu.</p>
<p>"Dalgınsın Memduh."</p>
<p>"Eşini mi düşünüyorsun?"</p>
<p>Memduh gülümsedi.</p>
<p>"Bir de doğacak kızımı..."</p>
<p>Hasan şaşkınlıkla baktı.</p>
<p>"Kız olacağını nereden biliyorsun?"</p>
<p>"Bilmiyorum."</p>
<p>"İçime öyle doğuyor."</p>
<p>Hasan omzuna hafifçe vurdu.</p>
<p>"İnşallah sağ salim dönersin."</p>
<p>"O zaman birlikte gider düğün pilavını yeriz."</p>
<p>Memduh gülümsedi.</p>
<p>Ama gözlerinin içindeki özlem hiç eksilmedi.</p>
<p>Köyde ise günler birbirini kovalıyordu.</p>
<p>Hatice evin en neşeli kişisiydi.</p>
<p>Şakire nereye gitse peşinden gelir, sürekli sorular sorardı.</p>
<p>"Ablacığım..."</p>
<p>"Bunu nasıl yapıyorsun?"</p>
<p>"Şu dantelin ilmeği nasıl oluyor?"</p>
<p>Şakire sabırla anlatırdı.</p>
<p>"Böyle değil Hatice..."</p>
<p>"Bak, ipliği önce gevşek bırakacaksın."</p>
<p>Hatice işi bozunca ikisi birden kahkahaya boğulurdu.</p>
<p>Günler geçtikçe gelinle görümce değil...</p>
<p>İki kardeş olmuşlardı.</p>
<p>Bahar bütün güzelliğiyle köye yerleşmişti.</p>
<p>Toprak yeniden canlanmış, ağaçlar çiçek açmıştı.</p>
<p>Şakire diğer kadınlarla birlikte tarlaya gidiyor, çapaya sarılıyor, karnı büyümesine rağmen çalışmayı sürdürüyordu.</p>
<p>Bir gün sıcağın altında nefesi daraldı.</p>
<p>Elindeki çapayı yere bıraktı.</p>
<p>Hatice telaşla koştu.</p>
<p>"Ana!"</p>
<p>"Şakire abla oturdu."</p>
<p>Fatma Ana hemen yanına geldi.</p>
<p>Bu kez sesi her zamankinden farklıydı.</p>
<p>Yumuşaktı.</p>
<p>"Yeter gelin."</p>
<p>"Sen artık iki canlısın."</p>
<p>"Gerisini biz yaparız."</p>
<p>Şakire o an kaynanasının gözlerinde ilk kez bir anne şefkati gördü.</p>
<p>Akşam olunca köy sessizliğe büründü.</p>
<p>Şakire döşeğine uzandı.</p>
<p>Karnında hafif bir kıpırtı hissetti.</p>
<p>Elini usulca üzerine koydu.</p>
<p>"Sen de babanı özledin mi?"</p>
<p>diye fısıldadı.</p>
<p>Cevap, bebeğin attığı küçük bir tekmeydi.</p>
<p>Aynı saatlerde...</p>
<p>Memduh kışlada nöbet yerinde gökyüzüne bakıyordu.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 7. BÖLÜM ASKERE GİDİŞ VE ŞAKİRE’NİN YÜKÜ</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-7-bolum-askere-gidis-ve-sakirenin-yuku</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-7-bolum-askere-gidis-ve-sakirenin-yuku</guid>
<description><![CDATA[ İlk kez baba olacaktı.
Çocuğunun doğumunu göremeyecekti.
İlk adımlarına şahit olamayacak...
İlk &quot;baba&quot; sözünü duyamayacaktı.
İçini yakan da asker yolu değil...
Geride bıraktığı hayatın hasretiydi. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202607/image_870x580_6a6c5f22f2da4.webp" length="81846" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 31 Jul 2026 11:39:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>ALMANYA TRENİ 7. BÖLÜM</p>
<p>ASKERE GİDİŞ VE ŞAKİRE’NİN YÜKÜ</p>
<p>Düğünün üzerinden aylar geçmişti.</p>
<p>Köy, baharın ilk günlerini yaşıyordu. Meyve ağaçları çiçek açmış, yeni sürülen toprağın kokusu rüzgârla birlikte bütün ovaya yayılmıştı.</p>
<p>Şakire artık bu evin geliniydi.</p>
<p>Her sabah gün doğmadan uyanıyor, avluyu süpürüyor, tandırı yakıyor, kaynanası Fatma Ana'ya yardım ediyor, evin bütün işlerini sessizce sırtlanıyordu.</p>
<p>Henüz çocuk denecek yaştaydı.</p>
<p>Ama omuzlarına koskoca bir evin yükü binmişti.</p>
<p>Üstelik artık yalnız kendinden de sorumlu değildi.</p>
<p>Karnında taşıdığı bebeğin varlığı her geçen gün biraz daha belli oluyordu.</p>
<p>Tam her şey yavaş yavaş düzene girmişken, köye beklenen haber ulaştı.</p>
<p>Memduh'un askerlik zamanı gelmişti.</p>
<p>Evde bir sessizlik başladı.</p>
<p>Kimse bunu yüksek sesle söylemüyor ama herkes aynı gerçeği biliyordu.</p>
<p>Bu ayrılık kısa sürmeyecekti.</p>
<p>O yıllarda askerlik, genç bir adamın hayatından tam iki yılı alıyordu.</p>
<p>Uğurlama sabahı köy henüz uyanmamıştı.</p>
<p>Evin önünde eski bir kamyonet bekliyordu.</p>
<p>Kasasına teneke sandık, birkaç bohça ve köşeleri ezilmiş bir valiz yerleştirilmişti.</p>
<p>Valizin içinde birkaç takım elbise, annesinin ördüğü yün çoraplar, işlemeli mendiller, bir çift çarık ve küçük bir Kur'an-ı Kerim vardı.</p>
<p>Komşular da tek tek gelmeye başlamıştı.</p>
<p>Köyde asker uğurlaması yalnızca bir aileye ait değildi.</p>
<p>Bütün köy uğurlar, bütün köy dua ederdi.</p>
<p>Yaşlılardan biri Memduh'un omzuna dokundu.</p>
<p>"Git oğlum."</p>
<p>"Vatan borcu namus borcudur."</p>
<p>"Allah alnının akıyla dönmeyi nasip etsin."</p>
<p>Bir başka komşu,</p>
<p>"Allah kazadan beladan korusun."</p>
<p>"Biz burada ailene göz kulak oluruz."</p>
<p>dedi.</p>
<p>Kadınlardan biri Şakire'ye sarıldı.</p>
<p>"Allah kavuştursun kızım."</p>
<p>"Sabırla bekle."</p>
<p>Şakire yalnızca başını sallayabildi.</p>
<p>Memduh'un babası Yusuf, uzun süre sessiz kaldı.</p>
<p>Kolay kolay duygusunu belli eden biri değildi.</p>
<p>Oğlunun yanına geldi.</p>
<p>Omzuna sağlamca vurdu.</p>
<p>"Biz seni böyle günler için büyüttük oğlum."</p>
<p>"Git."</p>
<p>"Vatan görevini alnının akıyla yap."</p>
<p>"Arkana bakıp da gönlünü dar etme."</p>
<p>Memduh, babasının elini öptü.</p>
<p>Yusuf'un gözleri dolmuştu ama belli etmemek için başını başka yana çevirdi.</p>
<p>Fatma Ana elinde küçük bir Kur'an ile dışarı çıktı.</p>
<p>Kur'an'ı oğlunun göğsüne koydu.</p>
<p>"Allah seni korusun oğlum."</p>
<p>"Kazadan, beladan esirgesin."</p>
<p>Sonra alnından öptü.</p>
<p>Dudakları dua ederken gözlerinden yaşlar süzülüyordu.</p>
<p>Memduh'un gözleri en son Şakire'yi aradı.</p>
<p>Kapının yanında sessizce duruyordu.</p>
<p>Bir eli karnındaydı.</p>
<p>Sanki içindeki bebeğe de bu vedayı hissettirmek istemiyordu.</p>
<p>Memduh ağır adımlarla yanına geldi.</p>
<p>Bir süre konuşamadılar.</p>
<p>Bazen en ağır cümleler sessizlikte söylenirdi.</p>
<p>Usulca elini tuttu.</p>
<p>"Ben yokken kendine dikkat et."</p>
<p>"Anama yardım et ama kendini de fazla yorma."</p>
<p>Şakire hafifçe gülümsedi.</p>
<p>"Sen bunları düşünme."</p>
<p>"Biz seni bekleriz."</p>
<p>Memduh'un bakışları bu kez Şakire'nin karnına indi.</p>
<p>Titreyen eliyle usulca dokundu.</p>
<p>İçeriden gelen küçücük hareket, ikisinin de yüzünde buruk bir tebessüm oluşturdu.</p>
<p>"Ben döndüğümde..."</p>
<p>"...belki de beni tanımayacak."</p>
<p>Şakire gözlerinin içine baktı.</p>
<p>"Tanır."</p>
<p>"Ben her gün seni anlatırım."</p>
<p>"Her gece senin için dua ederim."</p>
<p>Memduh başını eğdi.</p>
<p>Boğazına oturan düğümü yutmaya çalıştı.</p>
<p>"Keşke doğduğu gün yanında olabilsem..."</p>
<p>Şakire onun sözünü tamamladı.</p>
<p>"Her şeyin vakti var."</p>
<p>"Sen vazifeni yap."</p>
<p>"Biz seni beklemeyi biliriz."</p>
<p>Kamyonetin motoru çalıştı.</p>
<p>Mazot kokusu sabahın serinliğine karıştı.</p>
<p>Memduh kasaya çıktı.</p>
<p>Tam oturacakken yeniden ayağa kalktı.</p>
<p>Son kez arkasına baktı.</p>
<p>Şakire tülbendinin ucuyla gözyaşlarını siliyordu.</p>
<p>Elini usulca kaldırdı.</p>
<p>Memduh da aynı sessizlikle karşılık verdi.</p>
<p>Kamyonet ağır ağır hareket etti.</p>
<p>Köy yolu boyunca yükselen toz bulutu, ayrılığı daha da görünür kılıyordu.</p>
<p>Şakire olduğu yerde uzun süre kıpırdamadan kaldı.</p>
<p>Elini yeniden karnına koydu.</p>
<p>Artık bu evde yalnız değildi.</p>
<p>Ama hayatında ilk kez kendini bu kadar yalnız hissediyordu.</p>
<p>Önünde uzun iki yıl vardı.</p>
<p>O iki yılda yalnızca bir bebeği büyütmeyecekti.</p>
<p>Bir evi ayakta tutacak...</p>
<p>Bir gelin olmayı öğrenecek...</p>
<p>Hasretle yaşamayı öğrenecek...</p>
<p>Ve her gün biraz daha güçlenecekti.</p>
<p>Kamyonetin kasasında oturan Memduh ise geriye baktığında artık küçülen köyü görmüyordu.</p>
<p>Onun gözünde yalnızca kapının önünde, bir eli karnında bekleyen Şakire vardı.</p>
<p>İlk kez baba olacaktı.</p>
<p>Çocuğunun doğumunu göremeyecekti.</p>
<p>İlk adımlarına şahit olamayacak...</p>
<p>İlk "baba" sözünü duyamayacaktı.</p>
<p>İçini yakan da asker yolu değil...</p>
<p>Geride bıraktığı hayatın hasretiydi.</p>
<p>Uzaklarda aynı gökyüzüne doğru baktılar.</p>
<p>Biri köy yolunda...</p>
<p>Diğeri evin avlusunda...</p>
<p>İkisi de birbirinden habersiz aynı duayı ediyordu.</p>
<p>"Allah bizi yeniden birbirimize kavuştursun..."</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 6.CI BÖLÜM &amp; KASABADAN KÖYE GELİN GÖNDERME VE DÜĞÜN</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-6ci-bolum</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-6ci-bolum</guid>
<description><![CDATA[ &quot;Şakire Gelin&#039;in düğünü, köyün son büyük düğünüydü.&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202607/image_870x580_6a6b18808b7b6.webp" length="111120" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 30 Jul 2026 12:35:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>KASABADAN KÖYE ATLA GELİN GÖNDERME VE DÜĞÜN</p>
<p>Bazen bir gelin yalnızca bir eve değil… Bir köyün hafızasına gelir.”</p>
<p>Nihayet beklenen gün gelmişti.</p>
<p>Daha güneş doğmadan kasabanın taş sokakları hareketlenmişti.</p>
<p>Evlerin önünde kadınlar son hazırlıkları yapıyor, genç kızlar bohçaların düğümlerini sıkıca bağlıyor, çocuklar ise süslenen atların etrafında heyecanla dolaşıyordu.</p>
<p>Şakire’nin çeyizi günlerdir konuşuluyordu.</p>
<p>Odalar dolusu el emeği…</p>
<p>İşlemeli yorganlar…</p>
<p>Kanaviçeler…</p>
<p>İncecik danteller…</p>
<p>Rengârenk oyalı yazmalar…</p>
<p>Kırlentler…</p>
<p>Dokuma kilimler…</p>
<p>Perdeler…</p>
<p>Bakır kazanlar…</p>
<p>Sandıklar dolusu çeyiz…</p>
<p>Kasabadan gelen kadınlardan biri hayranlıkla,</p>
<p>“Bu kadar çeyizi bir arada ilk defa görüyorum.”</p>
<p>dedi.</p>
<p>Bir başkası gülümseyerek,</p>
<p>“Bu çeyiz bir eve değil, koca bir köye yeter.”</p>
<p>diye karşılık verdi.</p>
<p>Gerçekten de herkes aynı şeyi söylüyordu.</p>
<p>Kasabada o güne kadar görülen en gösterişli çeyizlerden biriydi.</p>
<p>Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte üç at hazırlandı.</p>
<p>Birine büyük ceviz sandıkları yüklendi.</p>
<p>Diğerine kilimler, yorganlar ve bohçalar bağlandı.</p>
<p>Üçüncü ata ise bakırlar ve diğer ev eşyaları yerleştirildi.</p>
<p>En önde duran beyaz at ise yalnızca gelin içindi.</p>
<p>Yelesine kırmızı kurdeleler bağlanmış, alnına nazarlık takılmıştı.</p>
<p>İnce işlemeli gelin örtüsü omuzlarına bırakılan Şakire sessizce kapıya çıktı.</p>
<p>Fatma Ana gözyaşlarını gizlemeye çalışarak son kez başını düzeltti.</p>
<p>“Allah mesut etsin kızım.”</p>
<p>dedi.</p>
<p>Şakire cevap veremedi.</p>
<p>Boğazındaki düğüm konuşmasına izin vermiyordu.</p>
<p>Kapının önünde bekleyen kadınlardan biri gülerek,</p>
<p>“Haydi Şakire…”</p>
<p>“Ata bin…”</p>
<p>“Gelin gidiyorsun.”</p>
<p>dedi.</p>
<p>İki kadın koluna girerek onu yavaşça beyaz ata bindirdi.</p>
<p>O an avluda derin bir sessizlik oluştu.</p>
<p>Ardından dualar yükselmeye başladı.</p>
<p>Annesi gözyaşlarını sile sile kızına bakıyordu.</p>
<p>Babası dimdik durmaya çalışıyordu.</p>
<p>Ama gözlerinin dolduğu her hâlinden belliydi.</p>
<p>Gelin alayı ağır ağır kasabadan ayrıldı.</p>
<p>Tozlu yollar…</p>
<p>Dere kenarları…</p>
<p>Patika yollar…</p>
<p>Bağlar…</p>
<p>Bahçeler…</p>
<p>Her adım Şakire’yi çocukluğundan biraz daha uzaklaştırıyordu.</p>
<p>Yol boyunca türküler söylendi.</p>
<p>Kadınlar mani okudu.</p>
<p>Çocuklar atların peşinden koştu.</p>
<p>Uzun yolun sonunda köy görünmeye başladığında davul sesi çoktan dağlara yayılmıştı.</p>
<p>Köy meydanı insanlarla doluydu.</p>
<p>Herkes gelin alayını bekliyordu.</p>
<p>“Şakire Gelin geliyor!”</p>
<p>Sesleri köyün bir ucundan diğer ucuna kadar yayıldı.</p>
<p>At köy meydanına girerken herkes ayağa kalktı.</p>
<p>Memduh uzaktan gelini izliyordu.</p>
<p>Kalbi yerinden çıkacak gibiydi.</p>
<p>Şakire ağır ağır attan indirildi.</p>
<p>Kaynanası onu kapıda karşıladı.</p>
<p>“Evin bereketiyle geldin kızım.”</p>
<p>dedi.</p>
<p>Şakire sağ ayağıyla eşiği geçti.</p>
<p>Arkasından dualar yükseldi.</p>
<p>“Allah ağız tadı versin.”</p>
<p>“Yuvanız daim olsun.”</p>
<p>“Bir yastıkta kocayın.”</p>
<p>Ardından düğün başladı.</p>
<p>O gün yalnız iki aile değil…</p>
<p>Neredeyse bütün köy aynı sofrada buluşmuştu.</p>
<p>Üç davar kesildi.</p>
<p>Biri damat tarafından…</p>
<p>Biri gelin tarafından…</p>
<p>Biri de köylülerin ortak ikramı olarak.</p>
<p>Büyük bakır kazanlarda etli pilavlar kaynadı.</p>
<p>Kazanların başında kadınlar hiç durmadan yemek pişirdi.</p>
<p>Misafirlerin biri kalkıyor, diğeri oturuyordu.</p>
<p>Davul hiç susmuyordu.</p>
<p>Zurna köyün her sokağında yankılanıyordu.</p>
<p>Gençler halay çekiyor…</p>
<p>Yaşlılar dualar ediyor…</p>
<p>Çocuklar ise atların peşinde koşarak bayram sevinci yaşıyordu.</p>
<p>Akşam olduğunda ateşler yakıldı.</p>
<p>Türküler söylendi.</p>
<p>Köyün dört bir yanından gelen insanlar geç saatlere kadar eğlendi.</p>
<p>Şakire, gelin tülünün ardından bütün bu kalabalığı izledi.</p>
<p>İçinden,</p>
<p>“Demek insan bazen bir ata binerek bambaşka bir ömre gidiyormuş.”</p>
<p>diye geçirdi.</p>
<p>Memduh da uzaktan ona baktı.</p>
<p>İkisi de konuşmadı.</p>
<p>Ama gözleri aynı cümleyi söylüyordu.</p>
<p>“Artık aynı yoldayız.”</p>
<p>O gece yapılan düğün yıllarca unutulmadı.</p>
<p>Köylüler uzun zaman boyunca,</p>
<p>“Şakire Gelin’in düğünü gibisi bir daha olmadı.”</p>
<p>diye anlattılar.</p>
<p>Çünkü gerçekten de öyle oldu.</p>
<p>Kısa bir süre sonra köyde yaşanan büyük bir kavganın ardından kalabalık düğünler yasaklandı.</p>
<p>Günler süren gelin alayları…</p>
<p>Davullar…</p>
<p>Zurnalar…</p>
<p>Atlı düğünler…</p>
<p>Büyük şölenler…</p>
<p>Artık eskisi gibi yapılamadı.</p>
<p>Bu yüzden yıllar sonra köylüler hep aynı cümleyi kuracaktı:</p>
<p>“Şakire Gelin’in düğünü, köyün son büyük düğünüydü.”</p>
<p>Ve o düğün…</p>
<p>Yalnızca iki gencin evlendiği bir gün değil…</p>
<p>Bir dönemin de sessizce kapanan son sayfası olmuştu.</p>
<p>Devam edecek…</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 5.Cİ BÖLÜM &amp; NİŞAN GÜNÜ</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-5ci-bolum-nisan-gunu</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-5ci-bolum-nisan-gunu</guid>
<description><![CDATA[ &quot;O gün takılan yüzükler, yalnızca iki gencin parmağını değil; kaderlerini de birbirine bağladı.&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202607/image_870x580_6a699bb2ee3b1.webp" length="74806" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 29 Jul 2026 09:23:07 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ALMANYA TRENİ 5.Cİ BÖLÜM - NİŞAN GÜNÜ</p>
<p>Nihayet beklenen gün gelmişti.</p>
<p>Daha güneş doğmadan Şakirelerin evinde bir hareket başlamıştı. Avlunun taşları sabahın serinliğini hâlâ üzerinde taşıyordu. Tavuklar kümesten çıkıyor, tandırdan yükselen ilk duman gökyüzüne doğru ince ince süzülüyordu.</p>
<p>Evde ise kimsenin oturmaya vakti yoktu.</p>
<p>Kadınlar bir odadan diğerine koşturuyor, mutfaktan yükselen mis gibi börek ve çörek kokuları bütün evi sarıyordu. Büyük bakır kazanlarda şerbet hazırlanıyor, tepsilere dizilen un kurabiyeleri özenle örtülüyordu. Bir köşede cevizli baklavalar, diğer tarafta ev yapımı tatlılar misafirleri bekliyordu.</p>
<p>Komşu kadınlardan biri gülerek seslendi:</p>
<p>“Bugün Şakire’nin nişanı var. Bugün yorulmak yok!”</p>
<p>Kahkahalar avluya yayıldı.</p>
<p>Şakire ise odasında sessizce oturuyordu.</p>
<p>Kalbi, çocukluğundan beri hiç bu kadar hızlı çarpmamıştı.</p>
<p>Bir yandan seviniyor, bir yandan da doğup büyüdüğü evden ayrılacağı günlerin yaklaştığını düşündükçe boğazı düğümleniyordu.</p>
<p>Tam o sırada kapı usulca açıldı.</p>
<p>Kasabanın en maharetli kadınlarından Fatma Ana içeri girdi.</p>
<p>Elinde ince dişli tahta tarak, yanında rengârenk kurdeleler vardı.</p>
<p>“Haydi bakalım gelin kız…” dedi gülümseyerek.</p>
<p>“Bugün seni herkes konuşacak.”</p>
<p>Şakire sessizce tabureye oturdu.</p>
<p>Fatma Ana uzun siyah saçlarını büyük bir özenle taramaya başladı. Her tarağın geçişinde saçlar ipek gibi omuzlarından dökülüyordu.</p>
<p>Sonra saçlarını iki kalın örgü hâline getirip ince kırmızı kurdelelerle bağladı.</p>
<p>Başına işlemeli yazmasını örterken aynadan ona baktı.</p>
<p>“Gelin oluyorsun ha…”</p>
<p>Şakire utangaçça gülümsedi.</p>
<p>Fatma Ana saçının son telini de düzelttikten sonra omzuna hafifçe dokundu.</p>
<p>“Korkma kızım… Memduh seni üzmez. O ağırbaşlı çocuktur.”</p>
<p>Şakire aynaya baktı.</p>
<p>Karşısındaki genç kız artık çocukluğundaki Şakire değildi.</p>
<p>Yüzünde hem heyecan hem de mahcup bir mutluluk vardı.</p>
<p>Gözleri doldu.</p>
<p>Ama bu kez dökülen yaşların içinde hüzünden çok umut vardı.</p>
<p>Öğleye doğru evin önünde at sesleri duyulmaya başladı.</p>
<p>Avludaki çocuklar koşarak kapıya çıktı.</p>
<p>“Geldiler!”</p>
<p>“Geldiler!”</p>
<p>Kadınlar aceleyle başörtülerini düzeltti.</p>
<p>Erkekler ayağa kalktı.</p>
<p>Memduh’un ailesi ağır ağır avluya giriyordu.</p>
<p>Önde Memduh’un babası…</p>
<p>Ardından amcaları…</p>
<p>En arkada ise yüzünde utangaç bir tebessüm taşıyan Memduh…</p>
<p>Üzerinde en temiz takım elbisesi vardı.</p>
<p>Ayakkabılarını kendi elleriyle boyamış, saçlarını özenle taramıştı.</p>
<p>Kalbi öyle hızlı atıyordu ki bunu herkes duyacak sanıyordu.</p>
<p>İçeri buyur edildiler.</p>
<p>Misafirlere yer gösterildi.</p>
<p>Şerbetler ikram edildi.</p>
<p>Ev, insan sesleriyle dolup taşmıştı.</p>
<p>Şakire, annesinin işaretiyle elinde kahve tepsisiyle odaya girdi.</p>
<p>Başını kaldırmaya cesaret edemiyordu.</p>
<p>Fincanları tek tek uzatırken ellerinin hafifçe titrediğini hissediyordu.</p>
<p>Tam Memduh’un önüne geldiğinde istemeden göz göze geldiler.</p>
<p>Bu yalnızca birkaç saniye sürdü.</p>
<p>Ama ikisinin de kalbi aynı anda hızlandı.</p>
<p>Memduh gülümsemek istedi.</p>
<p>Şakire ise utancından gözlerini hemen yere indirdi.</p>
<p>Bir süre sonra nişan yüzükleri getirildi.</p>
<p>Kadınlar sessizleşti.</p>
<p>Odadaki herkes ayağa kalktı.</p>
<p>Yaşlılardan biri dua okumaya başladı.</p>
<p>Eller semaya açıldı.</p>
<p>“Allah bu iki gence huzur versin…”</p>
<p>“Yuvalarını daim etsin…”</p>
<p>“Ağızlarının tadını bozmasın…”</p>
<p>Duaların ardından kırmızı kurdeleyle birbirine bağlanan iki yüzük ortaya çıkarıldı.</p>
<p>Şakire’nin elleri heyecandan titriyordu.</p>
<p>Memduh da en az onun kadar heyecanlıydı.</p>
<p>Yüzüğü eline aldığında bir an durdu.</p>
<p>Sonra büyük bir dikkatle Şakire’nin parmağına taktı.</p>
<p>O küçücük altın halka, yalnızca bir nişan yüzüğü değildi.</p>
<p>İki ayrı hayatın aynı yolda yürüyeceğine dair verilen ilk sözdü.</p>
<p>Ardından Şakire de Memduh’un parmağına yüzüğü taktı.</p>
<p>O an odadakiler alkışladı.</p>
<p>Kadınlar sevinçle “Allah bir yastıkta kocatsın!” diye seslendi.</p>
<p>Kimileri gözyaşlarını gizlice sildi.</p>
<p>Kimileri ise mutluluktan gülümsüyordu.</p>
<p>Kalabalık yeniden sohbet etmeye başlamıştı.</p>
<p>Ama Şakire ile Memduh için dünya birkaç dakikalığına sessizleşmiş gibiydi.</p>
<p>Şakire yüzüğüne baktı.</p>
<p>İçinden geçen cümleyi kimse duymadı.</p>
<p>“Belki de kaderim gerçekten değişiyor…”</p>
<p>Memduh ise uzaktan ona baktı.</p>
<p>İçinden sessizce şükretti.</p>
<p>“Allah’ım… Bu emaneti bana layıkıyla taşımayı nasip et.”</p>
<p>O gün yalnızca iki genç nişanlanmamıştı.</p>
<p>İki yarım kalmış hayat, aynı umutla geleceğe doğru ilk adımını atmıştı.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 4.CÜ BÖLÜM &amp; KIZ İSTEME</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-4cu-bolum-kiz-isteme</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-4cu-bolum-kiz-isteme</guid>
<description><![CDATA[ Bazen bir ömür, &quot;Allah&#039;ın emri, Peygamber&#039;in kavliyle...&quot; diye başlayan birkaç cümlenin içine sığar. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202607/image_870x580_6a68c155429a7.webp" length="46234" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 28 Jul 2026 17:50:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ALMANYA TRENİ 4.CÜ BÖLÜM – KIZ İSTEME </p>
<p></p>
<p>Aradan birkaç gün geçmişti. Memduh’un, “Seni isteyeceğim.” Sözü Şakire’nin kulaklarında hâlâ yankılanıyordu. O günden sonra iki evde de tatlı bir telaş başlamıştı.</p>
<p></p>
<p>Memduh’un annesi gün ağarmadan kalkmıştı. Bakır tepsiyi mutfağın ortasına koydu. İncecik açtığı yufkaların arasına özenle dövülmüş cevizleri serpiştiriyor, her katın üzerine eritilmiş tereyağını gezdiriyordu. Arada bir ellerini önlüğüne silip derin bir nefes alıyor, sonra yeniden hamurun başına geçiyordu.</p>
<p></p>
<p>“Bugün eksik bir şey olmayacak.” diye mırıldandı. “Allah’ın izniyle gelinimizi isteyip geleceğiz.”</p>
<p></p>
<p>Baklava fırına verildikten sonra işlemeli bohçayı açtı. İçine en güzel yazmasını, bir kutu lokumu ve küçük hediyeleri yerleştirdi.</p>
<p></p>
<p>Yan odada Memduh en temiz takım elbisesini ütülüyordu. Aynanın karşısına geçtiğinde heyecandan ellerinin hafifçe titrediğini fark etti. İlk kez böylesine önemli bir gün yaşıyordu.</p>
<p></p>
<p>Babası omzuna dokundu.</p>
<p></p>
<p>“Heyecanlanma oğlum. Kısmetse bugün yeni bir yuvanın ilk adımı atılacak.”</p>
<p></p>
<p>Memduh hafifçe gülümsedi.</p>
<p></p>
<p>“İnşallah baba…”</p>
<p></p>
<p>O sırada Şakirelerin evinde de bambaşka bir telaş vardı.</p>
<p></p>
<p>Komşu kadınlar sabahın erken saatlerinden itibaren birer birer gelmeye başlamıştı. Kimisi börek açıyor, kimisi odaları düzenliyor, kimisi de bakır kahve fincanlarını parlatıyordu.</p>
<p></p>
<p>Şakire’nin annesi kızının saçlarını usulca okşadı.</p>
<p></p>
<p>“Bugün seni istemeye gelecekler kızım.”</p>
<p></p>
<p>Şakire’nin kalbi birden hızlandı.</p>
<p></p>
<p>Son günlerde Memduh’a karşı içinde filizlenen sıcaklığı inkâr edemiyordu. Ama o günün gerçekten geleceğine de hâlâ inanamıyordu.</p>
<p></p>
<p>Sessizce odasına geçti.</p>
<p></p>
<p>Pencerenin önünde durup derin bir nefes aldı.</p>
<p></p>
<p>“Demek… kaderim gerçekten değişiyor.”</p>
<p></p>
<p>Tam o sırada avlunun önünde nal sesleri duyuldu.</p>
<p></p>
<p>Taşlara vuran nal sesleri gittikçe yaklaşıyor, atların solukları sessizliği bölüyordu.</p>
<p></p>
<p>Ardından erkek sesleri işitildi.</p>
<p></p>
<p>Memduh’un ailesi gelmişti. </p>
<p>Kapının önünde duran atların kişnemesiyle birlikte avluda kısa bir sessizlik oldu. Komşu kadınlardan biri pencerenin perdesini hafifçe aralayıp dışarı baktı.</p>
<p>“Geldiler…”</p>
<p>Bu tek kelime evin içinde yeni bir telaş başlattı.</p>
<p>Şakire’nin annesi önlüğünü düzeltti, başörtüsünü yeniden bağladı. Babası derin bir nefes alıp kapıya yöneldi.</p>
<p>Kapıyı açar açmaz yüzüne sıcak bir tebessüm yerleştirdi.</p>
<p>“Hoş geldiniz. Buyurun, sefalar getirdiniz.”</p>
<p>Memduh’un babası hafifçe eğilerek selam verdi.</p>
<p>“Allah’ın selamıyla geldik.”</p>
<p>Ardından Memduh’un annesi elindeki işlemeli bohçayı ve özenle hazırladığı baklava tepsisini uzattı.</p>
<p>“Küçük bir ikramımız… Kabul buyurun.”</p>
<p>“Estağfurullah, zahmet etmişsiniz.” diyerek bohçayı içeri aldılar.</p>
<p>Misafirler başköşeye buyur edildi. Evin büyük odasına minderler serilmiş, duvar kenarlarına yastıklar dizilmişti. Ortaya bakır sini yerleştirildi. Önce hoş beş edildi. Bu yılın mahsulünden, pamuk tarlalarından, yağmurların azlığından konuşuldu.</p>
<p>Kimse asıl geliş sebebini hemen açmıyordu.</p>
<p>Çünkü büyükler bilirlerdi…</p>
<p>Böyle meselelerde acele edilmezdi.</p>
<p>Şakire ise yan odada kızlarla birlikte bekliyordu.</p>
<p>Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki sanki herkes duyacak sanıyordu.</p>
<p>Komşu kızlarından Emine gülerek koluna dokundu.</p>
<p>“Şu hâline bak… Ellerinin buz gibi olduğunu buradan hissediyorum.”</p>
<p>Bir diğeri kahkahasını tutamadı.</p>
<p>“Birazdan kahveyi dökersen hiç şaşırmam.”</p>
<p>Şakire mahcup bir gülümsemeyle başını eğdi.</p>
<p>“Susun kızlar…”</p>
<p>Tam o sırada annesinin sesi duyuldu.</p>
<p>“Şakire… Kahveleri hazırla.”</p>
<p>İçindeki heyecan bir kat daha arttı.</p>
<p>Bakır cezvede ağır ağır pişen kahvenin kokusu bütün evi sardı. Köpükleri taşırmadan fincanlara doldurdu. Tepsiyi eline aldığında titreyen parmaklarını saklamaya çalıştı.</p>
<p>“Allah’ım…” diye fısıldadı.</p>
<p>“Beni mahcup etme.”</p>
<p>Şakire ağır adımlarla odaya girdi.</p>
<p>Gözlerini yerden kaldırmamaya çalışıyordu.</p>
<p>Misafirlerin önüne tek tek kahveleri bırakırken sıra Memduh’a geldi.</p>
<p>O anda ikisinin gözleri istemeden buluştu.</p>
<p>Memduh, onu ilk kez bu kadar yakından görüyordu.</p>
<p>İnce işlemeli yazmasının altından görünen yüzü heyecandan hafifçe kızarmıştı.</p>
<p>Şakire ise Memduh’un gözlerinde garip bir huzur gördü.</p>
<p>Ne gösteriş vardı…</p>
<p>Ne kibir…</p>
<p>Sadece güven veren, sessiz bir bakış…</p>
<p>Kahveyi uzatırken istemeden fincan hafifçe titredi.</p>
<p>Memduh bunu fark etti.</p>
<p>Gülümseyerek usulca,</p>
<p>“Allah razı olsun.” dedi.</p>
<p>Bu küçücük cümle, Şakire’nin yüreğindeki heyecanı biraz olsun yatıştırdı.</p>
<p>Kahveler içildi.</p>
<p>Odadaki sohbet yavaş yavaş duruldu.</p>
<p>Herkes biliyordu…</p>
<p>Artık söylenecek en önemli sözün zamanı gelmişti.</p>
<p>Memduh’un babası fincanını yavaşça bakır sininin üzerine bıraktı.</p>
<p>Boğazını temizledi.</p>
<p>Odadaki herkes ona döndü.</p>
<p>“Allah’ın emri, Peygamber Efendimizin kavliyle…”</p>
<p>diye söze başladı.</p>
<p>Odadaki sessizlik daha da derinleşti.</p>
<p>Eli dizinde, başı hafif öne eğik bir hâlde söze başladı.</p>
<p>“Allah’ın emri, Peygamber Efendimizin kavliyle… Kızınız Şakire’yi oğlumuz Memduh’a istiyoruz. Rabbim hayırlısını nasip etmişse, iki genci bir ömür boyu birbirine yoldaş eylesin.”</p>
<p>Söz biter bitmez odada derin bir sessizlik oluştu.</p>
<p>Herkesin gözü Şakire’nin babasına çevrildi.</p>
<p>Yaşlı adam başını önüne eğmişti. Bir süre konuşmadı. Sanki yıllardır büyütüp emek verdiği kızını, gözlerinin önünden bir bir geçiriyordu. İlk adımlarını, ilk kez okula gidişini, hemşire olma hayalini, evin avlusunda kızlara dikiş öğretirken yüzündeki mutluluğu…</p>
<p>Derin bir iç çekti.</p>
<p>Başını kaldırıp önce Memduh’un babasına, sonra Memduh’a baktı.</p>
<p>Memduh’un gözlerinde dürüstlüğü gördü.</p>
<p>Alın teriyle kazandığı ekmeği gördü.</p>
<p>Sessiz, ağırbaşlı duruşunu gördü.</p>
<p>Sonunda yavaşça konuştu.</p>
<p>“Allah yazdıysa bize de razı olmak düşer.”</p>
<p>Bir an durdu.</p>
<p>Sonra gülümseyerek sözünü tamamladı.</p>
<p>“Bizim de rızamız vardır. Hayırlı olsun.”</p>
<p>Memduh’un annesi sevinçten gözyaşlarını tutamadı.</p>
<p>“Allah sizden razı olsun.”</p>
<p>Odadaki büyüklerden biri ellerini semaya kaldırdı.</p>
<p>“Hadi, hayırlı bir dua edelim.”</p>
<p>Herkes ellerini açtı.</p>
<p>“Ya Rabbi… Bu iki gencin yuvasına huzur ver. Aralarındaki sevgiyi eksik etme. Ömürlerini bereketli, sofralarını helâl lokmayla dolu eyle.”</p>
<p>“Amin…”</p>
<p>Odanın her köşesinden aynı anda yükseldi.</p>
<p>Yan odada bekleyen Şakire, içeriden gelen “Amin” seslerini duyunca nefesini tuttu.</p>
<p>Komşu kızlarından biri sevinçle içeri daldı.</p>
<p>“Oldu!”</p>
<p>Şakire yerinden doğruldu.</p>
<p>“Ne… ne oldu?”</p>
<p>“Kabul ettiler!”</p>
<p>Bir anda odadaki bütün kızlar sevinçle Şakire’nin etrafını sardı.</p>
<p>Kimi boynuna sarıldı, kimi ellerini tuttu.</p>
<p>Şakire ise olduğu yerde kalakaldı.</p>
<p>Gözlerinden süzülen yaşları durduramıyordu.</p>
<p>Annesi içeri girdi.</p>
<p>Kızının yanına oturdu.</p>
<p>Ellerini avuçlarının arasına aldı.</p>
<p>“Niye ağlıyorsun kızım?”</p>
<p>Şakire dudaklarını ısırdı.</p>
<p>“Bilmiyorum ana…”</p>
<p>“İnsan hem sevinince hem ayrılacağını anlayınca ağlarmış.”</p>
<p>Annesi kızının alnından öptü.</p>
<p>“Her kızın kaderinde bir gün baba evinden çıkmak vardır. Yeter ki gittiğin evde huzur bul.”</p>
<p>Şakire başını annesinin omzuna yasladı.</p>
<p>O an, çocukluğunun yavaş yavaş geride kaldığını ilk kez bütün ağırlığıyla hissetti.</p>
<p>Misafirler kalkmaya hazırlanırken Memduh’un annesi bohçayı Şakire’nin annesine uzattı.</p>
<p>“Allah kabul ederse bu da küçük bir nişanemiz olsun.”</p>
<p>Şakire’nin annesi bohçayı iki eliyle aldı.</p>
<p>“Allah utandırmasın.”</p>
<p>Kapıya kadar birlikte çıktılar.</p>
<p>Atlar yeniden hazırlandı.</p>
<p>Memduh tam ata binecekken, istemsizce dönüp evin penceresine baktı.</p>
<p>Perdenin arasından onu seyreden iki mahcup göz gördü.</p>
<p>Şakire…</p>
<p>İkisi de hiçbir şey söylemedi.</p>
<p>Ama o kısa bakışta, söylenmeyen nice söz vardı.</p>
<p>Memduh hafifçe başını eğdi.</p>
<p>Şakire de belli belirsiz gülümsedi.</p>
<p>Atların nal sesleri taş yolda yavaş yavaş uzaklaşırken, iki genç de biliyordu ki…</p>
<p>Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.</p>
<p></p>
<p>NİŞAN HAZIRLIKLARI</p>
<p>Şakire’nin “olur” haberi kasabada kısa sürede duyuldu. Akşam ezanından hemen sonra komşu kadınlar birer ikişer Şakirelerin evine uğramaya başladı. Kapıdan içeri giren her kadın Şakire’yi görünce önce boynuna sarılıp tebrik ediyor, ardından mutfağa geçip hazırlığa yardım etmeye koyuluyordu.</p>
<p>Şakire'nin kire’nin annesi, kızının yüzüne baktıkça gözleri doluyor, elindeki işi bırakıp ona uzaktan bir dua okuyordu.</p>
<p>“Allah tamamına erdirsin kızım… Yüzün hep gülsün.”</p>
<p>Şakire mahcup bir tebessümle başını eğiyordu.</p>
<p>Erkek tarafında da ayrı bir hazırlık vardı. Memduh’un annesi yeni alınan nişan bohçasını odanın ortasına açmış, içindeki ipek yazmaları, işlemeli havluları, gümüş tokaları tek tek kontrol ediyordu.</p>
<p>“Bir eksik kalmasın. Kız tarafı görsün ki oğlum gelini el bebek gül bebek tutacak,” diyordu gururla.</p>
<p>Memduh ise dışarıda amcalarıyla beraber nişanda takılacak yüzükleri hazırlıyordu. Ara ara göğe bakıyor, yüzünde hafif bir gülümseme beliriyordu.</p>
<p></p>
<p>“Şakire artık gerçekten benim eşim olacak…” diye geçiriyordu içinden.</p>
<p></p>
<p> KÖYÜN TEPKİSİ</p>
<p>Nişan haberi yalnızca iki aileyi değil, bütün köyü ve kasabayı da heyecanlandırmıştı.</p>
<p>Kahvenin önünde oturan yaşlı adamlar çay bardaklarını yudumlarken konuyu konuşuyorlardı.</p>
<p>“Vallahi Memduh akıllı çocuk.”</p>
<p>“Şakire de terbiyeli kız.”</p>
<p>“İkisi birbirine yakıştı.”</p>
<p>Ama herkes aynı fikirde değildi.</p>
<p>Yaşlılardan biri sakalını sıvazlayıp yavaşça konuştu.</p>
<p>“Bakalım şehir görmüş kız köy hayatına alışabilecek mi?”</p>
<p>Bunu duyan başka biri hemen itiraz etti.</p>
<p>“Kız dediğin çalışkan olsun yeter. Şakire’nin eli iş tutar. O her yere alışır.”</p>
<p>Çeşme başındaki kadınların da tek konusu buydu.</p>
<p>“Şakire şanslı kız.”</p>
<p>“Memduh’un ailesi temiz insanlardır.”</p>
<p>“Allah bahtını açık etsin.”</p>
<p>Bir diğeri gülerek ekledi:</p>
<p>“Ben onların düğününü şimdiden merak ediyorum.”</p>
<p>O sırada su testisini dolduran yaşlı bir kadın sessizce dua etti.</p>
<p>“Allah iki gence de huzur versin.”</p>
<p>Bu arada hem Memduh’un hem de Şakire’nin içinde aynı heyecan büyüyordu.</p>
<p>Artık geri dönüş yoktu.</p>
<p>Önlerinde yalnızca nişan günü vardı…</p>
<p>Ve o gün, kaderleri bir kez daha aynı yolda buluşacaktı.</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 3.CÜ BÖLÜM &amp; KADERİN DÜĞÜMLENDİĞİ GÜNLER</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni-3cu-bolum-kaderin-dugumlendigi-gunler</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni-3cu-bolum-kaderin-dugumlendigi-gunler</guid>
<description><![CDATA[ Memduh, yaşadığı hayal kırıklığının ardından bir daha gönlünü kimseye açmamaya karar vermişti. Şakire ise yarım kalan hayallerini sessizce kalbinin en derin yerine gömmüştü. İkisi de kendi yolunda yürüdüğünü sanıyordu. Oysa kader, görünmeyen ipliklerle onları yavaş yavaş birbirine yaklaştırıyordu. Bazen bir söz, bazen bir bakış, bazen de hiç beklenmeyen bir karşılaşma, insanın bütün hayatını değiştirmeye yeterdi. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202607/image_870x580_6a67312c7c908.webp" length="63130" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 27 Jul 2026 13:22:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ALMANYA TRENİ 3.CÜ BÖLÜM - KADERİN DÜĞÜMLENDİĞİ GÜNLER</p>
<p>Ablası Selime yıllar önce Memduhların köyüne gelin gittiğinde, herkes onun bu uzak köyde zorlanacağını düşünmüştü. Fakat Selime kısa sürede çalışkanlığı, güler yüzü ve becerisiyle herkesin sevgisini kazanmıştı. Artık köyde sözü dinlenen, sevilen bir gelindi.</p>
<p>Memduh'un nişanının bozulmasının üzerinden çok geçmemişti. Köyde günlerce bu olay konuşulmuş, herkes kendi bildiğince yorum yapmıştı. En çok da Memduh'un annesi üzülmüştü.</p>
<p>Bir gün tandır başında ekmek yapan Selime'ye içini döktü.</p>
<p>"Bir daha köyden kıza niyetlenmem. Kızların hepsi bir değil ama... işte yandık bir kere."</p>
<p>Selime, elindeki ekmeği çevirdi. Hafifçe gülümsedi.</p>
<p>"Teyze.... Benim bir bacım var. Öyle her kıza benzemez. Akıllıdır, eli beceriklidir, sözü yerindedir. Dik durur ama kimsenin hakkını da yemez."</p>
<p>Memduh'un annesi merakla sordu.</p>
<p>"Bacın ha? Nasıl biridir?"</p>
<p>"Delikanlı kızdır. Eğri iş görmez. Haksızlığa boyun eğmez."</p>
<p>Bu sözler Memduh'un annesinin aklında kaldı. Ama asıl kararını değiştirecek olan, birkaç hafta sonra Çukurova'nın sıcağında yaşanacak bir olay olacaktı.</p>
<p>Çukurova güneşi tepeden kavururken herkes pamuk tarlasında çalışıyordu. Şakire de diğer işçiler gibi çömelmiş, sessizce çapasını vuruyordu. Alnından akan ter gözlerine kadar iniyor, ama o durmadan çalışıyordu.</p>
<p>Bir süre sonra yan tarafta çalışan bir adamın hile yaptığını fark etti. Adam kendi sırasını eksik bırakıyor, Şakire'nin önüne daha fazla iş yüklüyordu.</p>
<p>Şakire başını kaldırdı.</p>
<p>"Amca... Böyle olmaz. Arıkları bozuyorsun."</p>
<p>Adam aldırmadı.</p>
<p>"Sen işine bak."</p>
<p>Şakire bir kez daha uyardı.</p>
<p>"Herkes eşit çalışacak."</p>
<p>Adam alay ederek güldü.</p>
<p>"Sana mı soracağım?"</p>
<p>Şakire ayağa kalktı.</p>
<p>"Ben seni güzelce uyardım."</p>
<p>Adam yine güldü.</p>
<p>"Hadi bakalım..."</p>
<p>Bir anda elindeki mecrefeyi kaldırdı. Önce dizinin yanına vurdu. Adam sendeledi. Ardından ikinci darbeyle arığın içine yuvarlandı.</p>
<p>Tarlada çalışan herkes olduğu yerde kaldı.</p>
<p>Ardından sesler yükselmeye başladı.</p>
<p>"Vay arkadaş!"</p>
<p>"Helal olsun!"</p>
<p>"O kız tek başına adamı yere serdi!"</p>
<p>Olay kısa sürede bütün köye yayıldı.</p>
<p>Tam karşı tarlada çalışanlardan biri de Memduh'un annesiydi. Yanında Selime vardı.</p>
<p>Kalabalığa bakıp şaşkınlıkla sordu.</p>
<p>"Kim bu kız?"</p>
<p>Selime gururla gülümsedi.</p>
<p>"Benim sana anlattığım bacım... Şakire."</p>
<p>Memduh'un annesi uzun uzun baktı.</p>
<p>"Maşallah... Yüreği de var, bileği de... İşte bana böyle gelin gerek."</p>
<p>Selime hafifçe gülümsedi.</p>
<p>"Demiştim."</p>
<p>Aradan birkaç gün geçti.</p>
<p>İki aile gelenek gereği birbirlerini uzaktan görmek için buluştu.</p>
<p>Memduh sessizce ayakta duruyordu. Çalışmaktan nasır tutmuş ellerini arkasında birleştirmiş, gözlerini yere indirmişti.</p>
<p>Şakire bir an baktı.</p>
<p>Sonra ablasına eğildi.</p>
<p>"Abla... Bu su kabağı yapılı oğlanı kim alacak? Ben almam."</p>
<p>Selime gülmemek için kendini zor tuttu.</p>
<p>"Kızım... İyi çocuktur."</p>
<p>Ama Şakire'nin gönlü henüz ikna olmamıştı.</p>
<p>Akşam olduğunda evde yemek sessizlik içinde yenildi.</p>
<p>Bir ara babası kaşığını bıraktı.</p>
<p>"Kızım..."</p>
<p>Şakire başını kaldırdı.</p>
<p>"Memduh'un işi gücü var. Mesleği var. Eline ekmek yakışıyor."</p>
<p>Bir an durdu.</p>
<p>"Ben seni ona veriyorum."</p>
<p>Şakire'nin içi buz kesti.</p>
<p>Konuşamadı.</p>
<p>İtiraz edemedi.</p>
<p>Sessizce başını eğdi.</p>
<p>O gece kaderi onun yerine başkaları tarafından yazılmıştı.</p>
<p>Birkaç gün sonra Memduh, dükkânındaki mumlu ipler bitince kasabaya indi.</p>
<p>İşini bitirip köye dönerken yolu Şakire'nin evinin önünden geçti.</p>
<p>İçeriden kızların neşeli sesleri geliyordu.</p>
<p>Tam geçecekti ki bir kız seslendi.</p>
<p>"Memduh abi! Dantel ipi getirdin mi?"</p>
<p>Bir diğeri ekledi.</p>
<p>"Şakire abla için..."</p>
<p>Memduh gülümsedi.</p>
<p>"Getirdim."</p>
<p>Kızlar sevinçle kapıya koştular.</p>
<p>Tam o sırada Şakire göründü.</p>
<p>Güneş yüzünü aydınlatıyor, uzun örgüsü omuzlarından aşağı usulca uzanıyordu.</p>
<p>Memduh, onu ilk kez gerçekten görüyormuş gibi kaldı.</p>
<p>Şakire yaklaşarak,</p>
<p>"Külfet olduysa almasaydınız." dedi.</p>
<p>"Estağfurullah."</p>
<p>Memduh'un sesi her zamankinden daha yumuşaktı.</p>
<p>"İşinize yararsa ben mutlu olurum."</p>
<p>Kızlar ipleri alıp içeri koşunca ikisi birkaç saniye yalnız kaldılar.</p>
<p>Rüzgâr hafifçe esti.</p>
<p>Şakire'nin örgüsünden ayrılan birkaç tel Memduh'un koluna dokundu.</p>
<p>İncecik bir dokunuştu.</p>
<p>Ama Memduh'un yüreğinde yıllardır kapalı duran bir kapıyı aralamaya yetmişti.</p>
<p>Şakire de onun gözlerindeki kırgınlığı fark etti.</p>
<p>İçinden,</p>
<p>"Bu adamın yüreğinde bir şey kırılmış... Ama hâlâ sıcak."</p>
<p>diye geçirdi.</p>
<p>İkisi de hiçbir şey söylemeden yollarına devam ettiler.</p>
<p>Ama o gün, farkına varmadan hayatlarının en önemli sayfası açılmıştı.</p>
<p>Günler geçtikçe karşılaşmaları arttı.</p>
<p>Memduh her kasaba dönüşünde kızlara iplik, düğme, boncuk getiriyor; Şakire ise artık onun ayak seslerini uzaktan tanıyordu.</p>
<p>Bir akşamüstü cesaretini topladı.</p>
<p>"Şakire..."</p>
<p>Genç kız sessizce döndü.</p>
<p>"Seni isteyeceğim... Eğer sen de uygun görürsen."</p>
<p>Şakire utançla başını eğdi.</p>
<p>"Anneniz haber salmış zaten."</p>
<p>İlk günkü isteksizliği kalmamıştı.</p>
<p>Kalbi yavaş yavaş yumuşuyordu.</p>
<p>O gece iki evde de lambalar geç söndü.</p>
<p>Biri yıllar sonra yeniden umut etmeye başlamıştı.</p>
<p>Diğeri ise kaderin sandığından bambaşka bir yol hazırladığını ilk kez hissediyordu.</p>
<p>Henüz ikisi de bilmiyordu...</p>
<p>Bu umut dolu günlerin ardından, onları doğdukları topraklardan binlerce kilometre uzağa götürecek yolculuk çok yakında başlayacaktı.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 2 BÖLÜM    &amp;   ŞAKİRE’NİN YARIM KALAN HAYALİ</title>
<link>https://fikirizleri.com/sakirenin-yarim-kalan-hayali-4254</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sakirenin-yarim-kalan-hayali-4254</guid>
<description><![CDATA[ O gün yalnızca bir okulun kapısı kapanmadı. Bir genç kızın geleceği de bambaşka bir yöne döndü. Şakire henüz bilmiyordu; yarım kalan hayali, onu yıllar sonra hiç tanımadığı bir ülkeye götürecek yolun ilk adımı olacaktı. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202607/image_870x580_6a662f7e7bbc7.webp" length="35364" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 26 Jul 2026 19:20:28 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ŞAKİRE’NİN YARIM KALAN HAYALİ</p>
<p>Şakire küçüklüğünden beri akıllı, çalışkan ve her gördüğünü merakla öğrenen bir kızdı. İlkokuldan sonra hemşirelik okulunu kazanmıştı. O yıllarda ilkokuldan sonra  hemşire olunabiliyordu.</p>
<p>O gün avluda garip bir sessizlik vardı. Güneş tepede parlıyor ama hava sanki ağır ve kasvetliydi. Şakire, annesinin verdiği iplikleri toplayıp içeri götürmeye hazırlanıyordu. Tam mutfağın kapısına varmıştı ki dış kapının gürültüyle açıldığını duydu.</p>
<p>Amcası, avluya sert adımlarla girdi. Üzerinde tozlu bir ceket, yüzünde önceki günlerden kalma öfke vardı. Babası ise duvar kenarında tütün sarıyordu; amcasının gelişini görünce hafifçe doğruldu.</p>
<p>Şakire, kapının aralığından onları izlemeye başladı. İçinde sebebini bilmediği bir sıkıntı yükseliyordu.</p>
<p>Amcası, babasına bir adım yaklaşarak tok bir sesle konuştu:</p>
<p>“Duydum ki kızını hemşire okuluna gönderecekmişsin.”</p>
<p>Babasının eli titredi. Tütün yaprağı avucunun içinde buruştu.</p>
<p>“Evet,” dedi kısık bir sesle. “Kazanmış… İstekli de.”</p>
<p>Amcanın yüzü bir anda karardı.</p>
<p>“Sen aklını mı yitirdin? Şehre giden kız elin kızı olur! Sonra da geri dönüp sana bakmaz. Millet de arkandan konuşur.”</p>
<p>Bu cümle avlunun ortasına bir taş gibi düştü.</p>
<p>Şakire’nin içi buz kesti. Çünkü o cümleyi köyde herkes fısıltıyla söylerdi ama amcasının ağzından böyle açık duyunca yüreği daraldı.</p>
<p>Babası, sessiz kaldıkça amca daha da cesaretlendi:</p>
<p>“Kız tek başına şehirde ne yapacak? Kimlerle düşüp kalkacak? Sen sonra millete ne diyeceksin? ‘Kızım okudu’ mu? Yok öyle şey! Elin kızı gibi olur çıkar, bu eve de bağlanmaz artık.”</p>
<p>Şakire’nin annesi o sırada kapının önüne çıkmış Ne oluyor diye merakla bakıyordu. Amcanın bu sözlerini duyunca yüzü önce kızardı, sonra bembeyaz oldu. Yavaşça annelik içgüdüsüyle araya girdi:</p>
<p>“Ağabey, biraz yavaş konuş. Kızın emeği, hevesi var. Okumayı çok istiyor.”</p>
<p>Amca elini havaya kaldırıp susturdu:</p>
<p>“Sen annesin diye gönlün kayar. Ama gerçek başka! Şehre giden kızın namusu tehlikededir. Elalemin lafı bir başlar mı, işte o zaman asıl siz utanırsınız!”</p>
<p>Annenin dudakları titredi, geri çekildi ama gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.</p>
<p>Babasının yüzündeki kararsızlık gittikçe derinleşiyordu. Kaşları çatık, gözleri dolu doluydu. Tütün torbasını kapattı, sanki içine bir yük çökmüş gibi bir taşın üzerine oturdu.</p>
<p>Babası uzun süre konuşamadı. Avluyu ağır bir sessizlik kapladı. Bir yanda kızının hayalleri, diğer yanda yıllardır kulağına kazınan “El âlem ne der?” korkusu vardı. Sonunda derin bir iç çekti ve kararını verdi.</p>
<p>“Şehre gitmeyecek… Kızımı göndermeyeceğim.”</p>
<p>O karar verildiği anda, Şakire’nin içinde bir şey sessizce kırıldı.</p>
<p>Babasının verdiği kararın ardından hemşirelik hayalinden vazgeçmek zorunda kaldı.</p>
<p>O gün, yalnızca bir okulun kapısı kapanmamıştı; çocukluğundan beri içinde büyüttüğü en büyük hayal de sessizce yarım kalmıştı.</p>
<p>İlk günler kimseyle konuşmadı.</p>
<p>Annesi onu teselli etmeye çalışıyor, babası ise gözlerinin içine bakmaya utanıyordu.</p>
<p>Ama zaman, acıyı tamamen silmese de insanı yeniden ayağa kalkmayı öğretiyordu.</p>
<p>Şakire, evde boş durmayı hiç sevmedi.</p>
<p>Annesinden dikiş dikmeyi öğrendi.</p>
<p>Kanaviçe işlemeyi, dantel örmeyi, el işi yapmayı büyük bir merakla geliştirdi.</p>
<p>Köyün yaşlı kadınlarından yöresel nakışları öğrendi; gördüğü her yeni motifi hafızasına kazıdı.</p>
<p>Okuma sevgisini de hiç bırakmadı.</p>
<p>Eline geçen her kitabı, gazeteyi ve dergiyi dikkatle okuyor, yeni bilgiler öğrenmeye çalışıyordu.</p>
<p>Günler geçtikçe köydeki kız çocukları da onun yanına gelmeye başladı.</p>
<p>Başta birkaç komşu kızıydılar.</p>
<p>Sonra sayı her geçen gün arttı.</p>
<p>Evlerinin geniş avlusu zamanla küçük bir buluşma yerine dönüştü.</p>
<p>Şakire bildiklerini hiçbir karşılık beklemeden paylaşıyordu.</p>
<p>Birlikte dikiş dikiyor, nakış işliyor, örgü örüyor; bazen de okudukları kitaplar üzerine konuşuyorlardı.</p>
<p>Komşu köylerden gelen kızlar bile olmuştu.</p>
<p>Onun sabrına, güler yüzüne ve becerisine hayran kalıyorlardı.</p>
<p>Şakire, hemşire olamamıştı. Ama zamanla, insanlara faydalı olmanın yalnızca tek bir yolu olmadığını da anlamıştı.</p>
<p>Bilgiyi paylaşmanın, bir başkasına yol göstermenin de en az bir meslek kadar değerli olduğunu hissediyordu.</p>
<p>Kasabanın gençlerinden biri ise çoktan gönlünü Şakire’ye kaptırmıştı.</p>
<p>Neredeyse her sabah ellerinde süt, yoğurt ya da yumurta ile kapıya gelir, gülümseyerek:</p>
<p>“Annem gönderdi.” derdi.</p>
<p>Oysa bunu gören herkes, asıl sebebin annesi olmadığını biliyordu.</p>
<p>Avludaki kızlar kendi aralarında gülüşür, Şakire’ye takılırlardı.</p>
<p>“Şakire, kabul et artık… Oğlan seni seviyor.”</p>
<p>Şakire ise tebessüm edip başını iki yana sallardı.</p>
<p>“Benim onunla öyle bir düşüncem yok.”</p>
<p>Henüz gönlünü kimseye vermemişti.</p>
<p>Belki de kader, onun için bambaşka bir yol hazırlıyordu…</p>
<p>O günlerde Şakire henüz bilmiyordu…</p>
<p>Bir zamanlar hemşire olma hayali kuran o genç kız, yıllar sonra küçük bir tahta bavulu eline alacak, ardında çocukluğunu bırakıp bir trenin penceresinden son kez memleketine bakacaktı.</p>
<p>O trenin varacağı yer Almanya’ydı…</p>
<p>Ve hayatının asıl hikâyesi, işte o yolculukla başlayacaktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ALMANYA TRENİ 1.Cİ BÖLÜM &amp; MEMDUH&amp;apos;UN YARIM KALAN HAYALİ</title>
<link>https://fikirizleri.com/almanya-treni</link>
<guid>https://fikirizleri.com/almanya-treni</guid>
<description><![CDATA[ ALMANYA TRENİ, 1960&#039;lı yıllarda daha iyi bir yaşam umuduyla Almanya&#039;ya giden bir Türk ailesinin hikâyesini anlatıyor. Memduh&#039;un kasabanın dar taş sokaklarında başlayan yaşamı; aşk, hayal kırıklığı, gurbet ve umutla örülü uzun bir yolculuğa dönüşür. Gerçek olaylardan ve tarihî araştırmalardan ilham alan bu eser, bir ailenin hikâyesi üzerinden bir dönemin hafızasına ışık tutuyor. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202607/image_870x580_6a64839f76c63.webp" length="61724" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 25 Jul 2026 12:38:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>DENGESİZLER &amp;  1. Bölüm – Demir Kapılar</title>
<link>https://fikirizleri.com/dengesizler-1boelum-demir-kapilar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dengesizler-1boelum-demir-kapilar</guid>
<description><![CDATA[ İşte bu, onların hikâyesidir.
Bu, Dengesizler’in hikâyesidir. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202607/image_870x580_6a620ca190800.webp" length="63172" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 24 Jul 2026 19:25:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>ramazandemir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 data-section-id="70s3wt" data-start="373" data-end="382" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer">GİRİŞ<span aria-hidden="true" class="PDq2pG_selectionAnchor"></span></h3>
<h3 data-section-id="1wzxrlw" data-start="384" data-end="411">MUZAFFER'İN ANLATIMIYLA</h3>
<p data-start="413" data-end="876">Dünya, bir bahçedir çocukların gönlünde. Umutların asla tükenmeyeceği bir hayat var mıdır, ben de hep bunu merak ettim. Varsa da onlara bunu gösteren birileri olmadı; o büyükler hep gizlediler, hep sakladılar onlardan. Bu da beni ve benim gibi diğer çocukları hayata bir sıfır yenik durumda başlattı. Daha nefes almadan yenilgiyi sırtlanmıştık küçücük bedenimiz ve ruhumuzla. Kaderin ilk tokadını henüz kundaktayken yemiş, mağlubiyeti bir miras gibi devralmıştık.</p>
<p data-start="878" data-end="1197">Bazı insanlar suçun içine doğmaz ama yaşadıkları yer, susmakla hayatta kalınan bir yer olursa zamanla suçun dili olur insanın dili. Ben, Muzaffer, işte o dilin içinde doğdum ve büyüdüm. Kendi adımı bile dağların yankısıyla öğrenmiş, sessizliğimi hayatta kalma yöntemi sanmıştım. Sanki kelimeler tehlikeli mühimmatlardı.</p>
<p data-start="1199" data-end="1554">Hakkâri'nin Çığlı köyünde, karla örtülü dağların gölgesinde, taş duvarlı bir evin loşluğunda açmıştım ilk kez gözlerimi. O dağlar ki gündüzleri gökyüzünü deler gibi yükselir, geceleri yıldızları boğardı. Sanki zaman orada durmaz, sadece ağırlaşırdı ve o ağırlığı fark etmezdi insanoğlu. Gökyüzü bile üzerimize çökecekmiş gibi durur, nefesimizi daraltırdı.</p>
<p data-start="1556" data-end="2028">Kış ayı geldiğinde beyaz bir örtü çekilirdi köyümüzün üstüne. Kış, köyün asıl yüzünü gösterirdi. Daha ilk kar düştüğünde her şey yavaşlardı; yollar, sesler, insanlar… Kar burada süs değildi, örtüydü. Bir gecede yollar kapanır, patikalar kaybolur, köy şehirle olan bağını keserdi. Sabah kapıyı açamazdın; önce karı kazman gerekirdi. Bazen günlerce, bazen haftalarca kimse gidemez, kimse gelemezdi. O an anlardın ki artık herkes kendi başınaydı, kendi gücü kadar hayattaydı.</p>
<p data-start="165" data-end="585" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer">Evlerin içinde dumanı tüten sobalar yanardı. Odun yetmediğinde tezek atılır, duman ağırlaşırdı. İs, duvarlara siner, sobanın başı hem hayatın merkezi olur hem de sabrın sınandığı yer hâline gelirdi. Sobanın sönmemesi için geceleri sırayla kalkılır, ateş kontrol edilirdi. Soğuk affetmezdi; soba sönerse ev değil, umut donar gibi olurdu. Çocuklar sobaya yakın yer yataklarında yatırılır, büyükler sessizce uyanık kalırdı.<span aria-hidden="true" class="PDq2pG_selectionAnchor"></span></p>
<p data-start="587" data-end="968">Hayvanlar kışın en ağır yükü taşırdı. Ağıllar karın altında kalır, yem hızla tükenirdi. Dışarı çıkamayan hayvanlar zayıflar, hastalık kapardı. Bir ineğin ya da koyunun ölmesi sadece bir canın gitmesi değildi; bir evin geçiminin eksilmesiydi. İnsan kendi açlığını ikinci plana atar, önce hayvanını düşünürdü. Çünkü burada yaşam bir zincir gibiydi; bir halka koparsa hepsi dağılırdı.</p>
<p data-start="970" data-end="1278">Kış geceleri uzundu. Sessizlik ağırdı. Kar yağdığında köy tamamen susardı; ne ayak sesi ne de rüzgâr uğultusu... O sessizlik insanın içine çökerdi. Bazılarını sakinleştirir, bazılarını ise içindeki karanlıkla baş başa bırakırdı. Kış, konuşulmayanları yüzeye çıkarır, bastırılan her şeyi daha görünür kılardı.</p>
<p data-start="1280" data-end="1821">Bahar ve yaz aylarında ise köyün tadına doyum olmazdı. Her yan yeşilliklere bürünür, doğa kendi ritmiyle köyün güzelliğini ortaya sererdi. Bitki örtüsü, toprağın ruhuyla birleşir; ağaçlar, çiçekler ve tarlalar sessizce ama gururla varlıklarını hissettirirdi. Bu doğal uyum, köyü yalnızca güzel değil, huzur veren bir yer hâline getirirdi. Çam kokuları havaya yayılır, kuşlar cıvıldar, arılar çiçekten çiçeğe konardı. Ortaya harika bir tabiat çıkardı. Toprak canlandıkça, içimizdeki o bitmek bilmeyen kışın ayazı da bir nebze olsun kırılırdı.</p>
<p data-start="1823" data-end="2630">Köydeki düğünler de çok meşhurdu. Herkes yöresel elbiseleriyle dikkat çekerdi. Kadınlar Kiras fistan, erkekler ise Şal û Şepik giyerdi. Herkes, üzerindeki yöresel elbiselerle yalnızca dikkat çekmiyor, aynı zamanda bu toprakların suskun geçmişini de üzerinde taşıyordu. Kadınların bedeninden ağır ağır süzülen Kiras fistanlar, ipek gibi ince dokusuyla ışığı içine çekiyor, her adımda renk değiştirerek kalabalığın arasında dalga dalga yayılıyordu. Kumaşın o kendine özgü parlaklığı, gecenin karanlığında bir anlığına parlayıp sönüyor; üzerinde işlenen desenler, kuşaktan kuşağa aktarılmış hikâyeleri sessizce fısıldıyordu. Fistanların etekleri yürüdükçe yere değiyor, her hareketle geçmişle bugün arasında görünmez bir bağ kuruyordu. Zarif birer tablo gibi salınan kadınlar, köyün yorgun yüzüne renk katardı.</p>
<p data-start="2632" data-end="3264">Erkeklerin üzerindeki Şal û Şepikler ise bu zarafetin karşısında sert ama dengeli bir duruş sergiliyordu. Kalın kumaşları, omuzlara çöken ağırlığı ve sade çizgileriyle bu coğrafyanın sabrını, direncini ve suskun gururunu taşıyordu. Her düğüm, her kıvrım yalnızca bir giysi parçası değil; alışkanlıkların, kuralların ve yazısız yasaların bir yansımasıydı. Kalabalık büyüdükçe renkler ve dokular birbirine karışıyor, ortaya çıkan manzara sıradan bir toplanmadan çok daha fazlasına dönüşüyordu. O an giysiler bedenleri örtmüyor, kimlikleri açığa çıkarıyor; herkes, farkında olmadan ait olduğu yere dair sessiz bir yemin ediyor gibiydi.</p>
<p data-start="3266" data-end="3886">Şimdiki yeni nesillerde olduğu gibi orkestra da takım elbise de olmazdı köyümüzde. Varsa yoksa davul ve zurna; bizim de orkestramız buydu işte. Bahar düğünleri her şeye bedeldi bizim için. Ortada koşuşturan çocuklar, düğünün tadı tuzu gibiydi. Bir ekmek nasıl tuzsuz olmazsa düğünde de koşuşturan çocuklar öyleydi. Onların neşesi havayı mayalardı. Yaşlısı genci demeden herkes halaya dururdu. Meydan bir anda canlanmış, ayak sesleri toprağa karışmıştı. Davulun gür sesi göğsü titretiyor, zurnanın ince ezgisi kalabalığın içinden dalga dalga yayılıyordu. Toprak sarsılır, adımlar bir olur, yürekler aynı ritimle çarpardı.</p>
<p data-start="3888" data-end="4604">Kürtlerin Grani, Delilo, Şemmame, Gizo ve Şevko dedikleri, kendilerine özgü birçok halay vardı. Halay başından çekilen ritimle adımlar hızlanıyor, omuz omuza verilen ellerle sevinç çoğalıyordu. Kimi ağır başlayıp coşkuyla yükseliyor, kimi baştan sona ateşli bir tempo tutturuyordu ama hepsi düğünün neşesini aynı anda ayağa kaldırıyordu. Kahkahalar, zılgıtlar ve alkışlar birbirine karışıyor; o an meydanda kim varsa kalbini ritme teslim ediyordu. Düğün yalnızca iki insanın değil, koca bir halkın sevinciyle büyüyordu. Hepsi birer folklor ustasıydı mübarek; o derecede iyi oynuyorlardı. O anlarda zamanın yavaşlamasını isterdim. Sanki bu neşe hiç bitmeyecekmiş gibi, tozun dumanın arasında kaybolup gitmek isterdim.</p>
<p data-start="160" data-end="406" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer">Zaman geçiyordu o çocuklar için ya da belki zaman en büyük düşmandı bizim için; bunu o yaşlarda idrak edemiyordum. Ağlasak da sızlansak da zaman görevini yapıp geçmeye devam ediyordu ve edecekti. Bense yalnızca bir gölgeydim o geçip giden akışta.<span aria-hidden="true" class="PDq2pG_selectionAnchor"></span></p>
<p data-start="408" data-end="967">“Coğrafya kaderdir,” derler. Çocukluğum yoksullukla değil, eksiklikle yoğrulmuştu. Babamın elleri nasırlıydı; gün boyu tarlada taşın, toprağın yükünü taşırdı ama her gece aynı duayla başımı sıvazlardı. O ellerin sertliğine rağmen bana merhameti öğretirdi. O nasırların her biri, bizim için verilmiş bir kavganın mührüydü. Evimizde bazen ekmek eksik olurdu, bazen umut; fakat o dua hiç eksik olmazdı. Belki de bu yüzden hayatın bana bıraktığı boşlukları açlıkla değil, suskunlukla tanıdım. Çünkü bazı coğrafyalarda kader, insanın cebine değil, kalbine yazılır.</p>
<p data-start="969" data-end="1056">O ellerin kokusu aklıma geldikçe burnumun direği sızlardı; babam hâlâ burnumda tüterdi.</p>
<p data-start="1058" data-end="1114">“Erkek olacaksın,” derdi, “ama önce insan olmayı öğren.”</p>
<p data-start="1116" data-end="1397">İnsan olmak, benim için anlamını erken yitirdi. Çünkü bir gece köy meydanında, kimliği bilinmeyen adamlar babamı herkesin gözü önünde, sokak ortasında kurşunladı. O an sadece babam ölmedi; gecenin içinden yükselen o silah sesleriyle birlikte içimdeki sessizlik de büyümeye başladı.</p>
<p data-start="1399" data-end="1469">Babamın kanı toprağa sızarken benim de çocukluğum o karanlığa gömüldü.</p>
<p data-start="1471" data-end="1630">Önce derin bir boşluğa dönüştü, sonra günbegün beslendi ve sonunda içimde yaşayan bir canavara dönüştü. Konuşmuyor, bağırmıyor, ağlamıyordu; sadece bekliyordu.</p>
<p data-start="1632" data-end="1946">Annem ayakta kalmaya çalıştı. Çaresizliğini kimseye göstermemek ister gibi başını daha sık örterdi. Sabahları tandırın başına geçer, ekmeği yoğururken dudakları kıpırdar, hangi duayı okuduğunu bilmediğim cümlelerle hayata tutunmaya çalışırdı. Gözlerindeki o sönmek bilmeyen kederi unun beyazıyla örtmeye çalışırdı.</p>
<p data-start="1948" data-end="2095">Bazen sessizce babamın mezarına gider, toprağı avuçlarıyla düzeltir, sanki onu üşütmemek istermiş gibi mezarın başında uzun uzun durur, dua ederdi.</p>
<p data-start="2097" data-end="2304">Akşamları ise yanına sokulmamı ister, dizine başımı koyar, bana ninni söylemeye çalışırdı ama o ninniler artık bir çocuğu uyutmazdı; benim için ölüm kokardı. Her kelimesi, kaybedilmiş bir hayatın yankısıydı.</p>
<p data-start="2306" data-end="2661">O evde zaman durdu. Duvarlar daha dar, odalar daha karanlık oldu. Gülüşler yerini suskunluğa bıraktı, umut kelimesi sessizce çekip gitti. Çünkü o evde her şeyin yerini eksiklik almıştı. Babamın sesi yoktu, gölgesi yoktu ama yokluğu her yerdeydi. Sofrada, kapının eşiğinde, gecenin en sessiz anında... Boş sandalyesi bile bir bıçak gibi batardı yüreğimize. Sanki ruhumuzun yarısı toprağa karışmış, geri kalan yarısı da nefes almakta zorlanıyordu.</p>
<p data-start="2754" data-end="3158">Babamın ölümünden sonra İstanbul'a göç etmiştik. Ardımızda sadece bir köy değil, yarım kalmış bir hayat bırakmıştık. İstanbul kalabalıktı, gürültülüydü ama benim içimdeki boşluğu dolduracak kadar büyük değildi. Beton binaların arasında büyürken içimde hâlâ o köy meydanının soğuk taşları vardı ve ben, her gece uykuya dalmadan önce bir çocuğun değil; eksiklikle büyümüş bir insanın ağırlığını taşıyordum.</p>
<p data-start="3160" data-end="3455">Yıllar önce babamı toprağa verdiğimde on bir yaşındaydım. Ben hâlâ küçük Muzo'ydum; hâlâ aynı çamurda oynayan, yüzü gözü toprak olan çocuktum. İstanbul'a göç ettiğimizde çocukluğum çoktan bitmişti. Şehir bana ne bir masal sundu ne de bir mucize. Sadece yüreğime daha büyük bir yalnızlık bıraktı.</p>
<p data-start="3457" data-end="3666">İstanbul yutuyordu beni. Taş sokaklar, loş apartmanlar, gri duvarlar arasında bir çocuk daha sessizleşti ve karanlıkta, acıyla büyürken katılaştım. Yüreğim bir taş kadar soğuk, bir demir kadar sert hâle geldi.</p>
<p data-start="3668" data-end="3850">Okul benim için birkaç ay sürdü. Sonra sokaklar aldı küçük bedenimi eline. O sokaklar ki benim için sadece birer derslikti. Sigara sattım, çanta taşıdım, kimi zaman hırsızlık yaptım.</p>
<p data-start="3852" data-end="3935">On dört yaşındaydım; ilk kez polis copuyla tanıştım. O soğuk darbe ilk uyarım oldu.</p>
<p data-start="3937" data-end="4238">On altı yaşında bir kavganın ortasında kan bulaştı ellerime. Kendi kanım mıydı, başkasının mıydı seçemediğim o kırmızılık, ruhumun rengi oldu. Cezaevi kapısı benim için açıldığında içeri bir çocuk girdi; ama dışarıya bir adam çıktı. Sert, suskun, kural tanımayan biri. Orası hayatımın en uzun kışıydı.</p>
<p data-start="170" data-end="444" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer">Herkes beni sokakta "Muzo" diye bilirdi artık. İsmimi tam anlamıyla kimse anamazdı; çünkü tam olarak kim olduğumu bilen de yoktu. Herkes beni bir parça bildiğini sanırdı ama ben kendimi bile bazen aynaya baktığımda tanıyamazdım. Gözlerimdeki o yabancı, her şeyi anlatıyordu.<span aria-hidden="true" class="PDq2pG_selectionAnchor"></span></p>
<p data-start="446" data-end="711">Dışarıda özgür olduğumu sandığım günlerde bile içimde hâlâ demir parmaklıkların soğukluğu vardı. Geceleri rüyamda hâlâ cezaevi kapılarının gıcırtısını duyar, sabahları yoklamaya kalkar gibi uyanırdım. Gökyüzünü görsem de ruhum o dar koğuşun içine hapsolmuş gibiydi.</p>
<p data-start="713" data-end="959">Özgürlük kelimesi bana fazla büyük, fazla yaldızlı gelirdi. Ben, kafese hapsolmuş, kanadı kırık, yarım yamalak uçan bir kuştum. Hayat bana hiçbir zaman taraf seçme şansı tanımadı. Suçun tam ortasında, vicdanla hesaplaşmanın kenarında yaşadım hep.</p>
<p data-start="961" data-end="1309">Dostlarımı mezarda, düşmanlarımı ise gölgelerde tanıdım. Sevgiyi hiç bilmedim belki ama sadakatin ne demek olduğunu fazlasıyla öğrendim. Sadakat, kanla yazılan bir yasaydı ve şimdi sokaklara, ait olduğum yere geri dönüyorum. Herkesin kendi yolunu çizdiği, dostlukların kurşunla test edildiği, aşkın bile şüpheyle ölçüldüğü bir hayata adım atıyorum.</p>
<p data-start="1311" data-end="1433">Uçurumun tam kıyısında, düşmekle kalmak arasındaki o ince çizgide yürüyorum. Çünkü benim dengem hep uçurumun kenarındaydı.</p>
<p data-start="1435" data-end="1635">Çünkü bu hikâye sadece benim, Muzaffer'in, hikâyesi değil. Bu; hiçbir yere tam ait olamayanların, hayatta kalmak için dengesini yitirenlerin hikâyesi. Bu, benim hikâyem. Benim ve benim gibi olanların.</p>
<h1 data-section-id="1dp9bm1" data-start="146" data-end="159" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer" style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt;">DENGESİZLER<span aria-hidden="true" class="PDq2pG_selectionAnchor"></span></span></h1>
<h2 data-section-id="1dn1jqb" data-start="161" data-end="188" style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt;">1. Bölüm – Demir Kapılar</span></h2>
<p data-start="190" data-end="358" style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt;"><strong data-start="190" data-end="358">Bazı kapılar kilit tutmaz, kardeş; deli kanlı adamın sinesine yumruk gibi çöker hayat dediğimiz şey. Açmak için anahtar değil, bedel ister ömrümüzden ve ruhumuzdan.</strong></span></p>
<h3 data-section-id="1wzxrlw" data-start="360" data-end="387" style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt;">MUZAFFER'İN ANLATIMIYLA</span></h3>
<p data-start="389" data-end="660">Demir kapılar her zaman yavaş açılır. Sanki çıkmak isteyenin adımlarını sorgulamak istermiş gibi her menteşe ağırdan alır; içeri girmesi kolay olan yerden çıkmak sancılıdır. O devasa metal kütle gıcırdayarak gerilerken çıkan her ses, ruhumdaki bir yarayı deşiyor gibiydi.</p>
<p data-start="662" data-end="1054">Beş yıl sonra ilk kez güneşi doğrudan yüzümde hissettiğimde gözlerimi kıstım. Öğleden sonraydı; saat 14.00'ü çoktan geçmişti. Göz kapaklarımda ağırlık vardı. Sanki içerideki karanlık retinama yapışmıştı. Işık fazla parlak değildi aslında ama içeride geçen bin sekiz yüz küsur günün ardından gökyüzü bile yabancılaşıyordu bana. Dünya, bıraktığımdan daha çiğ, daha gürültülü duruyordu karşımda.</p>
<p data-start="1056" data-end="1302">Gökyüzü bana ait olmayan, ürkütücü derecede geniş bir boşluktu; sanki cehennemin tavanı kalkmıştı. Ayakkabılarımın tabanı yere sert vurdu. Bastığım zemini tanımıyordum artık. Kendi ayak izimi bile takip edemeyecek kadar uzaktım kendi geçmişimden.</p>
<p data-start="1304" data-end="1463">Sırtımda cezaevinden verilen siyah naylon bir torba taşıyordum. O torba, beş yılımın utancını ve yalnızlığını saklayan simsiyah bir kefen gibi omzuma binmişti. O torba, beş yıllık hayatımın ağırlığını sembolize eden boş bir tabuttu. İçinde eski bir gri tişört, birkaç sayfası yırtılmış bir ajanda ve kolumda durmayan, kadranı çatlak bir kol saati vardı. O saat annemin bana son hediyesiydi. Öldüğünde kolunda bu vardı. Soğuk metali tenime değdikçe annemin son nefesindeki o bitkin sıcaklığı hatırlar gibi oluyordum. Artık zamanı göstermese de o saati bileğimden hiç çıkarmadım. Tıpkı içimde donup kalan geçmiş gibi o da kırık bir yemin gibiydi. Bazı şeyler geçmişi hatırlatmazdı; geçmişin ta kendisiydi.</p>
<p data-start="2011" data-end="2288">Kapı gıcırtıyla ardına kadar açıldığında dışarısı sessizdi. Ne bir görevli seslendi ne de bir meraklı göz oradaydı. Sanki dünya beni çoktan unutmuştu ve özgürlük, boş bir sahneden ibaretti. Koca bir kentin kalabalığında yapayalnız kalmanın o buz gibi gerçeğiyle yüzleşmiştim. Birkaç adım attım. Önümde beton bir yürüme yolu uzanıyordu; yolun iki yanına çürük metal çitler çekilmişti. Beton griydi, gökyüzü de öyle. Renk yoktu dışarıda; içerideki gibi ama en azından gökyüzü demir parmaklıklarla bölünmemişti. Durdum. Derin bir nefes aldım ama içime çektiğim hava ciğerlerime yabancı geldi. Nefes almak, içeride unuttuğum garip bir beceriydi. Sanki ciğerlerim bu kadar çok hürriyeti taşımaya hazır değildi. Şehir kokusu yoktu burada. Ne egzoz, ne simit arabası ne de sokak arası çöp tenekesinin tanıdık çürüğü... Sadece rüzgâr ve pas kokuyordu. Belki biraz da nemli toprağın. Özgürlüğün ilk kokusu hayal ettiğim gibi taze değildi; metalik ve acıydı.</p>
<p data-start="2966" data-end="3180">Arkamı dönüp son bir kez cezaevinin kapısına baktım. Koca duvarların ardında bıraktığım insanlar vardı. Dostlarım değil. Sadece unutulmuşlar. Her biri birer gölgeye dönüşmüş, betonun soğukluğuna hapsolmuş ruhlardı. O dört duvarın içinde unutulmak bazen korunmaktı. Dışarısı ise hatırlatıyordu; kim olduğumu, nereden geldiğimi ve kimsenin beni beklemediğini.</p>
<p data-start="3326" data-end="3554">Tam yürümeye başlayacakken sağdan gelen sesi duydum. Net, tok, bildik bir ses. O ses, karanlıkta yakılan ilk kibrit çöpü gibiydi. İçimdeki o sönük umudu aniden harlayan, damarlarımdaki kanı yeniden harekete geçiren bir sesti bu.</p>
<p data-start="3556" data-end="3579">“Dik yürü lan. Eğilme.”</p>
<p data-start="3581" data-end="3836">Sese doğru başımı çevirdim. Sesin sahibini görmeme gerek yoktu. O sesi her tonuyla tanırdım. Cezaevine girmeden önce de içindeyken de hep bir yerde yankılanmıştı. Sesi, yıllardır süren bir bağlılığın mührü gibiydi; ruhumdaki boşluğu doldurmaya yeminliydi. Ramo'nun sesiydi bu. Sesindeki o sarsılmaz güven, beni ayakta tutan asıl güçtü.</p>
<p data-start="151" data-end="608" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer">Gerçek adı Ramazan'dı ama kimse ona Ramazan demezdi. O, Ramo'ydu. Diyarbakırlıydı; gençliğinde bıçak sırtında yaşamayı öğrenmiş, hayatta kalmayı değil, hayatta bırakmamayı benimsemişti. Sokaklar onu büyütmemiş, şekillendirmişti. Hangi köşede kan dökülür, hangi sessizlikten bela doğar, hangi bakış ölüm getirir; hepsini bilirdi. Ramo için şehir bir harita değil, ezberlenmiş bir tuzaktı. Attığı her adımda yer sarsılır, bakışıyla düşmanının ciğerini okurdu.<span aria-hidden="true" class="PDq2pG_selectionAnchor"></span></p>
<p data-start="610" data-end="1162">Güvenini kazanmak zordu; kaybetmek ise imkânsızdı. Yüzünde nadiren bir ifade olurdu; ne korku ne de pişmanlık. Gözleri karanlıktı çünkü çok şey görmüştü. İnsanların ne söyleyeceğini değil, ne yapacağını okurdu. Gereksiz konuşmaz, gereksiz merhamet göstermezdi. Bir karar verdiyse sonucu ne olursa olsun arkasında dururdu. Onu tehlikeli yapan bağırması ya da kaba gücü değildi; soğukkanlılığıydı. Ramo'dan sinirlendiğinde değil, sakinleştiğinde korkulurdu bu hayatta. Kalan tek dostumdu. O, fırtınadan önceki o tekinsiz sessizliğin beden bulmuş hâliydi.</p>
<p data-start="1164" data-end="1530">Elbette başka arkadaşlarım da vardı. Onlardan birinin adı Sadık'tı; benim gölgem gibiydi. Ne ışığın düştüğü tarafta dururdu ne de aydınlığa yüzünü dönerdi. O, karanlığın uzadığı yerde durmayı seçerdi. Yanımda yürürken omzuma dokunmazdı ama bir adım geri çekilsem arkamda olduğunu bilirdim. En karanlık sokakta bile varlığı, yaklaşan felaketi bir anlığına durdururdu.</p>
<p data-start="1532" data-end="1861">Sadık'ı anlatmak kolay değil. Çünkü onu bir cümleye sığdırırsan haksızlık edersin. Ben Sadık'ı önce "yazılımcı" diye tanımadım; onu haksız yere içeri atılmış bir adam olarak tanıdım. Parmaklıkların ardında, suçu olmayan ama susmayı öğrenmiş biri olarak. Gözlerindeki o derin hüzün, adaletin ne kadar kör olduğunun kanıtı gibiydi.</p>
<p data-start="1863" data-end="2395">Cezaevine girdiğinde herkes gibi değildi. Bağırıp çağıranlardan, kendini ispat etmeye çalışanlardan değildi. Sessizdi. Fazla sessizlik bazen insanı ele verir ya, Sadık'ta öyle değildi. O sessizlik, bilen bir sessizlikti. Ne zaman konuşacağını, ne zaman susacağını hesaplayan bir akıl vardı onda. İlk günlerden fark etmiştim. Koğuşta herkes geçmişini anlatırken o, duvara bakıyordu. Sanki geçmişi zaten ezberlenmiş bir kod gibiydi; tekrar etmesine gerek yoktu. Zihni, bizim göremediğimiz binlerce ihtimali aynı anda tartıp biçiyordu.</p>
<p data-start="2397" data-end="2867" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer">Sonra bir gün küçük bir şey oldu. Koğuşun elektrik saatleriyle ilgili bir meseleyi kimse anlayamadı, o çözdü. Sadece baktı, birkaç soru sordu, sonra, "Burada bir şey yanlış." dedi. Haklıydı. O gün anladım; Sadık'ın kafası başka çalışıyordu. O, kapalı kapıların ardını görüyordu. Sadece demiri değil, sistemi de okuyordu. Kameralar, kayıtlar, zaman çizelgeleri... Onun için bunlar birer duvar değil, aşılacak satırlardı. Görünmez kapıları açan sessiz bir anahtardı sanki.<span aria-hidden="true" class="PDq2pG_selectionAnchor"></span></p>
<p data-start="2869" data-end="3394">Sadık içeri bir yalan yüzünden girmişti. Basit ama kirli bir yalan. Başkasının suçunu onun omzuna yüklemişlerdi. Delil vardı, kayıt vardı ama gerçek yoktu. O gün adaletin bazen sadece ekrana bakıp karar verdiğini öğrenmişti. O yüzden teknolojiyi sevdi ama sisteme güvenmedi. Güvenlik kameralarına sızabilmesi, kayıtları okuması, zamanla oynaması; bunlar bir güç gösterisi değildi. Bu, "Bir daha bana yalanla hükmetmesinler." diye geliştirdiği bir savunmaydı. Ruhunu bir kale gibi örmüş, dijital duvarların ardına gizlenmişti.</p>
<p data-start="3396" data-end="3794">Biz Sadık'la orada tanıştık. Aynı koğuşta, aynı havayı soluyarak. Zamanla anladım ki o, benim gibi sokakları tanımıyordu ama karanlığı benden iyi biliyordu. Ben insanların yüzünden tehlikeyi okurdum, o ise sistemlerin boşluklarından. İkimiz de farklı yerlerden gelmiştik ama aynı noktada buluşmuştuk: güvensizlikte. İki yaralı ruhun, o soğuk taşlar üzerinde kurduğu dilsiz bir ortaklıktı bizimkisi.</p>
<p data-start="3796" data-end="4215" data-is-last-node="" data-is-only-node="">Sadık dışarı çıktığında herkes kaldığı yerden devam etmek isterdi. O istemedi. O, içeride öğrendiği her şeyi yanında çıkardı. Kameralara sızabilmesi, sistemleri sessizce aşması, iz bırakmadan girip çıkması... Bunlar onun için suç değildi; hayatta kalma biçimiydi. Bana da bunu öğretti: En tehlikeli adam bağıran değil; sessizce bakan, her şeyi gören adamdır. Gölgesi bile iz bırakmayan sessiz bir hayalet gibiydi artık.</p>
<p data-start="146" data-end="263" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer">Sadık benim arkadaşım oldu. Çünkü bana hiç yalan söylemedi. Zaten yalanın nelere mal olduğunu benden önce öğrenmişti. <span aria-hidden="true" class="PDq2pG_selectionAnchor"></span>Biz kardeşlik yemini etmemiştik. Kendimizi kesip bileklerimizi üst üste koyarak "kan kardeşiyiz" de dememiş, büyük sözlerin arkasına saklanmamıştık. Ama herkesten farklı olan bir arkadaşım vardı; kardeşim diyebileceğim Ramo.</p>
<p data-start="146" data-end="263" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer">Ramo'yla aramızdaki bağ sözle değil, tehditle kurulmuş gibiydi; hayata karşı yapılmış sessiz bir anlaşmaydı. Benimle işi olduğunu düşünen herkes, önce Ramo'yu hesaba katmak zorundaydı. Çünkü Ramo bir dosttan fazlasıydı; dokunulduğunda karşılığı olan bir uyarıydı. Dünya üzerime yıkılsa bile Ramo yerinden oynamazdı. O, sırtımı yasladığım en sağlam, en geçit vermez duvardı. Kan bağına ihtiyacımız yoktu. Çünkü bazı bağlar yeminle değil, hayatta kalmakla kurulurdu.</p>
<p data-start="957" data-end="1272">Yolun karşısında siyah bir sedan vardı. Kapısı açıktı. Direksiyonun arkasında Ramo oturuyordu. Gözünde güneş gözlüğü, elinde sigara vardı. Başını çevirmemişti ama sesi doğrudan kulaklarıma saplanmıştı. Aramızda on metre vardı. Fakat o on metre, beş yılın tüm hasretini içinde barındıran uçsuz bucaksız bir köprüydü.</p>
<p data-start="1274" data-end="1693">Ama sesi, kalbimin ortasına düşecek kadar yakındı. O an beş yıllık tutsaklık eriyip gitmişti. Ağır ağır adımlarla yürümeye başladım. Omuzlarım dikti. Çamura basmamaya çalışıyordum yürürken. Ayak seslerim yankılanıyordu; sanki hâlâ duvarlar vardı çevremde. Bedenim hâlâ hücrenin sınırlarına alışkındı, yürüyüşümde metalin ritmi vardı. Her adımda üzerimdeki o zindan tozunu silkeliyor, yeniden canlandığımı hissediyordum.</p>
<p data-start="1695" data-end="1750">Ramo camdan dışarı baktı, gözlüğünü indirmeden konuştu.</p>
<p data-start="1752" data-end="1895">"Beş yıl oldu lan," dedi. "Bir insanın yürüyüşü bile değişmez mi lan? Ama yüzün biraz çökmüş. Fakat hâlâ o sert bakış yerinde duruyor, bremin."</p>
<p data-start="1897" data-end="2004">Arka kapıya yöneldim. Kapıyı açtım, torbayı içeri bıraktım, sonra şoför koltuğuna yaslanmış dostuma döndüm.</p>
<p data-start="2006" data-end="2041">"Beş yıl geçti. Sen değişmemişsin."</p>
<p data-start="2043" data-end="2117">Ramo'nun o kayalıklar gibi sert yüzü, fırtınalara rağmen dimdik duruyordu.</p>
<p data-start="2119" data-end="2184">Ramo dudaklarının kenarına belli belirsiz bir gülümseme kondurdu.</p>
<p data-start="2186" data-end="2272">"Sen içerideydin Muzo, brem. Ben burada kaldım. O yüzden zaman bana daha yavaş geçti."</p>
<p data-start="2274" data-end="2437">Bu sözler, dışarıdaki savaşın da içerideki kadar ağır olduğunu anlamamı sağlıyordu. Dışarının gürültüsü bazen içerinin sessizliğinden daha fazla yıpratırdı insanı. Başımı öne eğdim, gözlerimi kısa bir süreliğine kapattım.</p>
<p data-start="2498" data-end="2539">"Zaman sana geçmiş. Bende sadece durmuş."</p>
<p data-start="2541" data-end="2622">İçimdeki takvim, beş yıl öncesinde asılı kalmıştı; bir saniye bile ilerlememişti. Ramo kontağı çevirdi. Motorun sesi yeni bir yolculuğun habercisiydi. Arabanın sarsıntısı, ruhumdaki o donmuş dişlileri yeniden harekete geçirdi.</p>
<p data-start="2770" data-end="3175">Camdan dışarı baktığımda ufukta şehir vardı. Gri, gürültüsüz, hazır bekleyen bir karmaşa... Ve artık yalnız değildim. Ramo'yla birlikteydim. Kardeş kavramını en üst seviyede iliklerime kadar yaşadığım, ailem diyebileceğim adam yanımdaydı. Araba şehir sınırına yaklaşırken sessizlik, aramızda kurulan yeni bir dil gibiydi. Kelimelere gerek yoktu; birbirimizin nefesinden ne hissettiğimizi anlayabiliyorduk.</p>
<p data-start="3177" data-end="3569">Ne Ramo konuşuyordu ne de ben soru soruyordum. Sokaklar, kelimelerden daha fazlasını anlatıyordu bize. Arabanın içini motorun uğultusu ve zamanla senkronize çalışan iki nefes dolduruyordu. Camdan dışarı bakıyordum ama gözlerim yolda değildi. Gördüğüm şey geçtiğim asfalt değil, hafızamda kalan kırık anılardı. Her sokak lambası, geçmişimden bir parçayı aydınlatıp yeniden karanlığa gömüyordu.</p>
<p data-start="3571" data-end="3994">Beton duvarlardan sonra gökyüzü bile ürkütücüydü. O kadar genişti ki insan içine düşecek gibi hissediyordu. Hürriyet garip bir kelimeydi. İçeridekiler için her şeydi; dışarıdakiler içinse fark edilmeden harcanan bir ayrıcalıktı. Bunu ilk nefeste anlamıştım. Cezaevinden çıkınca özgür olmazsın; sadece kendi hapishaneni sırtında taşımaya başlarsın. Benim prangalarım artık ayaklarımda değil, ruhumun en derin kuyularındaydı. Ben o görünmez demirleri de yanımda getirmiştim. Ramo dikiz aynasından göz ucuyla bana baktı.</p>
<p data-start="4092" data-end="4129">"Ne hissediyorsun, brem?" diye sordu.</p>
<p data-start="4131" data-end="4159">Başımı ona doğru çevirmedim.</p>
<p data-start="4161" data-end="4230">"Boşluk," dedim. "Ne eksik ne fazla. Sadece yerim yok gibi, Ramocan."</p>
<p data-start="4232" data-end="4286">Sanki bu dünyaya sığamıyor, her yere fazla geliyordum.</p>
<p data-start="4288" data-end="4662">Ramo sigarasını camdan dışarı uzattı, küllerini rüzgâra bıraktı. Bu adam resmen sigarayı aşkla içiyordu. Öyle bir sigara içişi vardı ki dışarıdan görenler, sigarayla aşk yaşadığını zannederdi. Bana öyle geliyordu ki o dumanı ciğerlerine değil, ruhuna çekiyordu. Her nefeste dertlerini de gökyüzüne savuruyordu. Dumanın her kıvrımında söyleyemediği binlerce derdin izi vardı. Sigarasını içerken benimle konuşuyordu.</p>
<p data-start="4705" data-end="4829">"İstanbul'da hiç kimsenin yeri yoktur. Burada kim ayakta kalıyorsa ya yerini kendi çizer ya da bir başkasının yerine çöker."</p>
<p data-start="4831" data-end="5084">Hafifçe başımı salladım. Ramo'nun sözleri sokak kadar keskin ve gerçekti. Bu şehir sana bir kimlik sunmazdı. Ya savaşır, alırdın ya da isimsizler mezarlığına gömülürdün. İstanbul, zayıfları yutan, güçlüleri ise canavara dönüştüren devasa bir öğütücüydü. Ve ben, savaşmayı seçmiştim.</p>
<p data-start="5116" data-end="5206">"Annemin mezarına gidelim," dedim bir süre sonra. "Orada gömülmemiş bir şey kaldı içimde."</p>
<p data-start="5208" data-end="5302">O eksiklik beni çağırıyordu. Toprağın altında tamamlanmayı bekleyen bir yarım kalmışlık vardı.</p>
<p data-start="5304" data-end="5419">Ramo gözlüğünü çıkardı. Gözleri yorgundu. O yorgunlukta, benim yokluğumda sırtlandığı yüklerin ağırlığı okunuyordu.</p>
<p data-start="5421" data-end="5528">"Ben de oradaydım, biliyor musun?" dedi. "Toprağa verirken elin buz gibiydi ama gözlerin ondan da soğuktu."</p>
<p data-start="5530" data-end="5745">Usulca başımı eğdim. Hatırlıyordum ama hatırlamak yetmiyordu bana. Bazen affetmek için unutmak gerekirdi. Oysa ben hiçbir şeyi unutmuyor, affetmiyordum. Yüreğimdeki o buz kütlesi her geçen yıl daha da sertleşiyordu. Ben çocukken büyümüştüm. Çocuk yaşta hayatın tüm sıkıntılarıyla yüz yüze gelmiştim. Ne babamı ne de annemi tam anlamıyla yaşayabilmiştim. Onlar, sadece kısa ve acı birer hatıraydı; hayaletleri omzumdaydı.</p>
<p data-start="5953" data-end="6112" data-is-last-node="" data-is-only-node="">Ramo vites değiştirdi. Araba hızlandı. Yol uzuyordu ama hedef belliydi. Geçmişe doğru hızla akarken her sarsıntı beni daha da bilenmiş bir öfkeye sürüklüyordu.</p>
<div class="text-base my-auto mx-auto [--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-xs,calc(var(--spacing)*4))] @w-sm/main:[--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-sm,calc(var(--spacing)*6))] @w-lg/main:[--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-lg,calc(var(--spacing)*16))] px-(--thread-content-margin)">
<div data-conversation-screenshot-content="" class="[--thread-content-max-width:40rem] @w-lg/main:[--thread-content-max-width:48rem] mx-auto max-w-(--thread-content-max-width) flex-1 group/turn-messages focus-visible:outline-hidden relative flex w-full min-w-0 flex-col agent-turn">
<div class="flex max-w-full flex-col gap-4 grow">
<div data-message-author-role="assistant" data-message-id="8dce5eca-e7d9-47b4-9b43-09e2cfcfccbf" dir="auto" data-message-model-slug="gpt-5-5" class="min-h-8 text-message relative flex w-full flex-col items-end gap-2 text-start break-words whitespace-normal outline-none keyboard-focused:focus-ring [.text-message+&amp;]:mt-1">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden">
<div class="markdown prose dark:prose-invert wrap-break-word w-full light markdown-new-styling">
<p data-start="146" data-end="318" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer">“Önce annene gidelim,” dedi Ramo. “Sonra eski mahalleye uğrarız. Eskilerden kim kaldı bir görelim. Dost mu, düşman mı, kimseyi bilemezsin bu siktiğimin memleketinde artık.”<span aria-hidden="true" class="PDq2pG_selectionAnchor"></span></p>
<p data-start="320" data-end="494">Camdan dışarı bakmaya devam ettim. Beton binalar, üst üste yığılmış gri hayatlar gibi geçiyordu gözlerimin önünden. O binaların her katında binlerce hayal kırıklığı gizliydi. Şehir aynı şehir değildi. Ya da belki şehir hep böyleydi; değişen bendim. Her hücremde yeni bir yabancı taşıyordum. İçerideki sertlik, beni dışarıdaki hayata yabancılaştırmıştı.</p>
<p data-start="675" data-end="758">“Kimse kalmadı,” dedim sessizce. “Sadece hesaplar kaldı, Ramocan. Sadece hesaplar.”</p>
<p data-start="760" data-end="923">Ramo başını salladı. Arabanın içinde başka bir sessizlik doğdu. Bu, biraz daha karanlıktı. Aramızdaki o sessizlik, yaklaşan kanlı bir fırtınanın en net işaretiydi. Ödenmesi gereken bedellerin gölgesi bizi sarıyordu. İstanbul artık bizi beklemiyordu. Sadece izliyordu. Tıpkı bir cellât gibi. Sabırlı ve sessiz.</p>
<p data-start="1072" data-end="1294">Mahalleye girdiğimizde zaman sanki geri çekildi. Binalar eskimişti, duvarlar daha kirliydi, sokaklar hâlâ yamalı asfalttı ama her şey tanıdıktı. Sanki beş yıl hiç geçmemiş, her şey aynı kederli durağanlıkta asılı kalmıştı. Hafızanın tırnak ucuyla kazındığı yerler gibiydi burası.</p>
<p data-start="1354" data-end="1675">Göz ucuyla eski bir bakkalı gördüm. Camı çatlamış, tabelası yarı yarıya silinmişti. Bakkalın yanında, bir zamanlar ayaküstü sohbet ettiğimiz kahvehane hâlâ oradaydı ama içeride kimse yoktu. Herkes ya göç etmişti ya da sessizleşmişti; mahalle bile yorgundu. Sokakların bile feri sönmüş, üzerlerine ölü toprağı serpilmişti.</p>
<p data-start="1677" data-end="1840">Ramo arabayı sokağın köşesine çekti. Kontağı kapattıktan sonra bir süre yerinden kıpırdamadı. Parmakları direksiyonun üzerinde kaldı. Sonra gözlerini bana çevirdi.</p>
<p data-start="1842" data-end="1874">“Hazır mısın, brem?” diye sordu.</p>
<p data-start="1876" data-end="1916">Kapıyı açmadan önce büyük bir iç çektim.</p>
<p data-start="1918" data-end="2005">“Hazır olmak mı? Burada insan ancak gömmeye hazır olur, Ramocan. Ya birini ya kendini.”</p>
<p data-start="2007" data-end="2064">Bu mahallede umut beslemek, kumdan şato yapmaya benzerdi. Bu sokaklar mezarlık kadar gerçekti.</p>
<p data-start="2104" data-end="2480">Kapıyı açtım, arabanın içinden dışarı adım attım. Sokağın tozlu yüzü beni karşıladı. Duvarlara sprey boyayla yazılmış <strong data-start="2222" data-end="2241">"Elbet Bir Gün"</strong> sözü, yarısı silinmiş tehdit cümleleri, <strong data-start="2282" data-end="2314">"Ya Benimsin Ya da Toprağın"</strong> yazısı, köşe başına bırakılmış paslı bir bisiklet... Mahalle hâlâ soluyordu ama nefesi kesik kesikti. Can çekişen bir canavarın son hırıltıları gibiydi sokağın sesi.</p>
<p data-start="2482" data-end="2784">Ramo da indi, yanıma geldi. Sokak sessizdi ama sessizlik hiçbir zaman güvenilir değildi. Hele ki bu sokakta. Mahallenin çocukları artık ya içerideydi ya da toprağın altındaydı. Geri kalanlar sessizliği öğrenmişti. Bu sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Gölgeler bile bizden saklanıyor gibiydi.</p>
<p data-start="2786" data-end="2849">“Burada gömülmüş bir şeyin var mı hâlâ, brem?” diye sordu Ramo.</p>
<p data-start="2851" data-end="3161">Etrafıma baktım. Bir apartmanın girişindeki kırık camlı kapıya, zamanında üstüne bastığımız mazgallara, sokağın en karanlık köşesindeki duvara baktım. Her köşe bir iz taşıyordu. Her sessizlik, içinde bir çığlık barındırıyordu. Toprağın her zerresi, dökülen bir kanın veya edilen bir yeminin kokusunu taşıyordu.</p>
<p data-start="3163" data-end="3214">“Ramo, burada gömülü olan benmişim aslında,” dedim.</p>
<p data-start="3216" data-end="3243">Kendi hayaletimi arıyordum. Ramo başını salladı.</p>
<p data-start="3267" data-end="3378">“Ama şimdi çıktın,” dedi. “Yani ya yarım kalanı tamamlayacaksın ya da toprağı kazıp geçmişi geri çıkaracaksın.”</p>
<p data-start="3380" data-end="3514">O sırada karşı apartmanın camından biri perdeyi araladı. Korkuyla karışık bir merakın, o ince tülün ardından bizi süzdüğünü hissettim. Göz ucuyla bakıp hemen geri çekildi. Fark ettim ama tepki vermedim. Bu mahallede kimse göz göze gelmezdi artık.</p>
<p data-start="3629" data-end="3900">İleride, çocukken oynadığımız boş arsa duruyordu hâlâ. Artık toprak değil, moloz doluydu. Zaman sadece insanı değil, mekânı da değiştiriyordu. Arsa, yitirilmiş masumiyetimizin anıtı gibiydi. Çocukluğumuzun o tertemiz oyunları, şimdi bu molozların altında can çekişiyordu.</p>
<p data-start="3902" data-end="4028">Yavaş adımlarla yürüdüm. Her adımda ayakkabımın altından toz kalkıyor, her toz zerresi geçmişten bir anıyı havaya savuruyordu. Bir köpek havladı uzaktan. Hemen ardından içeriden bir kapı gıcırdadı. Sokak bizi fark etmişti ve fısıltılar yeniden başlamıştı. Bana öyle geldi ki gölgeler kıpırdanıyordu. Sokaklar bizi tanıyor, adeta dişlerini göstererek selamlıyordu.</p>
<p data-start="4268" data-end="4282">“Muzo dönmüş.”</p>
<p data-start="4284" data-end="4302">“Daha yeni çıktı.”</p>
<p data-start="4304" data-end="4323">“Yanında Ramo var.”</p>
<p data-start="4325" data-end="4342">“Bir şey olacak…”</p>
<p data-start="4344" data-end="4362">“Muzo abi gelmiş.”</p>
<p data-start="4364" data-end="4391">“Bu ikisi yine beraberler.”</p>
<p data-start="4393" data-end="4655">Duyduğum sesler bu kez bir tahmin değil, neredeyse bir hüküm gibiydi. Çünkü mahalle bilirdi; Muzo ile Ramo yan yana yürüyorsa sükûnet uzun sürmezdi. Sessizlik, yaklaşan bir fırtınanın habercisiydi. O fısıltılar, birazdan kopacak olan kıyametin ilk rüzgârlarıydı.</p>
<p data-start="4657" data-end="5219" data-is-last-node="" data-is-only-node="">Bu sesler kulağıma geldikçe omuzlarımdaki yükü yeniden hatırladım. Cezaevinin duvarları değildi insanı ezen; asıl ağırlık dışarıdaydı. Parmaklıkların ardında insan yalnızdı ama bir bakıma özgürdü; çünkü beklenti yoktu. Oysa şimdi, sokağa adımımı attığım anda görünmez bir yük çökmüştü omuzlarıma. Sanki tüm mahallenin suskunluğu, yarım kalmış hesapları ve gizli umutları bana bakıyordu. Her fısıltı bir görev gibiydi; söylenmeyen her cümle benden bir şey talep ediyordu. Sanki herkes benden kendi adaletini sağlamamı bekliyor, tüm günahlarını sırtıma yüklüyordu.</p>
<p data-start="146" data-end="362" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer">Daha birkaç adım atmıştım ki mahallenin çocukları etrafımı sardı. O ufak tefek, üstü başı toz içinde, dizleri yara bere içindeki tayfa, beni görür görmez başıma üşüştü. Birisi koluma asıldı, gözlerini kocaman açarak,<span aria-hidden="true" class="PDq2pG_selectionAnchor"></span></p>
<p data-start="364" data-end="408">“Muzo abi, gerçekten sen misin?” diye sordu.</p>
<p data-start="410" data-end="454">Sesinde şaşkınlıkla karışık bir gurur vardı.</p>
<p data-start="456" data-end="499">Bir diğeri yerinde duramıyor, nefes nefese,</p>
<p data-start="501" data-end="589">“Abi, içerisi nasıl? Soğuk mu?” diye soruyordu; sanki cezaevi bir masal mekânıymış gibi.</p>
<p data-start="591" data-end="648">Ötekisi ise daha yakına sokulup, neredeyse fısıldar gibi,</p>
<p data-start="650" data-end="692">“Abi, mahalle sensiz çok sıkıcıydı.” dedi.</p>
<p data-start="694" data-end="776">O küçük gözlerdeki parıltı, içimdeki o karanlık kuyuyu bir anlığına aydınlatmıştı.</p>
<p data-start="778" data-end="1232">Hepsinin gözlerinde aynı şey vardı: merak ve hayranlık. Beni bir insan gibi değil, bir hikâye gibi izliyorlardı. Duvarları, kavgaları, suskun geceleri merak ediyorlardı ama bedelini bilmiyorlardı. Ben artık sadece kendim değildim. Bu çocukların gözünde, doğruyla yanlışı karıştıran bir efsaneye dönüşmüştüm ve bu mahallede efsaneler ya korunur ya da harcanırdı. Ortası yoktu. Benim boynuma asılan o hayali madalyon, aynı zamanda celladımın elindeki ipti. Hafifçe tebessüm ettim.</p>
<p data-start="778" data-end="1232">“Ulan, siz de büyümüşsünüz he,” dedim. “Ben yokken kavga ettiniz mi bari?”</p>
<p data-start="1335" data-end="1370"> Çocukların en afacanı hemen atıldı.</p>
<p data-start="1372" data-end="1428">“Ettik abi! Ama Ramo abi izin vermedi, hep ayırdı bizi.”</p>
<p data-start="1430" data-end="1457">Ramo yanımda hafifçe güldü.</p>
<p data-start="1459" data-end="1486">Ben çocuklara doğru eğilip,</p>
<p data-start="1488" data-end="1663">“Bakın lan,” dedim, “kavga edecekseniz bile adamakıllı kavga edeceksiniz. Boş dalaşmalara gerek yok. Mahalle bizim. Birbirimize düşmeye değil, sağlam durmaya ihtiyacımız var.”</p>
<p data-start="1665" data-end="1733">O küçük yüreklere, hayatta kalmanın ilk sert kuralını fısıldamıştım.</p>
<p data-start="1735" data-end="1817">Çocuklar başlarını salladı; kimi utanarak, kimi sanki büyük bir sır öğrenmiş gibi.</p>
<p data-start="1819" data-end="1950">O sırada Ramo elini cebine attı. Yüzünde hiçbir duygu yokmuş gibiydi ama gözlerinde hafif bir şefkat vardı. Bir tomar para çıkardı.</p>
<p data-start="1952" data-end="2050">“Tamam lan,” dedi çocuklara. “Şuradan bir şeyler alın, gidin oynayın. Bizim konuşacaklarımız var.”</p>
<p data-start="2052" data-end="2204">Çocukların gözleri bir anda parladı. Parayı alan koştu, diğerleri peşine takıldı. O saf sevinç, sokağın o kasvetli havasını bir anlığına dağıtıvermişti.</p>
<p data-start="2206" data-end="2215">Koşarken,</p>
<p data-start="2217" data-end="2237">“Eyvallah Ramo abi!”</p>
<p data-start="2239" data-end="2241">ve</p>
<p data-start="2243" data-end="2261">“Sağ ol Muzo abi!”</p>
<p data-start="2263" data-end="2297">çığlıkları sokakta yankılanıyordu. Ben Ramo'nun yanına döndüm.</p>
<p data-start="2328" data-end="2429">“Lan, yine yaptın yapacağını,” dedim alaylı bir şekilde. “Çocukları bile harçlıkla susturuyorsun he?”</p>
<p data-start="2431" data-end="2448">Ramo omuz silkti.</p>
<p data-start="2450" data-end="2541">“Eee,” dedi, “ne yapayım brem? Biz konuşurken etrafta dolaşmasınlar. Hem sevinsinler işte.”</p>
<p data-start="2543" data-end="2645">Ramo'nun o sert kabuğunun altında, sadece benim bildiğim o eski merhametin kırıntıları hâlâ duruyordu.</p>
<p data-start="2647" data-end="2733">Derin bir nefes aldım. Sokak yeniden sessizleşmişti ama havadaki gerilim eksilmemişti. İçimden geçirdim:</p>
<p data-start="2754" data-end="2805"><em data-start="2754" data-end="2805">Çocukları gönderdik. Şimdi sıra büyük hesaplarda.</em></p>
<p data-start="2807" data-end="3051">Mahallenin köşe başındaki telefon kulübesi hâlâ oradaydı. Camı çatlamış, içindeki ahize yerinde yoktu. O metal parça uzun süre bu mahallenin çocuklarına dayanmazdı zaten. Tıpkı bizim gibi o da zamanın ve öfkenin darbeleriyle paramparça olmuştu.</p>
<p data-start="3053" data-end="3369">Ama Ramo'nun gözleri oraya kaydı. Çünkü orası, yıllar önce bir gecede üç kurşunun konuştuğu yerdi. Birlikte saklandığımız, sonra kanın toprağa aktığı o anın gölgesi hâlâ kulübenin içine sinmişti. O kulübe, hafızamızın kırık anıtıydı. O gece dökülen kanın kokusu, paslanmış metalin arasından hâlâ burnumuza geliyordu.</p>
<p data-start="3371" data-end="3813">Sokağın karşısında eski bir dönerci dükkânı vardı. Tabelası silinmiş, camına gazete kâğıtları yapıştırılmıştı. Yanındaki duvar dibinde biri oturuyordu. Başında gri bir kapüşon, yüzü yere eğikti. Elinde bir şişe, yanında boş bir poşet vardı. Görünürde sıradan bir evsiz gibiydi ama bu sokakta hiçbir şey sıradan değildi. Her yüzün ardında bir hayalet yatardı. Karanlık köşelere sinmiş bu gölgeler, mahallenin anlatılmamış günahlarını saklardı.</p>
<p data-start="3815" data-end="3830">Ama Ramo durdu.</p>
<p data-start="3832" data-end="3875">“Elif'in abisi bu,” dedi sessizce. “Halil.”</p>
<p data-start="3877" data-end="4058">Sesi, eski bir yarayı hatırlatır gibiydi ve ben o an geçmişin kapısının usulca aralandığını hissettim. Zihnimde tozlu bir perde kalktı; eski bir acının soğuk nefesi ensemde dolaştı. Tüm bedenimle döndüm. Gözlerim, çaresizliğin dibine çökmüş gözlerle karşılaştı.</p>
<p data-start="4141" data-end="4363">Halil bizi görmüştü ama yerinden kalkmadı. Sadece bakışlarını yukarı kaldırdı, bir süre bana baktı, sonra yanımdaki Ramo'ya. Ardından başını yeniden önüne eğdi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi şişesinden bir yudum daha aldı. Halil'in yüzü, yılların pasıyla kaplanmış, ruhu çekilmiş kuru bir iskelet gibiydi. O an, Halil'in ruhunun da o şişenin içinde kaybolduğunu düşündüm. Bakışlarındaki o boşluk, artık bu dünyadan ümidini kesmiş bir adamın son vedası gibiydi.</p>
<p data-start="4604" data-end="4629">Ramo kısık sesle konuştu.</p>
<p data-start="4631" data-end="4682">“O zamanlar ablasının sana nasıl baktığını bilsen…”</p>
<p data-start="4684" data-end="4697">Sesim sertti.</p>
<p data-start="4699" data-end="4733">“Bilirdim. O yüzden hiç bakmadım.”</p>
<p data-start="4735" data-end="4966">İkimiz de yürümeye devam ettik ama arkamızda bıraktığımız Halil hâlâ aynı noktadaydı. Yıllar içinde çökmüş, konuşamaz hâle gelmişti belki ama unutamamıştı. Çünkü bu mahallede insanlar affetmezdi. Unutmazdı. Sadece içlerine gömerdi.</p>
<p data-start="4968" data-end="5142" data-is-last-node="" data-is-only-node="">Halil, bizim bütün yenilgilerimizin, yutulmuş bütün sözlerimizin yaşayan enkazıydı. O, geçmişin omuzlarımıza bıraktığı canlı bir vicdan azabı gibi sokağın köşesine tünemişti.</p>
<p data-start="146" data-end="507" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer">Birkaç adım sonra sokağın sonunda bir grup genç belirdi. Yaşları on yedi ile yirmi arasındaydı. Birinin saçları jöleyle dikilmişti, diğerinin elinde sigara vardı, bir tanesinin bileğinde ise parlak bir çakı duruyordu. Onlar beni tanımıyor olabilirlerdi ama Ramo’yu çok iyi tanımışlardı. Oysa ben, cezaevinin gölgesiyle yürüyordum ve bu, bin isimden daha ağırdı. <span aria-hidden="true" class="PDq2pG_selectionAnchor"></span>İçlerinden biri öne çıktı.</p>
<p data-start="537" data-end="594">“Ne haber, Ramo abi?” dedi. “Kimi getirdin yanına böyle?”</p>
<p data-start="596" data-end="676">Sesi sokağın duvarlarında yankılanırken içindeki o ham cesaret havayı geriyordu. Sesi alaylıydı. Tonunda meydan okuma yoktu ama hor görme vardı. Gençti, korkusuzdu. Ya da aptaldı.</p>
<p data-start="778" data-end="1012">Ramo gözlerini o çocuğa dikti. Hiçbir şey söylemedi. Sadece yürümeye devam etti. Ramo’nun sessizliği, yakıcı bir tehdit gibi gençlerin damarlarına zerk ediliyordu. O dilsiz öfke, fırtınanın merkezindeki o mutlak karanlığı andırıyordu.</p>
<p data-start="1014" data-end="1508">Sokağın ucunda beliren gençlere doğru yürüdükçe havadaki gerilim elle tutulur hâle geliyordu. Ayak seslerimiz taşlara vurdukça sokak daralıyormuş gibi hissediyordum. İçimde bir şey adımlarımı yavaşlatmamı söyledi; ben de öyle yaptım. Ramo ise tam tersine omuzlarını hafifçe gerdi, sırtını dikleştirdi. Çenesini kaldırdı ve yüzüne o tanıdık ifadeyi yerleştirdi: Diyarbakır sokaklarında öğrenilmiş, konuşmadan tehdit eden o sertlik. Sanki bastığı her taşta kendi krallığını yeniden ilan ediyordu.</p>
<p data-start="1510" data-end="1938">Gençler önce bana baktı. Kısa bir an için ismimin onlarda bir karşılığı olup olmadığını tartar gibiydiler ama o bakışlar uzun sürmedi. Gözleri hemen Ramo’ya kaydı. Çünkü bu sokakta benim adım yankı yapıyorsa, Ramo’nun sessizliği doğrudan tehdit demekti. O sessizlik; geçmişte yarım kalmış kavgaların, karanlık gecelerin ve unutulmamış bedellerin hatırlatıcısıydı. Her sessiz saniye onların üzerine koca bir balyoz gibi iniyordu.</p>
<p data-start="1940" data-end="2403">Elinde çakı döndüren çocuk bir adım öne çıktı. Metalin parmaklarının arasında dönmesi, cesaret gösterisi gibi görünse de elinin hafif titrediğini fark etmemek mümkün değildi. O adımın devamı gelmedi. Ramo’nun bakışı çocuğa kilitlendiği anda sanki sokaktaki hava bir anlığına dondu. Ne bir söz vardı ne de bir hareket ama o bakış, yılların içinden süzülüp gelmiş bir uyarıydı. Çeliğin parlaklığı, Ramo'nun gözlerindeki o keskin ölümcüllüğün yanında sönük kalmıştı.</p>
<p data-start="2405" data-end="2517">Ramo hiçbir şey söylememişti. Dudakları kıpırdamamış, elleri cebinden çıkmamıştı ama gözleri açıkça bağırıyordu:</p>
<p data-start="2519" data-end="2537">“Haddinizi bilin.”</p>
<p data-start="2539" data-end="2845">Çocuk olduğu yerde kaldı. Çakının dönüşü yavaşladı. Diğerleri sessizce geri çekildi. Bazı insanlar bağırarak korkutur, bazılarıysa susarak. Ramo ikinci türdendi ve bu sokak, hangisinin daha tehlikeli olduğunu çok iyi bilirdi. Susmak bazen binlerce namlunun aynı anda tetiğe basılmasından daha gürültülüydü.</p>
<p data-start="2847" data-end="2882">Jöleli olan, zorlama bir cesaretle,</p>
<p data-start="2884" data-end="2967">“He… şey… Abi, siz…” diye lafa girdi ama Ramo bir adım atınca çocuk geri sendeledi.</p>
<p data-start="2969" data-end="3033">Ramo hafifçe başını yana eğip derinden ve tok bir sesle konuştu.</p>
<p data-start="3035" data-end="3070">“Ne diye geveliyorsun lan, gevşek?”</p>
<p data-start="3072" data-end="3114">Ramo’nun karşısında konuşmak mümkün müydü?</p>
<p data-start="3116" data-end="3149">Çocuk yutkundu ve tekrar başladı.</p>
<p data-start="3151" data-end="3212">“Biz… şey… sizi duyd… Yani Muzo abi çıkmış, o yüzden baktık.”</p>
<p data-start="3214" data-end="3399">Ramo bir sigara yaktı. Ateşin hafif kızıllığı yüzünü sertleştirdi. Dumanı çocuğun yüzüne doğru üfledi. Ateşin alevi, Ramo'nun yüzündeki o taşlaşmış öfkeyi bir anlığına aydınlatıp geçti.</p>
<p data-start="3401" data-end="3445">“Baktınız diye bir şey olmaz,” dedi sakince.</p>
<p data-start="3447" data-end="3503">Çocuklar resmen altlarına sıçıyordu Ramo’nun karşısında.</p>
<p data-start="3505" data-end="3591">“Ama gözünüz yanlış bakarsa olur. O zaman hesabı burada değil, sokak sonunda sorarız.”</p>
<p data-start="3593" data-end="3659">Gençler birbirine baktı. Hepsinin yüzündeki o sahte özgüven çöktü.</p>
<p data-start="3661" data-end="3746">Ben gülmemek için kendimi sıkıyordum. Ramo’nun yanına yanaştım ve sözü ben devraldım.</p>
<p data-start="3748" data-end="3841">Sokağın tozunu yutmuş, çilesini çekmiş adamların karşısında durmak, her gencin harcı değildi.</p>
<p data-start="3843" data-end="3896">“Ben içerideyken siz burada palazlanmışsınız,” dedim.</p>
<p data-start="3898" data-end="3913">Çocuklar hemen,</p>
<p data-start="3915" data-end="3948">“Yok abi, ne haddimize?” dediler.</p>
<p data-start="3950" data-end="4046">“Ama palazlanmak başka, sınırı bilmek başka. Bizim yürüdüğümüz yerde siz sadece yol tutarsınız.”</p>
<p data-start="4048" data-end="4136">Çakıyla oynayan çocuk hemen bileğindeki hareketi durdurdu, sessizce çakıyı cebine koydu.</p>
<p data-start="4138" data-end="4180">“Tamam abi, yanlışımız yok. Öyle bir şey.”</p>
<p data-start="4182" data-end="4202">Ramo başını salladı.</p>
<p data-start="4204" data-end="4293">“Olmaz da olmasın da. Yoksa bu sokak sizi unutur, mezar taşınız bile burada yer bulamaz.”</p>
<p data-start="4295" data-end="4449">Gençler bu sözden sonra daha fazla bakamadılar. Sözlerimiz, otoyolda hızla giden bir aracın camına çarpan taşlar gibi zihinlerinde çatlaklar oluşturmuştu.</p>
<p data-start="4451" data-end="4640">“Benden size bir nasihat,” dedim. Sesim sakindi ama içinde uyarı vardı. “Sokağa önce gözle girilir. Gözün neyi görüp neyi kaçırdığına dikkat et. Yoksa senden öncekilerin yanına katılırsın.”</p>
<p data-start="4642" data-end="4670">Sözlerim havada asılı kaldı.</p>
<p data-start="4672" data-end="4934">Gençler birbirlerine baktı; az önceki cesaretlerinin yerini tereddüt aldı. Kimisi başını öne eğdi, kimisi geri adım attı. Çakıyı elinde döndüren çocuk, metalin sesini bile çıkarmadan cebine indirdi. Sonra biri bir şey söylemeden yavaş yavaş dağılıp uzaklaştılar.</p>
<p data-start="4936" data-end="5026">Sokak yeniden nefes aldı. Tehdit gitmiş, yerini soğuk ve tekinsiz bir sükûnete bırakmıştı.</p>
<p data-start="5028" data-end="5156">Onlar gözden kaybolunca Ramo yanıma yanaştı. Omzumu hafifçe dürttü. Sesini alçalttı ama yüzünde o tanıdık muzip gülümseme vardı.</p>
<p data-start="5158" data-end="5285">“Brem,” dedi, “böyle yapmazsan sırtına çıkar bunlar. Bak şimdi iki dakika daha dursalar, biri ‘Abi, bi’ şey soracağım.’ derdi.”</p>
<p data-start="5287" data-end="5384">Ramo, sokağın nabzını tutmayı, kimin ne zaman yelkenleri suya indireceğini herkesten iyi bilirdi.</p>
<p data-start="5386" data-end="5444">Gülmemek için kendimi zor tuttum. Başımı Ramo’ya çevirdim.</p>
<p data-start="5446" data-end="5519">“Tamam da Ramo,” dedim, “gençlere çok ağır davranıyorsun. Biraz nahif ol.”</p>
<p data-start="5521" data-end="5602">Sanki yabancı dil konuşmuşum gibi yüzüme baktı. Kaşları çatıldı, gözleri kısıldı.</p>
<p data-start="5604" data-end="5618">“Ne ol?” dedi.</p>
<p data-start="5620" data-end="5653">Bir an sustu, sonra tekrar sordu:</p>
<p data-start="5655" data-end="5680">“Ne ol, ne ol dedin sen?”</p>
<p data-start="5682" data-end="5777">Nahiflik, bu sokakların lügatinde karşılığı olmayan, dışarıdan gelmiş yabancı bir madde gibiydi.</p>
<p data-start="5779" data-end="5803">Gülmem artık imkânsızdı.</p>
<p data-start="5805" data-end="5827">“Nahif,” dedim sabırla.</p>
<p data-start="5829" data-end="5858">Ramo başını iki yana salladı.</p>
<p data-start="5860" data-end="5929">“Brem,” dedi, “o mahallede mi yetişmiş? Bizim sokakta öyle biri yok.”</p>
<p data-start="5931" data-end="5984">Bunu dediğinde resmen tükürürcesine gülmeye başladım.</p>
<p data-start="5986" data-end="6025">“Oğlum, kelime bu; insan değil,” dedim.</p>
<p data-start="6027" data-end="6150">Gülüşüm, sokağın o kasvetli duvarlarına çarpıp yankılanırken içimdeki o beş yıllık pasın biraz olsun döküldüğünü hissettim.</p>
<p data-start="6152" data-end="6198">Ben güldükçe Ramo’nun yüzü daha da ciddileşti.</p>
<p data-start="6200" data-end="6236">“Kelimeyse niye adam gibi durmuyor?”</p>
<p data-start="6238" data-end="6316">İşte o an anladım; bu adamın hamurunda naif olmak da yoktu, kelimesi de yoktu.</p>
<p data-start="6318" data-end="6341">Ramo’ya gülerek döndüm.</p>
<p data-start="6343" data-end="6416">“Yok kardeş,” dedim, “hiçbir şey olma. Sen olduğun gibi kal, yeter bana.”</p>
<p data-start="6418" data-end="6436">Yürümeye başladım.</p>
<p data-start="6438" data-end="6456">Arkamdan seslendi:</p>
<p data-start="6458" data-end="6543">“Brem, bir saat anlatmam dedin ya; ben hemen anlarım. Saat falan sürmez, merak etme.”</p>
<p data-start="6545" data-end="6560">Elimi salladım.</p>
<p data-start="6562" data-end="6618">“Merak etme,” dedim, “senin sokakta nahifliğe gerek yok.”</p>
<p data-start="6620" data-end="6811">Ramo kahkaha attı. Sokak, biraz önceki gerginliğini sanki hiç yaşamamış gibi o kahkahayla birlikte eski hâline döndü. O kahkaha, karanlık sokakların arasında yankılanan en samimi yeminimizdi.</p>
<p data-start="6813" data-end="6956">Arkamızda kalan sessizlik, sokaktaki bütün sesleri bastırıyordu. Sokak beni yeniden tanımaya başlamıştı ve bu, kimileri için iyi haber değildi.</p>
<p data-start="6958" data-end="7036">Yakın dostum, kardeşim Ramo ile birlikte mezarlığa doğru yürümeye devam ettik. Mezarlık şehrin çeperindeydi. Gürültüden, kalabalıktan, aceleden uzak; zamanın burada inadına yavaşladığı bir yamaçta. Rüzgâr bile sesini alçaltıyor, adımlar toprağa değerken insan farkında olmadan yavaşlıyordu.</p>
<p data-start="7252" data-end="7438">Tepeden bakınca bütün İstanbul önüme seriliyordu; ışıklarıyla, binalarıyla, bitmek bilmeyen telaşıyla canlı bir beden gibi kıpırdanıyordu ama benim için o manzaranın hiçbir anlamı yoktu. O şehir artık bana bakmıyordu. Şehrin o ışıltılı silüeti, benim karanlığımın yanında sadece birer yalandan ibaretti.</p>
<p data-start="146" data-end="460" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer">Benim gözüm ufkun genişliğinde değildi. Ben, ayağımın altındaki toprağın darlığına bakıyordum. Bir insanın bütün hayatının sığdırıldığı o dar alana başımı kaldırmadım. Çünkü yukarıda yaşayanlar vardı; burada ise geride kalanlar. Yaşayanlar hikâyelerini yalanlarla süslerdi, ölüler ise sadece gerçekleri fısıldardı.<span aria-hidden="true" class="PDq2pG_selectionAnchor"></span></p>
<p data-start="462" data-end="581">Mezarlığın girişine geldiğimizde durdum. İçeri adım atmadan önce, kabirdekilere selam vermek için dudaklarımı araladım.</p>
<p data-start="583" data-end="717">“Bismillahirrahmanirrahim. Esselâmü aleyküm dâre kavmin mü'minîn. Ve innâ inşâallâhu biküm lâhikûn. Ğaferallahu lenâ ve leküm.” dedim.</p>
<p data-start="719" data-end="824">Ardından bu selamın cevabını da yine kendim verdim; çünkü bu, yaşayanla ölü arasındaki kadim bir hitaptı.</p>
<p data-start="826" data-end="861">“Ve aleyküm selâm yâ ehle'd-dünyâ.”</p>
<p data-start="863" data-end="868">Yani:</p>
<p data-start="870" data-end="1062">“Selâm size, ey bu diyârın mümin ve Müslüman halkı! İnşallah yakında biz de aranıza katılacağız. Allah'ın bizi de sizi de bağışlamasını dilerim. Ey dünya ehli, sizin de üzerinize selam olsun.”</p>
<p data-start="1064" data-end="1326">Bu sözlerle birlikte içeri girdim. Çünkü burada yatanlar sessiz değildi; sadece konuşmuyor, bekliyorlardı. Ben de bu toprağın üstünde hâlâ nefes alan biri olarak önce selam vermeyi biliyordum. O selam, ölümle yaşam arasındaki o ince köprüde kurduğum ilk temastı.</p>
<p data-start="1328" data-end="1510">Selamımı verdikten sonra yavaş adımlarla içeri girdim. Mezarlığın taşlı yolunda yürürken ayaklarımı yere bilinçli basıyordum; sanki fazla gürültü yaparsam bir şeyi bozacakmışım gibi. Sağımda, solumda sıralanan mezar taşlarına bakmadım. Her birinin ayrı bir hikâyesi vardı ama bugün benim yolum belliydi. Ayaklarımın altındaki toprak, yüzlerce susturulmuş çığlığı barındırıyordu.</p>
<p data-start="1709" data-end="2034">Annemin mezarına yaklaştıkça içimdeki sessizlik ağırlaştı. Burada ne söylenecek bir söz vardı ne de anlatılacak bir hikâye. İnsan, annesinin mezarı başında ne konuşacağını bilemez; çünkü eksik kalan her şey zaten suskunluğun içinde durur. Kelimeler yetersiz kalıyor, boğazımda düğümlenen o yumru her adımda daha da büyüyordu.</p>
<p data-start="2036" data-end="2197">Mezarın başında durdum. Sadece toprağa bakıyordum. Küçük, gri taşlarla çevrilmiş bir mezara; gösterişsiz, sessiz, kimseye yük olmayan bir yere… Annemin mezarına.</p>
<p data-start="2199" data-end="2341">O ismi görünce içimden bir şey koptu. Yıllardır içimde aynı netlikle duruyordu. O iki kelime, benim bu hayattaki tek pusulam, tek sığınağımdı. Ne çiçek vardı başında ne de taze bir iz. Zaman burayı da eskitmişti; tıpkı beni eskittiği gibi. Eğilip mezar taşına baktım. Harfler silikleşmişti. Yağmur, rüzgâr ve bekleyiş onları yavaş yavaş aşındırmıştı ama isim hâlâ oradaydı:</p>
<p data-start="2576" data-end="2592"><strong data-start="2576" data-end="2592">Zehra Çiftçi</strong></p>
<p data-start="2594" data-end="2682">İçimden konuştum. Yüksek sesle değil. Anneler, insanın sesini duymasa da niyetini bilir.</p>
<p data-start="2684" data-end="2743">“Geldim ana,” dedim içimden. “Biraz geç kaldım ama geldim.”</p>
<p data-start="2745" data-end="2758">Başımı eğdim. Çocukken korktuğumda sığındığım dizler artık topraktı. O an fark ettim; insan büyümüyor aslında, sadece annesiz kalmayı öğreniyor.</p>
<p data-start="2893" data-end="3108">İstanbul'un bütün gürültüsü, bütün kalabalığı uzakta kalmıştı. Burada yalnızca ben vardım, annem vardı ve aramızdaki bitmeyen eksiklik vardı. Dünya o an durmuş, tüm zamanlar bu küçük mezarın etrafında kilitlenmişti.</p>
<p data-start="3110" data-end="3199">Bir süre öylece durdum. Ne dua uzundu ne de bekleyiş kısa. Bazı vedalar aceleye gelmezdi. Sonra avucumla toprağı düzelttim. Sanki onu rahat ettirmek ister gibi… Çünkü insan, annesine son kez bile olsa faydam dokunsun ister. Toprağın o soğuk nemi, sanki annemin eline dokunuyormuşum gibi avucumda bir sızı bıraktı.</p>
<p data-start="3427" data-end="3556">O isim benim için sadece bir ad değildi; çocukluğumdu. Sırtımı dayadığım tek sesti. Geceleri korktuğumda başımı yasladığım dizdi. Şimdi ise toprağın altındaydı. Bir anne, bir isim ve ardında eksiklikle büyümüş bir hayat bırakmıştı.</p>
<p data-start="3662" data-end="3896">İstanbul bütün ihtişamıyla önümde dururken benim dünyam bu birkaç metrekareye sıkışmıştı. Ben, annemin mezarının başında, hâlâ ondan bir şeyler bekler gibi sessizce duruyordum. Sanki toprak dile gelecek, “Hoş geldin oğlum.” diyecekti. Ve altında bir tarih vardı. Doğum değil, ölüm tarihi. Çünkü insanın ne zaman doğduğundan çok, ne zaman öldüğü kalıyordu geriye. O tarih, benim dünyamın karardığı gündü. Takvimler o gün durmuş, mevsimler sonsuz bir kışa dönmüştü.</p>
<p data-start="4129" data-end="4227">Olduğum yere diz çöktüm. Dışarıdan ne kadar güçlü görünsem de bu mezarın yanında güçsüzleşiyordum. Avuç içimi mezarın başına koydum. Bir şey söylemeden uzun süre öylece sessiz kaldım. Sanki toprağın kalp atışını dinliyormuş gibi hissediyordum. Oysa dinlediğim toprağın sesi değil, içimde yutkunamadığım çığlıklarımdı.</p>
<p data-start="4449" data-end="4652">Ramo birkaç adım geride durmuştu. Elinde sigara yoktu. Gözleri uzaklara dalmıştı. Bu anın hiçbir sözle bozulmaması gerektiğini biliyordu. Ramo'nun sessiz duruşu, yasımı koruyan kutsal bir kalkan gibiydi.</p>
<p data-start="4654" data-end="4877">“Cennet annelerin ayakları altındadır.” derler. Çünkü ben, annemin bastığı toprağa canımı verebilecek bir çocuktum. O toprağın kokusunu bilirdim, ayak izlerini ezberlemiştim. Ne zaman yolumu kaybetsem yönümü orada bulurdum.</p>
<p data-start="4879" data-end="4953">Ağzımı araladım. Kelimeler boğazımda düğümlendi; yine de sonunda konuştum. Sesim çok kısıktı; neredeyse yalnızca toprağın duyacağı kadar.</p>
<p data-start="5019" data-end="5102" data-is-last-node="" data-is-only-node="">“Geç kaldım, biliyorum ama sana söz vermiştim. ‘Geleceğim.’ demiştim. Geldim, ana.”</p>
<p data-start="5414" data-end="5478">Rüzgâr hafifçe esti. Mezarın başındaki kuru yapraklar kıpırdadı. Sanki cevap veriyorlardı bana ama söylenecek bir kelime bulamıyorlardı. Bazı sessizlikler cevap değildir; kabulleniştir. İnsan en çok da kabul edemediği şeylere alışır. Zaman, yaranın üstünü kabukla örtüyor ama en küçük bir rüzgârda o taze acıyı yeniden gün yüzüne çıkarıyordu.</p>
<p data-start="5762" data-end="5861">Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlamayı çoktan unutmuştum. Ne zaman nerede duracağımı da biliyordum. Göz pınarlarım yıllar önce kurumuştu. Artık yaş dışarı akmıyordu. İçeride kalıyordu. İçimde ağlıyordum ben; gözlerimden değil, ciğerlerimden. Her nefeste biraz daha ağırlaşıyor, her nefeste biraz daha yer ediniyordu. Gözyaşlarım, ruhumun çatlaklarından içeri sızıp kalbimi katılaştıran bir zehre dönüşmüştü.</p>
<p data-start="6175" data-end="6228">Dizlerimi doğrulttum ama bacaklarım beni taşımıyordu. Sanki benliğim, vücudum ve kalbim annemle birlikte diri diri gömülmüştü. Her zerreme, iliklerime kadar hissediyordum yalnızlığı. Mezarın başındaydım. Orada yatan sadece bir hatıra değildi; anneme olan bir borçtu. Bu dünyada bazı insanlar ölmez, sadece susar. O suskunluk, geride kalanların omuzlarına yük olur.</p>
<p data-start="6547" data-end="6644">Sırtımda taşıdığım bu dilsiz vasiyet, bundan sonra atacağım her adımı bir kavgaya dönüştürecekti. Ayağa kalktım. Ellerimde hâlâ toprağın soğuğu vardı. Toprağın kokusu üzerime sinmişti sanki. Gitmeye hazır değildim. Çünkü bazı vedalar ağlayarak yapılmaz. Gerçek vedalar, yüreğin bir parçasını o soğuk toprağın derinliklerine kurban bırakarak yapılırdı.</p>
<p data-start="6905" data-end="6957">“O saati hâlâ taşıyorum, biliyor musun daye?” dedim.</p>
<p data-start="159" data-end="469">“Hani bana küçükken almıştın, pembe bileğinden çıkartıp koluma takmıştın. ‘Senin zamanın daha hızlı akacak.’ demiştin. Haklı çıktın. Benim zamanım çok hızlı aktı; hem de öyle bir hızla ki hiçbir şeyi tutamadım, daye. Ben hızlı yaşadım, çabuk yoruldum. Şarkıcı Azer Bülbül misali, ben genç bir ihtiyarım, daye.”</p>
<p data-start="471" data-end="574">O saat artık bir metal parçası değil, seninle aramdaki tek canlı bağ; durmuş kadrandaki son sıcaklıktı.</p>
<p data-start="171" data-end="384" class="PDq2pG_selectionAnchorContainer">Rüzgâr bir mezar taşına çarptı, ardından sessizlik yeniden çöktü. O sessizlik, annemin cevabı gibiydi; ne affediyor ne de yargılıyordu. Sanki rüzgâr, annemin saçlarımı okşayan o elinin eski serinliğini getirmişti.<span aria-hidden="true" class="PDq2pG_selectionAnchor"></span></p>
<p data-start="386" data-end="612">“Orada ne kadar yalnızdın bilmiyorum. Ben içerideydim; sana gelememek değil, sana dokunamamak kahretti beni. O gün gardiyanın gözünün içine bakıp çıkmak istedim ama öyle çalışmıyor sistem. Ölüm haberine bile izin yok içeride.”</p>
<p data-start="614" data-end="705">Hücremin o soğuk duvarları o gün üzerime yıkılmış, beni diri diri o betonun içine gömmüştü. Ağlamıyordum ama içimde fırtınalar kopuyordu. Annem ben içerideyken vefat etmiş ve yalnızlığıyla toprağa girmişti. Cezaevinde ölüm haberi almak çok zordu. Bazı mahkûmlar kardeşinin, bazıları babasının, bazıları karısının ya da çocuklarının ölüm haberini dört duvar arasında alıyordu. Benim gibi bazıları ise annesinin ölüm haberiyle yıkılıyordu.</p>
<p data-start="1054" data-end="1242">O gün, cezaevinin o rutubet kokan duvarlarına sırtımı yasladığım günü hâlâ unutmam. Havalandırma saatinden yeni çıkmıştım. Avlunun demir kapısı kapanırken gardiyanlardan biri beni çağırdı.</p>
<p data-start="1244" data-end="1368">Yüzünde o tatsız, o tanıdık ifade vardı; sanki kötü bir haberi söylemeye mecbur ama söylemekten nefret eden bir adamın yüzü.</p>
<p data-start="1370" data-end="1535">O an içimde bir şey gerildi. Kalbim değil, gururum değil, başka bir şey... İnsanın sadece bir kez kırıldığı, sonra bir daha asla onarılmayan yeri var ya, işte orası.</p>
<p data-start="1537" data-end="1739">Gardiyan, “Muzo... Annen...” dediğinde bile devamını beklemedim. Sesini duymadım, devamını hatırlamıyorum. Hatta çevredeki duvarlar bile kaybolmuş gibiydi; sadece bir uğultu, bir boşluk, bir karanlık...</p>
<p data-start="1741" data-end="1801">Ruhumun en sağlam sütunu saniyeler içinde tuzla buz olmuştu.</p>
<p data-start="1803" data-end="1951">Dünya o an durmadı. Cezaevi durmadı. Nöbet değişti, kapılar açıldı, kapandı. Hayat dışarıda devam etti ama benim içimde bir şey sonsuza kadar sustu.</p>
<p data-start="1953" data-end="2204">Annemi son kez görememiştim. Elini tutamamış, başımı dizine koyamamıştım. Bana kalan tek şey bu mezar ve geç kalmış sözlerdi. Şimdi mezarının başında dururken asıl mahkûmiyetin içeride değil; dışarıda, annesiz kalan bir hayatta başladığını biliyordum.</p>
<p data-start="2206" data-end="2289">Özgürlük, annemin olmadığı bu koca dünyada sadece daha geniş bir hücreden ibaretti.</p>
<p data-start="2291" data-end="2476">Annem, her kavgamın sonunda yaralarımı temizleyen, her yanlışımda üstüme çığlıkla değil gözyaşıyla gelen, “Oğlum, adam ol.” diyen ama hiçbir zaman sırtını dönmeyen annem artık gitmişti.</p>
<p data-start="2478" data-end="2626">Bazen Ramo ile beraber dışarı çıktığımızda “Kendinize iyi bakın.” demezdi. “Muzo, Ramo, giderken kimseye karışmayın.” diye bizi uyarır ve uğurlardı.</p>
<p data-start="2628" data-end="2791">Hepsi gözümün önünden film şeridi gibi geçiyordu. Dört duvar arasındayken son nefesini vermişti. O son nasihati şimdi kulaklarımda en ağır vasiyet gibi çınlıyordu.</p>
<p data-start="2793" data-end="2907">O an dizlerimin titrediğini hissettim ama yıkılmadım. Yıkılamazdım; çünkü cezaevi bir adamın zayıflığını affetmez.</p>
<p data-start="2909" data-end="3072">Yutkundum. Gözlerim doldu mu bilmiyorum. Dolsa bile kimse görmedi. Görse de umurumda olmazdı. Çünkü o an ben Muzo değildim; sadece annesini kaybetmiş bir çocuktum.</p>
<p data-start="3074" data-end="3202">İçimde bir şey çöktü. Koca bir dağ gibi... Sonra o dağ öfkeye dönüştü; kendime, hayata, sokaklara, bana bu kaderi yazan herkese.</p>
<p data-start="3204" data-end="3278">Cenazeye gidememiştim. Toprağına dokunamamış, son kez yüzünü görememiştim.</p>
<p data-start="3280" data-end="3352">Annemin mezarı ben içerideyken kapanmıştı ve beni en çok yakan da buydu.</p>
<p data-start="3354" data-end="3394">İçimi yakan ateş, yanardağdan farksızdı.</p>
<p data-start="3396" data-end="3499">Dört duvar arasındayken birinin ölüm haberini alıyorsun ve o biri senin annen; hayattaki tek dayanağın.</p>
<p data-start="3501" data-end="3659">Gardiyan bana izin vermediğinde sadece başımı sallayıp geri dönmüştüm koğuşa. Kimse konuşmadı, kimse yaklaşmadı; çünkü yüzümdeki karanlık herkesi susturmuştu.</p>
<p data-start="3661" data-end="3718">O gece koğuşun tavanı, üzerime çöken koca bir gökyüzüydü.</p>
<p data-start="3720" data-end="3816">O gece uyumadım. Nefes bile alamadım sanki. Sadece tavana baktım ve kendi kendime şunu söyledim:</p>
<p data-start="3818" data-end="3948">“Bir gün çıkacağım ve kim beni bu hayattan kopardıysa, kimin yüzünden annem son günlerini bensiz geçirdiyse, hepsi hesap verecek.”</p>
<p data-start="3950" data-end="4069">Annemin gidişi beni başka bir şeye çevirdi ve işte o yüzden bugün bu sokaklara döndüğümde adımlarım ağır, duruşum sert.</p>
<p data-start="4071" data-end="4126">Çünkü ben artık sadece Muzo değilim; annemin yeminiyim.</p>
<p data-start="4128" data-end="4161">O yemini kanla yazmaya gelmiştim.</p>
<p data-start="4163" data-end="4262">İçimdeki bu soğuk intikam ateşi, annemin mezarındaki o nemli toprakla beslenip daha da büyüyecekti.</p>
<div class="" data-turn-id-container="410b9b2d-454b-4f74-a797-922ecd171214" data-is-intersecting="true">
<section class="text-token-text-primary w-full focus:outline-none has-data-writing-block:pointer-events-none [&amp;:has([data-writing-block])&gt;*]:pointer-events-auto R6Vx5W_threadScrollVars scroll-mb-[calc(var(--scroll-root-safe-area-inset-bottom,0px)+var(--thread-response-height))] scroll-mt-[calc(var(--header-height)+min(200px,max(70px,20svh)))]" dir="auto" data-turn-id="410b9b2d-454b-4f74-a797-922ecd171214" data-turn-id-container="410b9b2d-454b-4f74-a797-922ecd171214" data-testid="conversation-turn-36" data-turn="assistant">
<div class="text-base my-auto mx-auto [--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-xs,calc(var(--spacing)*4))] @w-sm/main:[--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-sm,calc(var(--spacing)*6))] @w-lg/main:[--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-lg,calc(var(--spacing)*16))] px-(--thread-content-margin)">
<div data-conversation-screenshot-content="" class="[--thread-content-max-width:40rem] @w-lg/main:[--thread-content-max-width:48rem] mx-auto max-w-(--thread-content-max-width) flex-1 group/turn-messages focus-visible:outline-hidden relative flex w-full min-w-0 flex-col agent-turn">
<div class="flex max-w-full flex-col gap-4 grow">
<div data-message-author-role="assistant" data-message-id="410b9b2d-454b-4f74-a797-922ecd171214" dir="auto" data-message-model-slug="gpt-5-5" class="min-h-8 text-message relative flex w-full flex-col items-end gap-2 text-start break-words whitespace-normal outline-none keyboard-focused:focus-ring [.text-message+&amp;]:mt-1">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden">
<div class="markdown prose dark:prose-invert wrap-break-word w-full light markdown-new-styling">
<p data-start="576" data-end="868">Ramo hâlâ konuşmuyordu. Gözleri kıpırdamıyordu bile. Mezarın başında başımı eğdim; annemin toprağına yüzümü sürdüm, dudaklarımı sürdüm, gözlerimi sürdüm. Hâlâ eksiktim ve öyle de kalacaktım. O toprağın kokusunda annemin tülbendindeki sabun kokusunu arıyor, bulamadıkça biraz daha ufalıyordum.</p>
<p data-start="870" data-end="1089">“Bir gün belki yanına gelirim, daye, ama bugün değil. Bugün hâlâ nefes borcum var, hesaplarım var, eksiklerim var ve bir de hiç bilmediğim bir duygu. Belki... Belki de o duygu sayesinde senden kalan parçayı tamamlarım.”</p>
<p data-start="1091" data-end="1241">O duygu, intikamın buzlu kıyısında bekleyen bilinmez bir umuttu. Yüreğimde uyanan bu yeni sancı, yasımı bir silaha dönüştürmek için beni kamçılıyordu.</p>
<p data-start="1243" data-end="1342">Ayağa kalktım, pantolonumun dizlerine yapışmış toprağı silkeledim. Son bir kez mezar taşına baktım.</p>
<p data-start="1344" data-end="1401">“Seni toprağa gömdüler, daye, ama ben seni içime gömdüm.”</p>
<p data-start="1403" data-end="1505">Toprak seni sakladı, ana. Bense seni bu karanlık dünyada yaşatmak için her şeyimi feda etmeye hazırım.</p>
<p data-start="1507" data-end="1754" data-is-last-node="" data-is-only-node="">Arkamı döndüm. Ramo sessizce bana eşlik etti. Birlikte yürümeye başladık. Arkamızda sadece taşlar ve sessizlik kaldı ama o sessizlik, en çok konuşandı. O sükûnet, birazdan başlayacak olan büyük fırtınanın en sadık şahidi gibi arkamızdan bakıyordu.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="z-0 flex min-h-[46px] justify-start"></div>
</div>
<div data-conversation-screenshot-content="" class="[--thread-content-max-width:40rem] @w-lg/main:[--thread-content-max-width:48rem] mx-auto max-w-(--thread-content-max-width) flex-1">
<div></div>
</div>
</div>
</section>
</div>
<div class="" data-turn-id-container="3fc73d80-448b-4001-b0f9-b16579922b96" data-is-intersecting="true">
<section class="text-token-text-primary w-full focus:outline-none has-data-writing-block:pointer-events-none [&amp;:has([data-writing-block])&gt;*]:pointer-events-auto R6Vx5W_threadScrollVars scroll-mb-[calc(var(--scroll-root-safe-area-inset-bottom,0px)+var(--thread-response-height))] scroll-mt-(--sticky-padding-top)" dir="auto" data-turn-id="3fc73d80-448b-4001-b0f9-b16579922b96" data-turn-id-container="3fc73d80-448b-4001-b0f9-b16579922b96" data-testid="conversation-turn-37" data-turn="user">
<div class="text-base my-auto mx-auto pt-12 [--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-xs,calc(var(--spacing)*4))] @w-sm/main:[--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-sm,calc(var(--spacing)*6))] @w-lg/main:[--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-lg,calc(var(--spacing)*16))] px-(--thread-content-margin)">
<div data-conversation-screenshot-content="" class="[--thread-content-max-width:40rem] @w-lg/main:[--thread-content-max-width:48rem] mx-auto max-w-(--thread-content-max-width) flex-1 group/turn-messages focus-visible:outline-hidden relative flex w-full min-w-0 flex-col">
<div class="flex max-w-full flex-col gap-4 grow">
<div data-message-author-role="user" data-message-id="3fc73d80-448b-4001-b0f9-b16579922b96" dir="auto" class="min-h-8 text-message relative flex w-full flex-col items-end gap-2 text-start break-words whitespace-normal outline-none keyboard-focused:focus-ring [.text-message+&amp;]:mt-1">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden items-end rtl:items-start">
<div class="user-message-bubble-color corner-superellipse/0.98 relative min-w-0 overflow-hidden rounded-[22px] px-4 py-2.5 leading-6 max-w-(--user-chat-width,70%)">
<div class="max-w-full min-w-0 [overflow-wrap:anywhere] whitespace-pre-wrap"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</section>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="z-0 flex min-h-[46px] justify-start"></div>
</div>
<div data-conversation-screenshot-content="" class="[--thread-content-max-width:40rem] @w-lg/main:[--thread-content-max-width:48rem] mx-auto max-w-(--thread-content-max-width) flex-1">
<div></div>
</div>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>YÂD</title>
<link>https://fikirizleri.com/yad-4130</link>
<guid>https://fikirizleri.com/yad-4130</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202607/image_870x580_6a4a177d57e62.webp" length="25228" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 13 Jul 2026 17:12:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>İlkim MK</dc:creator>
<media:keywords>Yâd, anne, savcı, Elif, geçmiş, adalet</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Bir zamanlar sığıntıydım, şimdi adaletim bu evde;</p>
<p>Gözlerindeki korku, benim yıllarca içtiğim zehir.</p>
<p>Bak yenge, küllerinden doğdu o kimsesiz şehir.</p>
<p>Bugün burada bitecek o yedi yıllık sürgünüm.</p>
<p>​ Yengemin titreyen elleriyle kapıyı ardına kadar açıp bir suçlu mahcubiyetiyle geri çekilmesi, yedi yıl boyunca ruhumda taşıdığım o ağır sürgün zincirinin ilk halkasının kırılışıydı. </p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>AHDE VEFA ATE</title>
<link>https://fikirizleri.com/ahde-vefa-ate</link>
<guid>https://fikirizleri.com/ahde-vefa-ate</guid>
<description><![CDATA[ Bir pazar arabasında taşınan koca bir hayatın ve küçük bir savaşçının hikayesi. İnsan, en ağır yüklerini taşıdığı yollarda aslında kendi özgürlüğünü inşa eder.
Ahde Vefa - Ate&#039; ruhuyla, hayatın zorlukları içinde kendi özgürlüğünü inşa eden küçük bir savaşçının gerçek portresi. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202606/image_870x580_6a26e78235c56.webp" length="49052" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 10 Jul 2026 12:26:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>İlkim MK</dc:creator>
<media:keywords>Ahde Vefa, Ate, özgürlük yürüyüşü, hayat hikayesi, küçük savaşçı, edebiyat, deneme, kişisel yolculuk.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanların meraklı ve yargılayıcı bakışları altında ilerlerken kendimi şu dizeleri mırıldanırken buluyordum:</p>
<p>"Ayaklarımın altından kayıp giden yollar,</p>
<p>Bir pazar arabasında taşınan koca bir hayat...</p>
<p>Sen ağlama küçük savaşçı,</p>
<p>Bu parmaklıklar, ardındaki uçsuz bucaksız arazilere giden tek yolumuz."</p>
<p>...</p>
<p>“Pazar arabasının tekerleklerinde biten her yol, aslında yeni evimizin gıcırdayan demir kapısında başlayan büyük özgürlük yürüyüşünün ilk adımıydı. Çünkü insan, en ağır yüklerini taşıdığı yollarda aslında kendi özgürlüğünü inşa eder."</p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>&amp;quot;İFTİRA DOSYASI &amp;quot; BEĞENİNİZE SUNULDU !</title>
<link>https://fikirizleri.com/%C4%B0ftira-Dosyas%C4%B1-Be%C4%9Feninize-Sunuldu</link>
<guid>https://fikirizleri.com/%C4%B0ftira-Dosyas%C4%B1-Be%C4%9Feninize-Sunuldu</guid>
<description><![CDATA[ &quot;İftira Dosyası&quot; Beğeninize Sunuldu! ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202607/image_870x580_6a4a515e5bdf6.webp" length="20384" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 08 Jul 2026 12:35:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>Ali Koray Kaya</dc:creator>
<media:keywords>&quot;İftira Dosyası&quot; Beğeninize Sunuldu!</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://cdn.wannart.com/production/content/iftira-dosyasi-begeninize-sunuldu-7Pts2.jpg" alt="" width="327" height="473"></p>
<p></p>
<p>Yeni kitabım İftira Dosyası çıktı. Bu kitapta yıllardır kulaktan kulağa yayılan iddiaların izini sürdüm. Arşiv belgeleri ve güvenilir tanıklıklarla her iddiayı tek tek ele aldım. Amacım okura hazır cevaplar sunmak yerine kaynakları göstererek kendi değerlendirmesini yapma imkanı vermek. Metin yoğun ve odaklı bir anlatım sunuyor. Bölümler kısa ve akış hızlı. Okuyucudan beklediğim şey sorgulamak ve gösterilen belgeleri kendi gözleriyle incelemek. Bilgileri doğrulamak için güvenilir kaynaklara başvurmanızı öneririm.</p>
<p></p>
<p>Satın almak için:<br><a title="İftira Dosyası" href="https://odessayayinevi.com/product/iftira-dosyasi/">İftira Dosyası</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>YÂD</title>
<link>https://fikirizleri.com/yad</link>
<guid>https://fikirizleri.com/yad</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202607/image_870x580_6a4a177d57e62.webp" length="25228" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 08 Jul 2026 12:23:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>İlkim MK</dc:creator>
<media:keywords>Yâd, anne</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​"Yâd" dedik bu yolculuğa... Hiç sönmeyen kor gibi kalbi yaksın, ama küle dönmesin diye. Unutulmasın, hep hatırlansın ve bir gün asıl sahibini bulsun diye.</p>
<p>​Plağın iğnesi iniyor, perde aralanıyor. Ama unutmayın; bu adliyede her dosya kapansa da, bazı hesaplar sadece mahşere ve bir annenin sessiz duasına kalır.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyadan Sonra Bölüm 8</title>
<link>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-bolum-8</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-bolum-8</guid>
<description><![CDATA[ Bu bölümde anlatılan bilimsel detaylar, teoride gerçek olabilecek öngörülerdir.  İyon Tuzağı (Ion Trap) ve Manyetik Boğulma (Magnetic Suffocation) kavramları, astrofizik ve plazma fiziğinin halihazırda bildiği, laboratuvarlarda mikroskobik ölçekte test edilen ama makro ölçekte (gezegen boyutunda) henüz başımıza gelmemiş teorik senaryolardır. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69edf2ab2abd0.webp" length="31262" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 29 Jun 2026 19:27:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>Osman Uyur</dc:creator>
<media:keywords>Bilim kurgu, Sosyal kurgu, Teknolojik gelişmeler.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><span><span style="color: #1f1f1f;"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"></span></span></span></p>
<p align="center"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: x-large;"><b>DÜNYADAN SONRA</b></span></span></span></p>
<p align="center"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: x-large;"><b>BÖLÜM 2 KAÇINILMAZ</b></span></span></span></p>
<p align="center"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: x-large;"><b>4. KISIM: ÖLÜM HABERİ</b></span></span></span></p>
<p align="center"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"></span></span></p>
<p align="center"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">3 Haziran 2025, Zeebrugge Deniz Üssü.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Tip 096 Jin sınıfı nükleer balistik denizaltı, üst düzey güvenlik önlemleri altında limana demir attı. Bölge güvenliği teyit edildikten sonra kapaklar açıldı. Çin Devlet Başkanı, hücum botlarının eşliğinde, kendisini kıyıya taşıyacak olan karşılama botuna bindi. Kıyıya vardıklarında; Avrupa Birliği başkanlarının yanı sıra Rusya Devlet Başkanı ve üst düzey AB komutanları da karşılama heyetinde yer alıyordu. Güney Kore ve Japonya büyükelçilerinin de heyete katılmasıyla birlikte, taraflar arasındaki mutlak kader birliği tamamlanmış oldu. Karşılamanın ardından tüm konvoy, zirvenin gerçekleşeceği Avrupa Parlamentosu’nun kalbi olan Paul-Henri Spaak Binası’na doğru yola çıktı.</span></span></p>
<p align="center"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">*****</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Stefan, hızla yanlarına gitti. Yüzündeki telaş, kırmızı ışığın vurduğu hatlarında daha da belirginleşmişti.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"İçeri gelmeniz lazım," dedi Stefan, sesi rüzgarda titrerken. "Önemli bir canlı yayın var, tüm ağlarda aynı frekans dönüyor. Bunu mutlaka izlememiz lazım."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Mark, derin bir nefes alıp başını gökyüzüne, tuhaf bir şekilde gerilmeye başlayan karanlığa doğru kaldırdı. Yüzünde, ne zaman olacağını bilmediği bir felaketin sonunda kapıyı çalmasından doğan amansız, kabullenmiş ifade vardı. Yanındakilere döndü, sesi her zamankinden daha ağır ve sakindi:</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Kaçınılmaz olanı merak ediyordunuz," dedi Mark, gözlerini kamaradan sızan kırmızı alarma dikerek. "Sanırım bu, aklınızdaki tüm sorulara cevap olacak bir yayın."</span></span></p>
<p align="center"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">*****</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Houston ve Beyaz Saray arasındaki son, kesintili hatlarda kozmik fırtınanın uğultusundan başka bir şey duyulmazken, Washington’daki sığınakta insanlık tarihinin en sessiz yönetim değişimi gerçekleşiyordu. Fırtınanın ilk, acımasız elektromanyetik dalgası başkenti vurduğunda, kalbindeki pille hayatta kalan yaşlı Başkan, tıpkı gökyüzündeki uydular gibi aniden karanlığa gömülmüştü. Kaosun ortasında, anayasanın yükü omuzlarına bırakılan genç Başkan Yardımcısı, artık çöken bir medeniyetin yeni başkanıydı. Ne bir yemin töreni yapılmıştı ne de kutlama. Haber ülkede kulaktan kulağa yayıldığında, bazı kesimler bir tiranın ölümünü kutlarken, kendi ölümlerinin de kapıda olduğundan bihaberdi.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Karşısındaki kameranın lensine bakarken, aldığı nefesin tüm dünyada yankılanacağını biliyordu. Bu onun ilk halka seslenişiydi; ama daha da önemlisi, artık sınırların anlamını yitirdiği bir dünyada, insanlığa ilk seslenişti. Kürsüye doğru bir adım attı, mikrofonun analog cızırtısı stüdyodaki gerilimi körükledi. Sesindeki kaçınılmaz gençlik tınısını, durumun getirdiği amansız ciddiyetle bastırmaya çalışarak konuşmaya başladı:</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Dünya vatandaşları, Amerika Birleşik Devletleri halkı ve şu an bu yayına bir şekilde ulaşabilen her bir ruh... Bugün karşınızda, planlanmış bir siyasi hitap için bulunmuyorum. Günler önce, fırtınanın ilk dakikalarında Sayın Başkanımızı kaybettik. Yönetim ve devletin sürekliliği şu an tamamen sığınaklarımızda ve kontrolümüz altındadır. Ancak bugün, ulusal sınırların veya siyasi unvanların hiçbir hükmü kalmadı. Karşı karşıya olduğumuz şey bir savaş, bir ekonomik kriz ya da geçici bir doğal afet değil. Gökyüzü üzerimize kapandı. Dijital dünyamız, şehirlerimizi aydınlatan enerji ağları, bizi birbirimize bağlayan uydular... Hepsi dakikalar içinde tarihe karıştı. Şu andan itibaren eski dünyanın tüm tartışmalarını, tüm planlarını bir kenara bırakıyoruz. Tek bir ortak hedefimiz var: Hayatta kalmak. Devletimiz, ordumuz ve elimizde kalan tüm bilimsel altyapı, insanlığın bu karanlık çağdan sağ çıkması için seferber edilmiştir. Durumun büyüklüğünü ve önümüzdeki kronolojik çöküşü sizlere en net, en çıplak haliyle anlatması için sözü, bu krizin başından beri verileri sığınaktan takip eden Uzay Havası ve Plazma Fiziği Uzmanımız Profesör Doktor Tetyana Show'a bırakıyorum. Tanrı hepimizin yardımcısı olsun."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Stüdyodaki loş ışıklar, masanın üzerindeki analog ekranların titreyen yeşil aydınlığıyla birleşiyordu. Klimalar son güçte çalışmasına rağmen içerisi boğucu derecede sıcaktı. Tetyana, gözlerini kameranın lensine dikti. Avuç içlerinin terlediğini hissedebiliyordu. Derin bir nefes aldı, omuzlarını dikleştirdi ve yılların verdiği hocalık alışkanlığıyla sesine yapay ama güven veren bir ton katarak konuşmaya başladı.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Merhaba ben Profesör Doktor Tetyana Show. Bugün karşınızda her zamanki gibi güneş lekelerinden veya büyüleyici, zararsız kutup ışıklarından bahsetmek için çıkmadım. Bugün, gezegenimizin üst atmosfere ördüğü görünmez kalkanın, kendi yarattığı bir plazma hapishanesinde nasıl boğulmaya başladığını anlatmak zorundayım."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Elinin tersiyle şakağına sızan bir ter damlasını sildi ve arkasındaki dijital panoyu işaret etti. Panelde, Dünya'nın etrafını saran kızıl bir girdap dönüyordu. Tetyana içinden, "Bu grafikleri ellerimle çizdim ama hala bir simülasyondan ibaret olmasını diliyorum," diye geçirdi. Yutkundu, parmağıyla ekrandaki anomalileri gösterdi.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Lütfen arkamdaki grafiğe bakın. Güneş fırtınası çok güçlüydü, evet ama bizi asıl vuran şey fırtınanın gücü değil, geometrisi oldu. Fırtınanın taşıdığı plazma bulutunun manyetik alanı, Dünya'mızın kalkanıyla tam ters bir açıyla, adeta ölümcül bir kilitlenmeyle temas etti. Biz buna 'İyon Tuzağı' diyoruz. Gördüğünüz bu simit şeklindeki devasa yapı, normalde bizi koruması gereken manyetik alan çizgilerinin, ters açı yüzünden kendi üzerine katlanmasıyla oluştu. Kalkanımız, Güneş’ten gelen milyarlarca ton süper yoğun plazmayı uzaya saptırmak yerine kendi içinde hapsetmeye başladı. Gökyüzünün en üst sınırında küresel bir 'Şase' yaşanıyor."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Lazer işaretçiyi masaya bırakırken parmaklarının titrediğini fark etti. Ellerini masanın üzerinde kenetleyerek bu zayıflığı gizlemeye çalıştı. Kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Herkes çekirdeğin patladığını veya kıtaların ayrılacağını sanıyordu. Gerçek acının bu kadar sessiz ve yukarıda olacağını onlara nasıl kabul ettirecekti?</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Bu ne anlama geliyor? Aşağıda, Dünya'nın çekirdeği hala sapasağlam. Hala bizi kurtarmak için yukarıya manyetik alan çizgileri gönderiyor. Fakat yukarıda biriken bu plazma bulutu, Dünya'nın etrafına sarılmış çok büyük, ters kutuplu bir elektromıknatısa dönüştü. Çekirdeğin ürettiği kalkan, bu plazma katmanına çarptığı an nötrleniyor, yani boğuluyor. 'Manyetik Boğulma' periyoduna girdik."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Gözleri bir anlığına kameranın hemen arkasındaki teknik masaya kaydı. Reji masasındaki çocukların yüzü kireç gibi bembeyazdı. Tetyana’nın zihni bir anlığına geçmişe, laboratuvarına gitti. Yıllarca bu kuşağı incelemişti. Onu koruyucu bir anne sanıyorlardı; meğer bizi boğacak bir ipe dönüşmesi bir dakikalık bir açı hatasına bakıyormuş.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Birçoğunuz biliyor, şu an bu yayını uydular üzerinden değil, fırtınadan hemen önce emniyete almayı başardığımız eski, okyanus tabanındaki analog fiber optik kablolar sayesinde yapabiliyoruz. Yörünge şu an bir enkaz mezarlığı. İletişim, GPS ve meteoroloji ağlarımızın neredeyse tamamı ilk dalgada kavruldu. Geriye kalan, yüksek radyasyon zırhına sahip o çok az sayıdaki askeri uydu ise bu yoğunlaşan plazma çamurunun yarattığı atmosferik sürtünmeyle birkaç yıl içinde yavaşça aşağı çekilecek, kaçışları yok. Dijital çağ bizim için fırtınanın ilk dakikasında bitti. Şimdi hayatta kalma çağı başlıyor."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Bakışlarını sertleştirdi. Ses tonunu, amfide geleceğe yön veren o kararlı profesör moduna aldı. İnsanlığın merhamete değil, acımasız gerçeklere ihtiyacı vardı. Saate baktı. Kafasında saniyeler geriye doğru sayıyordu.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Ve bu süreç yavaş ama tamamen matematiksel bir kararlılıkla ilerleyecek. Elimizdeki veriler, bize tam 17 yıllık kesin bir çöküş takvimi çıkarıyor. Önümüzdeki kronolojik süreç aynen şöyle işleyecek:"</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Ekrandaki görüntü katman katman ayrışırken, Tetyana kollarını göğsünde kavuşturdu. Bu onun savunma mekanizmasıydı. İlk evreyi anlatırken gözlerini kıstı.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"İlk 6 yıl, yani Evre 1, Van Allen kuşaklarının tamamen bu plazmayla şiştiği dönem olacak. Kuşaklar o kadar çok radyasyon depolayacak ki, gökyüzü gündüzleri bile tuhaf, neon yeşili ve mor bir renkle parıldayacak. Üst atmosfer aşırı derecede ısınırken, yörüngede direnen son yüzde üçlük uydu grubu da bu yoğun çamura yenik düşüp birer birer atmosfere çakılacak.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">6 ila 12. yılları kapsayan Evre 2'de, kalkanın sıkışmasına şahit olacağız. Yukarıdaki plazmanın yarattığı ters manyetik baskı, Dünya'nın kalkanını yeryüzüne doğru iyice bastıracak. Normalde binlerce kilometre yukarıda olan o koruma sınırı, yani manyetopoz, yolcu uçaklarının uçtuğu irtifalara kadar gerileyecek. Radyasyon artık doğrudan deniz seviyesine sızmaya başlayacak."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Duraksadı. Boğazı düğümlenmişti. Masadaki bardaktan bir yudum su aldı ama su buz gibi olmasına rağmen boğazındaki kuru yanmayı geçirmedi. 17 yıl, diye fısıldadı içinden. Kızım Emilia o zaman otuz yaşında olacak. Hiçbir zaman yaşlanamayacağı bir dünyanın takvimini kendi elleriyle okuyordu.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"12. ila 17. yıllar arasındaki son faza, yani Evre 3'ün nihai kısa devresine geldiğimizde ise yukarıdaki plazma yükü artık doygunluğun zirvesine ulaşmış olacak. Aşağıdaki çekirdeğin gönderdiği koruyucu alanın yüzde yüzü, daha atmosferden çıkamadan gökyüzünde nötrlenecek. Çekirdek içeride çalışmaya devam edecek ama sesi dışarıya çıkamayacak. Kalkan tamamen sıfırlanacak."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Tetyana öne doğru eğildi, ellerini masaya dayadı. Kameraya, yani onu izleyen her kim varsa gözlerinin içine baktı. Sesi ilk kez bu kadar çıplak ve kırılgandı.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> "Bana okyanus kablolarından gelen mesajlarda soruyorsunuz: 'Tetyana, fırtına bittiğinde bu bulut dağılmaz mı?' Hayır, dağılmayacak. Çekirdeğe hiçbir şey sızmadı, jeolojik olarak dağlarımız, okyanuslarımız yerinde kalacak. Ama fırtınanın yörüngemize fırlattığı ve kendi manyetik çizgilerimizle kilitlediği milyarlarca tonluk iyonize plazma çamurunun uzay rüzgarları tarafından süpürülmesi yüzlerce yıl sürecek. Dünya, yörüngesinde biriken o görünmez, radyoaktif çamurun içinden yüzlerce yıl boyunca çıkamayacak."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Doğruldu. Yüzünde, tüm bu teknik verilerin ötesinde, inancını kaybetmemiş ama mağlubiyeti kabul etmiş bir kadının buruk tebessümü belirdi. Gözleri dolmuştu ama tek bir damlanın bile akmasına izin vermedi. Buraya kadardı. Yukarıya giden tüm yollar kapanmıştı.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Önümüzde bildiğimiz anlamda yaşayabileceğimiz, yeryüzünü kullanabileceğimiz sadece 20 yıl var. 17 yıl kalkanın adım adım sönümlenmesi, ardından gelen 3 yıl ise atmosferin uzaya kaçışı ve amansız bir radyasyon banyosu... İnsanlık olarak artık yukarısı için, gökyüzü için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Artık aşağıya, derine bakmak ve okyanusların, toprağın altına sığınmak zorundayız. Tanrı yardımcımız olsun."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Kamera hala kayıttaydı ama Tetyana başını yavaşça öne eğdi. Stüdyodaki o ölüm sessizliğinde, sadece arkasındaki panonun çıkardığı hafif elektronik uğultu duyuluyordu.</span></span></p>
<p align="center"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">*****</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Siz hiç sevdiğiniz birinin ölüm haberini aldınız mı? Babanız, anneniz belki sevgiliniz belki de çocuğunuz. Bunlar olabilecek şeyler. Her insan doğar, büyür ve ölür. Peki siz dünyanın ölüm haberini aldınız mı? Tetyana Show, Aras, Aynur, mürettebat ve onu dinleyen tüm dünyaya, dünyanın ölüm haberini vermişti.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynur, duyduğu 17 yıllık takvimin ağırlığıyla Aras’ın göğsüne iyice sokulurken, Stefan ve Nick gözlerini ekrandan ayıramıyordu. Kamaradaki kırmızı alarm ışığı, artık sadece bir cihazın uyarısı değil, insanlığın son kullanma tarihinin rengiydi.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Herkesin nutku tutulmuşken, Mark derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. Şaşırmamıştı. Nick’i Sicilya’dan alıp Mersin’e doğru yola çıktığı ilk andan beri kulak kabarttığı, çılgınca bulduğu o tüm teoriler, kurumların ve devletlerin el altından birleştiğine dair fısıltılar, Tetyana’nın dudaklarından dökülen her kelimeyle birer birer doğrulanmıştı. Mark, aklındaki yapbozun son parçasını da yerine oturtarak ekrana baktı:</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Demek doğruymuş..." diye mırıldandı. "Aşağıya bakıyorlar."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> </span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Mürettebat hâlâ duyduklarının şokunu yaşarken, Mark sakinliğini koruyordu. Ancak Stefan ve Nick, Balerin'in salonunda, oturdukları yerde çakılı kalmış ve artık ne yapacaklarını bilmez haldeydiler. Aynur ise bir yandan duyduklarını anlamlandırmaya çalışırken, diğer yandan da sessizce ağlıyordu. Aras yaşadığı şoku çok çabuk atlatmış gibi görünerek teknenin havuzluğuna çıktı. Başını yukarı kaldırıp gökyüzünü izlemeye başladı. Siyah bir gökyüzü üzerine parlak yıldızlar ve dolunayın asaleti, bir diğer taraftan da Aurora'nın mor, kırmızı ve yeşile çalan renkleri... Herhangi bir ressamın hayal edebileceği en güzel tuval. Sanki Isaac Newton, önce bu resme bakmış da öyle kromatik siyahı tanımlamıştı.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-size: medium;">Başını gökyüzünden aşağı çevirip cebindeki telefonu çıkardı. Biraz düşündü ve sonra ailesinde bıraktığı telefonu görüntülü aradı. Şaşırtıcı şekilde telefonu Efrayim değil, babası açtı.<br>"Merhaba baba, nasılsınız?"</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-size: medium;">"Merhaba oğlum. Burada telefona bir bildirim geldi. Sonra televizyon da çalışmaya başladı."<br>"Ne izlediniz?"</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-size: medium;">"Amerikalı bir profesör kadın. Sanırım adı Tetyana'ymış."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-size: medium;">"Ben de sizi bunun için aradım."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-size: medium;">"Kardeşin zorlansa da çevirdi. Ama duyduklarımız bizi korkuttu. Bunlar doğru mu?"<br>"Bilmiyorum baba. Tam doğruluğunu ve farklı görüşler olup olmadığını öğrenmek için Florida'ya ulaşmam lazım."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-size: medium;">"Yer altı sığınakları demiş. Nereden bulacağız bu sığınakları?"</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-size: medium;">"Henüz sığınak yok baba. Bu şimdilik görünürdeki fikir. Lütfen yarın siz erkekler olarak görebildiğiniz tüm marketlere gidin."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-size: medium;">"Marketlerde artık yiyecek kalmadı. En azından sağlam yiyecekler kalmadı."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-size: medium;">"Hayır hayır, yemek için değil. Bulabildiğiniz tüm alüminyum folyoları, ultraviyole gözlükleri ve benzeri kıyafetleri alın. Ayrıca olabildiğince güneş ışığından da uzak durun."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras telefonu kapatırken, gözleri yaşlı bir şekilde gelen Aynur, arkasından kocasına sarılıp kendisini sakinleştirmeye çalıştı. Metanet, şu anda çok az insanın sahip olduğu bir kavramdı.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Tatlım, bir an önce uyumak istiyorum," dedi Aras. Düşünceleri kendisini boğuyor gibiydi.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Hadi uyuyalım, uyanınca daha şeffaf bir zihinle konuşuruz."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynur ve Aras, mürettebatla hiç konuşmadan doğrudan kamaralarına döndüler. Aynur hâlâ ağlamaklıydı ama bunu Aras’a belli etmemeye çalışıyordu. Aras ise düşünmemek, aklındaki ihtimallerin tamamını kendinden uzaklaştırmak istiyor ama başarılı olamıyordu. Bu duygu ve çaresizlik içinde uykuya daldı.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Birkaç saat sonra, aşırı terli ve korku dolu inlemeler içindeyken Aynur kocasını uyandırdı:</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Aşkım! Sanırım kabus görüyorsun."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Hayır, kabus değildi."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Peki o zaman neydi?"</span></span></p>
<p align="justify"></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Tesadüf – Yazar Notu</title>
<link>https://fikirizleri.com/bir-tesaduf-yazar-notu</link>
<guid>https://fikirizleri.com/bir-tesaduf-yazar-notu</guid>
<description><![CDATA[ Bir tesadüf, bazen sadece kaderin başka bir adı olabilir.
Ya da... çok daha karanlık bir şeyin başlangıcı. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202606/image_870x580_6a425588a077d.webp" length="27466" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 29 Jun 2026 16:26:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Ümit Oklu</dc:creator>
<media:keywords>Ümit Oklu, Ümit Oklu kimdir, Ümit Oklu kitapları, Ümit Oklu yazıları, Bir Tesadüf İnceleme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Kelimeler, benim için hiçbir zaman yalnızca bir anlatım aracı olmadı. Onlar, kendimi anlamaya çalıştığım yolun sessiz tanıkları, insan ruhunun görünmeyen taraflarına açılan kapılar oldular. Akdeniz'in sıcak sokaklarında büyürken kulağıma yerleşen arabesk ezgiler, eski şarkılar ve yarım kalmış hikâyeler bana hep aynı şeyi fısıldadı: İnsan hayatını değiştiren anlar, çoğu zaman büyük olaylar değil; fark edilmeyen küçük karşılaşmalardır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Bir Tesadüf</strong>, işte bu düşünceden doğdu.</p>
<p style="text-align: left;">Romanı kaleme alırken yalnızca bir aşk hikâyesi anlatmak istemedim. Asıl amacım; güveni kırılmış, geçmişin yükünü omuzlarında taşıyan iki insanın, birbirlerine yaklaşırken aslında kendi içlerine yaptıkları yolculuğu anlatabilmekti. Elif ve İbrahim'in yolları yağmurlu bir sabah kesişiyor. Ancak onların hikâyesi, birbirlerini tanımaya başlamalarından çok önce, taşıdıkları sessizliklerde başlıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Roman boyunca beni en çok düşündüren mesele, insanın geçmişiyle kurduğu ilişkiydi. Yaşadığımız acılar gerçekten geride kalabilir mi? Yoksa farkında olmadan attığımız her adımda bizimle yürümeye devam mı eder? Elif ve İbrahim'in yaşadıkları tam da bu sorunun etrafında şekillendi. Çünkü bazen insanı değiştiren şey yaşadığı olaylar değil, o olaylardan sonra sessizce içine gömdüğü duygulardır.</p>
<p style="text-align: left;">Bu yüzden <strong>Bir Tesadüf</strong>, benim için yalnızca tesadüfleri anlatan bir roman değildir. Aynı zamanda güvenin yeniden inşa edilmesini, insanın kendi korkularıyla yüzleşmesini ve hayatın en beklenmedik anlarında bile umudun yeniden filizlenebileceğini anlatan bir hikâyedir.</p>
<p style="text-align: left;">Yazım süreci boyunca karakterlerime kesin doğrular vermekten özellikle kaçındım. Onları kusurlarıyla, çelişkileriyle ve kararlarının ağırlığıyla baş başa bıraktım. Çünkü gerçek hayatta olduğu gibi bu romanda da insanlar tamamen iyi ya da tamamen kötü değildir. Her karakter, kendi geçmişinin ve seçimlerinin izlerini taşır.</p>
<p style="text-align: left;">Romanın sonunda okurun yalnızca yaşananları değil, kendi vicdanını da sorgulamasını istedim. Cevaplardan çok soruların peşinden gitmesini, karakterleri yargılamadan önce onları anlamaya çalışmasını önemsedim. Benim için edebiyat, kesin hükümler vermekten çok insan ruhunun gri bölgelerini görünür kılabilme sanatıdır.</p>
<p style="text-align: left;">Sonuç olarak <strong>Bir Tesadüf</strong>, yalnızca iki insanın yollarının kesişmesini anlatan bir roman değil; güvenin, sessizliğin, pişmanlığın ve ikinci bir başlangıcın mümkün olup olmadığını sorgulayan bir iç yolculuktur.</p>
<p style="text-align: left;">Çünkü bazen hayatı değiştiren şey büyük mucizeler değildir.</p>
<p style="text-align: left;">Bazen yalnızca... bir tesadüftür.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyadan Sonra Bölüm 7</title>
<link>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-boelum-7</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-boelum-7</guid>
<description><![CDATA[ &quot;Yirmi yıl sonra yaptığınız şeylerden değil, yapamadığınız şeylerden ötürü pişman olacaksınız. Öyleyse halatları çözün. Güvenli limandan uzaklara yelken açın. Yelkenlerinizde rüzgârı yakalayın. Araştırın. Hayal edin. Keşfedin.&quot;   Mark Twain ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202606/image_870x580_6a3534f382c75.webp" length="52416" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 26 Jun 2026 17:25:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Osman Uyur</dc:creator>
<media:keywords>Bilim kurgu, Sosyal kurgu, Teknolojik gelişmeler.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><b>DÜNYADAN SONRA</b></span></p>
<p align="center"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><b>BÖLÜM 2 KAÇINILMAZ</b></span></p>
<p align="center"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"><b>3. KISIM: DANS VE SALMA</b></span></p>
<p align="center"></p>
<p align="center"></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Nick, o sırada havuzlukta kendi etrafında dönerek ilginç, absürt koreografiler yapmaya başlamıştı bile. Aras’ın sorusunu duyunca neşeyle bağırdı:</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">"Elbette dans ederiz Doktor Güngör!"</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Anlaşılan Stefan, içeri girer girmez teknenin güçlü ses sisteminden müziğin sesini sonuna kadar açmıştı. Birkaç saniye içinde, Akdeniz’in ıssız ve dilsiz ortasında, Amerikan metal grubu Metallica’nın sert parçası Master of Puppets yankılanmaya başladı. Elektro gitarın keskin riffleri dalgaların sesini bastırırken Stefan, içeriden coşkuyla dans ederek, ritme uygun kafa sallayarak Nick’in yanına geldi.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Dünya yukarılarda bir yerlerde sessizce can çekişiren, bu üç Amerikalı lüks bir yelkenlinin güvertesinde, son ses metal müzik eşliğinde adeta kıyamete meydan okurcasına dans ediyordu. Aras ve Aynur, bu sıra dışı manzaraya bakarken birbirlerinin ellerini daha sıkı tuttular.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Aras ve Aynur, yolculuğun ilk gününü kamarada, dış dünyadan yalıtılmış melankolik bir ruh haliyle geçirdiler. Güverteden gelen müziğin basları tabanda titrerken, dar alana sıkışıp kalmış zihinleri tamamen zıt duyguların amansız savaşına sahne oluyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Bir yanda, arkalarında bıraktıkları ailelerine alelacele, yarım yamalak ettikleri veda içlerini kemiriyordu. Ne olduğunu, nereye varacağını tam olarak bilmedikleri gizemli bir amaç uğruna yola çıkmış olmanın belirsizliği omuzlarına bir kurşun gibi çökmüştü. Diğer yanda ise göğüslerini yırtarcasına yükselen haklı gurur vardı; kendi ülkelerinin bağrından çıkan, trajedilerle sınanmış ulusal kahramanlarının, artık tüm dünya çapında saygı duyulan bir efsaneye dönüştüğünü öğrenmişlerdi. Üstelik okyanusun ötesine, Florida’ya kadar uzanacak tekinsiz yolculuğu, doğrudan o kahramanın, Kaan Albay'ın konuğu olarak yapacaklardı. İçlerindeki derin sızı, bu mağrurlukla harmanlanıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Kamaradaki küçük lombozdan dışarıya sızan gün ışığı yavaş yavaş yön değiştirirken, kafalarını kurcalayan en büyük tezat yukarısı ile aşağısı arasındaki uçurumdu.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Bir yanda yukarıda, medeniyetin can çekiştiği günlerde bile hayatı ve denizin keyfini süren, pervasızca dans edip eğlenen kaygısız yelkenciler vardı. Diğer yanda ise zihinlerinde canlanan, kendilerini Sicilya'da bekleyen o dünya: Mutlak bir sessizliğin hüküm sürdüğü, çelikten bir tüpün içine sıkışmış, tamamen emir komuta merkezli, soğuk ve otoriter askerler... Bir tarafta sınır tanımaz, gürültülü bir özgürlük; diğer tarafta ise her saniyesi ölüm kalım hesabı olan katı bir disiplin.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Balerin açık denizin ilk büyük dalgalarıyla beşik gibi sallanırken, Aras ve Aynur ilk günü birbirlerine sığınarak, bu iki uç dünya arasında gidip gelen düşüncelerle tükettiler.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Ertesi sabah gözlerini açtıklarında, hoparlörlerden bu sefer Amerikan rock grubu Eagles of Death Metal’in yırtıcı parçası "Don't Speak (I Came to Make a BANG!)" çalıyordu. Elektro gitarın cızırdayan amfi sesi dar ahşap duvarlarda yankılanıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Aynur, yüzünü yastığa gömüp hafifçe inleyerek dert yandı. "Bunlar rock ve metal harici müzik dinlemezler mi ya? Kafamın içi hâlâ dün gecenin ritmiyle davul gibi çalıyor."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Aras ise tam aksine, gözlerini tavana dikmiş, yatağın içinde sırtüstü uzanırken müziğin enerjik temposuna çoktan kendini kaptırmıştı. Parmaklarıyla yorganın üzerinde bateri çalıyor, şarkının kirli Rock and roll tınısıyla keyifleniyordu. Medeniyetin çöktüğü bu günlerde, güverteden yükselen bu kaygısız gürültü ona tuhaf bir şekilde hayatta olduklarını hatırlatmıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">"Hadi kalk, bir şeyler yiyelim ve sonra denizi izleyelim," dedi Aras. Yataktan doğrulurken kafasını hâlâ müziğin sert ritmiyle yukarı aşağı sallıyordu. "Yukarısı belli ki hâlâ yaşıyor, gidip şu takımın ne yaptığına bakalım."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Aynur, Aras’ın bu sabah enerjisine tebessüm etmeden duramadı. Melankolinin sisine inat, güverteden yükselen hareketli ritim, onları yolculuğun ikinci gününe doğru çekip çıkarıyordu.</span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="center"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">*****</span></p>
<p align="center"><br><br></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">"Can yelekleri harika ama güvenlik kilidi şu an için şart değil, En azından havuzlukta otururken kendinizi korkuluklara bağlamanıza gerek yok."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Aynur, Mark’a mahzun ve güvensiz bir bakış attı. "Bay Mark, ben bu küçük tekneye pek güvenemiyorum, lütfen beni mazur görün. Belki büyük bir yolcu gemisi olsaydı, içinde kendimi çok daha güvende hissedebilirdim."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Nick, Stefan ve Mark bu masum korku karşısında birbirlerine bakarak gülmemek için kendilerini zor tuttular. Nick, o sırada müziği kapatmak üzere müzik sistemine doğru ilerlerken, Stefan da olta takımlarını hazırlamak amacıyla içeriye, kamaraya çekildi.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Mark, havuzlukta misafirlerinin yanına oturup sesini yumuşattı. "Bayan Güngör..."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">"Lütfen Mark," diye sözünü kesti Aynur. "Sadece Aynur de."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">"Elbette," dedi Mark başıyla onaylayarak. "Aynur, bu küçük yelkenli, yani benim güzel kızım Balerin, bahsettiğin büyük yolcu gemilerinden çok daha güvenlidir."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">"Bu küçücük tekne mi?" Aynur’un şüpheci bakışları direğin tepesine kadar tırmandı. "Güçlü bir fırtınada, sert bir rüzgarda ne hale geleceğini hayal dahi edemiyorum."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Aynur’un bu endişeli ama meraklı tavırları, Aras için melankolik yolculuğun en güzel detaylarıydı. Karısı, gözünde her geçen dakika çok daha olgun bir mühendis gibi görünmeye başlamıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Eski dünyada, mekanik sistemlerin, yapay zekanın ve yüksek teknolojinin hükmettiği kibirli çağda, ziraat mühendisi olmak sanki mühendisliğin en alt, en sıradan basamağında yer almak gibi görülürdü. Herkes çipleri, kuantum bilgisayarları ve havacılığı konuşurken toprakla uğraşmak küçümsenirdi. Oysa şimdi, gökyüzünün öfkesiyle tüm karmaşık makineler birer çöp yığınına dönüştüğünde, dahi makine mühendisleri hiçbir şey yapamaz halde kalakalmıştı. Medeniyet, lüksün sarhoşluğundan uyanmış; dünya aç kalmamak, sadece hayatta kalabilmek için ziraat mühendislerine ve çiftçilere muhtaç hale gelmişti. En alt basamak denilen şey, insanlığın bastığı tek sağlam zemine dönüşmüştü.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">"Aras Bey de çok iyi bilir ki," diyerek sözlerini sürdürdü Mark, bakışlarını Aras’a çevirerek. "Bir yelkenli için rüzgar asla asıl tehlike değildir. Bir yelkenliyi rüzgarla alabora etmek neredeyse imkansızdır. Asıl tehlike dalgalardır. Özellikle de teknenin yan tarafına çarpan dev dalgalar. Dalga yatın bordasına vurduğunda gövdeye ağır baskı uygular ve tekneyi devirmeye çalışır. Bu darbenin kuvveti muazzamdır. Elbette böyle profesyonel tasarımların, dalgaların yıkıcı gücüne verecek keskin bir cevabı vardır. Ve bu cevap teknenin tam altında, suyun karanlık derinliklerinde saklıdır."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Aras, bir mühendisin o teknik tatmin duygusuyla gülümsedi ve Mark'ın bıraktığı yerden cümlenin devamını getirdi:</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">"Salma."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Salma mı?" diye sordu Aynur.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Evet, salma," dedi Mark. "Bu parça tekneyi devrilmekten, her şeyden daha iyi korur. Açıkçası öncelikle teknenin gövdesi burada önemli bir rol oynar. Gövde yapısı sertse ve suyu doğrudan karşılıyorsa, kırılma tehlikesi çok yüksektir. Ancak bizim teknemiz gibi esnek ve suyun üstündeki bir kamış gibiyse; suya direnç göstermek yerine, onu altına alır ve dalgayla yükselir. Kırılma olmadığı takdirde, tekne yüz yirmi derece yatsa dahi, ağır salma sayesinde yeniden normal pozisyonuna gelir."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Hâlâ salma nedir anlamadım."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Kimi teknelerde dökme demir, kimilerinde de kurşun; düz ve derine uzanan kanat biçiminde bir parça." Hem Türkçe konuşması hem de doğrudan Aynur'un dilinden anlaması sayesinde, Aras'ın konuşması çok daha açıklayıcı olmuştu.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Hatta," diyerek Mark sözü devraldı. "Bu ağır parça, tekneyi sürekli aşağıya çekmek istediği için, yüz seksen derece, yani direklerimiz tamamen suyun altında kalacak şekilde dönsek bile, birkaç saniye içinde reaksiyon verip tekneyi yeniden doğrultur."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Büyük gemilerde de aynı şeyler geçerli değil mi?" diye sordu Aynur.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Öncelikle şunu bilmek lazım, bütün gemiler batmamak üzere tasarlanır ama her birinin tasarımı farklıdır. Bizimkisi gibi küçük teknelerin ağırlık merkezi altta olduğu için, bir nevi hacıyatmaz oyuncağı gibidir. Ne kadar vurursanız vurun eski dik konumuna gelir. Ayrıca, hafif olduğu için dalgayla birlikte yükselir ve hareket eder. Suyun üstündeki bir mantar misali... Ancak büyük gemilerin tasarımı farklıdır, onların ağırlığı daha çok gövde üstündedir ve dalgaları yarıp geçmek üzerine tasarlanmıştır. Dalgayı yarmak en büyük güçleri olduğu gibi en büyük zayıflıkları da olabilir. Diyelim ki birbirine çok yakın iki büyük dalga geldi, ağır tonajlı gemi iki dalga arasında kaldığında, merkezde bir boşluk oluşur ve ortadan kırılma riski artar. Kendi kütlesi ve ağırlığı en büyük düşmanı haline gelir. İşte bu nedenle tüm denizciler bilir ki; açık okyanusta doğru gövde yapısına sahip küçük bir tekne, sanıldığından çok daha güvenli bir yerdir."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Aynur, Aras'ın onaylayan bakışlarını görünce şaşkınlığı daha da arttı. Denizcilikten ve teknelerden konuşmaktan asla bıkmayan Mark ise, sonsuz bir enerjiye sahip motor gibi konuşmasını sürdürdü. "Oysa küçük teknelerin gövdesi yassıdır, suya yol verir, uygun açıdan dalgayı aldığı sürece dalgayla birlikte yol alır."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Yani kusursuz bir teknoloji olduğunu mu söylüyorsunuz?"</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Elbette kusursuz değil, hatta en iyi tasarımlar bile bir tekneyi asla yenilmez kılmaz. 1979 yılının ağustos ayındaki Fastnet yarışları bunun en büyük göstergesi oldu. Orada yaşanan felaket, bize çok şey öğretti."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Nasıl bir felaket?" Aynur adeta arkası yarın dizisi izler gibi, sürekli bir sonraki cümleyi merak ediyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“On üç Ağustos 1979 yılında, İrlanda ve İngiltere arasındaki denizde büyük bir yelkenli yarışı düzenlendi. Kelt Denizi'nde üç yüz üç tekne vardı. Dönemin en iyi tekneleri ve en iyi denizcileri vardı. Tüm hava tahminleri, yarış boyunca havanın sakin ve tekneler için kusursuz olduğu yönündeydi. Fakat her şey birkaç saat içinde tersine döndü. Atlantik üzerinde bir siklon oluştu ve meteorologlar bunu hafife aldılar. On dört Ağustos sabahı rüzgar, Beaufort hesabına göre on dört boforta ulaştı. Bu neredeyse bir kasırga demekti. Dalgalar on ila on iki metreye kadar yükseldiler. Ancak asıl tehlike boyları değil, dalgaların formlarıydı. Kısa, dik ve hızla kırılan dalgalar ." Buğulanan gözleriyle Akdeniz'in sakin sularına bakarken konuşmasını sürdürdü. "Dalgalar pürüzsüz bir şekilde ilerlemiyordu, neredeyse dikey bir şekilde yükseliyor ve teknelerin üzerine tepeden çöküyordu. Üç yüz üç yattan sadece yüz beşi bitişe ulaşabildi. Yetmiş yedi tekne doksan derece ve daha fazla yattı. Otuz üçü tamamen ters dönerek direklerini suya gömdü. Beş yat battı. Bazı mürettebat üyeleri ki... Bir tanesi aziz babam, asla eve dönemediler."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Son cümle Aynur ve Aras'ın yüreğini dağlamıştı. Havuzluğun kapısında bekleyen Nick de gözyaşlarını tutamıyordu. Ekibe kaos sonrası katılmış ve artık ayrılmayı düşünmeyen Stefan da duydukları karşısında tüm neşesini yitirmiş gibiydi.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Bu yelkencilik tarihindeki en korkunç felaketlerden biri olarak adlandırılır. Ve biz denizciler bu felaketten sonra, bir tekneyi ayakta tutan şeyin ne olduğunu öğrendik."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Bu sefer merakla soru soran kişi Aras'tı. "Nedir?"</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Bu felaketten sonra yıllarca tüm veriler incelendi Aras. Bir tekneyi ayakta tutan şey, salmadan, yelkenden, yumuşak gövdesinden ve hatta diğer tüm donanımlarından ziyade, mürettebatın kendisiydi. O yarışta, yatını terk etmeyen ve onun için savaşan kişiler hayatta kalmışlardı. Panikleyen veya korkuya kapılıp, tekne batmadan tekneyi terk edenler, can salına geçenler kurtarılamadılar."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Çok üzüldüm," diyebildi Aynur. Biraz düşüncelere daldıktan sonra yeni bir soru yöneltti: "Peki biz yolculuk sırasında böyle bir fırtınayla karşılaşırsak ne yapacağız?"</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Mark denizcilere has olan gülüşünü yüzüne takınarak devam etti. "Elbette savaşacağız ve böyle bir durumda en önemli görev size düşecek."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Bu görev nedir?"</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Tüm lumboz ve kapakları kapatmak!"</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Bu kadar mı? Peki ya siz?"</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Olası bir fırtınada ilk işimiz yelkenleri küçültmek, yani camadan vurmaktır. Bazen tüm yelkenleri indirmek gerekebilir. Şiddetli bir rüzgar yelkenlere, oradan da direğe ve tüm gövdeye büyük bir yük bindirir. İlk işimiz bu yükten kurtulmaktır. Bundan sonra duruma göre bir taktik seçeriz. Birkaç yöntem vardır ve her yöntem duruma göre avantaj veya dezavantaj sağlar. Birincisi dalgayı baş omuzluktan almaktır. Tekne dalgaları doğrudan göğüsleyerek yavaşça ilerler. Bu dalgalar çok dikleşmediği ve dümenin hâlâ cevap verdiği orta şiddetli fırtınalarda avantajlıdır. İkincisi neta durmaktır. Yani yelkenleri tamamen kapatıp dümeni rüzgar altına sabitleyerek tekneyi denizin akışına bırakırız; tekne dalgalarla bir beşik gibi sallanır ama gövde esnekliği sayesinde kırılmadan fırtınanın geçmesini bekler. Üçüncü taktik ise fırtınayla birlikte kaçmaktır. Rüzgarı ve dalgayı kıç taraftan, yani arkadan alarak fırtınanın önünde süratle ilerleriz. Bu durumda bazen kıçtan halatlar denize bırakılır bazen de fırtına çıpası kullanılır. Dördüncü taktik ise deniz demiridir. Teknenin burnundan paraşüt benzeri büyük bir bez çuvalı suya bırakarak, burnun sürekli dalgaların geldiği yöne doğru sabit kalmasını sağlar ve kontrolsüzce sürüklenmeyi engelleriz. Tüm bunlara rağmen, güçlü ve öngörülemeyen bir dalga tekneyi yine de tam ters çevirebilir. Yani salma havada kalacak biçimde. Bu noktada da sizin, en önemli görevi yerine getirmiş olmanız bizim için hayati derecede önemlidir. Tüm kapak ve lumbozlar kapalıysa, salma ağır safrası sayesinde tekneyi yeniden doğrultacaktır. Böylesi bir senaryo şok etkisi yaratabilir ama biz tekne için savaştığımız sürece tekne de bizim için savaşacaktır."</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Aynur güven ve korku duygularını aynı anda yaşıyordu. Bir tarafı dönmek, diğer tarafı bu heyecanı yaşamak istedi.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">"Peki Mark, kaç kez bu durumları yaşadın?"</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Mark kafasını omuzlarına gömerek "Hiç," dedi.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Hiç mi? O halde biz ne yapacağız?"</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">“Bak Aynur, en tecrübeli denizcilerin bildiği bir kural vardır, asla fırtınaya girme. Bu korkaklık değil gerçek profesyonelliktir. Ben asla ne teknemizi ne de Stefan'ı tehlikeye atmadım. Artık Nick'i ve bu yolculuk özelinde sizi de tehlikeye atmam. Üstelik verilerimiz kısıtlı da olsa, Sicilya'ya kadar çok açık bir havamız var. Bence havuzlukta otururken o güvenlik kancasını çıkarabilir ve denizin keyfini sürebilirsin."</span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Mark’ın sakinleştirici açıklamaları ve denizin uysal çarşafı, Aynur’un içindeki o ürkek korkuyu tamamen dağıtmıştı. Güvertede yankılanan ritme teslim olmuş, Nick ve Stefan’ın neşeli adımlarına katılarak adeta gecikmiş balayının keyfini sürmeye başlamıştı. Gözleri parıldayarak, havuzluğun kenarında onları izleyen Aras’ı el işaretiyle yanına çağırdı.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Aras ve Mark’ın da ritme ayak uydurmasıyla, artık koca yelkenlide dans etmeyen tek bir ruh kalmamıştı. Aras ve Aynur, Akdeniz'in hafif yalpasında el ele tutuşup tamamen kendilerine has, hiçbir kurala uymayan garip ve doğaçlama koreografiler sergiliyorlardı. İkisinin de hayatında bir kez bile bu tarz bir müzikle dans etmediği her hallerinden ortadaydı; ancak adımların uyumsuzluğu, yüzlerindeki pürüzsüz mutluluğu gölgelemeye yetmiyordu. Profesyonel denizciler, bu acemi ama hayat dolu çifte bakıp keyifle gülüyor, karada kaosun ve yıkımın hüküm sürdüğü karanlık günlerde, açık denizin ortasında yakaladıkları bu pervasız eğlencenin tadını çıkarıyorlardı.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Şarkının temposu hafifçe değişirken Aynur, usulca eşinin göğsüne yaslandı, parmak uçlarında yükselip yanağına sıcak bir öpücük kondurdu. "Lütfen..." diye fısıldadı gözlerinin içine bakarak. "Hava kararınca pruvaya geçip Titanic yapalım mı?"</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">O yaşlarda her gencin bir noktada izlediği, hafızasına kazıdığı ve adeta bir romantizm efsanesi olarak kabul ettiği o ikonik film sahnesiydi bu. Medeniyet çökerken, bir yelkenlinin burnunda rüzgara karşı kollarını açma fikri tuhaf bir şekilde büyüleyiciydi.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Aras, karısının bu çocuksu ve saf isteğine hayranlıkla gülümsedi. "Elbette," diyebildi sadece. Kendi gençliğinde, eski dünyada hayalini kurduğu o ana doğru bakarak mırıldandı: "Elbette yaparız."</span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Tüm eğlencenin ortasında, havuzlukta hafif ve tiz bir zil sesi yankılandı. Bu ani metalik ses, yükselen gitar rifflerini bir anda bastırarak ortamda büyük bir heyecan dalgası yarattı. Yaklaşık bir saat önce Nick’in kıç taraftaki kamış yuvalarına sabitlediği oltalardan biri, Akdeniz’in derinliklerinden sert bir darbe almıştı. Karbonfiber olta kamışı amansız bir güçle gerilmiş, adeta fırlamaya hazır bir yay gibi kusursuz bir kavis çizerek suya doğru eğilmişti. Makaranın kaloması, misinanın hızla boşalmasıyla birlikte o bildik, heyecan verici çığlığını atmaya başladı.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Aras ve Aynur, denizin sunduğu bu ani sürprizle birbirlerine bakıp gülümsediler. Tekne ne güzel, ne canlı bir şeydi! Kıyametin eşiğindeki dünyada bile hayat burada tüm hızıyla devam ediyordu. Macera vardı, seyahat vardı, müzik ve eğlence vardı; üstelik akşam yemeği de okyanusun mavi kalbinden kendi ayağıyla geliyordu.</span></p>
<p align="center"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">*****</span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Anlaşılan o ki; bu büyüleyici ana sadece yıldızlar ve sakin dalgalar değil, güvertedeki üç kafadar denizci de hayranlıkla tanıklık ediyordu. Tam o sırada, teknenin müzik sisteminden aniden Céline Dion’un o meşhur "My Heart Will Go On" parçasının yükselmesiyle, sahnenin tüm eksikliği bir anda gideriliverdi.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Aras, pruvadaki rüzgara karşı Aynur’a arkasından sımsıkı sarılırken, havuzluktaki denizciler de kendi aralarında kol kola girip sallanarak bu zamansız romantizme neşeyle eşlik etmeye başladılar. Grubun en sağında duran Stefan, teknedeki acil durum meşalelerinden birini ateşlemiş, sağ eliyle göğe doğru uzatmıştı. Meşaleden fışkıran yoğun, alev kırmızısı ışık, Akdeniz’in çökmekte olan akşam karanlığına ve yelkenlinin bembeyaz gövdesine epik bir kızıllık kazandırıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Tam o anda, eşine çok az rastlanan bir şey oldu. Aras mantıklı, analitik ve mesafeli bir adamdı; romantizmin sınırlarında dolaşsa da hayatı boyunca çok az şiir okumuştu. Ancak üzerlerinde parıldayan yıldızlar, altlarında mırıldanan deniz ve karada bıraktıkları yaralı dünya zihnini öyle bir noktaya getirdi ki, ağzından kelimeler tane tane, fısıltıyla dökülmeye başladı:</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);"></span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Yıldızlar bekçilik ederken sonsuz semaya,</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Duydum kalbinin sesini zifiri gecede;</span></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Tatlı bir ritim bu, benzer gerçek bir senfoniye.</span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="justify"><span style="color: rgb(194, 224, 244);">Tekne mutluluk ve aşk ile ilerlerken, bu sefer ortama kırmızı rengi veren meşale değil, acil durum bildiriminin kırmızı alarm ampulüydü.</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SARMAŞIK</title>
<link>https://fikirizleri.com/sarmasik</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sarmasik</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_6a08af141f7e8.webp" length="15252" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 21 Jun 2026 12:20:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>Bilal Filiz</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>“Nefret ettiğimiz birine âşık olabilir miyiz? Bazı duyguların birini tanımadan oluşma ihtimali daha sık görülür. Hani dizilerde, filmlerde oluyor ya, sizce gerçek hayatta da böyle şeyler oluyor mu? Nefret de bir duygudur. Bu duygu ilerleyen zamanda gerçek bir sevgiye dönüşür mü? Kişi bir kimseyi hem sevip hem ondan nefret edebilir. Ama asıl konuya gelecek olursak nefretten aşk doğabilir. Peyami Safa’nın dediği gibi: “Nefret, başarısızlığa uğramış sevgidir. Çünkü insan kime yenildiyse, en çok ona sarılmak ister.”</p>
<p>Yazdığım esere gelecek olursak Elif ile Onur’un ilk karşılaştığı an biraz tesadüftür. Elif şirketin merdivenlerini çıkarken Onur’un elindeki kahveyi yanlışlıkla üzerine döker. Onur’un verdiği sert tepkiye karşı sinirlenen Elif, Onur’a bağırıp çağırır. Elif Onur’un şirketin CEO’su olduğunu bilmezken bir toplantıda öğrenir ve göz göze gelirler. İlerleyen zamanlarda Onur Elif’e gözdağı verir. Nefretle başlayan bu ilişki zamanla bir aşka dönüşür.”</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyadan Sonra Bölüm 6</title>
<link>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-boelum-6</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-boelum-6</guid>
<description><![CDATA[ Aynur ve Aras&#039;ın yolculuğu başlıyor... ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202606/image_870x580_6a3534f382c75.webp" length="52416" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Jun 2026 16:25:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Osman Uyur</dc:creator>
<media:keywords>Bilim kurgu, Sosyal kurgu, Teknolojik gelişmeler.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>DÜNYADAN SONRA</b></span></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>BÖLÜM 2 KAÇINILMAZ</b></span></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>2. KISIM DERİNLİK</b></span></span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">"Lütfen şimdi bunları düşünmeyin," dedi Mark nazikçe. "Yaklaşık altı günlük sakin ve yavaş bir yolculuğumuz olacak. Bunun tadını çıkarın."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Altı gün mü?" Aras’ın kaşları hayretle çatılmıştı. "Böyle tek gövdeli, küçük bir yelkenli tekneyle altı günde Amerika’ya varmamız fiziksel olarak imkansız."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> O sırada Nick ve Stefan iskeledeki palamar halatlarını çözüyor, pruvadan sığ sulara doğru esen rüzgârı arkalarına alarak marinanın durgun sularından kolayca ayrılıyorlardı. Tekne açık denizin ilk dalgalarıyla buluşurken Mark, Aras’ın şaşkınlığına bir tebessümle karşılık verdi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Amerika’ya gitmiyoruz Bay Güngör. Rotamız Sicilya’daki NATO üssü. Orada sizi Albay Kaan karşılayacak ve bir denizaltı ile Florida’ya götürecek."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Albay Kaan mı?" Aras’ın zihni iyice bulanmıştı. Kaosun ortasında, tanıdık bir ismin bu uluslararası denkleme nasıl dahil olduğunu çözemiyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Evet," dedi Mark, sesindeki profesyonel tonu koruyarak. "Ülkenizde herkesin hakkında farklı bir şey söylediği, o zor kararların meşhur albayı diyebiliriz." </span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Aynur, gururu incinmiş bir ses tonuyla aniden konuşmaya dahil oldu. Gözlerinde Kaan Komutan’ın adını savunmanın verdiği net bir kararlılık vardı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Kaan Komutan gerçek bir kahramandır!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Mark saygıyla başını eğdi. "Ben de kesinlikle sizinle aynı fikirdeyim Bayan Güngör. Şu anda belki sizin haberiniz olmayabilir ama kendisi hem NATO içinde hem de Rusya nezdinde üst düzey kahramanlık nişanları aldı. Artık o albay, komuta ettiği denizaltı ve mürettebatı dünya çapında birer efsane."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Açık denizin tuzu yüzlerine vururken, Aras omzundaki melankoliyi ve kafasındaki mühendislik hesaplarını bir kenara bıraktı. Mark’ın bahsettiği bu küresel karmaşa, karadaki güneş fırtınasından çok daha büyük bir kasırganın koptuğunu fısıldıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Aras, bakışlarını limandan uzaklaşan teknenin köpüklü izine çevirdi ancak tek bir soru dökülebildi dudaklarından:</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Ne oldu? Denizaltında tam olarak ne yaşandı?"</span></p>
<h3 class="western" align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;">M.S 17 Mayıs 2025 / Atlantik Okyanusu / Saat: 13:30 civarı</span></span></h3>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Genç teğmen telaşlı ama askeri disipline sadık, sessiz bir biçimde Albay Kaan’ın yanında bitti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Efendim, yaklaşık bir saattir yüzeyle hiçbir şekilde bağlantı kuramıyoruz. Periskop seviyesine çıkmak için emirlerinizi bekliyoruz."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Kaan için verilmesi zor bir karardı. Atlantik, genel olarak NATO ve dost birliklerin cirit attığı bir yerdi ama azımsanmayacak kadar Rus ve az sayıda Çin denizaltısı da bu derinliklerde pusuya yatmış durumdaydı. Telsizlerin aniden susması hayra alamet değildi ama kontrolsüzce yüzeye yaklaşmak da avcıların önüne yem olmak demekti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Konumumuzu koruyalım," dedi Kaan. Sesi çelik gibi netti. "Bu seviyede, mavi vatana doğru yol alalım."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Emir keskindi. Yüzleşmesi gereken ne tür bir problem olursa olsun, kendi sularında yüzleşmek gemisi ve mürettebatı için en doğru karardı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Kaan’ın aklı bu belirsizlikle meşgulken, sonar başındaki iletişim subayı aniden irkildi. "Komutanım! Yaklaşık yetmiş mil sancak yönünden mors alfabesiyle bir yardım çağrısı alıyoruz."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Albay tam cevap verecekken, iletişim subayı kulaklığını tek eliyle bastırarak heyecanla yeniden konuştu. "Efendim, ikinci bir yardım çağrısı daha düşüyor... Kırk mil iskele, iki yüz metre derinlik. ABD ileri sınıf bir denizaltı. Anormal bir hızla ezilme seviyesine doğru batıyorlar!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Ezilme seviyesi" kelimesi komuta merkezinde buz gibi bir hava estirirken, Albay Kaan bir an için geçmişe, o soğuk ve karanlık geceye daldı. Hayatının en zorlu, en acı gecesine...</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Önceki görev yaptığı gemisi, Atılay sınıfı dizel-elektrikli bir denizaltıydı. Stajyerler ve tatbikat için görevlendirilen ek personel de dahil olmak üzere yetmiş bir mürettebatın, yetmiş bir canın aynı çelik tüpün içinde nefes aldığı o meşum gece... Tatbikat dönüşü kıç tarafına yakın bir noktada, ana elektrik sistemlerinde ani bir yangın başlamış, müdahale şansı kalmadan alevler çığ gibi büyümüştü. Denizaltı kısıtlı, klostrofobik bir alandı ve oksijen, o zifiri karanlıkta elmastan çok daha değerli bir elemente dönüşmüştü. Yangın hem çeliği eritecek kadar genişliyor, hem kablolardan çıkan zehirli gazla askerleri nefessiz bırakıyor, hem de en değerli varlıkları olan oksijeni yüksek bir hızla tüketiyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Kaan, o gece hayatının en zorlu kararını vermişti. On dört canın bulunduğu bölgenin ağır kaporta kapaklarını kendi elleriyle kapatmıştı. Büyük zorluklarla da olsa gemiyi yüzeye çıkarmış; güvenli alanda kalan elli yedi personelini, kapalı alanda ağır yaralanan iki askeriyle birlikte on iki şehidini vatana taşımayı başarmıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> O günlerde tüm ajanslarda, televizyon ekranlarında Albay Kaan vardı. Kimileri bu zorlu kararın ne kadar doğru olduğunu, koskoca bir geminin nasıl kurtarıldığını vurguluyor, Kaan için methiyeler düzüyordu. Az bir kesim ise şehit olanlardan çok çabuk vazgeçildiğini ileri sürerek eleştiri oklarını ona yöneltiyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri, Kaan’ı Üstün Hizmet ve Kahramanlık Madalyası ile ödüllendirmişti. Ancak Kaan, resmi bir tören veya katılım olmadığı müddetçe bu nişanları göğsüne hiç takmadı. Ne zaman o metallere dokunsa aklına Zeynep, Hüseyin, Alp ve o kapağın arkasında şehit düşen diğer arkadaşları geliyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Yeni ya da eski, gemisine adım atan hiçbir mürettebat onun için sadece birer asker değildi; hepsi hiç sahip olamadığı evlatları gibiydi. Şimdiki hizmet ettiği Piri Reis sınıfı, hidrojen yakıtlı denizaltının personeli de onun için aynıydı. Mürettebatı da kendisini bir komutandan öte, bir baba olarak görürdü. Bu yüzden askeri hiyerarşide pek rastlanmasa da, fikirlerini belirtmekten hiç çekinmezlerdi. Bunun nedeni de elbette, Kaan’ın çocuklarına olan o sonsuz güveniydi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Şimdi Atlantik'in tam ortasında, saatler 13:30'u gösterirken, saniyeler içinde batmakta olan bir Amerikan nükleer gücünün dilsiz çığlığı sonardan yankılanıyordu. Kaan evlatlarına döndü.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Sancak tarafındakiler kim? Kimlikleri belirli mi?" diye sordu Kaan, gözlerini loş ışıklarla aydınlanan panele dikerek.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Sonar ekranına odaklanmış olan Strateji Subayı Yüzbaşı söze girdi: "Komutanım, akustik izlere bakılırsa büyük ihtimalle Ruslar. ABD gemisine oranla daha uzaklar ama derinlik kaybetme hızları daha yavaş. Muhtemelen tahrik sistemleri stop etti fakat yüzerliklerini tamamen kaybetmediler."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"ABD gemisi dost unsur ve durumu çok daha kritik. Acilen onlara yardımı düşünmeliyiz komutanım," dedi İletişim Subayı, elindeki raporları sıkıca tutarak.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Kaan kısa ve derin bir düşünceden sonra kafasındaki sualtı fiziği hesaplamalarını tamamladı. Gözlerini subaylarına çevirdi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Ruslar uzak ama mevcut derinlikleri yüzeye oldukça yakın. Onların altından geçip pruvamızla yaratacağımız hidrodinamiği kullanacağız. Tam altlarından yüksek süratle geçiş yaparak oluşturacağımız pervane izi girdabı (wake wash) yardımıyla gövdelerine yukarı yönlü bir kaldırma kuvveti uygulayabiliriz. Bu yapay akıntı onları daha sığ bir su eşiğine doğru itecektir. Emrimle; dümen sancak otuz, makineler tam yol ileri!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Peki ya dost unsurlar ne olacak komutanım?" İletişim Subayının sesi bu riskli manevra karşısında sert ve endişeli çıkmıştı. ABD denizaltısını kadere terk etmek istemiyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Kaan, sesindeki babacan ama tavizsiz tonla hemen yanıtladı: "DSRV ve sualtı kurtarma timlerinin ikisi de derhal teçhizatlanıp denize indirilsin. Biz Ruslara hidrodinamik destek verirken, timlerimiz de intikal süresi içinde ABD gemisinin harici acil durum valflerine ulaşıp balast tanklarındaki suyu yüksek basınçlı havayla tahliye etsinler. Tanklardaki suyu boşaltarak onları o girdaptan çekip çıkarabiliriz. Hadi evlatlar, zaman akıyor, herkes görev yerine!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Makinelerin tam yol ileri emriyle birlikte, Piri Reis’in hidrojen yakıt hücreleri sessiz ama müthiş bir gücü pervanelere üfledi. Denizaltı, Atlantik’in kapkaranlık derinliğinde iki farklı ölüm kalım savaşına doğru amansız bir fırlatışla bölündü. Bir yanda tonlarca suyun basıncı altında ezilmeye doğru giden bir Amerikan nükleer çeliği, diğer yanda dilsizce çırpınan bir Rus gölgesi vardı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Kurtarma timleri denize bırakıldı! DSRV-1 ve DSRV-2 ana gövdeden ayrıldı, ABD denizaltısına doğru intikale geçiyor!" diye bağırdı harekat subayı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Kaan Albay, gözünü saniyeleri sayan kronometreden ayırmıyordu. "Makineler tam güç! Sancak yönündeki Rus unsuruyla aradaki mesafe?"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Elli mil komutanım! Derinlikleri yüz elli metre, batma hızları sabit ama hidrolik sistemleri olmadığı için dümen dinlemiyorlar!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Yaklaşık iki buçuk saat sonra Piri Reis, avına kilitlenmiş bir yırtıcı gibi Rus denizaltısının tam altına, karanlığın sınırına girdi. İki büyük metal kütlenin su altındaki bu yakınlaşması, en ufak bir hesap hatasında ikisinin birden okyanus tabanına gömülmesi demekti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Tam altlarındayız komutanım! Mesafe elli metre... Otuz metre..." Sonar subayının alnından akan ter damlası ekrana düştü.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Şimdi!" dedi Kaan. "Pervane devrini maksimuma çıkarın! Tam altlarından dik bir açıyla geçiş yapın!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Piri Reis, Rus gemisinin gövdesinin hemen altından kuvvetli bir hidrodinamik itişle, adeta çelikten bir fırtına gibi geçti. Pervanelerin arkasında bıraktığı geniş su sirkülasyonu ve girdap, tonlarca ağırlıktaki Rus denizaltısının alt sacına etkili bir kaldırma kuvveti uyguladı. Okyanusun dibine doğru çöken ağır kütle, altından geçen bu yapay akıntının etkisiyle sarsıldı, çöküşü aniden durdu ve hidrodinamik bir balon gibi daha sığ olan yüz yirmi metre seviyesine doğru yükselmeye başladı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Rus unsuru stabil! Çöküş durdu, sığ su eşiğindeler!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Köprüüstünde hafif bir nefes alındı ama Kaan elini kaldırdı. "Sevinmek için erken. Gözünüz iskelede olsun. Timlerin durumu ne?"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> O sırada yüz on mil uzakta, zifiri karanlığın ve üç yüz metrelik ezici basıncın ortasında iki küçük kurtarma denizaltısı (DSRV), Amerikan nükleer denizaltısının gövdesine yaklaşmaya çalışıyordu. Akıntı korkunçtu ve uyduların çökmesiyle bozulan navigasyon sistemleri yüzünden timler tamamen kör uçuşu yapıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"DSRV-1’den komuta merkezine!" Telsizden gelen ses parazitliydi. "Akıntı yüzünden harici acil durum valflerine yanaşamıyoruz! Metal metale sürtünüyor, kilitlenme sağlayamıyoruz!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Denemeye devam edin evlatlar!" dedi Kaan telsize uzanarak. Sesi, o karanlık suyun içindeki askerlerine bir halat gibi uzandı. "O kapaklar açılacak, o hava o tanklara basılacak! Başarabilirsiniz!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Derinliklerde, kurtarma timindeki dalgıç astsubay, DSRV'nin mekanik kollarını manuel kontrole aldı. Akıntının şiddetiyle küçük araç çelik gövdeye çarpıp duruyordu. Ezilme derinliğine saniyeler kalmıştı. Son bir gayretle, mekanik pençe Amerikan denizaltısının dış gövdesindeki "Acil Durum Hava Valfine" (External Salvage Valve) kilitlenmeyi başardı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Kilitlenme sağlandı! Yüksek basınçlı hava hattı bağlandı! Hava basıyoruz!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Piri Reis'in kurtarma timleri, kendi yüksek basınçlı hava stoklarını amansız bir güçle Amerikan gemisinin balast tanklarına pompalamaya başladı. Amerikan denizaltısının dibine dolan tonlarca tuzlu su, bu yoğun basınçla harici valflerden dışarıya doğru beyaz köpükler fışkırtarak tahliye oldu. Hafifleyen nükleer gövde, içine dolan havanın etkisiyle aniden burnunu yukarı dikti ve karanlığın içinden sıyrılarak mantar gibi üst seviyelere doğru fırladı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Sonar ekranında iki geminin de güvenli derinlik sınırına ulaştığı ve batma hızlarının sıfırlandığı görüldü.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Köprüüstüne bir anlık bir sessizlik çöktü. İletişim subayı yutkunarak Albay Kaan’a döndü. Gözlerinde hem büyük bir hayranlık hem de az önceki sert çıkışının mahcubiyeti vardı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"İki unsur da kurtarıldı komutanım. Ruslar sığlıkta, Amerikalılar ise yüz yüz elli metre bandında askıda kalmayı başardı. Mürettebatımız... Çocuklarınız başardı."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Albay Kaan derin bir nefes aldı. Gözünün önüne bir an için Atılay sınıfı denizaltının o kapattığı ağır demir kapağı geldi. Bu kez kimseyi geride bırakmamıştı. Bu kez o kapağın arkasında kimse ölmemişti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Yavaşça subayının omzuna dokundu. "Güzel iş çıkardılar. Şimdi timleri geri toplayın ve rotayı bozmadan ilerlemeye devam edin. Yeryüzünde ne olduğunu hâlâ bilmiyoruz, burası hâlâ tekin değil."</span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">*****</span></p>
<p align="center"><br><br></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"İşte böyle," dedi Mark, bakışlarını derin mavi sulara çevirerek. "Sadece iki farklı denizaltıyı kurtardığı için değil; teknoloji sonrası o karanlık çağda, devletler üstü ilk büyük müttefik adımlarını attığı için Albay Kaan dünya çapında bir efsane oldu."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Aynur’un göğsü kabarmıştı. Hiç yüzünü görmediği, tanımadığı bu Türk komutanıyla bir kez daha büyük bir gurur duymuştu. İnsanlığın en çaresiz anında bir Türk denizcisinin okyanusun ortasında kaderi değiştirmesi, içindeki melankoliyi biraz olsun dağıtmıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Mark'ın teknesi Balerin, artık Akdeniz’in durgun sularında ilerleyerek uluslararası sulara ulaşmıştı. Ancak yelkenlinin sancak gurcatasında, Türk karasularından ayrılmış olmalarına rağmen saygı duruşu olarak çekilen o nezaket bayrağı hâlâ hafif rüzgarla dalgalanmaya devam ediyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Mark, Aras ve Aynur’a dönerek hafifçe eğildi. "Artık isterseniz kamaraya geçip biraz dinlenebilirsiniz Bay ve Bayan Güngör. Yolumuz uzun. Ben de Nick ve Stefan ile sakin sularda yapılması gereken en önemli şeyi yapacağım."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras, mühendis zihninin getirdiği o bitmek bilmeyen merakla sordu: "Sakin sularda ne yaparsınız?"</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>CAN DOSTUMA MEKTUPLAR</title>
<link>https://fikirizleri.com/can-dostuma-mektuplar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/can-dostuma-mektuplar</guid>
<description><![CDATA[ &quot;Meğer baharın asıl müjdesi çiçeklerde değil, ıslak patilerinin yere bıraktığı izlerde saklıymış.&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_6a10a3837e9e9.webp" length="26042" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 17 Jun 2026 18:49:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>İlkim MK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>(Ate’nin aziz hatırasına Can Dostuma Mektuplar adlı çalışmamdan)</p>
<p>​ Mayıs Yağmurları ve Cilveli Anılar (Yağmur ve Neşe)</p>
<p>​"Yağmur damlalarındaki neşem, cilveli baharım Ate’m...</p>
<p>​Bugün dışarıda tam sevdiğin Mayıs yağmurlarından biri var. Havadaki taze toprak kokusu camlara ince bir sızı gibi vuruyor. Gözlerimi kapattığımda burnuma, ıslanmış tüylerinden yayılan o masum ve kendine has koku çalınıyor. Meğer baharın asıl müjdesi çiçeklerde değil, ıslak patilerinin yere bıraktığı izlerde saklıymış.</p>
<p>​Anımsıyor musun? İlk damla toprağa düştüğünde çocuksu heyecanla kapıya koşardın. Eşiği geçtiğin an, ıslanma korkusunu bir kenara bırakıp su birikintilerinin içine sanki dünyanın en büyük hazinesine kavuşmuşsun gibi dalışın hala gözlerimin önünde. Meşhur yağmur dansın, evin tüm kasvetini bir anda dağıtmaya yeterdi. Kulakların rüzgarda bayrak misali dalgalanırken, bana 'Hadi anne, sen de katıl bu şenliğe!' der gibi muzip bakışlar fırlatırdın. Birbirine karışan ipek tüylerini her silkeleyişinde etrafa adeta hayat pırıltıları saçardın. Zaman durur, dünya sadece senin saf neşenden ibaret kalırdı. En çok da içeri girdiğimizde, havluyla seni kurulamaya çalıştığımda yaptığın tatlı şımarıklıkları, elime hafifçe vuran serin ve ıslak burnunu özledim. Sen hayatın grileştiği her an sığındığımız en renkli güneşimizdin.</p>
<p>​Şimdi yine gökyüzü ağlıyor Ate ama bahçe sessiz, su birikintileri durgun. Sokaktan geçen her patırtıda, her su sıçramasında gayriihtiyari seni arıyorum. Meğer yanımızdayken yağmur bile başka parlıyormuş; hayat senin varlığınla renk alıyormuş. Şimdi düşen her damla sadece camlara değil, cilveli hallerini arayan yorgun kalbime vuruyor. Dışarıdaki dünya yıkanıp tazelenirken, benim içimdeki sırılsıklam matem bir türlü dinmiyor. En umutsuz mevsimlerimin bile baharıymışsın.</p>
<p>​"Yağmur yağıyor bugün, tam senin sevdiğin gibi,</p>
<p>Bahçede bir sessizlik, sanki her yer bir nehir dibi.</p>
<p>Islak patilerinle bıraktığın izler silindi ama,</p>
<p>Cilveli bakışların mühürlendi bu yaralı ruhuma."</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Uzun Bir Hikâye &amp;Gerçek Bir Hayat Hikâyesi</title>
<link>https://fikirizleri.com/uzun-bir-hikaye-gerccek-bir-hayat-hikayesi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/uzun-bir-hikaye-gerccek-bir-hayat-hikayesi</guid>
<description><![CDATA[ Uzun Bir Hikâye ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202606/image_870x580_6a300eff94159.webp" length="58520" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 19:08:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Abdulaziz ADAKAN</dc:creator>
<media:keywords>Uzun Bir Hikâye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir Kitap Bir Hayat...</p>
<p>"Bir ayna aldım elime. Aynadaki ben'e, Ali ismini verdim. Ali'nin anlatamadıklarını ben size anlatmaya karar verdim.Öyle ya; hayatta böyle bir şey değil miydi?Anlatamadıklarımızı anlatmaya korktuklarımızı veya cesaret edemediklerimizi anlatan bir tercümana ihtiyaç duymuyor muyduk?"</p>
<p>Giriş sayfasına bu satırları işlediğim, Uzun Bir Hikâye'yi yazmaya başladığımda saçlarım simsiyahtı, bu roman bittiğinde ise ağarmadık tel kalmadı saçımda.</p>
<p>İmtihan yeni başlıyor; Uzun Bir Hikâye!</p>
<p>Uzun Bir Hikâye dediğime bakmayın, aslında çok da uzun değil ancak okuyanlar üzerinde tesiri uzun sürecek bir hikâye olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu hikâyeden bir kesitle başlıyorum...</p>
<p>Bu da romanı bilmeyenlerle kısa bir tanışma faslı olsun.</p>
<p>Benim adım Abdulaziz. Etrafımdakiler her ne kadar Aziz diye hitâp etseler de ben bundan hâyâ ederim, zira Aziz ve Celil olan yalnızca Allah'tır, ben sadece O'nun biricik kuluyum! Arkadaşım bir iş teklifinde bulundu, gittim, görüştüm ve şu an için başka bir seçenek olmadığı için kabul ettim. Saffet; ismi gibi temiz bir yüreğe sahipti. Aktardı o. Yurtdışından kozmetik ürünler getirtmişti, benim görevim tanıtım ve pazarlamaydı.Hiç unutmam; yıl 2010 ve bir cuma günü bir nisan yağmurunda ıslanırken damat gibi giyinmiş kravatımı takmış, elimde siyah iş çantası kaldırımda yürüyordum. Lise mezunuydum, üstelik İngilizce bölümünü bitirmiştim ve diksiyonum da çok güzeldi. İnsanlar benimle sohbet etmekten keyif alırdı. Hızlı adımlarla esnafa doğru yürürken bir yandan da uzun bir süre sonra doğru dürüst bir iş bulmanın ve adam gibi maaş almanın oldukça zor olduğu bu şehirde arkadaşım bana iş getirmişti, şükrederek girdiğim birçok dükkân oldu, herşey güzel gidiyordu.Tâ ki yıllardan beri tanıdığım, öğrencilik yıllarımda selâm verip o güzel tostunu yemeden geçemediğim butik bakkal, Sami abi'ye uğrayıp çantamdaki ürünleri tanıtıncaya kadar. Bu ürünlerden biri saniyeler içinde tüy döken bir kozmetik ürünüydü. Test etmek için buraya gelmeden önce elime sürüp olumlu bir sonuç aldığım bir markaydı, Paris Casanova adlı ürün...</p>
<p>Sami abi lavaboda birkaç saniye bekledikten sonra, Aziz hani bir şey değişmedi, tüy müy dökülmedi, bunu kim sana verdiyse sahtekâr demesine ramak kala: "Abi sus lütfen! Yıllardır beraber yer, içeriz. Bu adam beş vakit namaz kılan biri. Kimseyi kandırmaz, kandıramaz!" dedim.</p>
<p>Kaderin bir cilvesi olsa gerek, ürün artık şanssızlık eserimi yoksa başka bir şeyden dolayımı hakkaten o adamın üzerinde işe yaramamıştı. En kötüsü; sen de mi Aziz kardeş sen de mi insanları kandırmaya çalışıyorsun? Biz sana güvenmeyeceğiz de kime güveneceğiz!" lâfı olmuştu. Adeta kan beynimden fışkırmıştı. Özür mözür iflâh etmezdi.O gün ilk iş günümdü. Boynum büküldü, hüzünlüydü yüreğim.</p>
<p>Aktara geldiğim gibi şu ifadeler çıktı ağzımdan:</p>
<p>"Arkadaşlarımı ve bana olan güvenlerini kaybetmektense işimi kaybederim daha iyi!."</p>
<p>Heyecan ve umutla aldığım çantayı şimdi biraz şüphe biraz da hüzünle masasına bırakıp çıktım ordan.</p>
<p>Üzerimdeki takım elbise hâlâ duruyordu. Bir elim cebimde bakışlarım kaldırım taşlarındaydı. Bir yere gelinceye kadar başım hep öndeydi. Bu memlekette insanlar karın tokluğuna, asgâri ücretin altında ve sigortasız çalıştırılıyordu!</p>
<p>İşi kaybetmek gelecek ile ilgili hayallerimi de yok ediyordu, bu düşünceler beynimi kemirirken, su almak için bir markete doğru yürüdüm ve kaldırımın kenarındaki direkte bir iş ilânı gözüme çarptı: "Bay bayan anketörler aranıyor. "Dikkatimi çekmişti bu ilân. İşin ilginç tarafı; ilandaki adres 100 m ilerde bir iş hanındaydı. Fakirin ekmeği umuttur derler ya, işte yeni bir umut belirdi gönlümde.</p>
<p>Aşka, sevgiye, evliliğe tövbe etmiştim. Gençllik yıllarımı mahveden sol kulak total işitme kaybı yüzünden özgüvenim zedelenmiş, evlenme hayali kurduğum amcamın baldızı, çocukluk ve okul arkadaşımla kendi rızamla, o kadar sevmeme rağmen; yollarımı ayırmıştım. Hasta yatağımda elimi sıkı sıkıya tutan o kızı benden vazgeçmesi için hayatımda yapmadığım bir şeyi yapmıştım ona: Kalbini kırmıştım. Çocukluğum ve gençliğim çok ağır imtihanlarla geçti:</p>
<p>7 yaşında feci bir trafik kazası ve buna bağlı olarak belki de bir ömür sürecek bir hafıza kaybı ve unutkanlık...</p>
<p>Akabinde 15 Mayıs 2000'de aniden ortaya çıkan ve doktorun artık bir ölüyü toprağa koyarsın ya işte kulağın da o şekilde diyerek hüznümü, hayal kırıklığımı artıran, yaşama sevincimi azaltan sol kulak total işitme kaybı geri kalan ömrüme eşlik etmişti. Benim tek aşkım, sevgim, umudum bunca zorluğa rağmen sabırla, iyilikle ve umutla yanlış bir şey yapmadan hayatta kalma mücadelesi vermekti. Artık kendimden başkasını düşünecek, hayatımda başka birine yer verecek gücüm ve hayalim kalmamıştı. Söz vermiştim kendime; Asla! İşte o gün büyük sözün çetin imtihanlarından birini yaşıyor ve yaşayacaktım!</p>
<p>Aşka tövbe etmiştim ta ki ilândaki iş başvurusu için çaldığım kapıyı açan o kadını görünceye kadar."...</p>
<p></p>
<p>Devamı Uzun Bir Hikâye adlı roman kitabı'nda.</p>
<p>Uzun Bir Hikâye -Gerçek Bir Hayat Hikâyesi.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fark Etmenin, Düşünmenin ve İnsana İnanmanın Kitabı</title>
<link>https://fikirizleri.com/fark-etmenin-dusunmenin-ve-insana-inanmanin-kitabi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/fark-etmenin-dusunmenin-ve-insana-inanmanin-kitabi</guid>
<description><![CDATA[ Yazar Ali Özer&#039;in &quot;Farkında Olmak Farkındalık Yaratmak&quot; adlı eserinin inceleme yazısıdır ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202606/image_870x580_6a2be6b89a707.webp" length="33640" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 16:16:02 +0300</pubDate>
<dc:creator>Dr.Sibel Çelikel</dc:creator>
<media:keywords>deneme, kitap, kitap inceleme, köşe yazıları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal; mso-outline-level: 2;"><b><span style="font-size: 18.0pt; font-family: 'Times New Roman','serif'; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Fark Etmenin, Düşünmenin ve İnsana İnanmanın Kitabı<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman','serif'; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Bazen bir kitap, büyük iddialarla değil; içtenliğiyle, tanıklıklarıyla ve insanın yüreğine dokunan sesiyle okurunu kendine çağırır. Ali Özer'in <b><i>Farkında Olmak Farkındalık Yaratmak</i></b> adlı eseri de tam olarak böyle bir kitap.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman','serif'; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Yıllarını eğitime vermiş bir Türkçe öğretmeni olan Ali Özer, bu kitabında yalnızca yaşadıklarını anlatmıyor; tanık olduğu hayatları, toplumun değişen yüzünü, insan ilişkilerini, kültürü, sanatı, doğayı, eğitimi ve memleket meselelerini kendi vicdan süzgecinden geçirerek okurla paylaşıyor. Bir köy kahvesinde edilen sohbetten bir öğrencinin cümlesine, annenin yüreğinden bir bilim insanının azmine kadar uzanan yazılar, gündelik hayatın içinde çoğu zaman fark etmeden yanından geçtiğimiz ayrıntılara yeniden bakmamızı sağlıyor.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman','serif'; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Kitabın en güçlü yanı ise okuruna hazır hükümler sunmaktan çok sorular yöneltmesi. "Biz neyi kaybettik?", "Nasıl bir toplum olduk?", "Daha iyisini kurmak mümkün mü?" sorularını sıcak, samimi ve yargılamayan bir dille düşündürüyor. Çünkü Ali Özer, öğretmenlik refleksini satırlarında da sürdürüyor; öğüt veren bir üst perdeden değil, aynı yolun yolcusu olan bir dostun sesiyle konuşuyor.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman','serif'; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Bu kıymetli çalışmanın editöryal sürecini üstlenmek ise benim için yalnızca mesleki bir sorumluluk değil, aynı zamanda insani bir mutluluk oldu. Yıllardır kalemini toplum yararına kullanan, yaşadığı coğrafyanın hafızasını diri tutmaya çalışan Ali Özer'in yazılarını kitaplaştırırken; onun insan sevgisine, eğitim tutkusuna ve memleket duyarlılığına bir kez daha yakından tanıklık ettim. Her metnin ardında iyi insanlara olan inancını koruyan, umudu diri tutmaya çalışan bir yüreğin attığını görmek, bu kitabı benim için ayrıca anlamlı kıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman','serif'; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Nitelikli ve kalıcı eserleri okurla buluşturmayı ilke edinen <b>Sidera Yayınevi</b>, bu kitapla bir kez daha yalnızca kitap yayımlamanın ötesine geçerek toplumsal hafızaya katkı sunan tanıklıkları geleceğe taşıyor. Çünkü bazen bir toplumun hikâyesi, büyük tarih kitaplarında değil; bir öğretmenin dikkatle tuttuğu notlarda, küçük olaylardan çıkardığı büyük derslerde saklıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><b><i><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman','serif'; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Farkında Olmak Farkındalık Yaratmak</span></i></b><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman','serif'; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">, okurunu daha yavaş bakmaya, daha dikkatli dinlemeye ve yaşadığı hayata yeniden temas etmeye davet ediyor. Bugünün gürültüsü içinde insan kalabilmenin, düşünmenin ve vicdanı diri tutmanın mümkün olduğunu hatırlatan bu eser; yalnızca okunacak değil, üzerinde durulup yeniden düşünülecek bir kitap.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman','serif'; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">İyi ki bazı insanlar gördüklerini yazıya döküyor, iyi ki bazı yayınevleri bu seslere kulak veriyor. Ve iyi ki farkında olmanın, hâlâ dünyayı değiştirebilecek bir başlangıç olduğuna inanan kitaplar var.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman','serif'; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Bu metin, kültür-edebiyat sitelerinde yayımlanabilecek; hem Ali Özer'in yazı dünyasını hem de Sidera Yayınevi'nin bu eseri okurla buluşturmadaki rolünü samimi ve edebî bir çerçevede görünür kılmayı amaçlamaktadır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>PARİSTEKİ YABANCI</title>
<link>https://fikirizleri.com/paristeki-yabanci</link>
<guid>https://fikirizleri.com/paristeki-yabanci</guid>
<description><![CDATA[ Yıldızlar Altında Adalet 2 kitabımın kruvasan sahnesinden... ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202606/image_870x580_6a2da7dec8771.webp" length="34766" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 15:48:31 +0300</pubDate>
<dc:creator>Sedef Beyza Kınacı</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’un boğucu sisinden, babasının telefon ekranında parlayan isminden ve Akgün’ün şüphe uyandıran sessizliğinden kaçmanın tek yolu arkaya bakmadan gitmekti. Kamer, hayatının en uzun uçuşunun ardından kendini Paris’in kalbinde bulmuştu. Şehir dışarıdan ne kadar büyüleyici, ne kadar ışıl ışıl görünürse görünsün, Kamer’in içindeki karanlığı aydınlatmaya yetmiyordu.</p>
<p>​Seine Nehri’nin yakınlarında, dar bir sokakta yer alan küçük bir kafenin dışarıdaki masalarından birine oturdu. Hava serindi, hafif bir çiseleme başlamıştı ama bu kez bu yağmur ona fabrikadaki o kabus gecesini değil, yapay bir huzuru fısıldıyordu.</p>
<p>​Önündeki masada taze pişmiş, dumanı tüten bir kruvasan ve sert bir kahve duruyordu.</p>
<p>​Kamer, tabağa doğru uzandı. Kruvasandan küçük bir parça koparıp ağzına götürdü. Dışı çıtır, içi yumuşacık olan o tanıdık tereyağı kokulu lezzet, bir anlığına da olsa ona nerede olduğunu, neden kaçtığını unutturur gibi oldu. Paris’te, bir kafenin köşesinde kruvasan yiyen sıradan bir turist gibi hissetmek istedi. Sadece birkaç dakikalığına da olsa adaleti, ölüleri ve yalanları düşünmemek...</p>
<p>​Ancak bu sahte huzur uzun sürmedi. Kahvesinden bir yudum alırken, gözü masanın üzerine bıraktığı telefonuna kaydı. İstanbul’dan bu yana sim kartını değiştirmişti, onu kimse bulamazdı. En azından o öyle sanıyordu.</p>
<p>​Tam kruvasanından bir parça daha koparacakken, yan masaya bir adam oturdu. Adam Fransızca bir şeyler mırıldanarak garsona sipariş verdi, ardından cebinden siyah bir tükenmez kalem çıkardı.</p>
<p>​Kamer’in boğazındaki kruvasan lokması düğümlendi.</p>
<p>​Adam önündeki peçeteye bir şeyler karalamaya başlamıştı. Kamer çaktırmadan adamın eline baktı. Adam, peçetenin üzerine hırslı ve sert hareketlerle bir insan yüzü çiziyor, ardından o yüzün üzerini siyah kalemle tamamen karalıyordu. Tıpkı fabrikadaki o eski fotoğraftaki dördüncü kişi gibi...</p>
<p>​Kamer’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Gitmek için ayağa kalktığı sırada, yan masadaki adam başını hiç kaldırmadan, temiz bir Türkçe ve boğuk bir sesle konuştu:</p>
<p>​"Kruvasanın tadı güzeldir Kamer. Ama insanın ağzının tadını kaçıran gerçekler, dünyanın hiçbir yerinde seni rahat bırakmaz."</p>
<p>​Kamer olduğu yerde donakaldı. Paris bile artık güvenli değildi. Altıncı kişi, sandığından çok daha yakındaydı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yazarının Kaleminden: &amp;quot;Bir Ümit&amp;quot; Kitabı Bize Ne Anlatıyor?</title>
<link>https://fikirizleri.com/yazarinin-kaleminden-bir-umit-kitabi-bize-ne-anlatiyor</link>
<guid>https://fikirizleri.com/yazarinin-kaleminden-bir-umit-kitabi-bize-ne-anlatiyor</guid>
<description><![CDATA[ Lösemiyle mücadeleden aşka, dostluklardan ihanetlere uzanan gerçek bir yaşam öyküsü. Bir Ümit, her şeye rağmen umuda tutunmanın hikâyesi. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202606/image_870x580_6a2a76747c75d.webp" length="25978" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 12 Jun 2026 14:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Ümit Oklu</dc:creator>
<media:keywords>Ümit Oklu, Ümit Oklu kimdir, Ümit Oklu kitapları, Ümit Oklu yazıları, Bir Ümit</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bazı kitaplar kurgu dünyalarından doğar, bazıları ise hayatın tam ortasından.<span> </span><em>Bir Ümit</em><span> </span>ikinci türden bir kitap. Çünkü bu kitapta anlatılanlar bir karaktere ait değil; doğrudan yaşamın içinden süzülüp gelen gerçek anılara, kayıplara, mücadelelere ve yeniden ayağa kalkışlara ait.</p>
<p>Bu kitabı yazarken amacım bir edebiyat gösterisi yapmak değildi. Kusursuz cümleler kurmak, etkileyici görünmek ya da okurun karşısına örnek bir hayat hikâyesi çıkarmak gibi bir niyetim de olmadı. Aksine, yıllar boyunca içimde birikenleri olduğu gibi anlatmak istedim. Bazen kırgınlıklarımı, bazen özlemlerimi, bazen de hayata tutunmamı sağlayan küçük umut kırıntılarını...</p>
<p><em>Bir Ümit</em>, Adana'nın sokaklarında başlayan bir hikâyeyi anlatıyor. Çocukluğun o saf ve hesapsız günlerinden, hayatın insanı erken büyüten yüzüne uzanan bir yolculuk bu. İnsan bazen yıllar geçse de çocukluğuna dönmek ister. Çünkü en gerçek hâlini orada bırakmıştır. Ben de ne zaman kendimi kaybettiğimi hissetsem, zihnim beni yine o toprak kokan sokaklara götürüyor.</p>
<p>Kitabın en önemli dönemeçlerinden biri ise lösemiyle verdiğim mücadele. Genç yaşta ölüm fikriyle yüzleşmek, insanın dünyaya bakışını tamamen değiştiriyor. Hastane odalarında geçen günler, kaybedilen kilolar, belirsizlikler ve doktorların dudaklarından dökülen ağır cümleler... Bunların her biri hayatın aslında ne kadar kırılgan olduğunu öğretiyor. O günlerden geriye dönüp baktığımda, hayatta olmanın bile başlı başına bir mucize olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Elbette insanı yalnızca hastalıklar değil, insanlar da değiştiriyor. Kitap boyunca aşkın farklı yüzleriyle karşılaşıyoruz. İlk gençlik heyecanları, yarım kalan hikâyeler, unutulamayan insanlar ve zamanla yerini sessizliğe bırakan duygular... Ancak en derin izleri çoğu zaman sevdiğimiz insanların açtığını fark ediyoruz. Dost bildiklerimizden gelen ihanetler, bazen yabancıların verebileceği her zarardan daha ağır olabiliyor.<span> </span><em>Bir Ümit</em>, biraz da güvenin kırılışını ve yeniden inşa edilmeye çalışılışını anlatıyor.</p>
<p>Peki kitabın adı neden<span> </span><em>Bir Ümit</em>?</p>
<p>Bu soru benim için kitabın merkezindeki sorulardan biri. Çünkü "Ümit" yalnızca ismim değil; aynı zamanda hayata karşı geliştirdiğim bir duruşu temsil ediyor. En karanlık anlarda bile tamamen vazgeçememek, düştükten sonra yeniden kalkmaya çalışmak ve her şeye rağmen yarına inanmak... Belki de insanı ayakta tutan şey tam olarak budur.</p>
<p>Bugün geriye dönüp baktığımda, bu kitabın hastalıkları, aşkları ya da hayal kırıklıklarını anlatan bir yaşam öyküsünden daha fazlası olduğunu görüyorum.<span> </span><em>Bir Ümit</em>, insanın ne kadar yara alırsa alsın içindeki ışığı koruyabilme çabasının hikâyesidir. Çünkü bazen hayat bize çok şey kaybettirir; fakat yine de içimizde küçük bir ses, gerçek sevginin, dostluğun ve umudun hâlâ bir yerlerde yaşadığını fısıldamaya devam eder.</p>
<p>Belki bu kitabın okura anlatmak istediği en önemli şey de budur: Her şeye rağmen, umut etmeye değer.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>AHDE VEFA  ATE BÖLÜM 40</title>
<link>https://fikirizleri.com/ahde-vefa-ate-bolum-40</link>
<guid>https://fikirizleri.com/ahde-vefa-ate-bolum-40</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202606/image_870x580_6a26e78235c56.webp" length="49052" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 10 Jun 2026 15:36:50 +0300</pubDate>
<dc:creator>İlkim MK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​40</p>
<p>​Sahil kasabasının huzurlu maviliğinden ayrılık vakti gelip çattığında, içimde sadece taşınmanın verdiği doğal hüzün değil, kökleri derinlere uzanan ve adını koyamadığım karanlık huzursuzluk vardı. Sadece şehirden diğerine gidiş değil; belirsizliğin gri dumanları arasında savrulacağımız, her adımında daha da ağırlaşan trajik yolculuğun ilk perdesiydi.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ÇÖPTEKİ IŞIK</title>
<link>https://fikirizleri.com/copteki-isik</link>
<guid>https://fikirizleri.com/copteki-isik</guid>
<description><![CDATA[ Bazı kapılar üzerine kilitlendiğinde dünya senin evin olur ama sokaklar her zaman göründüğü gibi merhametli değildir.      
 Bu hikaye ayaküstü bir sohbette duyduğum bir kaç cümleden ve o cümlelerin içimde uyandırdığı sızıdan yola çıkılarak yazılmıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202606/image_870x580_6a231d6c79d6e.webp" length="100274" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 08 Jun 2026 14:06:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>İlkim MK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​ 1.BÖLÜM :Kilitli Kapılar </p>
<p>On altı yaşında, ruhu bedeninden çok daha yaşlı bir gençti Ali. Annesi Bulgar göçmeniydi; ondan geriye kalan tek şey, zihninde yankılanan yarım yamalak bir ninni ve tenine yapışmış o eski, solmuş sarı yün hırkaydı. Annesi ölünce babasının hayatına giren o yabancı kadın, Ali’yi bir evlat değil, sökülüp atılması gereken bir fazlalık gibi görmüştü. O gün, babasının kapı eşiğindeki dilsiz ve sağır duruşu, Ali’nin çocukluğunun üzerine kilitlenen en ağır kapıydı. On bir yaşındaki bir çocuğun omuzlarına koca bir şehri yükleyip, onu sahipsiz sokaklara bırakmışlardı.</p>
<p>   Beş yıl... Dile kolay, tam beş koca yıl geçti o köprü altlarında. Parkların ıssız bankları, geceleri canavara dönüşen karanlık köşeler Ali’nin gerçek okulu olmuştu. Akran zorbalığının sert yumruklarından, kuytularda pusuya yatmış o kirli ellerden şans eseri sıyrılmıştı. Dilenci çetelerinin eline düştüğünde, "Avuç açmam!" dediği için yediği her darbe, aslında onun onuruna attığı birer imzaydı. Kaçmayı başardığında, artık sadece bir çocuk değil, hayata karşı tek başına direnen bir firariydi.</p>
<p>  Geceleri, şehrin atıklarını birer hazine gibi kağıt arabasına doldururken karnını doyurmaya çalışıyordu. Ama onun asıl açlığı ekmeğe değil, bilgiye idi. Kazandığı her üç beş kuruşla, sahaf köşelerinden ya da çöplerden kurtardığı o kenarı yanık açık öğretim kitaplarını alırdı. O kitaplar; geceleri kartonların üzerinde ona yastık, gündüzleri ise karanlık tünelinin ucundaki ışıktı. İçtiği bir yemin vardı: Okuyacak, başaracak ve o gün kapıyı üzerine kapatan babasının karşısına, yıkılmamış bir dev gibi dikilecekti.</p>
<p>  Kasım ayazının cam gibi kestiği bir sabah, annesinin hırkasına daha sıkı sarılarak uyandı. Yanında, sayfaları nemden birbirine yapışmış "Sosyal Bilgiler" kitabı duruyordu. Dün gece bir vitrin ışığının altında altını çizdiği o satırlar, zihninde umut ninnileri fısıldıyordu. </p>
<p>  Çekçekli arabasını caminin arkasına park etti. Şadırvanın buz gibi suyunu yüzüne çarparken, ellerindeki o kağıt karasını, hayatın isini temizlemek ister gibi ovuşturdu. Bugün sınav günüydü. Cebinde, bir hafta boyunca boğazından kısarak biriktirdiği o kutsal sınav harcı ve çöpten bulup özenle açtığı iki kırık kalem ucu...</p>
<p>​ Sınav merkezine doğru yürürken, parkın kuytu bir köşesinde, sırt çantalarını yere atmış, gözleri korkuyla etrafı süzen iki çocuk gördü. Evden kaçtıkları her hallerinden belliydi. Ali durdu. Kendi on bir yaşındaki halini gördü o gözlerde. Yaklaştı, sesi rüzgârda çatallaşmış ama bir o kadar da vakur bir tonla konuştu:</p>
<p>"Bakın abilerim," dedi. "Bu sokaklar gece olunca canavara dönüşür. Gidin, annenizin dizine çökün. Aç kalın ama yastığınız taş olmasın. Okuyun... Benim gibi çöpten hayat devşirmeyin, kalem tutarak kazanın istikbalinizi. Siz siz olun, evinizi sakın terk etmeyin."</p>
<p>Cebindeki son simidi onlara uzatırken, aslında kendi geçmişine bir sadaka veriyordu. Sınav salonuna girdiğinde, marka kıyafetli yaşıtlarının arasında; elleri morarmış, hırkası yamalı bu genç bir yabancı gibiydi. Ama Ali, o kağıtlara sadece doğru şıkları işaretlemiyordu; her bir işaretleme, o üvey annenin bakışına bir cevap, babasının sessizliğine bir haykırıştı.</p>
<p>Sınav çıkışı tekrar kağıt arabasının koluna yapıştığında, gökyüzüne bakıp içinden fısıldadı: "Görüyorsun değil mi anne? Ben hâlâ buradayım. Ben okuyorum. Sokaklar beni yutamadı, ben sokağı yendim!"</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>AHDE VEFA</title>
<link>https://fikirizleri.com/ahde-vefa</link>
<guid>https://fikirizleri.com/ahde-vefa</guid>
<description><![CDATA[ Bir can dostuna verilen en zor sözün ve sarsıcı bir vedanın hikayesi. Ate&#039;nin anısına... ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202606/image_870x580_6a26e78235c56.webp" length="49052" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 27 May 2026 22:18:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>İlkim MK</dc:creator>
<media:keywords>Ahde Vefa, Ate, Can Dostu, E-kitap, Sadakat, Veda.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Bir canın huzuru için kalbinin sesini susturanların hikayesi: Ahde Vefa."</p>
<p>— Google Play Kitaplar</p>
<p></p>
<p>Bazen en büyük fedakarlık, kendinden vazgeçmektir. Başkasının huzuru için kendi kalbine kilit vuranların sızısı çok başkadır... </p>
<p>​Sizce birini mutlu etmek için kendi kalbini susturmak sadakat midir, yoksa kendine haksızlık mı?</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>MERAK EDENLER GEÇEBİLİR</title>
<link>https://fikirizleri.com/merak-edenler-gecebilir</link>
<guid>https://fikirizleri.com/merak-edenler-gecebilir</guid>
<description><![CDATA[ Bazı soruların cevabı kitaplarda yazmaz…
Bazıları yıldızlarda saklıdır. 
Atlas, Pera ve Işık’ın Gökyüzü Saati ile çıktıkları bu büyülü yolculukta; merakın, anıların ve gökyüzünün gizemli dünyasına adım atın. Çünkü bazen cevaplar konuşarak değil… rüzgârla gelir. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_6a147b4e29118.webp" length="66554" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 22 May 2026 21:40:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Dilek sarıkaya</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Atlasın maceraları 1</p>
<p>MERAK EDENLER GEÇEBİLİR</p>
<p>Bir zamanlar, dağların gökyüzüne değdiği sakin bir vadide Atlas adında bir çocuk yaşarmış. Atlas’ın en sevdiği şey soru sormakmış. Öyle sıradan sorular değil… İnsanların bazen düşünüp de dile getirmediği tuhaf, derin ve büyülü sorular…   Bir gün okul çıkışı arkadaşları Pera ve Işık’la birlikte dere kenarında otururlarken. Atlas yine dalmış gitmiş göğe bakıyordu.  Pera, “Yine ne düşünüyorsun Atlas?” diye sordu.     Atlas gözlerini ayırmadan  “Gökyüzünün neden bir sınırı yok?” diyerek cevapladı. Işık küçük bir taş alıp dereye atarken “Belki vardır ama insanlar ulaşamasın diye gizlenmiştir.” dedi.  Atlas “Bence gökyüzü insanın içindeki merak gibi… Sonu yok.”  O sırada yaşlı bir adam yanlarından geçiyordu. Sırtında eski bir çanta, elinde tahta bir baston vardı.Çocukların konuşmalarını duyunca durup. “Bazı soruların cevabı kitaplarda olmaz çocuklar," dedi gülümseyerek. “Onları görmek gerekir.”  Atlas heyecanlanmıştı.  “Nasıl yani?” diye sorduğunda.  Adam cebinden küçük, yuvarlak bir saat çıkardı bu saatin akrebiyle yelkovanı yoktu. İçinde minik yıldızlar dönüyordu.  “Bu, Gökyüzü Saati,” dedi.  Yaşlı adam saati avucunda çevirirken gözleri uzaklara dalmıştı. “Bu saat bana ait değil,” dedi.  “Ben de yıllar önce onu başka birinden almıştım.”  Atlas “Peki siz hiç yıldızlara dokundunuz mu?” diye sordu. Yaşlı adam gülümseyerek.  “Bir zamanlar ben de çok soru sorardım,” dedi.  “Sonra cevapların hepsini istememeyi öğrendim.”            “Bu saat gerçekten merak eden çocuklara yolu gösterir.”  Birden saat parlamaya başladı.  Etraflarındaki dünya sis gibi dalgalanıyordu. Sis çekilirken ayaklarının altındaki dere kaybolmuştu. Yerini pamuk gibi bulutlar almış, gökyüzü sanki yürünebilen bir denize dönüşmüştü.  Pera korkuyla Atlas’ın koluna sarılmıştı.  “Aşağı bakmayacağım… Aşağı bakmayacağım…”  Ama Atlas çoktan etrafı incelemeye başlamıştı bile. Bulutların arasında ışıklarla örülü ince yollar vardı. Kuşlar yıldız tozları bırakıyordu arkalarında. İleride dev bir kapı vardı.  Kapının taşlarına küçük isimler kazınmış bazıları ise silinmişti. Atlas parmaklarını taşın üzerinde gezdirdi. “Bunlar ne?” diye sordu.      Yaşlı adam bastonuna yaslanarak. “Merak edip geçenlerin izleri” dedi. Kapının üzerinde ise “Merak Edenler Geçebilir” yazıyordu.  Kapı açıldığında içerisi gece gibi karanlıktı, tavanda binlerce yıldız parlıyordu.  Atlas hayranlıkla “Eğer yıldızlara dokunabilseydik ne olurdu?” diye sordu. Tam o anda küçük bir yıldız yerinden kopup Atlas’ın önüne geldi.  Titrek ama sıcak bir ışığı vardı. Atlas elini uzatıp dokunduğu an kulaklarında kahkahalar yankılanmaya başladı. Çocukluğundan güzel anılar, annesinin sesi, yağmur kokusu, arkadaşlarının gülüşleri birer birer içine dolmuştu.  Şaşkınlıkla geri çekilirken..  “Yıldız anıları saklıyor…” dedi.  Yaşlı adam evet “İnsanların kalplerinde unutmadıkları güzel şeyler göğe yükselir” dedi.  Pera da bir yıldıza dokundu.  Bir anda küçükken kaybettiği oyuncağını hatırlayıp gülmeye başladı. Işık ise gözlerini kapatmıştı.  “Ben insanların birbirine bağırmadığı sessiz bir dünya gördüm…” derken büyük bir rüzgâr çıktı bulutların arasından dolaşıp uzun bir uğultuya dönüşüyordu. Atlas gözlerini kısarak..  “Rüzgârın bir sesi olsaydı bize ne söylerdi?”  O anda uğultu sanki konuşmaya başlamıştı.     “Koşmayı bırakın…”                  “Gökyüzüne bakın…”                    “Birbirinizi kırmayın…”                        “Küçük şeylerin değerini unutmayın…” Pera şaşkınlıkla etrafına bakınıyordu. “Gerçekten konuşuyor…”  “Hayır,” dedi yaşlı adam.  “Sadece dinlemeyi öğrendiniz.”  Çocuklar sessizleşmişti.   İlk kez rüzgârın içinde yalnızca ses değil, duygu olduğunu hissetmişlerdi. Tam o sırada yer sarsılıp, bulut yollar çatlamış, gökyüzü kararmıştı.  Yıldızların ışığı titrerken rüzgâr sustu. Gökyüzündeki mavilik yavaş yavaş koyulaşırken Atlas ilk kez korkuyu hissetti.  Atlas korkuyla “Ne oluyor?” diye bağırıyordu.  Yaşlı adam göğe bakarak.  “Dünya yavaşlıyor…” Bir anda her şey durmuştu.  Rüzgâr kesilmiş, bulutlar hareket etmiyor, kuşlar ise havada donup kalmış gibiydi.  Atlas’ın kalbi hızla atıyordu.  “Dünya dönmeyi bıraksaydı neler yaşanırdı?” diye sordu. Yaşlı adam elini uzattığında.  Bir tarafta güneşin hiç batmadığını, toprağın çatlayıp ağaçların yandığını, karanlığın hiç bitmediğini, göstererek diğer tarafa döndü orada ise.. Denizlerin buz tuttuğunu,  dev dalgaların kıyıları yuttuğunu ve insanların korkuyla göğe baktığını göstererek.  “Dünya dönmeyi bırakırsa denge bozulur,” dedi yaşlı adam. “Hayat hareketle devam eder.” Atlas derin bir nefes alarak.  Belki insanlar da dünya gibidir.  Üzülür, yorulur, korkar…  Ama yine de devam etmek zorundadırlar.  Bir süre sonra Gökyüzü Saati yeniden parlamaya bulutlar dönmeye başlamıştı.  Ve çocuklar bir anda yeniden dere kenarında buldular kendilerini. Sanki hiç gitmemişler gibi güneş yeni batıyordu.  Pera “Gerçek miydi bu?” diye soruyordu.   Işık “Bence bazı şeylerin gerçek olması için görülmesi gerekmez” diye cevaplarken.. Atlas gökyüzüne bakıyordu.  Artık yıldızlar ona eskisi gibi görünmüyordu. Sanki her biri bir hikâye taşıyordu. Çocuklar evlerine gitmek üzere yola çıkarken Atlas dönüp seslendi.  “Sizin adınız neydi?”  Yaşlı adam rüzgâra bakıp gülümsedi. “Merak edenler bana hep başka isimler verdi.” dedi.  Aslında. “o da eskiden Gökyüzü Saati’ni taşıyan bir çocuktu. ” Çocuklar gittikten sonra yaşlı adam dere kenarında yalnız kaldı. Gökyüzü Saatini açtı.  İçindeki yıldızlardan biri parlarken yıldızın içinde küçük bir çocuk görünüyordu.  Çocuk… gençliğindeki kendisiydi. Acaba o da bir zamanlar Atlas mıydı?  Ve o gece Atlas uyumadan önce pencereyi açıp rüzgârı dinledi.   Bazen cevaplar konuşarak değil…  Eserek gelirmiş ve dinlemeyi bilirsen ne söylediğini 'de duyabirsin. “Belki de gökyüzü hiçbir zaman cevap vermiyordu. Sadece merak edenleri dinliyordu.”       </p>
<p>              DİLEK SARIKAYA</p>
<p>Menajer : ilayda Can &amp; Dilara sarıkaya</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>MAZİDEKİ EYLÜL</title>
<link>https://fikirizleri.com/mazideki-eylul</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mazideki-eylul</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_6a0b3d0044ef7.webp" length="22528" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 22 May 2026 11:47:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>İlkim MK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Gecenin bir yarısı mutfağa su içmeye kalktığımda, evin içindeki sessizliğin her zamankinden daha ağır, daha yoğun olduğunu fark ettim. Hava sanki asılı kalmış, saatlerin tik takları bile yorulmuştu. Koridorun o zifiri karanlığında ilerlerken, pencerenin önünde bir gölgeyle burun buruna geldim. Önce bir an nefesim kesildi, bir hayaletle karşılaştığımı sandım. Ama o geniş omuzlar ve o sarsılmaz duruş Hüseyin Enişteme aitti.</p>
<p>​Pencerenin pervazına ellerini dayamış, dışarıdaki karanlığa değil, o karanlığın içindeki bir hayalete bakar gibi fısıldıyordu: "Sonunda döndü işte... Toprak bile kabul etmedi o günahı, geri getirdi kapımıza."</p>
<p>​Bu sözler, boşlukta savrulan kuru bir yaprak gibi değil, bir kurşun gibi ağır ve soğuk bir şekilde koridorun parkelerine düştü. Nefesimi tuttum, sırtımı buz gibi duvara yasladım.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HALİKARNAS BALIKÇISI &amp; AGANTA BURİNA BURİTANA</title>
<link>https://fikirizleri.com/halikarnas-balikcisi-aganta-burina-buritana</link>
<guid>https://fikirizleri.com/halikarnas-balikcisi-aganta-burina-buritana</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_6a0c7a7f76d54.webp" length="80182" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 18 May 2026 15:54:04 +0300</pubDate>
<dc:creator>Betül Uzuntarla</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><strong>Yazarı: </strong>Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı)                                             </p>
<p class="MsoNormal"><span><strong>Kitap Adı:</strong> Aganta Burina Burinata                  </span></p>
<p class="MsoNormal"><span><strong>Yayın Tarihi: </strong>1980                                          </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Y</span><span><strong>ayınevi:</strong> Bilgi Yayınevi                                   </span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span><strong>Sayfa Sayısı</strong>: 231</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kitap Tahlili:                                                      </span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>   Kitabın yazarı Halikarnas Balıkçısı, hikâye ve romanlarında deniz insanlarını bize tanıtırken, "denize bağlı olarak güzelliği, özgürlüğü, başkaldırıyı, insanoğlunun geçmişteki ve gelecekteki arayışlarını, kayıplarını, bunalımlarını, korkularını; ışığı kırar gibi kendiliğinden, alabildiğine etkin bir anlatımla ortaya koyarak, çağdaş insancıl bakışla eski uygarlıklar arasındaki bağları da göstermiştir. Aganta Burina Burinata da böyle içeriği olan bir kitaptır.</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span> Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı'nın ilk okuduğum kitabı olan Aganta Burina Burinata kitabı, babasının tüm engellemelerine rağmen deniz sevgisini içinde büyütüp tüm damarlarında deniz sevgisini yaşatan Mahmut karakterinin hayatını konu alıyor. Babası, amcaları ve etrafında gördüğü herkes gemici olması ve girdiği her sokağın sonunun denize çıkması ile denizi sevmemesi mümkün olamamıştır. Böylelikle içindeki sevgi ile gemici olmuştur ama hayatın akışı içerisinde bir müddet gemicilikten ayrılması gerekmiştir. Romanda geçen her olayda Mahmut'un tüm duygu ve düşüncelerine detaylı şekilde yer verilirken betimlemeler sayesinde ana karakter ile beraber olayları beraber yaşıyorsunuz. Öyle ki yeri geliyor Mahmut oluyorsunuz yeri geliyor dümeni elinize alıyorsunuz; yazarla beraber olaylara çıkarımlar yapıyorsunuz ve verdiği mesajları yaşayarak algılıyorsunuz. Deniz yaşamını tanımak isteyenlere, denizden, dalgalardan, gemiden, dümenden doğru kendi dünyasına bakmak isteyenlere, tavsiyemdir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span><strong>Alıntılar: </strong> </span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span><span style="font-family: Calibri;">-</span></span><span> "İnsan çeşitli yerlerde ölür- ne bileyim, dağda, taşta, savaş alanlarında- ama, denizden başka her yerde bir izi, bir kemiği, dikili bir mezar taşı kalır. Denizde bozulan denizcinin ise, tıpkı bir hülya, bir rüya gibi, tam bir kayboluşu, bir silinişi vardır."</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span><span style="font-family: Calibri;">-</span></span><span> "İnsan, keşfetmek, öteye varmak, yeniye açılmak özleyişiyle ceviz kabuğu kadar bir tekneye biner, iki buçuk arşın bez parçasıyla göklerin rüzgârını çalar da, el âlemin muhakkak ölümüdür, deliliktir diye bağrışıp ayak diremelerine kulak asmadan açılır gider ve yeni dünyalar, yeni âlemler bulur. Ne biçim dünyaya doğmuştum ben? "</span><span>Güzel"</span><span> diyordum, güzel dediğime dönüp bakmıyorlardı bile. "</span><span><span style="font-family: Calibri;">İ</span></span><span>yi" d</span><span>iyordum, omuz silkiyorlardı."</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span><span style="font-family: Calibri;">- </span></span><span>"Ne var ki daha çocuktum. Çoğu büyüğüm olan insanlarda bir güzellik, bir iyilikle bir doğruluğun bulunduğuna inanıyordum."</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span><span style="font-family: Calibri;">- </span></span><span> "Birlikte çalışıp birlikte çile çeken insanlar birbirlerine öyle bağlanıyorlar ki, bir kısım buz, bir kısmı da ateş olsa, birbirine uyup can ciğer kardeş oluyorlar.”</span><span><o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>DÜNDEN KALANLAR 3. Bölüm &amp;quot;Aysun&amp;quot;</title>
<link>https://fikirizleri.com/dunden-kalanlar-3-boelum-aysun</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dunden-kalanlar-3-boelum-aysun</guid>
<description><![CDATA[ Gizemin yeni halkası Aysun... ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_6a08ac4c21300.webp" length="19370" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 17 May 2026 20:43:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aysun Ertaş</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><b><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span></span></b><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"><span style="font-size: 12pt;">2025...İstanbul</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt;"><b><span style="line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span></span></b><span style="line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;">Akıllı telefon Muse grubunun<i> Map of the Problematique</i> şarkısını bangır bangır çalıyordu. Şarkının dinamik ve hafif karanlık melodisi tıpkı kendi gibi bir odanın içinde yankılanıyordu. Açık pencerelerden içeri dolan rüzgarla<b> </b>uçuşan koyu gri perdelerle uzun beyaz tüller, açık gri renkli duvarların üzerinde akşam güneşinin son ışıklarıyla grotesk gölge oyunları oynuyordu. <b><span style="mso-spacerun: yes;"> </span></b>Hafif bir eğimle batıya bakan pencerelerden içeriye düşmeyi başaran tek bir ışık hüzmesi bu tabloya son dokunuşu yapıp ortama uhrevi bir hava veriyordu ama odanın sahibesi bu görsel şöleni fark edecek durumda değildi. Kızgın ve nefes nefeseydi.<o:p></o:p></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Ev sahibesinin adı Aysun’du. Kırklı yaşlarındaydı. Biraz düzenbaz olması göz ardı edilirse çok yaman bir gazeteciydi. İyi bir haberin kokusunu günlerce öncesinden alabilirdi. Ayrıca sektörde ellerini hiç çekinmeden rahatça kirletebilmesiyle meşhurdu. Şimdi yine çok gizli bir örgütün peşine düşmüştü. Ciddi bir kara para aklama ve dolandırıcılık çetesiydi araştırdığı. Saim, yani her türlü ortama girebilen köstebek ve müthiş hacker onun bir numaralı yardımcısıydı. Saim neredeyse hayatı pahasına ona müthiş bilgiler bulmuş ve bir belleğe kaydetmişti ama gel gör ki Aysun onu daha dizüstü bilgisayarına bile takamıyordu. Neredeyse anında söylenmeye başlamıştı bile. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>Kızgındı, çünkü tam da yıllardır araştırdığı bir konunun<b> </b>delillerinin olduğu flash belleği bir heyecanla yere düşürmüştü. Nefes nefeseydi çünkü artık eskisi gibi zayıf değildi<b>, </b>göbeği yüzünden eğilemiyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Flash bellek de çalışma masasıyla duvarın buluştuğu o en zor noktaya girmişti işte<b>. </b>Aysun söylene söylene eğilip tam da belleği eline aldığında telefonundaki Muse susmuş yerine yumuşak bir gitar sesi ortalığı doldurmuştu. Kadının telefonu hep en olmadık zamanlarda çalardı, eh bunda şimdi de bir değişiklik olmamıştı. Aysun çalan telefonu duyunca bir refleksle ayağa kalkmak istedi ve kafasını bir güzel masanın alt kısmına vurdu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Hay ananı!”<b> </b>deyip elinde flash bellekle masanın altından güç bela çıktı. Canı o kadar yanmıştı ki gözünden birkaç damla yaş inmişti. Can havliyle kalktı. Gözünün önünde yıldızlar uçuşuyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span><i>Vay anasını çizgi filmlerdeki şu olay gerçekmiş ha!</i> <i>Başını çarpınca yıldızları sayıyormuşsun gerçekten!<span style="mso-spacerun: yes;">  </span></i>diye düşündü elleri otomatik olarak telefonunu bulup onu açarken. Hayattaki en değerlilerinden biri arıyordu, kafatası boynunun üzerinde bir kafa daha oluşturacak şekilde şişse bile o telefonu açardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Aloooo,” dedi capcanlı bir ses.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Özlem! Naber, napıyorsun!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Aysun yine ne oldu? Sesin bir tuhaf…”</span><o:p></o:p></span><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="font-size: 12pt;"></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;">“Kız senin üçüncü gözün falan ya da her ne zımbırtıysa adı işte o gerçekten açık ha! Birkaç saniye önce kafamı çarptım!”<i> <o:p></o:p></i></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt;"><i><span style="line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span></span></i><span style="line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Yani şaşırdım dersem yalan olur... ama Aysuncuğum bu senin her zamanki halin! Sürekli ya bir tarafını kesersin, ya çarparsın ya da düşersin! Allah’a emanet yaşıyorsun resmen! Dur ya kafamı karıştırma! Seni şey için aradım ben… o geri zekalı ile konuşmuyorsun değil mi?”<o:p></o:p></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span><i>Ya bu kız gerçekten erenlere karışmış!</i> diye düşündü Aysun. Hafiften ürpermişti. <i>Özlem ve sezgileri üzerine kitap yazılır vallahi!<span style="mso-spacerun: yes;">  </span></i><span style="mso-spacerun: yes;">   </span><i><o:p></o:p></i></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt;"><i><span style="line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span></span></i><span style="line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Zihni bunları söylerken ağzı tam tersini söyledi: “Yok canım ne konuşması! Yüzünü bile görmüyorum o salağın!”<o:p></o:p></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“İnşallah öyledir!” dedi Özlem. Derin bir nefes aldı. Aysun kadim arkadaşının ona çok önemli bir şey söyleyeceğini anında anladı. Hep kritik bir şeyleri dile getirmeden önce derin bir nefes alırdı Özlem. Nitekim “Şu turne uzayacak bir ay daha. İzmir’in ilçeleri de bizim oyun için sıraya girmişler. Tire ve Bergama’da da oynayacağız! Sen annemle babamı arada kontrol eder misin? Umut çocuklara ancak yetiyor.” diye gelmişti nefesin devamı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Elbette,” dedi Aysun. Bariz bir şekilde rahatlamıştı ve Özlem şu anda kendinin rahatlayıveren yüzünü görmediği için de çok memnundu. Yoksa anında hala Serkan’la görüştüğünü anlardı. Aslında Serkan’la Özlem arasında kalsa doğrudan Özlem’i seçerdi ama Serkan şu anda ona çok lazımdı. Bunu da Özlem’e anlatamazdı. Özlem’in etik kuralları adeta demirdenken Aysun’unkiler deyim yerindeyse neredeyse lastik gibiydi. O yüzden Özlem en yakın arkadaşının sevgilisinin bir suç örgütü lideri olduğunu kabul edemezdi ki etmemişti de zaten. O yüzden Özlem işinde gücünde, evli, mutlu, çocukluyken Aysun yalnız, hayattan hapse girmek dahil her türlü kazığı yemiş, acı çekmektense acı çektiren olmayı yeğlemiş biriydi. Gerçi hapse kendi hırsı yüzünden girmişti ya neyse…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>Odayı bir kez daha dolduran gitar sesini duyunca zihnindeki yıldızlar bu kez Aysun’un gözlerine geçmişti. Bu kez arayanın Serkan olduğunu çok iyi biliyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Telefon ekranında Serkan’ın adını görür görmez gözlerindeki sevinç ışıltısı yerini avının peşine düşmüş bir yırtıcı parıltısına bırakmıştı. Telefonu açtı ama az önce gözlerinin içinde beliriveren yırtıcıdan<span style="mso-spacerun: yes;">   </span>şimdi eser yoktu. Adeta ete kemiğe bürünmüş dişil enerjiydi konuşan.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Aloooo,” dedi Aysun. “O” ları hafif kısık ve uzatarak söylemişti. Bunun Serkan’ın içini nasıl titrettiğini çok iyi biliyordu.<span style="mso-spacerun: yes;">              </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Hayatım!” dedi Serkan. Onun sesi de güneşte hafiften erimeye başlamış dondurma gibiydi. “Sokağın başındayım, hadi aşağıya gel… Aslında düşündüm de evde mi kalsak!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Hayatta olmaz Serkan! Henüz seni affetmedim ona göre!”<span style="mso-spacerun: yes;">          </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Öfff tamam, tamam! Hadi birlikte vakit geçirelim ona da tamam…” dedi Serkan. Sesi bu kez oldukça rahatsız bir şekilde tınlıyordu. Aysun genç adamın yakışıklı yüzünde belirmiş minik ter damlalarını görür gibi oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Çıkar ağzındaki baklayı Serkan!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>“Ya her şeyi anlarım kızım tamam da… Hani sinemaya gidelim, yürüyüş yapalım, hatta anasını satayım alışverişe bile gidelim, ben senin torbalarını taşıyayım falan ama gözünü seveyim poligon nedir ya!”</span> <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span><span style="font-size: 12pt;">“Hayır, poligona gideceğiz ve itiraz istemiyorum!”</span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“İyi de neden?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Çünkü sen poligona gitmek istemiyorsun ve inan bana ben de sana bu şekilde işkence etmeye bayılıyorum!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Hattın iki ucunda da kısa süreli bir sessizlik olmuştu. Uzun süredir Aysun’la Serkan’ın ilişkisi bir satranç oyununa dönmüştü. İkili birbirini seviyor mu yoksa nefret mi ediyor belli değildi ama tek bir gerçek vardı ki o da ilişkileri artık karşılıklı hamleler üzerine kuruluydu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“İyi tamam ya!” dedi Serkan. “Hadi aşağı in bekliyorum!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>Bu partiyi Aysun kazanmıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>Hayıflanarak elindeki flash belleğe baktı ama tereddüt etmeden onu masaya bırakıp üzerine deri ceketini giydi ve dışarı çıktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Aysun gür, siyah dalgalı saçlarını savurarak apartmandan çıktı. Haziran başıydı ve hava muhteşemdi. Beykoz’un güzel yaz akşamına adımını atar atmaz <i>Ya acaba gerçekten dışarıda mı vakit geçirsek?</i> diye aklından geçirdi. Derken gözleri Volvo XC 60’ın içinde kasıla kasıla oturan genç adama takıldı. Fikir aklına geldiği çabuklukla uçtu gitti, çünkü Serkan, yakışıklı esmer yüzündeki ela gözlerini ona kilitlemişti. Kadını görür görmez anında bir gülüş oturdu yüzüne.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“OOO Kraliçem! Hoş geldiniz!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Merhaba hayatım!” Aysun tek hamlede arabaya bindi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Eee anlat bakalım!” dedi Serkan. “Yine kimin peşine düştün sen?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Aaaa nereden anladın büyük bir balığın peşine düştüğümü?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Nereden olacak pençelerin çıkmış! Konuşurken bile belli oluyor!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>Aysun birden çınlayan o meşhur kahkahasını attı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Akıllı adamsın vesselam!” deyip gülmeye devam etti. Serkan, Aysun’un bitmeyen enerjisine ve neşesine hayrandı. İçte içe kadının keskin zekasına da hayrandı… ancak bu zeka onu bazen korkuttuğu için bu sulara girmezdi hiç. Aysun… Aysun Hale’den ne kadar da farklıydı! Hale’den önce Aysun’la karşılaşsaydım dediği çok zamanlar olmuştu. Hale buz, Aysun ateşti. Hale yalan dolandı, Aysun gerçek. İki kadın da güçlüydü ama Hale ona ihtiyaç duymazken Aysun duyardı ama aynı muhtaç Aysun canı yanarsa çok tehlikeli biri olabilirdi. Kadın bu yüzden Serkan’ın yumuşak karnıydı. Serkan onu biraz da kendi ve Hale’nin güvenliği için gözünün önünde bulunduruyordu. Günün sonunda Serkan’ın hayatında iki önemli kadın vardı. Serkan’ın kalbi ve aklını ikiye bölen kadınlardı bunlar. Aklına Aysun, kalbine Hale hükmediyordu. Çok önemli diğer bir organına kısa süreli hükmedenleri zaten saymıyordu Serkan.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Bu işte tek bir sıkıntılı nokta vardı. Aysun Hale’yi yaklaşık altı ay önce öğrenmişti. Öğrenmişti ve Serkan, İsrafil’in Sur’a üflemesinin ne demek olabileceğinin ufak bir fragmanını görmüştü. Türlü yalan dolanla Hale ile sadece iş ortaklığı olduğunu Aysun’a anlatıncaya kadar akla karayı seçmişti. Sonunda ikna edebilmişti neyse ki. Şimdi de şüphe çekmemek, biricik aşkı Hale’yi güvende tutabilmek için Aysun’un her türlü kaprisine katlanıyordu. İşin gerçeği şuydu ki Aysun mükemmel bir gazeteciydi ve şimdi kokusunu aldığı yeni suç örgütünün gizli lideri Serkan’dı. Hale de kara paralarını akladığı özel bankanın müdiresiydi. Aysun’a inşaat işine girdiğine ve eski </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;">işleri bıraktığına dair yemin üzerine yemin etmişti. Yine de Aysun’un hiç olmadık bir şeyden başlayıp hiç olmadık yollardan ilerleyerek hangi sonuçlara ulaşabileceğini daha önce kendi gözleriyle görmüştü. Kendini bazen kasırgaya göz dikmiş bir rüzgar gülü gibi hissetmesine neden oluyordu bu kadın.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Serkan Aysun’u yeniden ikna etmişti etmesine ama kadının fazlasıyla ateşli tabiatında bu kez insanı üşüten bir şey vardı. Dört ay önce birden oluvermişti bu. Aysun boğazın kenarındaki buluşmak için sözleştikleri yere gözlerinde ilk kez görülen bir duyguyla gelip oturmuştu. Serkan bunu nasıl tarif edeceğini tam bilememişti. Panik dese değildi, korku dese değildi, üzüntü dese değildi… Hesaplaşma diyecekti neredeyse… İçsel bir hesaplaşma… İyi de kiminle veya neyle…O içsel şey her neydiyse artık Aysun o soğuk ocak gününden beri değişmişti ve bu değişiklik Serkan’ı daha çok korkutur olmuştu. Kadın iki hafta önce ancak rahatlamıştı. Serkan onu iki hafta önce iri gri gözleri olan başarılı ressam Hediye Betül Akat’ın sergisinden aldığından beri öyleydi. Değişik bir enerji gelmişti ona, şu poligon işi de o zamandan kalmaydı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>İkili kendi dünyalarına dalmış ve sessizce poligona kadar gelmişlerdi. Serkan suratını asa asa Aysun’un peşi sıra içeri girdi. Poligon boştu. Hemen kulaklıkları takıp silahları kaptılar. Önce Aysun ateş etti, hepsi karavanaydı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Allahtan ateş etmek için ellerimi değil de aklımı kullanıyorum,” dedi kahkaha atarak.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Her seferinde vurabildiğini sanmıyorum onda da!” deyip güldü Serkan da.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Evet!” dedi Aysun sesinde oldukça zehirli bir tonla. “Yapabilseydim o Hale denen şıllığın kafasına sıkardım önce!” Yüreği hop eden Serkan Aysun’un sesinden ve gözlerinden damlayan o koyu yeşil zehri adeta görebildiğini düşündü bir an.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Sana o kadınla aramızda öyle bir şey yok demiştim!” giderek sinirleniyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Ah! Telefon kayıtlarınız öyle demiyor ama!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Onlar senden önceydi kaç kere söyleyeceğim sana!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Serkan bu noktada aklıyla gurur duydu. Aysun’la tanışır tanışmaz onun kendi için (işleri için ama kalbi için değil) çok önemli olacağını anlamış Hale ile görüşmek için başka bir hat ve telefon bulmuştu. Birkaç kez Hale’yi eski telefondan aramış, bunu da Aysun’a Hale ile yaptığı ayrılık görüşmesinin kayıtları olarak göstermişti. Dolayısıyla Hale sadece eski gözü yaşlı mağdur sevgili pozisyonuna düşmüş, Aysun da böylece sonradan gelip de “yuva yıkan” ikinci kadın oluvermişti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Aaaahhh sen sinek küçük ama mide bulandırır lafını hiç duymamışsın galiba be canım! O kadın yine de senin etrafında! Biliyor musun? Eğer yapabilsem gerçekten şu silahı alır onun ağzına sokar ve sıkabildiğim kadar sıkarım!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Yeter dedim Aysun!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Ah hani o kadın hiçbir şeyindi! Neden bir anda koruyorsun şimdi onu!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“YETER DEDİM SANA!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Aranızda hala bir şeyler var değil mi ha Serkan!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>Aysun giderek Serkan’a sokulmuştu. Kendi küçücük boyuna bakmadan upuzun boylu adamın gözlerinin içine bakıyordu. Serkan ciddi ciddi tehdit altından hissetmişti kendini.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“YETER DEDİM LAN YETEEEERRRRR!” dedi ve poligondaki zavallı kağıt adama tam on el ateş etti. İkisi hariç sekiz adet kurşun hedefi on ikiden vurmuştu. diğer iki adet de karavana sayılmazdı hani.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“İŞTE BU BENİM SEVGİLİM YAAAA HEYT BE!” deyip alkışlamaya başlamıştı Aysun.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Ne … neler oluyor be!” diyebildi Serkan soluk soluğa. Fazlasıyla adrenalin salgılamıştı. Kalbi çarpıyordu ve ağzı kupkuruydu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Abi sen ne yaptın ya!” dedi şaşkınlıkla dolu bir ses. “Abi buranın rekorunu kırdın! Hey maşallah benim abime!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Ufak tefek, kel kafalı ve gözleri şaşkınlıkla açılmış bir adam içeriye girmiş, zavallı kağıt hedefe bakıyordu. Aysun o çınlayan berrak kahkahasını atıp adama karşılık verdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Sinirlendirmezsen bir halt yapamıyor da sinirlenince içinden bir keskin nişancı çıkıyor!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Ha yani derdiniz buydu öyle mi Aysun Hanım!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>Aysun Serkan’ın gözlerinin içine bakıp işveli bir şekilde başını evet anlamında salladı. Serkan derin bir nefes alıp güldü. “Te Allah’ım nelerle sınıyorsun beni!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Aaa ama bunu kanıtlamamız gerek! Değil mi abi?” diye sordu Aysun kel kafalı adama. Adam sanki bu fırsatı bekliyormuşçasına taramalı tüfek gibi söze girdi:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Abi gözünü seveyim ben buranın sahibiyim! Seni şu mahvettiğin kağıt hedefle fotoğraflarını çekip sosyal medyaya koyayım ha abim olur mu? Reklam yapayım biraz!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“E iyi hadi yap madem!” deyip kasıla kasıla poz verdi Serkan. Halinden memnundu. Aysun’un güzel gözleri ve saçları da fotoğrafı doldurmuştu. Yanında hoş bir kadınla on ikiden hedefini vurmuş zengin ve yakışıklı bir adam olarak sosyal medyada yer almayı hangi erkek istemezdi ki?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span><i>Reklamın iyisi kötüsü olmaz, </i>diye düşündü yanındaki Aysun’a bakarken. Helal olsun ne de güzel oynamıştı Aysun rolünü.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span><i>Gerçekten rol müydü acaba?</i> dedi çok derinlerinden bir ses. <i>Roldü tabii ya ne olacaktı. </i>diye sertçe yanıtladı içindeki bu zayıf sesi Serkan. <i>Bu kadın değil mi içten içe başka bir kadını sevdiğimi anlamasına rağmen benim arkamdan ağlayan hatta intihara kalkan? Arkadaşı Özlem olmasa başaracaktı da… Aysun ateşten bir gömlek gibi ayarı kaçırırsam beni de yakar Hale’mi de… O yüzden ona çok dikkat etmeliyim… Hepsi bu…<o:p></o:p></i></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt;"><i><span style="line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span></span></i><span style="line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;">İçsel teskin konuşmasından sonra Aysun’la yemek yemişler ve Kanlıca sahilde yürüyüşe çıkmışlardı. Aysun’un çok sevdiği Kanlıca yoğurdunu da yemişlerdi tabii. Kadın yine onu çokça güldürmüştü. Bazen hayatında sadece Aysun olsun istiyordu ama bu anlar çok nadiren geliyordu. Bu akşamın başlangıcında olmasa da geri kalanında hissettiği buydu. Hatta gecenin geri kalanını kadının evinde geçirirken de aklında bu vardı. Hale uzak bir düş gibiydi, asla ulaşılamayacak bir düş gibi…<o:p></o:p></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Serkan, Aysun’un yatağında uyur ve uykusunda imkansız düşlerinin peşinde koşarken Aysun gayet uyanıktı ve gerçeklerin peşindeydi. Serkan çalışırken onu rahatsız etmesin diye adamın içtiği sodaya uyku ilacı karıştırmıştı. Serkan derin nefeslerle uyurken Aysun flash belleği bilgisayarına takmıştı ve ekranda açılan görüntüye sandalyesine mıhlanmışçasına bakıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;">Tam bu sırada telefonu çaldı. Arayan Saim’di.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Aysun naber?” dedi derinden gelen robotik bir ses.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Ayyyy… Benimle de mi bu zımbırtıdan konuşacaksın Saim? Biraz rahat olsana ya!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Seni kimin dinlediğini hiç bilemezsin!” dedi Saim’in yapay zeka ile değiştirilmiş sesi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>“Seninle tam da bu yüzden iş birliği yapıyorum sanki ha?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>“Tedbirli olmak sonradan dövünmekten iyidir Aysuncuğum! Hoş sen tedbir falan nedir bilmezsin ama ben varım Allahtan yanında.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>Aysun gözlerini devirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>“Haberleri gördün mü?” diye devam etti Saim.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>“Gördüm! Veli Tanbudak’la Deniz Polatkan’ı anladım ama şu şef ve motokrosçuyla ne ilgisi var bir türlü anlayamadım! Bu adamlar kim suç örgütü içinde olmak kim Saim?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Eh biraz araştırırsan bulursun! Gazeteci ruhunu göster bakalım! Gerçi ben sana büyük bir kıyak geçip seni asıl gerçeğe götürecek kişinin adını vereceğim!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Söyle!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Saim Aysun’a kadının tüylerini diken diken eden ismi söylediğinde Aysun çoktan ekrandaki görüntülere odaklanmıştı.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Görüntüler, hareketli Türkiye gündeminde kendilerine haber payesi verilmeyen ama hepsi de Aysun’un beyninde depremler yaratan cinsten şeylerdi. Toplam dört adetti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Birinci haberde kurnaz bir borsacının durdurulamaz yükselişi vardı. Veli Tanbudak delici mavi gözlerini kameraya dikip kollarını göğsünde kavuşturarak poz vermişti. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>İkinci haber Türkiye’nin yeni emlak kralıyla ilişkiliydi. Deniz Polatkan başında baretle İzmir’de denize karşı yükselen gökdelenlerin önünde ağız dolusu gülümseyerek poz vermişti. Ona <i>Türkiye’nin Trump’ı </i>diyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Üçüncü haber Michelin yıldızlı bir Türk şef ile ilişkiliydi. Emin Ezineli yirmi yedi yıl sonra ilk kez Türkiye’ye dönüyordu. Türk gastronomisi bayram ediyordu resmen. Emin şef içten ama hüzünlü bir gülüşle kameraya bakmıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Dördüncü haberse ünlü motokrosçu Cihan Derbent ile ilgiliydi. O da çok uzun zaman sonra Türkiye Motosiklet Federasyonun çağrısı üzerine Türkiye’ye geliyordu. Cihan bey oldukça afili kaskı ile poz vermişti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span><i>Demek oyunu böyle oynayacağız ha!</i> diye düşündü Aysun. Muhattabı henüz kendini belli etmemiş bir düşmandı. Aysun’un en sevdiği türden bir düşman…<i> Kedi fare oyunundan hoşlanıyorsun… Yalnız unutma bu oyunda kolaylıkla kediler fareye, fareler de kediye dönebilir. Senden başka kimse bu oyunu kuralsız oynayamaz sanıyorsun öyle mi… Öyleyse sana cehenneme hoş geldin demekten başka bir çarem yok!<o:p></o:p></i></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Gözleri Emin Ezineli’nin hafif hüzünlü gülümsemesine kilitlenmişti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman', serif;"><o:p> </o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aynı Film Kaç Kez Oynar?</title>
<link>https://fikirizleri.com/ayni-film-kac-kez-oynar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/ayni-film-kac-kez-oynar</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_6a09d52e3720f.webp" length="22908" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 17 May 2026 17:48:50 +0300</pubDate>
<dc:creator>Fikriye Kaya</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span>Hayat, çoğu zaman fark etmeden tekrar ettiğimiz sahnelerle dolu bir film gibidir. Aynı kişiler, aynı sözler, aynı çıkmazlar... </span></p>
<p><span>Değişen yalnızca mevsimlerdir. Peki ya sen? Aynı filmi kaç kez izlemeyi göze alırsın?</span></p>
<p><br><span>Bu kitap; yaşamda sıkışıp kaldığın döngüleri görmen, kırman ve dönüştürmen için kaleme alındı. </span></p>
<p><span>Her bölüm, kendi iç sesini duyman için bir davet; her kelime, yarına yeniden başlamak isteyen yanına uzanan bir el gibi...</span></p>
<p><br><span>"Aynı Film Kaç Kez Oynar?" sıradan bir kişisel gelişim kitabı değil; bu kitap bir fark ediş, bir yüzleşme ve en önemlisi bir özgürleşme çağrısıdır.</span></p>
<p><br><span>Eğer aynı hikâyede defalarca yaralanmaktan yorgunsan, bu kez filmin sonunu sen yazabilirsin.</span></p>
<p><span></span></p>
<p><span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyadan Sonra Bölüm 5</title>
<link>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-boelum-5</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-boelum-5</guid>
<description><![CDATA[ Bilimkurgu yazarları kaçınılmazı öngörür. Zaten kaçınılmaz olan felaketlerdir, çözümleri değil. İsaac Asimov ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_6a0847132e3e6.webp" length="51188" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 17 May 2026 13:32:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Osman Uyur</dc:creator>
<media:keywords>Bilim kurgu, Sosyal kurgu, Teknolojik gelişmeler.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>DÜNYADAN SONRA</b></span></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>BÖLÜM 2 KAÇINILMAZ</b></span></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>1. KISIM HER ŞEYE RAĞMEN: MAMUN</b></span></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>1 Haziran 2025</b></span></span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Aras, telefonun kamerasını o taze filizlere, çocukların bahçedeki neşeli koşturmacasına ve Aynur’un sabah güneşindeki silüetine doğrulttu. Deklanşöre bastığında, cihazın o bildik, pürüzsüz sesi yankılandı. Fotoğraflar mükemmeldi; netlik, ışık ve kompozisyon sanki kaos öncesi bir teknoloji dergisinden fırlamış gibiydi.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Eskiden olsa bu kareler saniyeler içinde binlerce beğeni alır, dünyanın öbür ucundaki bir yabancının ekranına düşerdi. Şimdi ise "paylaş" tuşuna bastığında, veri paketleri o dilsiz ve görünmez ağın içinde, alıcısı meçhul bir frekansta kaybolup gidiyordu. Aras, küçük komünlerinin huzurunu bütün dünyayla paylaşıyordu; ancak "bütün dünya" artık sadece o telefonun ekranı ve sistemin o meçhul merkezinden ibaretti.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Aynur, Aras’ın cihazıyla meşgul olduğunu görünce yanına yaklaştı. "Hala birilerine ulaşmaya mı çalışıyorsun?" Aras, ekranı karartıp cihazı cebine koydu. "Hayır," dedi acı bir tebessümle. "Sadece... Medeniyetin hala bir yerlerde kayıt tuttuğunu bilmelerini istiyorum. Boş bir odaya bağırmak gibi belki ama o odada birinin bizi dinlediğinden, bu görüntüleri bir yerlere istiflediğinden eminim." "Peki ya onlar?" diye sordu Aynur, eliyle köyün geri kalanındaki karanlık ve sessiz evleri işaret ederek. "Onlar için internet sadece pilleri bitmiş eski bir masal. Bizim bu ayrıcalığa sahip olmamız, onları daha çok yalnızlaştırmaz mı?" Aras sustu. İnternet, bir zamanlar dünyayı saran, herkesi birbirine düğümleyen bir ağdı; şimdiyse sadece seçilmiş bir azınlığın boynuna dolanan, altından bir kementten farksızdı. Herkesin kör olduğu bir dünyada, gören tek kişi olmanın ve bu "görüntüleri" sadece meçhul bir otoriteye sunmanın dayanılmaz ağırlığını omuzlarında hissetti.</span></span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">"İkinci telefonu neden açmadın?"</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Aras, elindeki cihaza bakıp; "Efrayim’e büyüyeceği zaman ona bir telefon alacağıma dair söz vermiştim. O cihaz ailelerimiz için. Herkesin adına Efrayim’e verelim, o açsın."<br>Aynur, bahçede koşturan çocukları izlerken iç geçirdi. "Çocuklar hiç olmadığı kadar özgürler artık. Efrayim henüz üç yaşında ama kimse onu eve sokamıyor. Her yaştan çocukla, akşama kadar sokaklarda oyun oynuyorlar. Biliyor musun? Bence tam çocuk olunacak zaman," dedi Aras.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Aynur başını onun omzuna yasladı. "Belki de kaybettiğimiz çocukluğumuzu geri kazanmak için en ideal zamandır, kim bilir?" "Belki," dedi Aras dalgınca. "Belki de değildir. Göreceğiz."<br>Aynur geri çekilip eşinin gözlerinin içine baktı. Sesi şimdi daha ciddi, daha sorgulayıcıydı:<br>"Kaos başladığında, her birimizden daha neşeli, daha vurdumduymaz davrandın Aras. Üstelik büyük bir sorumluluk alarak bize yeni bir hayat kurmak için elinden geleni yaptın. Ama dün akşamdan beri, özellikle de sabah o kargo geldikten sonra üzerine ağır bir melankoli çöktü. Lütfen sevgilim, benimle paylaş ne hissettiğini." Aras derin bir nefes alıp bakışlarını kaçırdı. "Gitmek istediğimden emin değilim Aynur." "Ama?" "Kalmak istediğimden de emin değilim."<br>"Bence sana ihtiyaçları var," dedi Aynur güven veren bir tonla. "Sen olağanüstü bir mühendissin." "Orada benden çok daha iyi makine ve fizik mühendisleri olduğuna eminim."<br>Aynur gülümseyerek onun ellerini tuttu. "Onların hiçbirini tanımıyorum ama seni çok iyi tanıyorum. Senin en büyük uzmanlığın, kimsenin bakmadığı o küçük noktalara bakmak. Aslında... Senin en büyük uzmanlık alanın beni mutlu etmek." Bu sözler Aras’ın yüzünde güller açmasına yetti. Melankolinin o gri bulutları bir anlığına dağılıverdi. "Buradan Amerika’ya gitmek, tekneyle on-on üç gün arası sürer. Belki de bizim balayımız bu yolculuktur, ne dersin?" Aynur heyecanla başını salladı. "İşte benim tanıdığım Aras bu! Öğle yemeğinde ailelerle konuşalım, kararımızı açıklayalım. Yarın sabah da tekneyle yola çıkarız."</span></span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Yemek sonrasındaki o ağır hava, Aras ve Aynur’un kararlarını açıklamasıyla iyice koyulaştı. Anneler için bu veda, iletişimin kısıtlı olduğu, dünyanın sesinin kısıldığı bu karanlık günlerde bir kopuş gibiydi; her ikisi de alınan bu karar karşısında sanki üzerlerine koca bir enkaz devrilmiş gibi yıkıldılar. Babalar ve kardeşler ise içlerindeki sızıyı metanetle gölgelemeye çalıştılar. Biliyorlardı ki, eğer dünya bu kaosa teslim olmasaydı bile en fazla bir yıl içinde Aras ve Aynur zaten kendi yollarını çizecek, bu tablo eninde sonunda yaşanacaktı. Onlarınki, kaçınılmaz olanın erkene alınmış hüzünlü bir kabullenişiydi.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Ortamdaki kasveti dağıtan tek kişi ise dünyadan bihaber olan Efrayim’di. Küçük ellerinde sımsıkı tuttuğu, ekranı parlayan ve dilediğince fotoğraf çekmesine izin veren o mucizevi telefonla dünyanın en mutlu insanıydı. Üstelik kapıda onu bekleyen uçsuz bucaksız bir bahçe ve özgürce koşabileceği toprak vardı. Efrayim, neşeyle Aynur ve Aras’ın kucağına tünedi. Küçük parmağıyla ekranın ortasına basıp, üçünün de yüzünde güller açan bir özçekim yaptı. Hemen ardından ekrandaki görüntüye bakıp minik parmağıyla Aras’ı işaret ederek neşeyle bağırdı:<br>"Mamun, mamun!" O ana kadar sofraya hakim olan hüzün, bir anda yerini önlenemez bir gülme seline bıraktı. Aras, Efrayim’i sevgiyle sarsarken kahkahalar arasında cevap verdi: "Sensin lan maymun!"<br>Aras, Efrayim’i çok seviyordu. Kardeşi Orkun canıydı, kanıydı; Efrayim ise kanının kanı... Bu küçücük kelimeyle dağılan kara bulutlar, gidiş öncesindeki o son sofraya ömür boyu unutulmayacak bir neşe mühürü vurdu.</span></span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Akşam damdaki o son sohbet, sanki on üç günün tüm sessizliğini içine çekmiş gibiydi. Eski tüplü televizyonun ekranındaki karıncalar, mutlak sessizliğin görsel bir kanıtı gibi dans etmeye devam ediyordu. Aras, Efrayim’le son oyunlarını oynarken, Aynur çoktan odasına çekilmiş, gitmekle kalmak arasındaki o fiziksel sınırı, yani valizleri hazırlamaya başlamıştı. "Yeter artık maymun, hadi uyumaya git bakalım. Ben de Aynur ablana bakayım," dedi Aras.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Uyku, oyuna doymayan çocuklar için sonsuz bir ceza gibiydi ancak Efrayim, yarın yeniden o mucizevi telefona kavuşmak ve bahçenin özgürlüğüne dönmek istiyorsa bu komuta boyun eğmek zorundaydı. Efrayim annesinin elini tutup odasına süzülürken, Aras da Aynur’un yanına gitti. Kapıdan girdiğinde, odanın ortasında ağzı açık iki dev gibi duran valizleri görünce;<br>"Tatlım, lütfen sadece temel ihtiyaçlarını al," dedi yumuşak bir sesle. Aynur, elindeki kıyafetlerle valizlerin başında kalakalmıştı. "Karar veremiyorum..." Aras, hınzır bir ifadeyle yaklaşıp kollarını Aynur’un beline doladı. Gözlerinin içine o her şeyi unutturan tutkuyla bakarken fısıldadı: "Ne yani, ben senin temel ihtiyacın değil miyim?" Aynur’un cevap vermeye vakti kalmadı; dudakları Aras’ın sıcaklığına teslim olmuştu. Dünyanın geri kalanı o an için sadece o odadan ibaretti.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Yaklaşık 150 kilometre yukarıda, boşluğun sessizliğinde görevini yapan Gümüş Elçi, izlemeye ve her bir veri kırıntısını kaydetmeye devam ediyordu. Karakter analizleri ve en ince duygusal tepkimeler, o mesafeden bile optik sensörlerine birer algoritma olarak düşüyordu. </span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Ancak şimdi, analizi daha farklı, daha ilkel bir türe odaklanmıştı. Hedefindeki iki insanın vücut ısısı her geçen dakika artıyordu. Gümüş Elçi, kaosun ilk gününde uyduların yaşadığı o meşhur "foton körlüğünü" şimdi kendi termal sensörlerinde yaşıyordu. Artan bu vücut ısıları, çekirdek algoritmasındaki yasaklı analizlere dair bir gösterge içeriyordu. Gözlemlemeyi bırakmadı; zira görevi kaydetmekti. Ancak o andan itibaren, yeryüzündeki hiçbir birimle bilgi paylaşımı yapmadı. Veri akışı aniden kesildi. Gümüş Elçi, medeniyetin o soğuk ve mekanik hafızasında, insana dair en mahrem sırrı saklayarak sessizce süzülmeye devam etti.</span></span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">"Bavulları arabanın üzerine bağlayalım," dedi Aynur. Sesi titrek, gözleri ağlamaklıydı; vedanın ağırlığı nihayet omuzlarına binmişti. Orkun ve Aynur’un abisi Cem, söyleneni ikiletmeden bavulları emektar Toros’un portbagajına sıkıca sabitlediler. Toros her ne kadar geniş bir araç olsa da, bu kadar insanın o demir yığınına nasıl sığacağı tam bir mühendislik problemi haline gelmişti.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> En nihayetinde çözüm, yine Aynur’un o pratik zihninden geldi: "Babam arabayı kullansın, diğer babam ön koltuğa otursun. Annelerim de arka koltuğa..." Aynur planını anlatmaya devam ederken, Aras daha fazla dayanamayıp elleriyle yüzünü kapatarak gülmeye başladı. Gidişin o kesif hüznü, bir anlığına yerini trajikomik bir yerleşim planına bırakmıştı. Aynur kaşlarını çatarak üsteledi: "Gülme gülme! İkisi de babam, ikisi de annem artık." "Mamun, mamun!" Efrayim, elindeki telefonla bu yerleşim tartışmasına son noktayı koymuştu bile.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Aras gülmesini bastırmaya çalışarak, "Tamam aşkım devam et, planın geri kalanını gerçekten merak ediyoruz," dedi. "Gülmeyin bak! Biz kadınlar annemlerin yanına arkaya sıkışacağız. Siz dört erkek de bagaja yerleşirsiniz." Cem, hayretle kardeşine baktı. "Abisinin gülü, tamam araba station kasa ama dört erkek oraya nasıl sığalım?" Aynur cevabı yapıştırmakta gecikmedi: "Biz beş kadın arka koltuğa nasıl sığıyorsak, siz de öyle sığacaksınız! Hadi yerleşin artık, Stefan’ı bekletmeyelim, geç kalıyoruz!"</span></span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Hurdalığı andıran tozlu yolları aşıp marinaya vardılar. Kaos öncesinde sahil şeridinden buraya gelmeleri bir saatten fazla sürerdi; otoparka yerleşmek ise başlı başına bir yarım saat demekti. Şimdi ise yollar sadece onlara aitti ve yirmi dakikada marinaya varmışlardı. Vip otoparka girmeleri ise sadece bir dakika sürdü.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Stefan onları doğrudan otoparkta karşıladı. Kısa, mesafeli bir selam haricinde tamamen sessizdi ve sadece işine odaklanmıştı. Aras, küçük valizler konusunda Aynur’u ikna etmeyi başardığı için işler hızlı yürüdü. Stefan valizleri alıp iskeleye doğru ilerlerken, onlar da peşine takıldılar.<br>Limanın durgun suyunda yaklaşık 14 metrelik yani 45 feetlik, lüks görünümlü Amerikan bandıralı bir tekne onları bekliyordu. Ana yelken direğinde asılı duran Türk bayrağı, bu yeni ve dilsiz dünyada bile denizcilik kültürünün o kadim saygı göstergesini yaşatıyordu.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Stefan tekneye binerken, güvertede onları bekleyen iki genç erkek daha belirdi.<br>Aynur ve Aras için artık o en zor an gelmişti. Gözyaşları içerisinde ailelerine sarıldılar. Emektar Toros’un yanında kalan sevdiklerinden kopmak, sanki dünyadan kopmak gibiydi. Efrayim ise hıçkırıklar içinde bağırıyordu: "Mamun! Mamun!"</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Aynur ve Aras tekneye adım attıklarında, güvertedeki gençlerden biri öne çıkarak elini uzattı. "Merhaba, ben Mark. Tekneme hoş geldiniz. Bu arkadaşım da Nick; yolculuk boyunca size yardımcı olacağız." Aras, "Ben..." diye söze başlayacakken Mark nazikçe sözünü kesti: "Bay ve Bayan Güngör; sizi tanıyoruz ve hizmetinizdeyiz." Aras duraksadı. "Teşekkür ederim. Ancak merak ediyorum da; NASA'daki ofisim beni resmi bir mektupla çağırırken, Bay Elia Max neden telefon hediye ederek davette bulundu?"</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Mark’ın yüzündeki o profesyonel ifade hiç bozulmadı. "Bay Max’ın sizi şahsen davet ettiğini sanmıyorum Bay Güngör. Şu anda birçok devlet ve ulusüstü şirket tam bir işbirliği içerisindeler. Kaçınılmaz olana karşı birlik olmak, artık bir tercih değil, zaruri bir durum."<br>Aynur, orta seviyedeki İngilizcesiyle konuşulanların ağırlığını hissetmişti. İçindeki o büyük merak ve korkuyla söze dahil oldu:</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">"Kaçınılmaz olan nedir?"</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>DÜNDEN KALANLAR 2.Bölüm &amp;quot;Habibe&amp;quot;</title>
<link>https://fikirizleri.com/dunden-kalanlar-2boelum-habibe</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dunden-kalanlar-2boelum-habibe</guid>
<description><![CDATA[ Geçmişin bulanık sularına atılan taş ikinci halkayı doğurmak üzeredir... ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_6a01f01a61a03.webp" length="41850" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 12 May 2026 18:44:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aysun Ertaş</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">2025…İstanbul<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>İstanbul’un kronik hastalığı, yani trafik, mayıs sonunun güzel havasında bir kez daha depreşmişti. Yanından elini kolunu sallaya sallaya, güle oynaya geçen insanlara direksiyon başından hasetle baktı Habibe. <i>Yetişmeleri gereken bir psikiyatri randevuları yoksa demek…</i>diye düşündü. <i>Acaba bu hayattaki bütün sevinç ve kahkahalarımız için doğmadan önce bir anlaşma falan mı yapıyoruz?</i> diye aktı düşünceleri tıkanmış trafiğin ortasında beklerken. <i>Hani zaten rezalet bir pazarlıkçıyım, kesin kazıklanmışımdır! Meleğin bile cenabeti gelir beni bulur ha! Mutluluğu bana on yedi yaşına kadar peşin peşin vermiş, sonrada faiziyle geri almışlar sanki! Ulan tüccarların dünyasına memur ruhla gelmek de ne ya! Memur zihniyete hayatta da hayattan sonra da yer yok Habibe Hanım! Bunu unutmasan iyi edersin!<o:p></o:p></i></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><i><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span></span></i><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>On beş dakikanın ardından Hyundai İ20’si nihayet hareket eden Habibe düşüncelerinden çabucak sıyrıldı sıkıntıyla saatini kontrol etti. Bir arkadaşının arkadaşı vasıtasıyla bulduğu psikiyatristle randevusuna şimdiden geç kalmıştı. Üstüne üstlük seans çıkışında daha gidip çocuklarını okullarından alacaktı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Niye her şeyi ben yapmak zorundayım ya!” diye kendi kendine söylendi. O kadar sinirliydi ki direksiyonu sıkıca tutmaktan parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti. İlkokul çağındaki iki küçük çocuğu vardı. Kocasından onun alkol problemi yüzünden boşanmıştı. Ailesi tam bir İç Anadolu ailesi olduğu için bu boşanmayı asla kabul etmemişti. Hele annesinin söylediği sözler hala kulaklarından çınlıyor, aradan geçen onca zamana rağmen hala aynı derecede acı veriyordu. Ne demişti annesi Nedime Hanım:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Adam eve para getirsin, senin de çocuklarının da başında dursun! Daha başka ne olacaktı ki! Boşanacaksın da ne olacak? Adın dul kadın olacak!” <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span><i>Biz kadınlar</i> <i>hayata eksilerden başlıyoruz ve sıfıra gelmek için dahi o kadar çok çaba gösteriyoruz ki… Hayatta kalmak bile bizim için ne kadar zor …Bizler sadece hayatta kalmakla yetinmiyoruz oysaki, neler neler yapıyoruz ancak muhteşem işlere imza atsak dahi görünmeziz… Biz kadınlar bu dünyanın gerçek hayaletleriyiz. Adalete susamış hayaletleriyiz…Adalet… Gerçi bu hayatta adalet denilen bir şey var mıdır?<o:p></o:p></i></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><i><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span></span></i><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Halbuki gören gözler için neler başarmıştı Habibe, hayata nasıl da demirden pençelerle tutunmuştu. Matematik öğretmeniydi, özel dersler de vermeye başlamıştı. Kimseye muhtaç olmadan iki çocuğuna bakmış, arabasını bile kendisi almıştı. Hoş onun bile lafı edilmişti. Boşanmasının ilk zamanlarında bir ihtiyacın var mı diye sormayan kişiler bu arabayı nasıl aldın diye sorma cüretini kendilerinde bulmuşlardı mesela.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span><i>Bu toplum çoktan ölmüş, çürüyor da çürüyor ama iğrenç kokusunu sadece küçük bir grup alabiliyor. Onların da elinden bir şey gelmiyor.<o:p></o:p></i></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><i><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span></span></i><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>Zihninden bu düşünceler geçerken elleri direksiyonu İstinye’den Yeniköy’e doğru sürdü. Doktor Fatoş Hanım’ın muayenehanesini bulması gerekiyordu. Çok geçmeden buldu da. Tam vaktinde seansa yetişmişti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span><i><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>Eh bu kadarcık da şans benden yana olsun bir zahmet!<o:p></o:p></i></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Aklında çocuklara yetişmek varken güler yüzlü çıtı pıtı bir kızın kapısını açıp buyur ettiği apartman dairesine girdi. Kız onu ufak bir bekleme salonuna aldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Doktor hanım sizi birazdan alacak. Çay, kahve ne alırsınız?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Habibe az şekerli Türk kahvesi istedi. Şu anda kafasını hızlıca toplayacak bir şeye ihtiyacı vardı. Onun buraya kadar getiren sebep de buydu ya zaten. Korkunç bir kafa dağınıklığı, unutkanlık ve son iki haftadır artmış kabuslar… ama özellikle unutkanlık… Yani on yedi yaşı neredeyse hiç yoktu. Üniversiteye başladığı İstanbul’da İstanbul Üniversitesinin kapısından ilk kez geçene kadar da anılar hep bölük pörçüktü. Memleketi Kaleşehir ve oradaki on yedi yılına ait çok az hatıra kafasında canlanıyordu. Hep müthiş bir tempoda geçen hayatını suçlamıştı bu hafızasındaki karadelikler için. Ancak zaman geçip de taşlar hiç yerine oturmayınca ciddi hem de çok ciddi bir problem olabileceğini anlamıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span><a name="_Hlk212803103"></a>Ayrıca son iki haftadır kopkoyu, her tarafına yapışan bir karanlıktan kurtulmak için deliler gibi çabaladığı şu kabuslar da cabasıydı. Kabuslarındaki derin korku hep kocaman, dal budak sarmış bir ağacı görmesiyle tavan yapıyor ve Habibe terden sırılsıklam hoplayarak uyanıyordu. Bunun tam da hatırlayamadığı geçmişiyle bir ilişkisi olduğunu çok iyi biliyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Çocukluğu nasıldı hayal meyal hatırlıyordu. İlkokul ve Anadolu lisesinin orta kısmı da eh fena değildi ama lise kısmı neredeyse tamamen yoktu. Hayatı, on yedi yaşına kadar İç Anadolu’daki Kaleşehir isimli büyük bir ilçesinde geçmişti. Yani insan ömrünün on yedi senesinin en akılda kalıcı yaşlarından olan on yedi yaşını nasıl ve neden hatırlamazdı ki?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Düşünceleri dumanı üstünde, bol köpüklü Türk kahvesinin görüş alanına girmesiyle sekteye uğradı. Kahveyi getiren güler yüzlü kız ikinci kahveyi de odanın sağına açılan küçük bir koridorda bulunan geniş, açık kahverengi kapılı bir odaya götürdü. Çıkarken kapıyı hafif açık bırakmıştı. Habibe gerçekten nefis kahvenin, güzel havanın ve sessizliğim tadını çıkarmaya hazırlanırken bir telefon sesi bütün sükuneti bozdu. Dördüncü çalışında telefonu açan bir kadının ahenkli sesi sessizlikte çınladı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>“Alo…” Doktor kadının karşısındaki kişi galiba istenmeyen biriydi. Kadının cevabı sert ve keskin bir üslupla verilmişti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Hayır artık lütfen bana ulaşmamanı söylemiştim… gerçekleri öğrendin artık neyi nasıl yapacaksan yap ve beni bu işe bulaştırma…<a name="_Hlk212803976"></a>Ne? Nasıl? Ah demek tetikleyiciyi buldun…Tamam, hadi tamam gönder.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="mso-bookmark: _Hlk212803976;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>Sessizlik olmuştu. Habibe doktorun konuştuğu kişinin ona bir şeyler gönderdiğini anladı. Doktorun hızlıca nefesini tutup sessizce “Kahretsin!” demesinden de gördüğü şeyden hiç hoşlanmadığı sonucunu çıkardı.<o:p></o:p></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="mso-bookmark: _Hlk212803976;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“İşte şimdi anlaşıldı!” dedi doktor hanım. Karşılığında ise galiba diğer hattın ucundaki kişi galiba kadının pek hoşuna gitmeyen şeyler söylüyordu. Kadının sık nefes alışında belli oluyordu bu.<o:p></o:p></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Derin sessizlik epey uzamıştı öyle ki Habibe doktorun konuşmayı sonlandırdığını düşündü. Fakat doktorun bu kez içinde büyük bir çaresizliğin debelendiği sesi yeniden tüm boşlukları doldurdu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Bu yaptığın… bu yaptığın şantaj…”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Habibe’nin duyamadığı sesler boşluğu doldurdu bu kez.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Tamam burada o! Hayatımı resmen bir sarmaşık gibi ele geçirmişsin… zehirli bir sarmaşık gibi…”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Lafını bitirir bitirmez kadının içine çektiği derin nefesi duydu Habibe. Sonra derin bir “Offf” dedi ve tekrar derin bir nefes aldı. Yardımcısı kızcağız koşturarak gelip Habibe’nin randevusunu hatırlattı. Habibe saniyeler sonra doktor hanımın karşısındaydı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Karşıki dağlar yıkıldı mı?” diye sordu karşısındaki ufak tefek yapılı, zarif yüz hatları olan kadına. Delici bakışlara sahip siyah gözleri küçük çerçeveli gözlüklerin ardına saklanmıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Henüz değil,” deyip yorgunca gülümsedi doktor hanım. “Kusura bakmayın, hayat işte! Herkes için güzelce bilediği ayrı ayrı bıçakları var. Hiç kimseyi de es geçmiyor!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Çok doğru!” deyip gülümsedi Habibe. Birden bu kadına gerçekten ısındığını hissetti. Çok uzun bir aradan sonra ilk kez kendini gerçekten kanlı canlı bir insanla karşı karşıya bulmuştu. Etrafındaki pek çok insan, gittiği pek çok psikolog robottan halliceydi. İlerleyen teknolojiyle biyolojik olan her şey de sanki mekanikleşmişti. Habibe’ye göre asıl pandemi buydu. İnsanlık, kendi doğasına çok ters olan bir şeye özeniyordu. Mekanik araçların iletişim kurmasına gerek yoktu, halbuki insanlar öyle miydi? Teknolojiye gömülüp dünyayla iletişimi kesenler sonra içsel boşluklarını doldurmak için robottan hallice psikologlara para ödemeye başlamış ve böylece korkunç bir kısır döngü oluşmuştu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Gerçi sadece bu düşüncelerin rolü yoktu içinde hissettiği sıcaklıkta… Doktor hanım bir şekilde çok tanıdık geliyordu. Nasıl? Nereden? Bunu bilmiyordu ama ruhunun ta derinliklerinde hissettiği sıcaklığa da yok diyemiyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Evet hadi başlayalım!” dedi Fatoş Hanım gayet enerjik bir şekilde. “Sorun şiddetlenen hafıza kaybı değil mi?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“…ve kabuslar,” deyip yanıtladı onu Habibe.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Gerçekten de hatırlamıyorsun,” diye mırıldandı doktor. Habibe buna hiçbir anlam veremedi. “Efendim?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Ah mühim değil!” deyip elini zarifçe havada salladı Fatoş Hanım. “Şimdi bana lütfen bana neden geldiğinizi anlatın!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Habibe bir anda baraj kapakları açılırcasına her şeyini anlatmaya başladı. Bütün, hayal kırıklıkları, bütün hüzünler, bütün değersiz hissetmeler. Derinlere indikçe indi, indikçe yeni şeyler hatırlamaya başladığını fark etti ancak konuşurken öyle bir yere geldi ki bir anda sustu. Fatoş hanım gözlüklerinin üstünden baktı yeniden.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Ben köksüzüm!” dedi birden.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Bu ne demek bana açıklar mısınız?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Ben özellikle on yedi yaşımı hatırlayamıyorum. Lisenin son sınıfını. Hayat benim için adeta üniversite kapısından içeri girdiğim anla başlıyor. Kayıp bir çocukluk ve kayıp köklerim var benim… O kökü bulamadım hiç, bu yüzden de hiçbir yerde ve hiçbir kişide köklenemedim…Bunu şimdi anlıyorum! Burada, şu anda idrak ettim!” Gözleri şaşkınlıkla açılmıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Çünkü ilk kez kendinize bu kadar yakın oldunuz Habibe Hanım!” dedi doktor hanım.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>İstemsizce yutkundu Habibe. “Ben… ben hipnozla kayıp geçmişleri geri getirdiğinizi öğrendim… bunu… bunu denemek için geldim aslında.” <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Ağzında değil ama kafasının içinde saklanan, orada dallanıp budaklanan onlarca yıllık bakla nihayet meydana çıkmıştı işte.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Sizi anlıyorum… ama bunu öğrenmek demek cehennemin kapılarını aralamak demek olabilir. Sizin duyduğunuz örnekte öyle olmuştu mesela…”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Yaaaa…” diyebildi Habibe yeniden istemsizce yutkunarak.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Yeryüzünde insanın kendisiyle verdiği kadar çetin bir savaş yoktur Habibe Hanım,” dedi Fatoş Hanım gözlerini tam karşısındaki kapının altındaki boşluğa dikerek. Sonra keskin bakışlarını Habibe’ye odakladı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Buna cesaretiniz var mı?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span><i>Kendi de benzer bir şey yaşamış!</i> diye düşündü Habibe. Her bir hücresi ürperiyordu. <i>Böylesine bir hissi bu kadar net tarif etmek bunu yaşamayan biri için imkansız…<o:p></o:p></i></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“İki küçük çocuğuyla hayatına devam etmesi gereken tek başına bir anneyim… Çocuklarım benim geçmiş hayatımı soruyorlar ama ben onlara cevap veremiyorum…Bana bakışlarını bir görseniz… Sanki annelerine değil de bir hayalete bakar gibiler! İyi de olsa kötü de olsa artık üzerini kapattığım ne varsa geri istiyorum! Bunu çocuklarım için istiyorum! Onları köksüz bırakmak istemiyorum! Buraya bu yüzden geldim!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Peki o halde!” deyip ayağa kalktı kadın. Keskinliği daha da artan bakışlarıyla “Sonrasında beni suçlamayın ama!” dedi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Habibe içine taş gibi oturan bir korkuyla nefes almaya bile korkarak kadının hareketlerini izledi. Fatoş hanım düğmeye bastı ve siyah perdeler pencereleri örttü. Habibe’yi karanlık odadaki tek ışıklandırılmış yer olan duvardaki minicik kareye doğru döndürdü ve konuşmaya başladı: “Şimdi yavaş yavaş gevşemeni ve gözlerini o kareden ne olursa olsun ayırmamanı istiyorum.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Gözünü bir an dahi kırpmadan doktorun dediklerini yaptı. “İçin neşe ve huzur dolu. Her bir nefesinde mutluluğu içine çekiyorsun, kederi ve hüznü dışarı veriyorsun. Cesaret artık damarlarında dolaşıyor…”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Doktor Hanım başka bir şey söylediyse de Habibe artık duymuyordu. Bacakları güçlüydü şu an ve ciğerleri hiç sigara içmediği dönemlerdeki gibi sağlamdı. O minicik ışıklı kare giderek büyümüş, büyümüş ve ışığın kendisi haline gelmişti. Habibe bir anda kendini deliler gibi o ışığın içine koşarken buluverdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Işığın nereden geldiğini anladığında bile koşmasını durdurmadı hatta daha da hızlandı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Kaleşehir’deydi… Unutmayı seçtiği ama artık çok iyi hatırladığı okulundaydı. Yüksek ve görkemli dağları kendine eşsiz bir manzara yapmış okulun geniş mi geniş cümle kapısına doğru koşuyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Işığın, temiz havanın, kudretli fırtınaların, karların, baharın memleketiydi Kaleşehir… Nasıl unutabilmişti ki onu?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><i><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Bu kapıyı çok severdim. Safi ışıktan yapılmış gibi olurdu. Karanlıktan aydınlığa çıkmak gibiydi, kurtuluşun bizzat kendisiydi sanki.</span></i><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Habibe deliler gibi koşarak dışarı çıtı ve okulun ana merdivenlerinden buldu kendini. İlk çıkışta güneş gözlerini kamaştırmış olsa da birkaç saniyede hemen ortama uyum sağladı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>İlk fark ettiği saçlarıydı. Uzun, kalın örgülü kumral saçları… Sonraları uğraşması çok zor diye kısacık kestirdiği güzelim saçları yeniden onunlaydı. Sevinçten kızaran yanaklarıyla etrafa göz gezdirdi. Heybetli sıra dağlar yerli yerindeydi. Okul arkadaşları geniş bahçede futbol maçı yapıyorlar, birbirlerine bağırıp duruyorlardı. Hava ekim sonunu andırıyordu. Güneşin altında bile insanı hafif hafif ürperten bir serinlik ve karşı dağların eteklerindeki sararmış yapraklar sonbaharın varlığını doğruladı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Tertemiz havadan derin bir nefes çekti Habibe ve bahçenin ağaçlık ve çimenlik diğer tarafına doğru ufak bir yürüyüşe çıktı.<i><o:p></o:p></i></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><i><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Ne çok severdim sonbaharda burada dolaşmayı! Kızlarla kitap üstüne kitap okumuştuk tam da… büyük ağacın altında evet!</span></i><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"> <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>İçine dolan yepyeni bir neşe dalgasıyla ağaçların içinde yol almaya başladı. Kaleşehir yeşiliyle ve doğasıyla ünlüydü. Okulun hemen yanında doğayla iç içe bir bahçesi vardı. Hoş, o zamanlarda çoğunluk oraya sigara içmeye kaçardı ya…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Her bir adımda aklına bu ve buna benzer onlarca anı doluyordu. Gülümseyen gencecik yüzler, şen kahkahalar… hepsi de bir sigaranın incecik dumanının beyazlığına sarılmıştı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Habibe’nin içindeki mutluluk çok hafif bir meyil veren tepeyi yavaş yavaş tırmandıkça azaldı. Kalbi deliler gibi çarpmaya başlamıştı. Bu küçücük tepenin altında dev bir ağaç vardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span><a name="_Hlk212803422"></a><i>Allahım bu o! Kabuslarımdaki ağaç bu! </i><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="mso-bookmark: _Hlk212803422;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>Gerçek, olanca şiddetiyle Habibe’ye çarpmaya başlamıştı. <o:p></o:p></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>Sigara içenlerin bir numaralı saklanma yeriydi bu ağaç. Habibe işte tam da burada bir şeye şahit olmuştu değil mi? Onu senelerce kilitleyecek, kendini bile unutmasına neden olacak bir şey…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Tam da o noktada durdu. Derin bir nefes aldı ve devam etmeye karar verdi. Minik ama kararlı adımlarla tepeyi indi ve bir anda görüş alanına giren şeyle nefesi kesildi. Ağacın geniş gövdesi birbirine sıkıca sarılmış ve aşk dolu sözcükler fısıldayan bir kadın ve erkeği gizlemişti. Daha doğrusu bir kız öğrenci ile bir öğretmeni…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Habibe aniden ikisini de tanıyıverdi. Unutulmuş anılar sel olup zihnine akarken boğazını yırta yırta çıkmak isteyen bir çığlık yine Habibe’nin iki eliyle birden susturuldu. İri iri açılmış gözlerle karşısındaki ikiliye bakarken bakışlarını başka bir bakış zorla kendine çekti. Habibe’nin iri kahverengi gözleri, uzun siyah saçların çerçeve oluşturduğu hınzırca bakan iki siyah gözle çarpıştı. Sinsi bir hınzırlıkla kendine bakan kız sağ elinin işaret parmağını dudaklarına götürüp “sus” işareti yaptı işte tam da o anda Habibe unutmayı tercih ettiği şeyi hatırladı. O keskin gerçek acı bir fren sesiyle zihnine dolmuştu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Gözlerini birden karşısında duran lise arkadaşı Fatoş’a çevirdi. Artık o doktor Fatoş Hanım değildi, o Habibe’nin Kaleşehir Anadolu Lisesi’den sınıf arkadaşı Fatoş’tu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Gerçekler eninde sonunda ortaya çıkar derler ha Fatoş!” dedi zorla. Boğazı kupkuruydu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Öyle Habibe… birisi fena halde gerçeğin ortaya çıkmasını istiyor ve bunun için yapamayacağı şey yok. Buna onca seneden sonra senin izini bulup bana yönlendirmek de dahil…Peki sen… sen neler hatırlıyorsun Habibe?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Aysun!” dedi Habibe gırtlaktan gelen yoğun bir sesle. Sanki Aysun dediği kişi bir balgammış da onu öksürüp bedeninden atmak istiyormuş gibiydi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Her şey Aysun’un başının altından çıktı!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">      </span><b><o:p></o:p></b></span></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyadan Sonra Bölüm 4</title>
<link>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-boelum-4</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-boelum-4</guid>
<description><![CDATA[ Bilimkurgu yazarları kaçınılmazı öngörür. Zaten kaçınılmaz olan felaketlerdir, çözümleri değil. İsaac Asimov ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69ff9c331602d.webp" length="109106" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 09 May 2026 23:49:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Osman Uyur</dc:creator>
<media:keywords>Bilim kurgu, Sosyal kurgu, Teknolojik gelişmeler.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>DÜNYADAN SONRA</b></span></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>BÖLÜM 2 KAÇINILMAZ</b></span></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>1. KISIM HER ŞEYE RAĞMEN</b></span></span></p>
<p align="center"></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Aşkım, çapayı verir misin?"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynur, ağır metal çapayı Aras'a uzatırken bakışlarını ondan ayıramıyordu. Aras çapayı alırken parmakları birbirine değdi; Aynur’un yüzünde engelleyemediği bir tebessüm yayıldı. Aras duraksayıp sordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Bir yerimde bir şey mi var?"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynur düşüncelerinden sıyrılıp başını iki yana salladı. "Hayır, nereden çıkardın?"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Bana öyle bir bakıyorsun ki... Kendi kendine gülümseyince bir an yüzümde komik bir leke var sandım."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span><span style="color: #1f1f1f;"><span style="font-size: medium;">Aynur bu sefer neşeli bir kahkaha attı. "Sadece şu son on iki günü düşünüyordum Aras. Hayatıma girdiğin gün benim için bir mucizeydi zaten; ama bu karanlık günlerde yaptıklarınla, o mucizeyi her sabah yeniden inşa ediyorsun</span></span></span><span><span style="color: #1f1f1f;"><span style="font-family: Google Sans Flex, Google Sans, Helvetica Neue, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">.</span></span></span></span> Şu bahçeye baksana, yarattığın şey inanılmaz."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Ben mi yarattım? Aşkım sakın babalarımızın ve kardeşlerimizin yanında böyle söyleme, beni burada amele niyetine çalıştırırlar!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Tamam, beraber ter döktünüz ama o fikirler senin zihninden çıktı. Kaosun ikinci günü, herkes gökyüzündeki sessizliğe bakıp ne yapacağını şaşırmışken o fileleri bulup bu serayı kurman... Medeniyetin fişi çekildiği anda sen bizi hayata bağlayan yeni bir devre kurdun."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras, elindeki çapayı toprağa saplayıp üzerine yaslandı. "Bunlar aslında yeni şeyler değil Aynur. Atalarımızın biz unuttuğumuzda bile toprağın altında sakladığı eski sırlar. Sadece literatürdeki bilgiyi tozlu raflardan indirip bu çamurun içine serdik, o kadar."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"İşte bu soğukkanlılığın bizi kurtardı," dedi Aynur. "O gün o gölgeliği kurmasaydın, bu fideler şimdiye çoktan kavrulmuştu. Sen benim için sadece bir eş değil, bir can simidi oldun."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Abartıyorsun sevgilim," dedi Aras, hafifçe doğrularak. Mütevazı bir gülümsemeyle çapasına asılmaya devam etti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Hadi ama, Aras. Eski bir bisikleti, sızdıran bir su tankını ve bozuk bir buzdolabı motorunu, bisiklet dinamosuyla bir araya getirip çalışan bir düzenek kurdun. Tüm dünya durmuşken biz burada hayata tutunduk. Üstelik bahçeyi sularken her akşam o bisikletin pedalını çevirip spor yapıyor olmamız da işin en ironik kısmı."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras ellerini beline koyup derin bir nefes aldı. "Aşkım, ben sadece elimizde kalan parçaları birleştiriyorum. Teknoloji dediğin sadece karmaşık devrelerden ibaret değil. İnsan zekası çaresizlikle birleşince, hurdalıklar bile mucize üretir."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Gözü bahçenin kenarında vakur bir şekilde duran beyaz Renault 9’a kaydı. Şakağına sızan ter damlasını parmağıyla silip arabayı işaret etti. "Emektar Toros’un hakkını da yemeyelim. Babamın o eski mekaniği olmasaydı, o hurdaların hiçbirini buraya taşıyamazdık. Modern cipler yollarda birer heykel gibi kalırken, o yaşlı dev bizi geleceğe taşıdı."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynur, toprağa eğilip taze bir fidanın yaprağındaki toz zerresini nazikçe üfledi. "İşte bu," dedi, bakışlarını o yeşil yapraktan ayırmadan. "Eskiden mühendislik senin için sadece ekrandaki projelerdi. Şimdi ise bizim ekmeğimiz, suyumuz... Her şeyimiz oldun."</span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynur sözlerini bitirir bitirmez, zihni gayriihtiyari beş gün önceki o ikindi vaktine, aile arasında kıydıkları nikâha gitti. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki... Artık ne işleyen bir belediye, ne de kayıt tutan bir devlet otoritesi vardı. Dünya, kurşuni bir sessizliğin ve bitmek bilmeyen bir kaosun içindeydi; mühürlerin ve imzaların anlamını yitirdiği bu yeni düzende, onlar kendi mühürlerini ruhlarına vurmaya karar vermişlerdi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Eski fantastik romanlardaki o epik törenleri andıran, sade ama sarsıcı bir nikâh yapmışlardı. Şahitleri ne bir memur ne de resmi bir defterdi; sadece aileleri ve bahçedeki o dilsiz ağaçlardı. Kendi elleriyle yazdıkları ortak yemin metni, hem birbirlerine duydukları sarsılmaz bağı hem de o can çekişen dünyayı her şeyiyle özetliyordu:</span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span>Aras,</span><b> "Dün yolumuzu çizen o kibirli yıldızlar, şimdi üzerimizde süzülen dilsiz birer enkazdan ibaret. Gök dökülürken, karanlığın ortasında yönünü bulan tek şey gözlerindeki o saklı ışıktır artık. Medeniyet, kendi inşa ettiği gürültünün altında can çekişip mutlak bir sessizliğe bürünürken; bu ıssızlığın tek yankısı, birbirimizin nefesinde korunan o kadim fısıltıdır."</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span>Aynur,</span><b> "Bir zamanlar düşlerimize yataklık eden o aydınlık geceler, şimdi avuçlarımızı dolduran bu kahverengi toprağın sessizliğine evrildi. Dünya, insanın kibrine kırılıp bereketiyle kabuğuna çekilse de; bu kuraklığın bağrında köklerimiz birbirine dolanacak ve hayat, her şeye rağmen kendine sızacak yeni bir çatlak bulacaktır. Biliyoruz ki; insan ancak döküldüğü toprağı sevince filizlenir. Memleketini sev, memleketini koru; çünkü o kadim bağ koparsa, ruhun fırtınada savrulan bir toz zerresinden farksız kalır."</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span>Sonra, birbirlerinin ellerini sıkıca tutarak hep bir ağızdan fısıldadılar</span><span> </span><b>"Düşen sahte yıldızlar ve ayaklarımızın altında suskunca bekleyen bu kadim toprak şahididir ki; üzerimize çöken gök ne kadar kararırsa kararsın, şafak bir daha asla gökyüzünden değil, sadece bizim birbirimize döndüğümüz o ilk andan doğacaktır. Evini sev ve onu her türlü karanlıktan koru; bahçeni sev ve onu inançla işle. Çünkü dünya dilsizleştiğinde, hayatın tek hakikati avuçlarındaki bu toprak ve başını yasladığın bu çatı olacaktır."</b></span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">*****</span></span></p>
<p align="center"></p>
<p align="center"></p>
<p align="center"></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">Hava karardığında, köy evinin damındaki çardağın altında kurulan sofra, dünyanın geri kalanındaki o kör karanlığa inat küçük bir ışık adası gibiydi. Anneler ve Aynur, mutfaktan gelen tencere sesleri ve taze ekmek kokuları arasında son hazırlıkları yaparken; Aras, kardeşi Orkun’un oğlu Efrayim’i dizlerinde zıplatıyordu. Çocuklar harika yaratıklardı; felaketten bihaber, her saniyeyi saf bir neşeyle tüketiyorlardı. Aras bir zamanlar baba olmayı ne kadar çok istediğini hatırladı ama şimdi, medeniyetin dilsizleştiği bu belirsizlikte bir çocuk dünyaya getirmek, fırtınanın ortasında bir mum yakmaya çalışmak gibi geliyordu. Çılgınlıktı.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Damın bir köşesinde, Aynur’un babasından gelen küçük jeneratör, ritmik ve gürültülü bir şekilde hırıldayarak o karanlığı delmeye çalışıyordu. Aynur’un abisinin getirdiği o eski usul tüplü televizyon ise çardağın en gölgeli köşesine kurulmuştu. Analog antenin kabloları damın kenarından geceye doğru umutsuzca uzanıyordu. Bir haftadır aralıksız o ekranın başında nöbet tutmuşlardı. Dünyanın bir yerinden, herhangi bir dilde, cızırtılı da olsa bir insan sesi duymak için her yolu denemişlerdi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Ancak ekran, onlara duymak istediklerini vermiyordu. Aras bakışlarını Efrayim’in gülen yüzünden çekip o gri ekrana çevirdi. Milyonlarca gri ve siyah noktanın durmaksızın dans ettiği o karıncalanma, aslında evrenin en eski uğultusuydu. Sinyaller sustuğunda geriye kalan tek şey, yaratılışın o sağır edici ve soğuk gürültüsüydü. Ne bir haber, ne bir müzik, ne de bir yardım çağrısı... Sadece mutlak bir yalnızlığın görsel karşılığı olan o bitmek bilmeyen karıncalar.</span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">Yemekten sonra sofradaki neşeli sohbetler koyulaşmış, dünyanın dertleri o küçük ışık adasının dışında bırakılmıştı. Aras, günün yorgunluğu ve omuzlarındaki belirsizliğin ağırlığıyla müsaade isteyerek odaya çekildi. Aynur, eşinin durgunluğunu hemen fark etmişti; birkaç dakika sonra o da sessizce peşinden gitti.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Odaya girdiğinde Aras’ı elleri cebinde, pencerenin kenarında buldu. Gecenin karanlığına dalmış, öylece dışarıyı izliyordu. Aynur usulca yanına yaklaşıp kollarını onun beline doladı, başını omzuna yasladı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Galiba yıldızları benden daha çok özlemişsin," diye fısıldadı nazlı bir sitemle.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras, bakışlarını o simsiyah boşluktan ayırmadan gülümsedi. "Işık kirliliği olmayınca... Gerçekten harika görünüyorlar Aynur. Sanki binlerce yıldır oradaymışlar da biz yeni fark ediyormuşuz gibi."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynur parmağını camın soğuk yüzeyine uzatıp, ufuk çizgisinin biraz üzerinde hafifçe hareket ediyormuş gibi görünen, iğne ucu kadar parlak bir noktayı işaret etti. "Aşkım, şu yıldıza baksana. Diğerlerinden daha küçük ama sanki daha canlı, daha parlak."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras’ın yüzündeki o yumuşak ifade yerini teknik bir ciddiyete bıraktı. Gözlerini o parıltıya dikip derin bir nefes aldı. "O bir yıldız değil sevgilim. Yolunu kaybetmiş, kimsesiz bir uydu."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynur’un kollarındaki sarılışı hafifçe sıkılaştı. Aras devam etti: "Böylesi bir kaostan nasıl kurtulmuş, garip gerçekten. Galiba yörüngesinde şans eseri sabit kalmayı başardı. Şimdi, enerjisi tamamen tükenip karanlığa gömülene kadar geceleri bize eşlik edecek. Medeniyetin gökyüzündeki son, ölü hatırası..."</span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Oysaki <b>Gümüş Elçi</b>, büyük bir özveriyle yörüngesine kilitlenmiş; gökyüzünde nadir kalan arkadaşları gibi kararlılıkla kendisine verilen görevi yapmaktaydı. Aşağıdakilerin ona yakıştırdığı "yolunu kaybetmiş" sıfatından habersiz, soğuk boşluğun içinde sessizce süzülerek sadakatle hizmet etmeye devam ediyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Aynur ve Aras, el ele "cennet bahçesi" adını verdikleri şaheserlerini geziyorlardı. Gece izledikleri o uzak ve soğuk parıltının aksine, şimdi ayaklarının altındaki toprak nemli, canlı ve sıcaktı.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Güneş, çiy damlalarıyla bezeli yaprakların arasından sızarken, Aynur bir gün önce diktikleri fidelerin boyunlarını nasıl doğrulttuğunu hayranlıkla izliyordu. Aras'ın nasırlı eli, Aynur’un elini her sıktığında, bu bahçe sadece bir gıda kaynağı değil; birbirlerine verdikleri sözün, bu yeni ve dilsiz dünyada kurdukları o küçük krallığın kalesi gibi görünüyordu. Fırsat buldukları her an, kısa bir bakışla ya da sessiz bir gülümsemeyle aşklarını tazeliyor; dışarıdaki kaosun bu yeşil duvarlardan içeri sızmasına izin vermiyorlardı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynur durup taze bir nanenin kokusunu içine çekti. "Her şeye rağmen," dedi fısıldayarak, "hayat burada devam ediyor Aras."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras, eşinin elini dudaklarına götürüp küçük bir öpücük kondurdu. "Sen olduğun sürece," dedi gözlerinin içine bakarak, "bu bahçe her zaman dünyanın en güvenli yeri olacak."</span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">*****</span></span></p>
<p align="center"></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;"> Uluslararası kurye, Mersin’in kıyı şeridinde, sinek vızıltısını andıran bir sesle elektrikli motosikletini sürüyordu. Tömük’ün deniz kenarındaki yayla evlerine doğru, kaosun ortasında değil de sıradan bir iş günündeymişçesine sakince ilerliyordu. Yollar, modern dünyanın aniden duran kalbinin kanıtı gibi birer otopark mezarlığına dönmüşken; insanlar, bu dilsiz ve akaryakıtsız dünyada hareket eden tek şeyi, kaos öncesinden kalma bu gerçeküstü manzarayı büyük bir hayretle izliyordu.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Kargocu, ne Akdeniz’in kıyıya vuran hırçın dalgalarına ne de kendisine bir hayalet görmüş gibi bakan meraklı insan seline aldırış ediyordu. Gözlerindeki kaskın vizörü ardında, binlerce kilometre yukarıdaki Gümüş Elçi’den akan kusursuz koordinatlar çerçevesinde yoluna devam ediyordu. Dünya susmuş, sistemler çökmüştü; ancak kurye için durmak, teslimatı geciktirmek demekti ve onun lügatinde gecikmeye yer yoktu.</span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">Mersin’in caddelerinden süzülen o mekanik vızıltı, Tömük’teki cennet bahçesinin duvarlarına kadar uzandı. Elektrikli motosiklet, tozlu köy yolunda neredeyse hiç iz bırakmadan ilerleyip bahçe kapısının önünde durduğunda; önce çevredeki köylüler, ardından da ev sakinleri bahçeye döküldü. Herkes, sanki kıyametten sağ salim kurtulmuş bir zaman yolcusuna bakar gibi bu pürüzsüz, parlak aleti izliyordu. Kısa süreli bir şok dalgası tüm bahçeyi sardı.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras, dışarıdan bakıldığında her zamanki gibi sakin görünüyordu; ancak zihninin içinde devasa bir türbülans başlamıştı. Bir anda olasılıklar, algoritmalar ve teknik hesaplar beyninde uçuşmaya başladı. Eğer bir kurye hala koordinat alabiliyorsa ve bu araç hala şarj edilebiliyorsa, belki de medeniyet düşündüğü kadar derin bir karanlığa gömülmemişti. Belki de bir yerlerde sistem hala nefes alıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Düşünceleri, gökyüzündeki sessiz uydulardan yeryüzündeki bu somut motora kadar tüm zihnini kaplamışken; kuryenin nazik ama duygudan arındırılmış sesi, Aras’ın iç sesini keskin bir bıçak gibi kesti:</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">"Doktor Güngör, Bayan Toprak merhaba, ben Stefan. İki ayrı kargonuz var."</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Bu sözler biter bitmez Stefan, yan cebinden çıkardığı akıllı telefonu Aras’a uzattı. </span>Aras, eline tutuşturulan o pürüzsüz akıllı telefona bakarken parmaklarının titremesine engel olamadı. On iki gündür ölü birer cam parçasından farkı olmayan bu cihazların birinde, hala parlak bir ekranın yanıyor olması ve kendisinden parmak izi istemesi, fizik kurallarının bükülmesi gibi bir şeydi. <span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Parmak izi okuyucunun yeşil ışığı, Aras’ın nasırlı başparmağıyla buluştuğunda mekanik bir onay sesi duyuldu. Stefan, motosikletin sepetinden özel kaplama, mat siyah bir kargo paketini ve montunun iç cebinden çıkardığı kalın bir zarfı Aras’a teslim etti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Hiçbir şey olmamış, dünyanın çivisi yerinden oynamamış gibi motosikletine bindi. Stefan’ın kaskının vizörü kapandığında, arkasında sadece tozlu bir köy yolu ve dehşet içinde kalmış bir aile bıraktı. O ince vızıltı, gerisin geriye kıyıya, kendisini bekleyen tekneye doğru uzaklaşırken bahçede ölümcül bir sessizlik hakim oldu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras, bir elinde soğuk kargo paketini, diğer elinde ise o zarfı tutarken bakışlarını Aynur’a çevirdi. Aynur’un yüzü, Stefan’ın ona hitap ederken kullandığı "Bayan Toprak" ifadesinin ağırlığıyla bembeyaz kesilmişti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">Aras, titreyen ellerine inat, zarfı tek bir hamlede açtı. İçindeki belgeyi büyük bir dikkatle satır satır okurken, Aynur’un gözleri kağıdın en üstünde yer alan o ağır sembollere kilitlenmişti. <b>NASA</b> ve <b>Birleşmiş Milletler</b>’in amblemleri yan yana duruyordu; hemen altında ise ABD ve Türkiye bayrakları, bu yeni dünyanın dilsiz otoritesini temsil edercesine yan yana işlenmişti.</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras, profesyonel bir maske gibi yüzündeki hiçbir mimiği bozmadan belgeyi Aynur’a uzattı ve vakumlu kargo paketine yöneldi. Paketin içinden çıkanları gördüğünde Aynur’un gözleri fal taşı gibi açıldı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Aşkım..." dedi Aynur, sesi titreyerek. "İkimiz için de birer telefon göndermişler! Medeniyet geri mi dönüyor?"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras, elindeki cihazların o soğuk ve pürüzsüz metaline dokunurken başını yavaşça iki yana salladı. Bakışları hala Stefan’ın uzaklaştığı tozlu yoldaydı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Hayır sevgilim," dedi Aras, sesi buz gibi bir kararlılıkla yankılandı. "Sadece biri bizim için. Bu bize açık bir davet”</span></p>
<p align="justify"></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>21. Bölüm (ARDA)</title>
<link>https://fikirizleri.com/21-boelum-arda</link>
<guid>https://fikirizleri.com/21-boelum-arda</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_6a02fbba11a08.webp" length="91844" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 09 May 2026 13:05:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="title-post-item">21. İHTİLAL</h3>
<p></p>
<p>İşler çok güzel gidiyordu.</p>
<p>Arda artık bakkalın başında sıradan bir esnaf değil, mahallede herkesin “bizim Arda” dediği biri olmuştu.</p>
<p>Bir gün İstanbul’a gidip dükkân için toptan ürün almaya karar verdi.</p>
<p>Geceyi küçük bir otelde geçirdi. Sabah erkenden kalkıp mal almaya niyetlenmişti. Ama lobiden garip sesler geliyordu.</p>
<p>Televizyon açıktı.</p>
<p>Herkes sus pus ekrana bakıyordu.</p>
<p>Ekranda askeri üniformalı bir adam konuşuyordu.</p>
<p>Otel görevlisi panikle Arda’ya seslendi:</p>
<p>“Abi dışarı çıkma… ihtilal oldu.”</p>
<p>Arda kaşlarını çattı.</p>
<p>“Ne ihtilali?” dedi.</p>
<p>“Abi sabah beşte ordu yönetime el koymuş. Kenan Evren konuşuyor. Sokağa çıkmak yasak.”</p>
<p>Arda sinirli bir gülüş attı.</p>
<p>“Bana ne ihtilalden, ben işime bakacağım.”</p>
<p>Görevli korku dolu gözlerle fısıldadı:</p>
<p>“Abi sen bilirsin ama asker gördü mü durdurur. Dün gece Taksim’de silah sesleri duyulmuş.”</p>
<p>Arda cebinden parayı çıkarıp hesabı ödedi. Kapıdan dışarı adımını atar atmaz bir düdük sesi duyuldu.</p>
<p>Bir asker uzun namlulu silahıyla bağırdı:</p>
<p>“Dur! Kimse dışarı çıkmayacak!”</p>
<p>Arda ellerini kaldırdı.</p>
<p>“Ben sadece otelden çıktım. Hem daha yeni askerliği bitirdim, korkmam ben sizden.”</p>
<p>Asker sert bir sesle sordu:</p>
<p>“İyi de sen ihtilalin ne demek olduğunu bilmiyor musun?”</p>
<p>“Bilmiyorum.”</p>
<p>“Askeriyenin yönetime el koyması.”</p>
<p>Arda omuz silkti.</p>
<p>“Askere asker… koymuş koymamış bana ne.”</p>
<p>Asker dişlerini sıktı.</p>
<p>“Yürü git, nereden geldiysen oraya dön. Akşama kadar da çıkma.”</p>
<p>Arda otele geri döndü.</p>
<p>Lobide televizyon hâlâ açıktı. Kenan Evren ciddi bir ses tonuyla konuşuyordu:</p>
<p>“Yurdumuzda huzur ve güven ortamı bozulmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştur…”</p>
<p>Herkes sessizdi.</p>
<p>O an Arda ilk kez ülkenin havasının bir anda nasıl değiştiğini hissetti.</p>
<p>Sokaklar boştu.</p>
<p>Dükkanlar kapalıydı.</p>
<p>Radyolarda marşlar çalıyordu.</p>
<p>O gün hiçbir şey almadan Mersin’e geri döndü.</p>
<p>Kardeşleri kapıda karşıladı.</p>
<p>“İyi ki geldin abi… yollar tehlikeliymiş. Her yer asker dolu.”</p>
<p>Bakkal yine açıktı o gece.</p>
<p>Saat on ikiye yaklaşırken askeri bir cip dükkânın önünde durdu.</p>
<p>İçinden iki asker indi.</p>
<p>“Bu dükkân neden hâlâ açık?”</p>
<p>Arda sakin bir sesle cevap verdi:</p>
<p>“Komutanım biz her zaman bu saate kadar açığız.”</p>
<p>Asker sertçe konuştu:</p>
<p>“Bundan sonra açık olmayacak!”</p>
<p>Ama ertesi gece Arda yine dükkânı açtı.</p>
<p>Askeri cip tekrar geldi.</p>
<p>Bu sefer askerlerden biri sessizce içeri girdi. Peynir, ekmek ve bisküvi aldı. Hiçbir şey demeden parasını tezgâha bırakıp çıktı.</p>
<p>O günden sonra her akşam aynı saatlerde o cip dükkânın önünde durmaya başladı.</p>
<p>Sokaklar sessizdi.</p>
<p>Eskiden sabahları çocuk sesleriyle dolan mahallede artık sadece askeri ciplerin motor sesi yankılanıyordu.</p>
<p>Televizyonda her gün aynı yüz, aynı konuşmalar vardı.</p>
<p>Gazeteler incelmişti.</p>
<p>Bazı köşe yazıları bembeyaz sayfalar hâlinde çıkıyordu.</p>
<p>Kimi gazeteler tamamen kapatılmıştı.</p>
<p>Mahallede insanlar fısıltıyla konuşuyor, kimse yüksek sesle siyaset demeye cesaret edemiyordu.</p>
<p>Bir akşam yaşlı bir adam dükkâna girip sessizce sordu:</p>
<p>“Evladım, haber var mı? Bizim evde televizyon çekmiyor.”</p>
<p>Arda başını salladı.</p>
<p>“Yok amca… hep aynı şeyleri söylüyorlar. Sanki ülke nefesini tutmuş bekliyor.”</p>
<p>Bakkalın önünde oturan gençler bile artık kahkaha atmıyordu.</p>
<p>Biri “yasak” der gibi parmağını dudaklarına götürür, diğerleri hemen susardı.</p>
<p>Bir gece Arda kepengi indirirken askeri cip yine geldi.</p>
<p>Bu kez içinden bir yüzbaşı indi.</p>
<p>“Yine açık mısın sen?” dedi.</p>
<p>Ama sesinde sertlik değil, yorgunluk vardı.</p>
<p>Arda gülümsedi.</p>
<p>“Komutanım, insanlar sabah kahvaltısız kalmasın dedim.”</p>
<p>Yüzbaşı derin bir nefes aldı.</p>
<p>“Doğru diyorsun,” dedi.</p>
<p>“Biz de insanız… bazen ekmek, bazen huzur isteriz.”</p>
<p>O anda Arda anladı ki bu ihtilal en çok halkı yoruyordu.</p>
<p>Askeriyle, esnafıyla, köylüsüyle herkes sessiz bir korkunun içinde yaşamayı öğrenmişti.</p>
<p>Ama o korkunun içinde bir şey filizleniyordu:</p>
<p>Direnç.</p>
<p>Arda’nın dükkânı artık sadece ekmek değil, moral de satıyordu.</p>
<p>Kimi müşteri bir bahane ile uğrar:</p>
<p>“Abi nasılsın?” derdi.</p>
<p>Kimi süt alırken fısıldardı:</p>
<p>“Sabır Arda… her karanlığın bir sabahı vardır.”</p>
<p>Ama o günlerde korku bazen kapıyı çalıyordu.</p>
<p>Bir pazar sabahıydı.</p>
<p>Arda pijamasıyla uyanmıştı. Dükkân pazar olduğu için kapalıydı. Tam çay koyacakken kapı sert sert vuruldu.</p>
<p>“Tak tak tak!”</p>
<p>Dışarıdan bağıran sesler duyuldu:</p>
<p>“Açın kapıyı!”</p>
<p>Arda kapıyı açtı.</p>
<p>Kapıda iki asker vardı. Belinde silahlar, yüzleri sertti.</p>
<p>Askerlerden biri bağırdı:</p>
<p>“Komutanım gelin! Burada anarşistlerin yuvası var!”</p>
<p>Arda sinirlendi.</p>
<p>“Sen kime anarşist diyorsun?”</p>
<p>Asker bir adım yaklaştı.</p>
<p>“Konuşma! Aklını başına al yoksa ağzını burnunu kırarım!”</p>
<p>Arda dik durdu.</p>
<p>“Ben yeni askerden geldim.”</p>
<p>O sırada komutan kapıya geldi. İçeri baktı.</p>
<p>Çinko çatılı küçük evde Arda ve kardeşleri korkuyla ayakta duruyordu.</p>
<p>Komutan etrafı süzdü.</p>
<p>“Siz burada ne yapıyorsunuz?”</p>
<p>Arda sakin bir sesle cevap verdi.</p>
<p>“Burası bizim evimiz komutanım.”</p>
<p>Tam onları götürmek üzereyken sokaktan geçen askeri cip durdu.</p>
<p>İçinden Arda’nın dükkânından alışveriş yapan askerlerden biri indi.</p>
<p>Komutana seslendi:</p>
<p>“Komutanım bunlar mahalle bakkalı. Biz her gün alışveriş yapıyoruz. Temiz insanlardır.”</p>
<p>Komutan bir süre sustu.</p>
<p>Sonra başını salladı.</p>
<p>“Askerler, tamam. Çıkıyoruz.”</p>
<p>Kapı kapandı.</p>
<p>Arda ve kardeşleri derin bir nefes aldı.</p>
<p>Yıllar yavaş yavaş geçti.</p>
<p>Takvimler artık 1983’ü gösteriyordu.</p>
<p>Radyolarda marşların yerini yavaş yavaş şarkılar almaya başlamıştı.</p>
<p>Sokaklarda askeri araçların yerine yeniden minibüsler, çocuk sesleri ve mahalle gürültüsü dönüyordu.</p>
<p>Arda dükkânın önüne sandalyeyi çıkarıp oturdu.</p>
<p>Elinde çay, gözlerinde yılların yorgunluğu…</p>
<p>Ama yüzünde ince bir umut gülümsemesi vardı.</p>
<p>Karşı kaldırımdaki çocuklar misket oynuyor, bir yandan da bağıra çağıra şarkı söylüyordu:</p>
<p>“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç…”</p>
<p>Yan dükkândan yaşlı terzi seslendi:</p>
<p>“Arda! Artık ortalık sakinledi oğlum. Yeniden mal al, milletin yüzü gülsün biraz.”</p>
<p>Arda başını kaldırdı.</p>
<p>Dudağında hafif bir tebessüm vardı.</p>
<p>“Evet usta… artık yeniden başlama zamanı.”</p>
<p>Kepengi sonuna kadar kaldırdı.</p>
<p>Rafları temizledi.</p>
<p>Duvardaki eski radyoyu açtı.</p>
<p>Spikerin sesi dükkânda yankılandı:</p>
<p>“Yeni hükümet görevi devraldı. Demokrasiye geçiş süreci başladı.”</p>
<p>O gün uzun zamandır ilk kez dükkânın önüne tezgâh açtı.</p>
<p>Camın kenarına küçük bir kâğıt yapıştırdı:</p>
<p>“Bakkal Arda yeniden hizmetinizde.”</p>
<p>Mahalleli teker teker uğramaya başladı.</p>
<p>Kimi helva aldı, kimi ekmek…</p>
<p>Ama herkesin dilinde aynı cümle vardı:</p>
<p>“Çok şükür… o kara günler bitti.”</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>20. Bölüm (ARDA)</title>
<link>https://fikirizleri.com/20-boelum-arda</link>
<guid>https://fikirizleri.com/20-boelum-arda</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_6a01c93f2a9d8.webp" length="45908" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 08 May 2026 15:20:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="title-post-item">20. YENİ İŞ</h3>
<p></p>
<p>Trenin kapısı açıldığında Mersin’in sıcak havası Arda’nın yüzüne çarptı. İçine tatlı bir huzur doldu. Valizini omzuna alıp perona indi. Uzaktan ablası ile eniştesini gördü. Ablası koşarak boynuna sarıldı.</p>
<p>Eniştesi gülümseyerek elini uzattı:</p>
<p>“Hoş geldin kardeşim.”</p>
<p>Hep birlikte eve gittiler. Mutfağın ortasında demlenen çayın buharı yükselirken gece boyunca gelecek hayalleri kuruldu, kahkahalar atıldı.</p>
<p>Aradan on beş yirmi gün geçti. Arda, Mersin sokaklarını arşınladı. Şehri tanıdı, insanlarını gözlemledi.</p>
<p>Bir sabah kahvaltıdan sonra eniştesi ciddi bir ses tonuyla konuştu:</p>
<p>“Arda, sen böyle duramazsın. Sana biraz para vereyim. Adana’ya git, biraz daha ürün al. Buradaki eşyalarının üzerine takviye et. Kendin sat, kazanınca benim paramı verirsin.”</p>
<p>Arda düşünmeden kabul etti.</p>
<p>Adana’ya gidip ürün aldı. Tezgâhını açtı. On gün geçmeden eniştesine borcunu ödedi. Zamanla kazancı arttı.</p>
<p>Bir akşam çay içerken ablası ile eniştesine dönüp:</p>
<p>“Ben galiba kendi işimi kuracağım.” dedi.</p>
<p>“Ne işiymiş bu?”</p>
<p>“Bakkal açmaya karar verdim.”</p>
<p>Eniştesi bir süre düşündü.</p>
<p>“Sen yaparsın bu işi. Ama önce bir dükkân bulmak lazım.”</p>
<p>Ertesi gün Arda, mahallenin dar sokaklarından birinde küçük bir dükkân buldu. Bina yeniydi ama kapı yoktu, pencere yoktu. Beton duvarlar, yerde harç kalıntıları… Tamamlanmamış bir yapı.</p>
<p>“İşte burası olacak.” dedi kendi kendine.</p>
<p>Binanın sahibi oradaydı.</p>
<p>“Amca, burayı kiralasam verir misin?”</p>
<p>“İyi de burası sadece taş duvar. Kapı yok, pencere yok. Sen ne yapacaksın burayı?”</p>
<p>“Bakkal açacağım. Kapı pencere bana ait olsun. Ben yaptırayım. Kiradan düşersin, olmaz mı?”</p>
<p>Adam Arda’yı süzdü.</p>
<p>“Temiz çocuğa benziyorsun. Tamam, başla bakalım.”</p>
<p>Önce sadece kepenk taktırdı. Raflar aldı. Toptancıdan ürün getirdi.</p>
<p>Un, şeker, bakliyat, sabun, deterjan, tuz, çay…</p>
<p>Birkaç teneke yağ…</p>
<p>İlk başta çeşit çok görünsün diye her üründen ikişer paket aldı.</p>
<p>Cam kavanozlara şeker, nohut, pirinç doldurdu.</p>
<p>Bidonlara gaz yağı koydu. Kibrit kutuları, iplik makaraları dizildi.</p>
<p>Bir köşeye çocuklar için renkli leblebi ve sakız yerleştirdi.</p>
<p>Dükkânın önüne bir masa attı.</p>
<p>Eniştesinden aldığı radyoyu açtı.</p>
<p>Fonda “Aman Petrol” çalıyordu.</p>
<p>İşleri açıldıkça yerleri kırmızı ve krem renkli fayanslarla kaplattı. İlk zamanlar elektrik yoktu. Hava kararana kadar gaz lambasının ışığında ürünleri sayar, not defterine fiyat yazardı.</p>
<p>Mahalleli artık ona “Arda Bakkal” diyordu.</p>
<p>Sabahları sütçü gelir, kapı önünde sohbet ederlerdi.</p>
<p>Gazete bayisi uğrar:</p>
<p>“Bugün zam haberi var ha Arda.” derdi.</p>
<p>Akşamları dükkânın önünde esnafla çay içmek alışkanlık oldu.</p>
<p>Müşteriye yetişemeyince memleketten kardeşlerini çağırdı. Artık ablasının evinde kalmıyordu. Evleri kalabalıklaşmıştı.</p>
<p>Bir akşam dükkânı kapatırken içini garip bir özlem kapladı.</p>
<p>“Keşke annemle babam da yanımda olsaydı…” diye düşündü.</p>
<p>Ertesi gün ablasına gitti:</p>
<p>“Annemle babamı da buraya getirmek istiyorum.”</p>
<p>Eniştesi gülümsedi:</p>
<p>“Çok iyi düşünmüşsün Arda. Orada yalnız kalmasınlar.”</p>
<p>Arda köye mektup yazdı:</p>
<p>“Anne, baba… İşlerim iyi gidiyor. Kardeşlerimle ev tuttuk. İçinde tek eksiğimiz sizsiniz.”</p>
<p>Bir sabah otogardan gelen minibüs dükkânın önünde durdu. İçinden Fesmani ile Hayyam indi.</p>
<p>Arda’nın sevinçten kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Elindeki teraziyi masaya bıraktı, koşarak dışarı çıktı.</p>
<p>Annesi inerken babası bastonuna dayanmış, yavaş adımlarla yere basıyordu. Arda hemen koluna girdi.</p>
<p>“Baba dikkat et, basamak var.”</p>
<p>Hayyam dükkâna girince elini uzattı. Duvarı, rafları, teraziyi parmak uçlarıyla yokladı.</p>
<p>“Ben göremiyorum ama emeğinin kokusunu hissediyorum oğlum.”</p>
<p>Arda o gün dükkânı kapatmadı.</p>
<p>Müşterilere çay ısmarladı.</p>
<p>Akşam annesiyle babasını yeni evlerine götürdü.</p>
<p>O gece Arda uzun zamandır ilk kez huzurlu uyudu. </p>
<p>Artık ne yalnızdı ne de gurbetti. </p>
<p>Evin ışığı sönse bile içi aydınlıktı. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>19. Bölüm (ARDA)</title>
<link>https://fikirizleri.com/19-boelum-arda</link>
<guid>https://fikirizleri.com/19-boelum-arda</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69ff55ffbd190.webp" length="29410" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 07 May 2026 18:41:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="title-post-item">19. ASKER ARDA</h3>
<p></p>
<p>Arda’nın askerliği Erzincan’a çıkmıştı. Erzincan’a indiğinde etrafına bakındı kendi kendine mırıldandı : “Nereye geldim ben ya.”</p>
<p>İlk bir kaç gün asker elbisesi vverilmedi.Diğer askerler yemek yiyor, yatıyor giyiniyordu ;Arda ise hâlâ sivil kıyafetlerle bekliyordu. Koğuşta herkes birbirine göz ucuyla bakıyor, tanışmaya çalışıyordu</p>
<p>Derken elbiseler gelince tek tek dağıtıldı. Bütün askerler hamama gitti. Banyo yapıp traş oldular, saçlarını kestirdiler. Kimisi az önce konuştuğu arkadaşını tanıyamadı.</p>
<p>Arda telli muharebe bölüğüne katıldı.</p>
<p>Komutan askerleri topladı: “İki dakika içinde yatağınızı toplayıp dışarı çıkın.”</p>
<p>Askerler hızla yatağını topladı, dışarı çıktı.</p>
<p>Bazıları geç kalmıştı, komutan sertçe tokat attı: “Geç kaldınız.”</p>
<p>Acemi birliği dört aydı. Üçüncü ayda denetimler başladı ve Or General geldi.</p>
<p>Askerler sıraya dizildi. Üç yüz _üç yüz elli civarında asker vardı.</p>
<p>Or General yüksek bir sesle sordu: “Söyleyin bakalım muharebe nasıl yapılır?”</p>
<p>Bir asker konuştu: “Komutanım iki çift kablo çekiyoruz. Hatlardan birini karşı mevziye, diğerini yan mevziye bağlıyoruz. T2 santrale bir telefon diğer uca da ikinci telefonu takıyoruz. Böylece manyotolu sistem üzerinden karşılıklı haberleşme sağlıyoruz.”</p>
<p>Or General: “Peki tek kabloluyla muharebedesin ve savaşta bu haberleşmeyi yapmak zorundasın, ne yapacaksın?”</p>
<p>Askerlerin hepsi bir ağızdan : “Kablo ile muharebe olmaz! ”dedi.</p>
<p>Arda cesaretle tekmil verip: “Olur komutanım.”</p>
<p>Or General: “Haydi bakalım göreyim seni. Nasıl sağlanıyormuş anlat bakalım. İyi ki bir kişi çıktı koskoca taburda. Telefonu kabloları al yap bakalım.”</p>
<p>Arda kabloların birini telefona bağladı, diğerini de ikinci telefona. Otuz kırk santim kadar kablo kesti. Kasatura ile yeri kazdı, topraklama yaptı.</p>
<p>“Komutanım bu nemli olması lazım. “dedi Arda.</p>
<p>“Su yoksa nasıl nemli olacak?”diye sordu Or General.</p>
<p>“Komutanım affedersiniz ama ötekini de yapmamız lazım.”diye cevap verdi Arda.</p>
<p>Or General gülümsedi:</p>
<p>“Söyle söyle ne yapacağız?”</p>
<p>“Öteki işi yapacağız.”</p>
<p>Or General : “Oğlum söylesene.”diye ısrar etti Or General.</p>
<p> “Afedersiniz ama işeyeceğiz, biraz ıslak olacak.”diye yanıtladı Arda.</p>
<p>Or General ciddileşti: “Bu askerin adını soyadını alın.”dedi.</p>
<p>Arda korktu, eli ayağı titremeye başladı.</p>
<p>Kendi kendine mırıldandı : “Ben elektrikçide öğrendiğimi söyledim ama keşke söylemeseydim….”</p>
<p>Or General gittiğinde Arda’nın kafasında bir sürü soru vardı . İsmini neden almıştı?</p>
<p>Şimdi ne olacaktı?</p>
<p>Ertesi gün komutan: “işte bu gördüğünüz asker koskoca elli dokuzuncu topçu tugayında Or Generalin sorduğu soruyu tek bilen kişi oldu.</p>
<p>Arkadaşınızı tebrik ediyorum. Bu kol saatini de kendisine hediye ediyorum.”</p>
<p>Askerler kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar.</p>
<p>Komutan sertçe bağırdı : “Susun konuşmayın.Hem ders çalışmıyorsunuz hem de susmuyor sunuz.Çavuşlar bu askeri yanınıza alın. Siz ne yapıyorsanız o da aynısını yapsın.”</p>
<p>Acemiliğin bitmesine yirmi beş gün kalmıştı. Arda er arkadaşlarının yanında yemek yiyordu.</p>
<p>Çavuşlar ona seslendi: “Sen niye orda oturuyorsun. Bundan sonra bizim yanımızda bizimle yemek yiyeceksin.”</p>
<p>Arda artık içtimaya gitmiyor çavuşlarla kalıyordu.</p>
<p>Dağıtımdan önce Arda’nın saati çalındı. Askerler arama yaptı.</p>
<p>Komutan: “Bu saat bulunacak, kim aldıysa çıkacak. “diye bağırdı. Koğuşta bütün çantalar arandı, yatakların altlarına dahi bakıldı.</p>
<p>Askerlerden biri ürkekçe : “Komutanım günahını almak istemiyorum ama içimizde bir firari var o çalmış olabilir mi acaba?”</p>
<p>Komutan kısa bir cevap verdi : “Olabilir.”</p>
<p>Firari iki hafta sonra yakalandı. Saati satmıştı.</p>
<p>Dağıtım günü geldiğinde askerler Arda’ya : “Sen başarılı bir askersin. Or General tarafından da ödüllendirdin. Kesin sana kıyak yaparlar. İyi bir yere gidersin.”dediler.</p>
<p>Dağıtım yerleri bir bir okunuyordu.</p>
<p>Herkesin yüreği ağzında…</p>
<p>Arda’nın ismi geldiğinde komutan yüksek sesle okudu.</p>
<p>“Kandilli”</p>
<p>Koğuş sessizleşti.</p>
<p>Herkes birbirine baktı.</p>
<p>Askerlerden biri omzuna vurdu :</p>
<p>“Kandilli’mi dedi. O zaman yaşadın kardeşim kesin İstanbul’u!”</p>
<p>Bir diğeri ekledi: “Deniz kenarıdır oğlum orası, boğazı görürsün. Paşalar gibi askerlik yaparsın.”</p>
<p>Arda tereddütle başını kaldırdı : “Komutanım bu İstanbul mu? Erzurum mu?”</p>
<p>Komutan yüzüne bakmadan kısa cevap verdi : “Erzurum.”</p>
<p>O an koğuşun havası bir anda değişti.</p>
<p>Arda’nın içi burkuldu, yüzü düştü.</p>
<p>Soğuğu hiç sevmezdi ama ülkesine hizmet etmek onun için en büyük gururdu.</p>
<p>Kendi kendine mırıldandı: “Ne yapalım. Vatan neredeyse görev oradadır.”</p>
<p>Tren sabahın ilk ışıklarıyla Erzurum Kandilli’ye indiğinde şafak yeni söküyordu. İstasyonun çevresinde bembeyaz karlar, dondurucu bir rüzgar vardı.</p>
<p>Arda nefes aldıkça ağzından buhar çıkıyor, burnu kıpkırmızı oluyordu.</p>
<p>Yanında iki arkadaşıyla birlikte, ellerinde valizlerle yürürken bir inzibat seslendi : “Yeni gelenler siz misiniz? Hadi bakalım bölüklerinize teslim olacaksınız.”</p>
<p>Arda’yı uçaksavar bölüğüne arkadaşlarını da başka bölüğe verdiler. Ayrılırken çocuklar birbirine sarıldı.</p>
<p>Acemi birliğindeki başarısından dolayı daha ilk günden onbaşı olarak ödüllendirildi.</p>
<p>Sabah bölük astsubayı geldi, yüksek sesle bağırdı : “Aranızda muharebeci kim var?”</p>
<p>Arda o sırada sessizdi. Yeni geldiği için konunun kendisi ile ilgili olduğunu düşünmemişti.</p>
<p>Astsubay ikinci kez bağırdı : “Nerde yeni gelen muharebeci?”</p>
<p>Arda öne çıktı: “Benim komutanım, sabah geldim o yüzden ben olacağımı tahmin etmedim.”</p>
<p>Astsubay başını salladı : “Tamam. Bundan sonra seni nöbetlere yazmayacağız. Emir bekle..”</p>
<p>Ertesi gün bölükte bir hareketlilik vardı. Yüzbaşı gelmişti Sert ama adil bir adamdı. Arda’yı yanına çağırdı: “Yeni gelen asker sen misin?”</p>
<p>“Emredersiniz komutanım.”</p>
<p>“ Şimdi yanına iki tane adam al. Seçim sana kalmış. Onları sen eğiteceksin, muharebeci yapacaksın.Bundan sonra onlar senin emrinde.”</p>
<p>Arda tekmil verip : “Emredersiniz komutanım.”dedi.</p>
<p>Mersin’li Ali yanaştı.</p>
<p>“Komutanım beni de alın yanyanınıza.”</p>
<p>Hemen arkasından Mersin Mut’lu Ahmet atıldı : “Ben de varım komutanım!”</p>
<p>Arda gülümsedi “Tamam, siz ikiniz varsınız ama on iki kişi olacağız. Her memleketten birini seçelim.”</p>
<p>Mersin, Çanakkale, Ankara, İzmir, Sakarya, Sivas, Erzurum…</p>
<p>Böylece Arda timini tamamladı.</p>
<p>O artık sadece bir onbaşı değil aynı zamanda bir öğretmendi.</p>
<p>Arda askerlerine sabırla eğitim verdi.</p>
<p>Kablo çekmeyi, santral bağlantısını, haberleşmeyi birebir uygulamalı gösteriyordu.</p>
<p>Yüzbaşı onları uzaktan izliyordu. Bir akşam Arda’yı yanına çağırdı: “Aferin Arda. Askerler senden iyi bir şeyler öğrenmiş. Sen sadece emir alan değil aynı zamanda emir de verebilen bir askersin.”</p>
<p>Arda gururla tekmil verdi: “Emredersiniz komutanım.”</p>
<p>Askerliğin bitmesine bir hafta kala yüzbaşı yine Arda’yı çağırdı: “Çalışmalarına çok iyiydi. Sana hediye olarak bir hafta erken tezkere veriyorum. Hazırlan öğleden sonra gideceksin.”</p>
<p>Arda şaşkındı, hem sevinçli hem hüzünlü.</p>
<p>Erzurum’un sert soğuğunda, nöbetlerde geçen günleri bir an gözünün önünden geçti.</p>
<p>Valizini hazırlayıp çıkmak üzereyken Yüzbaşı seslendi : “Arda artık burda kalamazsın, hemen nizamiyeden çık ve kahveye git. Sabahda ilk trene bin.”</p>
<p>Hava çoktan kararmıştı.</p>
<p>Arda dışarı çıktı bir kahveye gitti.</p>
<p>Kahveci: “ Bu saatte araba bulamazsın ama Mehmet Ağanın cipi var. Onu kiralarsan seni Erzurum’a kadar götürür.”</p>
<p>Az sonra sakallı, şapkalı bir adam geldi.</p>
<p>“Ben Mehmet Ağa. Erzurum’a kadar götürürüm . Ordan trenle Ankara sonra Mersin’e kadar yolun düz.”</p>
<p>Arda teşekkür etti, cipe bindi.</p>
<p>Kandilli’nin beyaz karları arkasında kalırken, pencereden dışarı baktı.</p>
<p>Soğuk rüzgarın uğultusu arasında mırıldandı :</p>
<p>“Askerlik bitti ama içimde sanki yeni bir yolculuk başlıyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünden Kalanlar 1. Bölüm “Hediye”</title>
<link>https://fikirizleri.com/dunden-kalanlar-1-boelum-hediye-3449</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dunden-kalanlar-1-boelum-hediye-3449</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69fb835e01c8e.webp" length="10682" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 06 May 2026 21:08:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aysun Ertaş</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">2025… İstanbul</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"> </span></p>
<p class="s4"><span class="s5"><span class="bumpedFont15"> </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">Gecenin bir yarısı yine haykırarak uyanmıştı Hediye. Hızlıca doğrulduğu için başı dönüyor midesi bulanıyordu. Yatağının kenarında biraz oturduktan ve kendine geldikten sonra kalktı, yavaş adımlarla salona gitti. Mayısın yarı ılık yarı sert havasının usul </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">usul</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> oynattığı perdeyi bir hamlede açtı ve büyük pencereden sanki sonsuza kadar uzanıyormuş izlenimi veren İstanbul’a baktı. İçini adeta kerpetenle burkan tuhaf bir his vardı. Bir şeylere yakalanmış da ondan kurtulamıyormuş hissi…</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Canı çok sigara çekmişti birden. Usulca balkon kapısını açıp dışarı süzüldü ve suçlu suçlu sigarasını yaktı. Bırakmak isteyip de bırakamadığı şeydi şu sigara. Bir tarafta da keşke beni bıraksa diye taklalar attığı şeyler vardı. Hayat denilen şey de zaten bu </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">keşkeler</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">, kahretsinler ve </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">şükürler olsunlar</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> arasındaki dengesizlik değil miydi? İnsanın tüm savaşı da </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">keşkeler</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> ile </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">kahretsinleri</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">şükürler </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">olsunlara</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> çevirmek uğruna değil miydi?</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">   Sıradan kocaman bir nefes çekip dumanı üfledi. Sigarayı adeta yercesine içmişti. Sorunlarından kaçmak istese de onlar sapasağlam kayalar gibi bıraktığı yerde duruyorlardı. </span></span><span class="s6"><span class="bumpedFont15">Bu kaçıncı sigarayı bırakmaya çalışmam ama bırakamamam, kaçıncı uyku ilacı, bu kaçıcı psikiyatrist artık… Yeter! Ben sadece huzurlu bir uyku istiyorum!</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> diye düşündü gecenin karanlığına karışan beyaz dumanlara bakarak. </span></span><span class="s6"><span class="bumpedFont15">Tek sığınağım da beni zehirleyen şu şey! </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">diye aktı düşünceleri. Hediye istemsizce o düşünceyi izledi ve zihni onu bilinç altının kıyılarına kadar getirdi. Tıpkı durgun bir suyun üzerindeki taşlardan diğer taşlara atlamak gibiydi ama Hediye’nin aklı o taşlardan atlarken bilinç altının oynadığı aynı oyuna yenilirdi hep. Acı bir fren sesi… onu olduğu yere kilitler, bilinç altının sularına gömerdi.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">    Hediye’yi kaç kez uykusundan çığlık çığlığa uyandıran hayali fren sesi buydu. Kaç kez gerçek hayatta duyduğunda olduğu yerde sıçramasına neden olan ses de buydu. Ancak Hediye neden fren sesinden bu kadar korktuğunu bir türlü anlamıyordu. Zihninin bir yanında kocaman bir boşluk vardı, bir hiçlik. Hediye’nin bütün bir insan olmasına engel olan bir boşluk… Onun hayatına devam etmesine bir türlü izin vermeyen bir hiçlik…</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> </span></span><span class="s6"><span class="bumpedFont15">Sabah Fatoş Hanımı görmeliyim! </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">diye düşündü. Ruhunda hissettiği o görünmez mengene baskısı son iki haftadır iyice artırmış, Hediye’nin uykuları artık tam bir kabus olmuştu. Gece geç saatlere kadar uyanık da kalsa, tablet </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">tablet</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> uyku ilacı da alsa, bardak </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">bardak</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> papatya çayları da içse geceleri bir ya da iki saat uyuyabiliyordu. Onda da zifiri karanlık bir yolda nefes nefese yürüdüğü ve arkasından acı bir fren sesiyle aniden beliren araç farını gördüğü bir kabus sonucu çığlık çığlığa uyanıyordu.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">  Son üç aydır gittiği psikiyatrist Fatoş Hanım’ın dediğine göre bu tür atakların tetiğini stresli olaylar çekiyordu. Daha önceki streslerini biliyordu Hediye ama son iki haftadır onu canından bezdiren bu olayın faili hala meçhuldü. Artık canına da tak etmişti.</span></span></p>
<p class="s4"><span> </span><span> </span><span class="s6"><span class="bumpedFont15">Fatoş Hanım’ın önerdiği hipnoz seansını yaptıracağım artık ya! Böyle yaşayamıyorum!</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Yorgun argın, onun için savaş meydanı demek olan yatağına döndü. Birkaç kez döndü, koyun saydı, zihnini tamamen boşaltmayı denedi ama hiçbiri işe yaramadı. Hediye de kalktı, soluğu atölye haline getirdiği küçücük odasında aldı. </span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Hediye duygularını renklerle, paletlerle, fırçalarla, tuvallerle ifade eden biriydi. Yeteneği, ondan nefret eden bir kısımca bile takdir görmüştü. Kadınlar için zaten hayatın her kademesi, her aşaması Türkiye’de çok daha zordu. Sanatın da bundan aşağı kalır bir yanı yoktu. Hediye de pek çok kez aslında muazzam başarılara imza atsa da küçümsenmiş, hakkı verilmemiş hatta </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">hatta</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> fikrileri ve eserleri çalınmıştı. Çılgınlar gibi hakkını aramıştı Hediye. Öyle sessizce köşesinde oturacak bir tip değildi. Sonuna kadar kendini savunmuş olsa da Türkiye’de sanat deyince köşe başlarını tutmuş kişilerin tanıdığı hayat hakkı kadar vardın. Gerisi laf-ı güzaftı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Bütün bunları bilse de rengarenk boyalarını görüverdiği anda gözlerinin içi gülerdi. Tuvalin karşına geçtiği zaman içindeki hep saklı kalan diğer Hediye çıkardı. O, boyların tuvalin üstünde akışından başka hiçbir şeye takılmayan, hatırlayamadığı bir geçmişi olmayan ve bu geçmiş yüzünden kendini sürekli eksik hissetmeyen biriydi. Sadece o, renkler ve tuval vardı hepsi bu. Gerçi resimlerinin onun hatırlanamayan geçmişine bir köprü olduğunu fark etmiyor da değildi. Mesela şu an da deliler gibi siyaha boyadığı bembeyaz tuvalin içinden çıkan tek bir ışık kaynağı gibi… Karanlığı içindeki tek bir ışıktı bu ve hepsi de birbirinden korkunç on üç hayalet yüzü aydınlatıyordu. </span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Hediye resim buraya gelince durdu. O bilirdi ki resimler canlıdır. Şimdi de resim yorulmuştu, dinlenmek istiyordu. Zihni de öyleydi. Şakaklarından başlayan hafif bir ağrı “Artık dur!” diyordu. “Dur yoksa bu işin sonu kötü!”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Şakaklardan gelen ağrıları iyi bilirdi Hediye. On yedi yaşından beri o ağrılardan </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">muzdaripti</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">. Hafızasında kocaman bir boşluğun oluştuğu on yedi yaşından beri…</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Hediye, dönüp bakması bile son derece acı verici olan hatta </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">hatta</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> korkunç baş ağrıları olarak fiziksel bir şekilde de hissedilen o boşluğu iyi biliyordu artık. Geçmişte onu son derece korkutan ya da utandıran ya da acı veren bir şey yaşamış olmalıydı. Bunu hatırlamasından korkan zihni kendini korumak için bu baş ağrılarını ona armağan ediyordu.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> “Size bir tür kötü sürpriz hediyesi bütün bunlar işte!” diyerek bu durumu açıklığa kavuşturmuştu Fatoş Hanım onuncu seansın sonunda. En son seansta ise ağzındaki baklayı çıkarmıştı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> “Hediye Hanım kendinizi öyle bir </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">ketlemişsiniz</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> ki asıl size ulaşmam çok zor! Bize asıl lazım olanın hipnoz tedavisi olduğunu tahmin ediyordum. Nitekim yanılmadığımı görüyorum. Nasıl ki çok sert bir toprağı kazmanız çok zor olur ve bu iş için toprağı yumuşatmanız gerekirse, şu ana kadar yaptığımız terapilerin de bilinçaltınıza giden katmanları yumuşattığını düşünüyorum! Bence artık hazırsınız! Tabii ki son karar sizin!”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s6"><span class="bumpedFont15">  Hazır mıyım? Gerçekten hazır mıyım acaba?</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> diye düşündü odasına girip aynalı tuvalet masasının yumuşak pufunun üzerine çökerken. Gözleri aynadaki aksine bakarken bir yandan da bu muhasebeyi yapıyordu.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s7"><span class="bumpedFont15">   </span></span><span class="s6"><span class="bumpedFont15">Gerçekten o korkunç boşluğa bakma cesaretim var mı? Neyden korkuyorum? Orada göreceklerimden mi? Yoksa göremeyeceklerimden mi? Görünce korkunç bir vicdan azabı yaşamaktan mı? Yoksa ölesiye korkmaktan mı? Utanmak belki… belki isyan… belki nefret…</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Derin bir nefes aldı ve aynadaki kendi gri, yeşil, sarı karışık renkli muhteşem gözlerinin içine baktı. Ne zamandır ilk kez yapıyordu bunu. Hediye bir anda kendini kendi hayatında “otomatik pilota” aldığını dehşetle fark etti. O, asıl benliğini tütsüleyip mumyalamış ve içindeki o korkunç boşluğun içine atmış gibiydi. Onu kendi gözlerinin içine bakmaktan bile korkutan bir cehennemin yaşıyordu Hediye aslında.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">  </span></span><span class="s6"><span class="bumpedFont15">Neyse ne! </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">diye düşündü yepyeni bir farkındalıkla gözlerinin içine bakarken. </span></span><span class="s6"><span class="bumpedFont15">Yalan bir cennettense gerçek bir cehennemi tercih ediyorum şu an.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">   İçine doğan bu cesaret anını kaybetmeden hemen Fatoş Hanıma bir mesaj attı. (Fatoş Hanım’a yedi yirmi dört ulaşabilirdiniz. Hediye’nin bayıldığı bir özellikti bu.) Sonrasından ise kafasını yastığa koyar koymaz uyudu ve çok uzun bir süreden sonra ilk kez iyi bir uyku çekti.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Ertesi gün psikiyatrist Fatoş Hanım’ın karşısına geçtiğindeyse geceki kararlılığından eser kalmamıştı. Bunda biraz doktor hanımın sert duruşu da pay sahibiydi. Fatoş Hanım Hediye ile aynı yaşta olmasına rağmen duruşundan bile otorite fışkıran bir kadındı. Şimdi ona nasıl diyecekti ki ben vazgeçtim? Onu yerine: “</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">Şeeyyy</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Fatoş Hanım!” diyebildi. “Ben sanırım hala o boşluğa bakmaktan korkuyorum…”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">   “Burada bir şeye karar vermenizi istiyorum Hediye Hanım,” dedi doktor hanım kararlılıkla. </span></span><span class="s6"><span class="bumpedFont15">Bu kadar ufak tefek bir kadın nasıl bu kadar lafını dinletebiliyor ya?</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> diye düşünürken buldu kendini Fatoş Hanım’ın ince yüz hatlarına ve çikolata kahvesi gözlerine bakarken.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> “Bana geçmişinizde bir dönemi hatırlayamadığınız ve o hatırlayamadığınız dönem yüzünden geleceğinizi de kuramadığınız için geldiniz doğru mu?”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Hediye usulca “Evet” anlamında başını salladı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">“Hafızanızda on yedi yaşınıza ait bir karadelik vardı ve siz o karadeliğe değil bakmak onun varlığını bile burada öğrendiniz değil mi?”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Hediye yine “Evet” anlamında başını salladı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> “Şimdi artık sorunun kaynağındayız… Yani isterseniz o karadeliği öylece kabul edip hayatınıza devam edeceksiniz ya da sonuçları her ne olursa olsun o deliğin içine bakacak, geçmişinizde ne olduğunu çözeceksiniz. Hediye Hanım bu seçimi sizin adınıza ben yapamam! Hangisinin doğru olduğunu düşünüyorsanız ona göre hareket edeceksiniz. Bunu kendi özgür iradenizle siz yapacaksınız!”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Hediye oturduğu deri koltukta iyice büzüştü. Mayıs öğleninin güzel ılıklığı, dışarıdan gelen deniz, korna ve martı seslerine karışıyordu. Bir an gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve anın içinde kayboldu Hediye. Bir iki saniye sonra ise nefesini vererek güzel gözlerini açtı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> “Tamam! Ben hazırım!” dedi.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Fatoş Hanım “Tamam,” dedikten sonra masasındaki bir düğmeye bastı. Siyah perdeler yavaşça kapandı ve kendi de kalıp pencereleri örttü. Bu arada duvarda küçük kare biçimde bir alan aydınlatılmıştı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s7"><span class="bumpedFont15">  </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> “Şimdi sizden sadece omurganızı dik duruma getirip derin derin nefes alıp vermenizi ve gözlerinizi bu ışıklı kareden asla ayırmamanızı istiyorum Hediye Hanım! Kulağınız bende olsun ve aklınızdan geçenler sadece benim sözlerim olsun!”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Hediye yine sadece başını salladı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">“İçin büyük bir huzurla dolu,” diye söze başladı Fatoş Hanım. Aynı anda Hediye’nin içine büyük bir huzur doldu. “Her bir zerren çok mutlu ve artık hiç korkmuyorsun!” Hediye gerçekten de çok daha korkusuzdu şimdi. Gözlerinin önünde o ışıklı küçük kare büyüyü kocaman ışıklı bir kapı haline geldiğinde bile içi huzur doluydu ve kendini dünyayı fethedebilirmiş gibi hissediyordu.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> “Hiç korkmadan seni bekleyen gerçeğe doğru gidiyorsun Hediye!”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Hediye oturduğu rahat koltuktan kalkıp ışıklı kapıya doğru yürüdü. Işıktan topuzu açtı ve adımlarını cesurca yıllarca kaçtığı gerçekliğin içine attı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Kendini bir gece vakti ıssız bir bozkırda buluverdi. Hava ılıktı, çiçeklerin muhteşem kokusu burnuna doluyordu. Toprak bir yolun üzerindeydi ve yalnızdı. Üzerinde çok güzel açık yeşil bir elbise vardı. Su yeşili başörtüsü rüzgarda nazikçe salınıyordu. </span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> </span></span><span class="s6"><span class="bumpedFont15">Burası da neresi? Ben burada ne yapıyorum? </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">diye düşündü beyninin küçük bir kısmı. Geri kalan büyük bir kısmındaysa minicik bir korku fidanı çoktan büyüyüp filizlenmişti.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"></span></span><span class="s6"><span class="bumpedFont15">Geç kaldım! Çok geç kaldım Allah aşkına! </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">diye düşünüyordu diğer Hediye. O kadar acele </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">acele</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">yürüyordu ki nefes nefese kalmıştı. Birden yoldan sesler duydu ve kalbi deli gibi atmaya başladı.</span></span><span> </span></p>
<p class="s4"><span class="s6"><span class="bumpedFont15">  Ah Hediye ah! Ne vardı o kadar geç kalacak! Erkenden geri dönecektin ya hani! Ah Allah’ım ne bu! Köpek falan mı yoksa!</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s6"><span class="bumpedFont15"></span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Köpek değildi, genç bir adam tarlaların ortasında yürümüş ve yola çıkmış gibiydi. O da hiçbir şeye aldırmıyor; sanki gündüz yürüyormuşçasına rahat, hızlı ve ritmik adımlarla yürümeye devam ediyordu. Hediye, aslında adam onu hiç fark etmemiş olmasına rağmen hızlıca yanındaki tepeye tırmandı ve gizlice onu izlemeye başladı. </span></span><span> </span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> </span></span><span class="s6"><span class="bumpedFont15">Tanıdık geliyor. Kim acaba? </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">diye düşünürken bir anda görüşü keskin bir ışıkla kapandı, bir saniyeliğine kör oldu. Ondan sonraysa acı bir fren sesi duydu. O anda gözleri ne kadar acısa da onları sonuna kadar açtı. Şahit olduğu şey, gecenin karanlığını ikiye bölen araba farlarıydı. Resimlerinde yüzlerce kez çizdiği şeydi… Hipnozun içinde bir kez daha hipnotize olurcasına adeta ağır çekimde sonrasını seyretti Hediye. Her bir saniye bir ömür gibiydi, cehennemde geçen bir ömür gibi… Ona göre yıllar süren o birkaç saniyenin sonunda Hediye yaprak gibi titreyerek ayağa kalktı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Tam o anda beynine bir balyoz yemiş gibi oldu. Kulakları çınlıyor, uğulduyor ve kalbi deliler gibi atıyordu. Gözlerini acıyla kapatıp bir çığlık attı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> “Uyan Hediye!”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Hediye gözlerini şimşek hızında açtı. Deli gibi etrafına baktı. Fatoş Hanım’ın muayenehanesindeydi. Terden sırılsıklam olmuştu. Kalbi hala deli gibi atıyordu.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> “İyi misiniz Hediye Hanım?” diye sordu Fatoş Hanım onu yerine oturttuktan sonra perdeleri ve pencereleri açarken. Hediye garip bir şekilde doktor hanımın da oldukça sarsılmış ve terlemiş olduğunu fark etmişti.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"></span></span><span class="s2">“</span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">Ben iyiyim de siz sanki… pek iyi değilsiniz?”</span></span><span> </span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">“Hipnoz seansları hem danışan hem de terapist için zorludur. Siz…siz bana aldırmayın… Peki bir şey hatırlayabildiniz mi?”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> “Evet… evet bir şeyler gördüm! Fakat her şey şu an karma karmakarışık!”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> “Suyu bulandırdık… berraklaşması zaman alabilir! Bugün artık hiçbir şey düşünmeyin ve sizi en çok ne rahatlatıyorsa onu yapın!”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Çok yorgundu Hediye. Solgun bir gülümseme ile teşekkür edip muayenehaneden çıkıp soluğu Yeniköy sahilde aldı. Yavaş yavaş sahilde yürüdü, banklara oturup kitap okudu ve alışveriş yaptı. Akşam vakti, tek başına yaşadığı evine geldi. Müthiş yorulmuştu. Gelir gelmez kıyafetleriyle kendini kanepesinin üzerine atıp deliksiz simsiyah bir uykuya daldı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Birkaç gün boyunca zihninden hiçbir ses çıkmadı. Hediye artık hipnozdan da ümidini kesiyordu ki bir akşam vakti her şey değişti. Siyahlıktan fırlayan bir çift araba farının olduğu bir sürü tuvalin doldurduğu atölyesine girdiğinde kapıyı ardından kapatmıştı. Koridorun ışığı kapının altından ince bir çizgi olarak içeriye giriyordu ve içerisi zifiri karanlıktı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> O anda hipnoz seansındaki beynine inen görülmez balyoz bir kez daha beynine indi ve Hediye her şeyi, en ince ayrıntısına kadar hatırladı. Olduğu yere göğsünü tutarak çöktü. Hatırladığı şey o kadar acı vericiydi ki beyninin onu neden unutmayı seçtiğini çok iyi anlamıştı. O kadar dehşetli bir şeydi ki ona en yakın arkadaşını unutturmuş; hatta kader, arkadaşını psikiyatristi olarak karşısına çıkardığında bile onu tanımamıştı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">  </span></span><span class="s6"><span class="bumpedFont15">FATOŞ! FATOŞ! FATOŞ! AH ALLAHIM BEN ŞİMDİ NE YAPACAĞIM!</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s6"><span class="bumpedFont15"> </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">Güç bela ayağa kalktı ve salona gidip cep telefonunu aldı ve titreyen parmaklarıyla salya sümük ağlarken zar zor doktorunu, daha doğrusu unutmayı seçtiği ama kaderin bir şekilde yeniden karşısına çıkardığı lise arkadaşını aradı. Kadın hiç bekletmeden telefonu açmıştı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">  “Hediye?” dedi boğuk bir sesle. O da ağlamıştı değil mi? Başka türlüsü kaçınılmazdı zaten… </span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">  “Fatoş! Fatoş…” diyebildi sadece Hediye hıçkırıkları geceyi yırtıyordu artık. Gözünün önüne su yeşili elbisesi ve başörtüsüyle </span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15">Kaleşehir’deki</span></span><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> lise mezuniyet partisinden apar topar ayrılması gelmişti. Babası belli bir saatte kadar partide kalmasına izin vermişti ama Hediye zamanı unutup eğlenceye dalmıştı. Babasına verdiği sözü tutmasına yirmi dakika kala kendine gelmiş ve evlerine en yakın yol olan ıssız tarladan geçmeye karar vermişti. Elbette neye şahit olacağını bilmiyordu… Şahit olduğu şeyi okul arkadaşı Fatoş’a anlatacağını da bilmiyordu. Yirmi yedi yıl öncesine kalmıştı her şey… ve her şey Fatoş’un söylediği gibi de olmuştu. “Unutacağız bunu Hediye yok sayacağız!” demişti Fatoş. Hediye Fatoşların tek katlı, küçük evlerinin şirin mi şirin bahçesinde doğrudan Fatoş’tan duymuştu bunu. O felaketten birkaç gün sonraydı.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">  “Bunu nasıl unuturum Fatoş! Olmaz! Ne olur bir şeyler yapalım!”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">  “Ne yapabiliriz Allah aşkına! Tek çaremiz unutmak diyorum sana!”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">  Unutmuşlardı da. Hatta birbirlerini bile unutmuşlardı…Şimdi de Hediye ağlamaktan başka bir şey yapamıyordu. Fatoş da hattın diğer ucunda ağlıyordu.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">  “Fatoş… Fatoş… Cihan…” diyebildi. Sonra korkunç bir ağlama nöbeti geldi.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15">  “Biliyorum Hediye, biliyorum… Biz çok ama çok kötü bir şey yaptık!”</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"><span class="bumpedFont15"> Fatoş ve Hediye geçmişlerine ait çok mahrem bir konuşma yaptıklarını düşünüp birbirlerine içlerini açarken üçüncü bir kulağın onları dinlediğinden bihaberdiler. Onlar konuşurken Hediye’nin apartmanının önünde bekleyen siyah bir Polo’nun içindeki bir adam kulaklıklı dinleme cihazıyla kadınları dinliyor, bir yandan da acı acı gülüyordu.</span></span></p>
<p class="s4"><span class="s3"> </span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>18. Bölüm (ARDA)</title>
<link>https://fikirizleri.com/18-boelum-arda</link>
<guid>https://fikirizleri.com/18-boelum-arda</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69fde0438b10a.webp" length="57348" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 06 May 2026 16:09:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>18. MERSİN</strong></p>
<p></p>
<p>Arda Mersin’e vardığında hastane koridorları sabahın erken saatlerine rağmen kalabalıktı. İçeride kesif bir ilaç kokusu, duvarlarda yorgun bekleyişler vardı. Kalbi hızlı atıyordu. Yıllardır görmediği ablasını birazdan görecekti.</p>
<p>Odaya girdi.</p>
<p>Ablasını yatakta görünce bir an olduğu yerde kaldı. Yüzüne uzun uzun baktı. Zaman onu da yormuştu ama gözleri hâlâ aynı şefkati taşıyordu.</p>
<p>Ablası Arda’yı görür görmez doğrulmaya çalıştı.</p>
<p>İki kardeş birbirine sarıldı.</p>
<p>Ablası Arda’yı adeta kokladı.</p>
<p>Kardeş kokusu… insanın içini sızlatan bir şeydi.</p>
<p>“Hoş geldin kardeşim…” dedi sesi titreyerek.</p>
<p>“Hoş buldum abla. Geçmiş olsun…” dedi Arda.</p>
<p>O günden sonra Arda hastanede refakatçi olarak kaldı. Yemeğini yedirdi, suyunu verdi, geceleri uykusuz kaldı. Bazen sadece oturup sohbet ettiler. Yılların açığını kapatmaya çalıştılar.</p>
<p>Bir hafta sonra taburcu oldular.</p>
<p>Ama Arda’nın aklı durmuyordu. Sürekli düşünüyordu.</p>
<p>Ablası fark etti.</p>
<p>“Ablacım, sen neyi düşünüp duruyorsun böyle?”</p>
<p>Arda başını kaşıdı, iç çekti.</p>
<p>“Abla… İzmir’de sizden uzaktayım. Eğer uygun görürseniz, burada sizin yanınızda kalmak istiyorum.”</p>
<p>Ablası yerinden kalktı, Arda’yı kucakladı.</p>
<p>“En iyisi bu zaten. Ne işin var yabancı yerlerde…”</p>
<p>Sonra ciddi bir ifadeyle baktı.</p>
<p>“Ama sana bir iş bulmamız lazım.”</p>
<p>Arda gülümsedi.</p>
<p>“Ben buldum bile. Biraz birikmişim var. Üç tekerlekli araba alıp sebze meyve satacağım.”</p>
<p>“Yapabilecek misin?”</p>
<p>“Bakacağız…”</p>
<p>Ertesi gün eniştesiyle birlikte üç tekerlekli bir araba aldılar. Hale gidip şeftali ve kayısı yüklediler.</p>
<p>Arda mahalle mahalle dolaşmaya başladı.</p>
<p>Osmaniye… Demirtaş… İhsaniye… Devlet Hastanesi civarı…</p>
<p>“Şeftali vaaar! Kayısı vaaarr! Taze taze, sulu sulu!”</p>
<p>Bağırdı, dolaştı, yürüdü.</p>
<p>Ayaklarına kara sular indi.</p>
<p>Ama bir kilo bile satamadı.</p>
<p>Birkaç gün daha denedi.</p>
<p>Meyveler çürüdü. Kurtlandı.</p>
<p>Arabadan kötü kokular gelmeye başladı.</p>
<p>Akşam eve geldiğinde başını öne eğdi.</p>
<p>“Abla… bu iş bana göre değil.”</p>
<p>Sonra birden durdu.</p>
<p>Gözleri parladı.</p>
<p>“Tabii ya…”</p>
<p>Aklına gelen fikirle gülümsedi.</p>
<p>Bu sefer sebze meyve değil…</p>
<p>Çorap satacaktı.</p>
<p>Eniştesiyle Adana’ya gidip çorap aldılar.</p>
<p>Bir hafta sonra Arda’nın eline hayatında ilk kez bu kadar güzel para geçti.</p>
<p>Çorapların yanına atlet, iç çamaşırı ekledi.</p>
<p>Satış arttıkça Arda’nın kendine güveni de arttı.</p>
<p>Artık bağırmadan satabiliyordu.</p>
<p>İnsanlarla konuşmayı öğrenmişti.</p>
<p>Bir sene böyle geçti.</p>
<p>Ve bir gün…</p>
<p>Askerlik çağrısı geldi.</p>
<p>Arda ürünlerini tek tek paketledi. Ablasının evine bıraktı.</p>
<p>Ablası ve eniştesi onu kapıda uğurladı.</p>
<p>Arda giderken arkasına dönüp baktı.</p>
<p>Bu kez sokaktan değil…</p>
<p>Bir evden çıkıyordu.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyadan Sonra Bölüm 3</title>
<link>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra</guid>
<description><![CDATA[ &quot;Ateş Yağmuru&quot;

Bu bölüm; fiziğin sınırlarında dolaşan merakı, bilimkurguya olan bitmek bilmez tutkusu ve zamansız gidişiyle ardında ışık saçan bir kütüphane bırakan Özgen Berkol Doğan’ın (1980–2007) aziz anısına adanmıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69fa33792732c.webp" length="35522" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 06 May 2026 11:05:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Osman Uyur</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="western" align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">DÜNYADAN SONRA</span></h3>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>Bölüm 1: KAOS</b></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>2. Kısım: ATEŞ YAĞMURU</b></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>ENSISHEIM, ALSAS – KUTSAL ROMA İMPARATORLUĞU</b> <b>7 Kasım 1492, Saat 11:30</b></span></p>
<p><br><br></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Alsas düzlüklerinde güneş puslu sabahı henüz dağıtmış, toprağın nemini ağır ağır emiyordu. Mevsimin son buğdayları çoktan ambarlara çekilmiş, geriye sadece kış uykusuna hazırlanan uçsuz bucaksız sarı-kahverengi anızlar kalmıştı. Kasabanın dışındaki tarlalarda çalışan genç çiftçi Caspar, elindeki sabanı nemli toprağa daldırırken zihninde sadece akşamki kilise yemeği ve rüzgârın taşıdığı keskin toprak kokusu vardı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Bu toprak her yıl daha da sertleşiyor," diye mırıldandı Caspar, öküzlerini dürtükleyerek. "Sanki yerin altındaki devler uyanmak istemiyor."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Birkaç tarla ötede yaşlı Hans, belini doğrultup gökyüzüne baktı. Hava garip bir şekilde durgundu. Kuşlar, sanki gizli bir komut almışçasına aniden susmuş, sadece rüzgârın anızlar arasındaki fısıltısı kalmıştı. Hans, "Fırtına geliyor," dedi kendi kendine. "Ama bulut yok. Bu sessizlik hayra alamet değil."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Tam o anda, gökyüzünün en tepesinden, kulakları sağır eden ve havanın kimyasını değiştiren o yabancı uğultu duyuldu. Caspar başını kaldırdığında, güneşin parlaklığını gölgede bırakan bir ışık hüzmesinin göğü bir kılıç gibi yardığını gördü. Mavi-beyaz bir parıltı, arkasında kirli sarı bir duman izi bırakarak hızla yere doğru alçalıyordu. Havayı yırtan bu cisim, ıslık çalan bir ölüm gibi geliyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Hans! Bak! Tanrı bizi cezalandırıyor!" diye bağırdı Caspar, dizlerinin üzerine çökerek.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Hans ise dehşet içinde donup kalmıştı. Gökyüzündeki o parlayan kaya, sanki doğrudan üzerlerine hedeflenmişti. Işık öyle şiddetliydi ki, bir an için kasabanın tüm gölgeleri yer değiştirdi. Derken, toprağı bir deprem gibi sarsan o patlama gerçekleşti.</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>GÜÜÜM!</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Ensisheim Kilisesi'nin çanları, bu sarsıntıyla birlikte kendiliğinden sallanıp tek bir kez "çın" diye öttü. Kuşlar panik içinde göğe yükseldi, öküzler bağırışlar eşliğinde tarlalardan kaçmaya başladı. Patlamanın merkezinden yükselen toz bulutu, bir devin nefesi gibi tarlanın üzerine çöktü.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Sessizlik geri döndüğünde, bu kez daha ağırdı. Caspar, kulaklarındaki çınlamaya rağmen ayağa kalkmaya çalıştı. Üstü başı toz içindeydi. Hans, elindeki tırmığı bir silah gibi sımsıkı tutarak toz bulutunun arasından belirdi. "Oraya düştü," dedi parmağıyla buğday tarlasının tam ortasını işaret ederek. "Cennetten bir parça koptu ve tarlayı vurdu."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Tarlanın ortasında, yaklaşık üç ayak derinliğinde dumanı tüten bir çukur açılmıştı. Çukurun dibinde ise simsiyah, pürüzlü ve hâlâ kor gibi yanan heybetli bir kaya parçası duruyordu. Kısa süre sonra Ensisheim'ın yerel yöneticileri ve rahipler belirdi. Rahip, elindeki kutsal suyu dumanı tüten siyah kayanın üzerine serperken sesi titriyordu: "Gökyüzü bir işaret verdi! Bu yıl, büyük değişimlerin yılıdır."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Muhafız komutanı, kılıcını çekerek köylüleri uzaklaştırdı: "Durun! Bu taş kutsal bir emanettir. İmparator Maximilian Hazretlerine haber salınana kadar bu kütle koruma altına alınacaktır! İmparator'a deyin ki; gökyüzü bugün Ensisheim'a bir zafer müjdesi fısıldadı. Hem batıdaki inatçı Fransızların hem de doğudaki korkunç Türklerin diz çökeceği günlerin habercisidir bu!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Ensisheim Gök Taşı, imparatorun elçileri gelene kadar kasabanın en güvenli noktasında muhafaza edildi. Bu olay insanlık tarihinde, kayıt altına alınmış ilk gök ateşi, dolayısıyla literatürdeki ilk meteorit vakasıydı.</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>Beş yüz yıl boyunca gökyüzü sessiz kaldı. </b></span><em><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>Ta ki insanoğlu göğü kendi metal kuşları ve sahte yıldızlarıyla doldurana kadar...</b></span></em></p>
<p><br><br></p>
<p><br><br></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>17 Mayıs 2025, Fransa, Bordeaux</b> <b>Saat 17:15 – KUŞLARIN DÜŞÜŞÜ</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Kule penceresinin dışında, elektrik telleri üzerinde bir kumru oturuyordu. Gri tüyleri, öğleden sonra güneşinin kızıl ışığında neredeyse mor görünüyordu. Kuş, başını bir tarafa eğip dışarıdaki dünyayı gözlemliyordu. Kumrular, mitolojinin en eski çağlarından beri barışın simgesi olmuşlardı. Nuh Tufanı'ndan sonra zeytin dalı taşıyan, Venüs’ün arabasını çeken, İslam’da kalbi saflıkla bir tutulan o kadim elçi... Ve şimdi bu kumru, medeniyetin son saatinde bir elektrik teline tünemiş, hiçbir bilgelik taşımadan sadece oturuyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Derken, içgüdülerinin çağrısıyla kanat açtı. Uçuş, tüm yaratıkların en saf özgürlüğüydü. Yer, hukuk ve mülkiyet... Bunların hiçbiri gökyüzüne erişemezdi. Kumru, kanatlarını açıp gökyüzüne doğru yükseldi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynı anda, Bordeaux Hava Üssü'nden dört Mirage savaş uçağı havalandı. Pilot Laurent, telsizde gülüyordu. "Ekip Çakal, gökyüzü bizim!" diye haykırdı Laurent, uçağına keskin bir viraj yaptırarak. Yanındaki Pilot Moreau, ses bariyerini zorlayarak hızlandı. Pilot Dupont ve Moreau, gökyüzünde bir çift helis formasyonu oluşturdu. Hava tatbikatı kültürü böyleydi; pilot adları ve telsiz esprileri, gökyüzü krallarının ölümle oynadığı bir kumardı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Laurent, Moreau'yu takip ederken aralarında sadece üç metre vardı. Hız göstergesi 1200 kilometreyi vurduğunda, gökyüzü dört ateş kuşunun dans ettiği bir sahneye dönüşmüştü. Kumru, tüm bu gösteriyi yukarıdan izliyordu. Altındaki bu titanyum gövdeli devler çok hızlı ve ölümcüldü ama onlar da yine birer kuştular; gökyüzünün hırçın çocukları...</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Bordeaux'nun kuzeyinde ufuk çizgisi birden yırtıldı. Berrak bir yeşillik, mora karışan neon ışıkları... Kuzey Işıkları, tarihte hiç bu kadar güneye inmemişti. Bu bir optik mucize değil, manyetik zırhın delindiğinin habercisiydi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Hava Tatbikatı Komutanı’nın sesi telsizde yankılandı: "Laurent, derhal dönüş yapın! Atmosfer yanıyor, tatbikat sonlandırıldı!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Laurent, başlangıçta kaygısızdı: "Anlaşıldı kontrol, dönüş yapılıyor."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Ama dönüş yapamadı. Uçağın elektrik sistemleri, o yeşil ışığın içinde birer birer intihar etmeye başladı. Ekranlar titreşti, kumanda kolu bir anda tepkisizleşti. "Kontrol, kontrol! Uçağı kaybediyorum!" diye bağırdı Laurent. Kule ise sadece beyaz bir parazit seli duyabiliyordu. Dördü de aynı anda kontrolü kaybedip serbest düşüşe geçmişti. Telsiz operatörü çaresizce haykırdı: "Tüm kuşlar düşüyor! Tüm kuşlar düşüyor!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Kumru, o anda bu çelik kanatların sessiz çöküşüne tanıklık etti. Laurent’in uçağı arkasında ateşten bir iz bırakarak alçaldı. Kumru, kanatlarını çırparak daha yükseğe tırmanmaya çalıştı ama manyetik alan onun iç pusulasını çoktan parçalamıştı. Yön duygusunu yitiren kuş, o öldürücü yeşil ışığın ortasında savrulmaya başladı. Kanat çırpışları zayıfladı; ilk kez gökyüzünde kendini bu kadar yalnız hissetti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Ve sonra düştü. Elektrik tellerine takılan bedeni, bir saat sonra bir çocuk tarafından bulunacaktı. Tüyleri hâlâ o tuhaf yeşil ışıkla parıldayan, melek yüzlü bir ölü... Gökyüzünün masumiyeti yere çakılmıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Dünyanın her yerinde aynı sahne tekrarlanıyordu. Mirage’lar, F-16’lar ve Rafale’ler... Gökyüzü kendi evlatlarını dışarı kusuyordu. Ancak asıl dehşet daha yükseklerden geliyordu. Atmosferin ısınmasıyla sürtünmeye yenik düşen binlerce uydu, akkor haline gelerek yeryüzüne süzülen devasa ateş mermilerine dönüşmüştü.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">İnsanoğlunun göğe astığı "sahte yıldızlar", şimdi kendi yaratıcılarını avlamak için aşağı iniyordu.</span></p>
<h3 class="western" align="justify"><br><br></h3>
<h3 class="western"><br><br></h3>
<h3 class="western" align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">YILDIZ YAĞMURU</span></h3>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>YÖRÜNGE ALTI – EKZOSFER</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Sessizlik, uzayın mutlak ve değişmez yasasıydı. İnsanlığın göğe fırlattığı ilk metal çığlık olan Sputnik 1’in küle dönüşmesinin üzerinden yetmiş yıla yakın zaman geçmişti. O küçük alüminyum küre, atmosferde yanarken arkasında sadece ince bir yol açmıştı. Şimdi o yol, uçsuz bucaksız bir metal mezarlığının kapısına dönüşmüştü.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Dünyanın çevresini saran binlerce aktif göz ve binlerce ölü metal yığını, manyetik kalkanın çöküşüyle birlikte görünmez bir el tarafından aşağı çekilmeye başladı. Yerçekimi, artık sadık bir hizmetkâr değil, intikamcı bir tanrıydı. İlk düşenler, en uzaktakiler oldu. İletişim uyduları, hava durumu gözlemcileri ve casus aynalar… Hepsi, bir zamanlar insanlığın bilgisini taşıyan o titanyum ve altın folyo kaplı tanrılar, şimdi yeryüzüne inen birer ateş mermisiydi.</span></p>
<p><br><br></p>
<p><br><br></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>PASİFİK OKYANUSU – BİR BALIKÇI TEKNESİ</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Yaşlı balıkçı Hiroshi, ağlarını toplarken başını gökyüzüne kaldırdı. Okyanusun ortasında, ışık kirliliğinden fersah fersah uzakta, gökyüzü her zaman bir mücevher kutusu gibiydi. Ancak bu öğleden sonra, güneş henüz batmadan mücevherler kutusundan taşmış, aşağı dökülüyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Yuki, bak," diye seslendi kamaradaki oğluna. Sesi titriyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Gökyüzünde aynı anda onlarca çizgi belirdi. Bunlar bildiği meteor yağmurlarına benzemiyordu. Daha yavaş, daha parlak ve çok daha öfkeliydiler. Bazıları havada parçalanıyor, arkalarında yeşil ve turuncu izler bırakarak okyanusun karanlığına gömülüyordu.</span></p>
<p align="justify">“<span style="font-family: Times New Roman, serif;">Deniz tanrıları yıldızları topluyor,” diye geçirdi içinden Hiroshi. Ama hayır, bu bir efsane değildi. Havada metalin metalle sürtünmesinden doğan o tuhaf, tiz ıslığı duyabiliyordu. Heybetli bir uydu parçası, teknenin birkaç mil ötesine düştüğünde su muazzam bir sütun gibi havaya kalktı. Hiroshi, o an ilk kez korktu. Gökyüzü artık güvenli bir çatı değildi; üzerlerine çöken muazzam bir enkaz yığınıydı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>NEW YORK, TIMES SQUARE</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">New York’ta öğle güneşi tepeye tırmanıyordu ama gökyüzü, düşen uyduların yarattığı o yapay, turuncu bir alacakaranlığa bürünmüştü. Dev ekranlar karlı bir griye bürünmüş olsa da, meydandaki binlerce insan parlak öğle güneşi altında bile fark edilen ateş toplarını dehşetle izliyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Bu bir saldırı mı?" diye bağırdı genç bir kadın, elindeki işlevsiz akıllı telefonu havaya kaldırarak.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Yanındaki yaşlı adam, hırkasının yakasını düzeltirken acı bir gülümsemeyle cevap verdi: "Hayır evladım, bu biziz. Kendi çöplerimiz evimize geri dönüyor."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Tam o sırada, <b>görkemli</b> bir Starlink takımı Manhattan semalarında belirdi. Birbirine bağlı bir inci kolye gibi dizilen uydular, atmosferin yoğun katmanlarına çarptıkça parçalanıyor, her biri birer güneş parçası gibi parlayarak gökdelenlerin camlarına yansıyordu. Elia Max’in gökyüzüne kazıdığı o parlak imza, şimdi şehre yağan birer kor ateşti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Bir parça, Chrysler Binası’nın tepesindeki paslanmaz çelik kuleye sürtünerek geçti. Metalin metali parçalama sesi, Times Square’deki uğultuyu bastırdı. İnsanlar çığlık atarak metrolara, sığınaklara, yerin altına kaçmaya başladı. Gökyüzü artık insanın değil, ateşin ve kütlenin oyun alanıydı.</span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p><br><br></p>
<p><br><br></p>
<p><br><br></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>İSVİÇRE ALPLERİ – BİR GÖZLEMEVİ</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Dr. Aris Thorne, teleskobunun başından çekilip çıplak gözle pencereye baktı. Dijital veriler kesilmişti ama gerçeklik tüm çıplaklığıyla oradaydı. Ekranlarda "Sinyal Yok" ibaresi yanıp sönerken, dışarıda kıyamet yaşanıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Kessler Sendromu," diye fısıldadı Aris. Donald Kessler’ın o korkulu rüyası gerçek oluyordu: Yörüngesel kirliliğin kritik kütleye ulaşıp kendini besleyen bir yok oluş döngüsüne girmesi. "Bir uydu diğerine çarpıyor; her biri kurşundan daha hızlı binlerce şarapnele dönüşüyor. Ve o şarapneller on bin yeni uyduyu vuruyor. Yörünge kendi kendini öğütüyor ama faturayı biz ödüyoruz."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aris, cebinden bir sigara çıkardı ve titreyen elleriyle yaktı. Gökyüzündeki ateş çizgileri o kadar yoğundu ki, Alplerin karlı zirveleri sanki öğle sıcağındaymış gibi aydınlanmıştı.</span></p>
<p align="justify">“<span style="font-family: Times New Roman, serif;">Bir zamanlar Sputnik’i takip etmek için heyecanlanan o çocuk nerede?” diye düşündü. “Şimdi ise gökyüzünün boşalmasını izliyorum. İnsanlık bu geceden sonra bir daha asla yıldızlara bakıp saf bir merakla hayal kuramayacak; çünkü artık yukarı baktıklarında gördükleri şey tanrıların evi değil, kendi yarattıkları o metal tavanın enkazı olacak.”</span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>SAHRA ÇÖLÜ – BİR BEDEVİ KAMPI</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Sahra’da kum tepelerinin ardında gökyüzü, manyetik fırtınanın yarattığı yapay bir karanlığa teslim olmuştu. Kabile reisi Ömer, develerinin huzursuz homurtularını dinlerken göğe baktı. Ataları, bu yıldızlara bakarak yollarını bulurlardı. Kutup Yıldızı, Avcı, Büyük Ayı… Hepsi oradaydı ama şimdi aralarında yapay, hızlı ve vahşi birer ışık seli akıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Baba, cennet yanıyor mu?" diye sordu küçük kızı, Ömer’in entarisinin eteğine tutunarak.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Ömer, kızının korku dolu gözlerine bakıp onu göğsüne çekti. Gökyüzündeki bu öfkeli parıltı, ne bir fırtınaya ne de bildiği bir doğa olayına benziyordu. "Kıyamet dedikleri bu olsa gerek evladım," diye mırıldandı. "Melekler, insanoğlunun kibrini yeryüzüne geri fırlatıyor. Semanın kandilleri birer birer sönüyor ve dünya kendi karanlığına mahkûm ediliyor."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Bir parça, çölün ortasına sessizce ama büyük bir ısı dalgasıyla çakıldı. Kum, o noktada bir anda cama dönüştü. Ömer, devrilen devesini sakinleştirmeye çalışırken mırıldandı: "Yerde bulamadıkları huzuru gökte arayanlar, şimdi göğü başımıza yıkıyorlar."</span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>YÖRÜNGE – SON PERDE</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Yukarıda, bir zamanlar insanlığın gururu olan Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS), kontrolsüz bir takla atarak atmosfere giriyordu. İnsanlığın uzaydaki barış kalesi, şimdi <b>korkunç bir ateş topuna</b> dönüşmüştü. Güneş panelleri kağıt gibi yırtılıyor, laboratuvar modülleri binlerce derecelik ısıda erirken içindeki kimyasalların yanmasıyla gökyüzünde parlak turkuaz ve egzotik mor izler bırakıyordu. ISS, son bir kez dünyanın üzerinden yaralı bir kuyruklu yıldız gibi geçti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aşağıda, Paris’ten Tokyo’ya, İstanbul’dan Buenos Aires’e kadar milyonlarca insan aynı şeyi görüyordu: Sahte yıldızların yağmuru. Her düşen parça, medeniyetin bir parçasını da yanında götürüyordu. İnternet, bankacılık, haberleşme, navigasyon… Hepsi o ışık hüzmelerinin içinde eriyip gidiyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Gökyüzü beş yüz yıl önceki gibi sessizleşecekti belki. Ama bu kez, sessizlikten önce duyulan şey dualar değil, metalin ölüm marşıydı. 1492'de gökyüzü insana bakıyordu; bugün ise insan, kendi yarattığı tanrıların üzerine devrilişini izliyordu. Ensisheim Gök Taşı bir müjdeydi; bu ise bir veda.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">İnsanlık, göğü fethettiğini sanırken aslında kendi üzerine yıkılacak olan bir tavan inşa etmişti. Ve o tavan, 17 Mayıs gecesi binlerce parçaya ayrılarak yeryüzüne indi. Ateş yağmuru bittiğinde, geriye sadece karanlık ve küllerden doğacak yeni, ilkel bir dünya kalacaktı.</span></p>
<p align="justify"></p>
<p></p>
<h3 class="western" align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">GECE YARISINA İKİ KALA: TİTANLARIN KÜLÜ</span></h3>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>NEW YORK, 21:30</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Şehir, tarihinde ilk kez bu kadar sağırdı. Times Square’in o hiç uyumayan dijital gözleri kör olmuş, Broadway’in ışıklı nehirleri kurumuştu. Manhattan, devasa bir beton mezarlık gibi sessizliğe gömülmüştü. Ancak aşağıda hüküm süren bu mutlak karanlık, yukarıdaki cehennemi daha da görünür kılıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Yaşlı adam, saatler sonra sığınağının ağır kapısını aralayıp sokağa çıktığında, bildiği gökyüzünü yerinde bulamadı. "Fırtına dindi," diye fısıldadı çatallı bir sesle. Ateş yağmuru kesilmiş, o devasa metal kütlelerin yeryüzünü dövdüğü o korkunç gürültü yerini tekinsiz bir fısıltıya bırakmıştı. Ama gök, hiçbir zaman bu kadar "huzursuz" görünmemişti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Zifiri karanlık olması gereken gökyüzü, sanki dev bir simyacı kazanı gibi kaynıyordu. Manyetik kalkanın deliklerinden sızan güneş rüzgarları, atmosferi kan kırmızısı ve zehirli bir yeşille boyamıştı. Bu, kutupların o zarif dansına benzemiyordu; bu, manyetosferin yavaş yavaş öleceği yirmi yıllık can çekişme sürecinin ilk neon çığlığıydı. Mor perdeler Manhattan’ın gökdelenleri arasında birer hayalet gibi süzülüyor, fosforlu bir sis yıldızların ışığını yutuyordu. Artık tek bir takım yıldızı bile seçilemiyordu; kadim rehberlerin yerini, yörüngede parçalanan milyonlarca mikro şarapnelin güneşten çaldığı o donuk, gümüşi parıltılar almıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Hava, ağır ve metalik bir kokuyla doluydu. Okyanustan gelen serin esinti, beraberinde stratosferde yanan tonlarca titanyum, lityum ve alüminyumun geniz yakan kokusunu taşıyordu. Gökyüzünde, sanki görünmez dev bir fırçayla çekilmiş gibi duran kirli sarı ve turuncu duman izleri asılı kalmıştı. İnsanoğlunun kibri, gökyüzünü devasa bir is odasına çevirmişti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Yaşlı adam başını kaldırdığında, o tuhaf ışımanın altında ellerinin bile değiştiğini fark etti. Tenine vuran ışık artık güneşten değil, medeniyetin enkazından geliyordu. Şehir susmuştu, teknoloji ölmüştü; ama gökyüzü, kaybettiği çocuklarının yasını tutarcasına rengarenk ve bir o kadar yabancı parlamaya devam ediyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">O an anladı: Fırtına bitmişti ama geride bıraktığı gökyüzü artık onlara ait değildi. İnsanlık, kendi elleriyle ördüğü tavanın altında, yabancı bir göğün altında ilk gecesine başlıyordu.</span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>YÖRÜNGE ANALİZ RAPORU / #001</b> <b>Sistem Durumu:</b> KRİTİK / %97 Veri Kaybı</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Atmosferin üst katmanlarındaki metalik fırtına durulmaya başlarken, yeryüzünden ulaşılamayan o soğuk yüksekliklerde medeniyetin enkazı yüzdürülüyordu. Bir zamanlar gökyüzünü bir örümcek ağı gibi saran faal uyduların toplam mevcudundan geriye sadece <b>yüzde üçü</b> kalmıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Bu sessiz hayatta kalanlar, artık işlevsiz kalan küresel ağın ölü gövdesinde parıldayan son hücreler gibiydi. Analizler, Kessler Sendromu'nun o kusursuz öğütücüsünden sağ çıkmayı başaran bu küçük azınlığın büyük bölümünün tek bir imzayı taşıdığını gösteriyordu: <b>Elia Max.</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Dünya aşağıda karanlığa ve kaosa teslim olurken, Max’in "gümüş elçileri" yukarıda, artık kimsenin duyamadığı sinyallerini yaymaya ve beklemeye devam ediyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>Kayıt Sonu.</b></span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"></p>
<h3 class="western" align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">GÜMÜŞ ELÇİLERİN ŞAFAĞI</span></h3>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>KALİFORNİYA, 18:30</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">New York zifiri karanlıkta hayaletimsi ışıklarla boğuşurken, kıtanın diğer ucunda güneş henüz batıyordu. Elia Max, tozlu otoparka giriş yaptığında gökyüzündeki o tuhaf, elektrikli kızıllığa sadece bir an baktı; hiçbir duygu belirtisi göstermeden doğrudan asansöre yöneldi. Yüzeyin elli metre altına, güneş rüzgarlarının ve elektromanyetik fırtınaların hırçın pençelerinin ulaşamadığı, çelikten bir kozayı andıran üretim sahasına indi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Burası dışarıdan bakıldığında "Uzay Ekstra" için roket üreten sıradan bir fabrikaydı. Ancak gerçek, beton ve çeliğin çok daha derinlerine, sükûnetle işleyen bir öngörünün içine gömülmüştü. Üretim bantlarında, henüz kimsenin eline dokunmadığı, piyasaya sürülmemiş özel cihazlar diziliydi. Bu telefonlar, elektromanyetik korumayla zırhlanmış gövdeleriyle, yörüngede hayatta kalan o yüzde üçlük "gümüş elçilere" doğrudan kilitlenmiş birer veri bağıydı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Yeryüzünde hayat durmuştu. Milyarlarca insan ellerindeki simsiyah, cansız cam yığınlarına bakarken medeniyetin sustuğuna inanıyordu. Piller sökülmüş, frekanslar kesilmiş, insanlık kendi sessizliğine hapsedilmişti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Ancak Max’in yeraltı tesisinde panik değil, soğuk bir disiplin vardı. Beyaz tulumlu çalışanlar, son birkaç saattir bu özel cihazları mühürlü kargo kutularına yerleştiriyordu. Bu kutular mağaza rafları için değil; fırtınanın ardından başlayacak o sessiz dönemde, <b>birbirleriyle iletişimi zorunlu olan kritik düğüm noktaları</b> için hazırlanmıştı. Kaosun ortasında, dünyanın geri kalanı dilsizleşirken bu cihazlar, kopmaması gereken o ince veri hattını canlı tutacak yegâne araçlardı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Kutuların üzerindeki adresler, önceden belirlenmiş isimlere doğru yola çıkmak için bekliyordu. Elia Max asansörden çıkıp sessizce akan üretim bandına baktığında, yüzünde tanımlanması zor, hafif bir kıpırtı belirdi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Dünya ağır bir yara almıştı; ama Max, henüz kimsenin bilmediği bir ağın en hayati damarlarını açmaya hazırdı.</span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>MERSİN MARİNA, TÜRKİYE – 30 MAYIS, 09:30</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Kıyametin üzerinden geçen on üç koca gün, zamanın dokusunu değiştirmişti. Artık takvimler sadece hayatta kalınan günleri sayıyordu. Akdeniz’in o meşhur turkuazı, atmosferdeki metal tozlarının ve çöken manyetosferin etkisiyle tuhaf, mat bir kurşuni renge bürünmüştü. Sabah güneşi, gökyüzündeki o kirli sarı duman tabakasının arasından süzülürken Mersin Marina’ya solgun bir ışık bırakıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Açıklarda beliren 14 metrelik küçük yelkenli, bir hayalet gemi gibi sessizce yaklaştı. Gövdesindeki beyaz tuz lekeleri ve hırpalanmış yelkenleri, Atlas Okyanusu’nu ve koca bir denizi hangi fırtınalarla boğuşarak geçtiğinin dilsiz şahitleriydi. Amerika Birleşik Devletleri’nden yola çıktığına inanılması güç olan bu tekne, otoritenin ve denetimin buharlaştığı bu yeni dünyada, hiçbir sahil güvenlik engeline takılmadan limanın durgun sularına süzüldü.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Marina yetkilisi, elinde artık sadece bir sopa niyetine tuttuğu telsiziyle rıhtımda donup kalmıştı. Dünyadaki tüm motorların sustuğu, gemilerin açık denizlerde birer yüzen tabuta dönüştüğü bu günlerde, bu teknenin limana bu kadar kararlı bir şekilde yanaşması mucize gibiydi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Tekne rıhtıma çarptığında, içerisinden yorgun ama çevik bir genç karaya atladı. Marina görevlisinin asıl şaşkınlığı ise saniyeler sonra zirveye ulaştı. Teknenin içinden, büyük bir titizlikle karaya indirilen şey <b>elektrikli bir motosikletti.</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Görevli, on üç gündür sadece paslanan metaller, bozulan gıdalar ve çürüyen bir medeniyet görmüştü. Ancak bu motosiklet ve gencin koltuğunun altında taşıdığı küçük paket, sanki zamanın dışından gelmiş gibiydi. Genç adam, paketi motosikletin arka muhafaza sepetine yerleştirirken görevli bir anlığına kutuya odaklandı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Paket, dış dünyadaki o her yeri kaplayan gri tozdan ve nemden tamamen azade görünüyordu. Karbon fiber dokulu, mat siyah bir kaplamayla mühürlenmişti. Üzerindeki dikişsiz vakum mührü, okyanusu aşan o fırtınalı yolculuğa rağmen tek bir çizik bile almamıştı. Dünyanın geri kalanındaki tüm nesneler eskimiş ve hırpalanmışken, bu kutu Kaliforniya’daki o yeraltı laboratuvarının steril soğukluğunu hâlâ üzerinde taşıyordu. Elektromanyetik zırhın yarattığı o pürüzsüz yüzey, "Büyük Darbe"nin dokunamadığı tek şeyin bu kutu ve içindekiler olduğunu haykırıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Motosikletin üzerine bindiğinde, kargo zarfının üzerindeki şeffaf bölme bir anlığına güneşi yansıttı. Marina yetkilisi, durdurmak ya da bir soru sormak için yaklaştığı o kısa saniyede, zarfın üzerindeki yazılardan sadece tek bir satırı okuyabildi. O satır, bu ıssız ve dilsizleşmiş limanda yankılanan sessiz bir komut gibiydi:</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>Alıcı: Aras Güngör</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Motosikletin elektrikli motoru, neredeyse duyulmayan bir vızıltıyla çalıştı. Genç adam gazı çevirdiğinde, medeniyetin sustuğu bu topraklarda modern dünyanın son ve en gizemli yankısı Mersin’in tozlu yollarına doğru uzaklaştı.</span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>17. Bölüm (ARDA)</title>
<link>https://fikirizleri.com/17-boelum-arda</link>
<guid>https://fikirizleri.com/17-boelum-arda</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69fc9c71cf23b.webp" length="33076" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 05 May 2026 17:07:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="title-post-item">17. TEKSTİL ATÖLYESİ</h3>
<p></p>
<p>Arda, kasap deneyiminden sonra şehri yeniden arşınladı. Bu kez yol onu bir tekstil atölyesine çıkardı.</p>
<p>İşe başladığında, Arda hâlâ tertemiz bir çocuktu; yüzü parlak, çamaşırları ütülü ve düzenliydi. Ama iki hafta geçtikten sonra, aynı çocuk yüzü kapkara, çamaşırları kirden gözükmeyen bir Arda olmuştu.</p>
<p>Patron bu değişikliği fark etti ve Arda’yı yanına çağırdı:</p>
<p>“Oğlum, senin annen çamaşırlarını yıkamıyor mu?”</p>
<p>Arda boynunu eğdi:</p>
<p>“Yok.”</p>
<p>“Peki neden?”</p>
<p>“Benim annem yok.”</p>
<p>Patron şaşkınlıkla durdu. Ne diyeceğini bilemedi, sonra elini Arda’nın omzuna koydu:</p>
<p>“Öldü mü?”</p>
<p>Arda kafasını salladı:</p>
<p>“Hayır, ailem memlekette.”</p>
<p>Patron bir süre sessiz kaldı, kafasını kaşıdı, sonra Arda’ya baktı:</p>
<p>“Oğlum, o zaman sen burada, atölyede yat,” dedi.</p>
<p>O günden sonra Arda, atölyede kalmaya başladı. Geceleri, uyurken, küçük bir çıtırtı duyduğunda korkudan ağlamaya başlıyordu.</p>
<p>Bekçi, Arda’nın sesini duydu ve yanına geldi:</p>
<p>“Oğlum, neden ağlıyorsun?”</p>
<p>Arda hıçkırarak cevap verdi:</p>
<p>“Bi… bi bir ses duydum.”</p>
<p>Bekçi Arda’nın başını okşadı:</p>
<p>“Korkma oğlum. Ben buradayken sana bir şey olmaz, hadi git yat,” dedi.</p>
<p>Ertesi gün patron, uykusuz bir Arda ile karşılaştı. Bekçi, geceyi nasıl geçirdiğini ve olanları anlatmıştı.</p>
<p>Atölyede Arda’nın yanında üç delikanlı daha çalışıyordu. Hepsine devlet hastanesinin yanına bir ev tutulmuştu. Arda gündüzcüydü, diğerleri gececiydi.</p>
<p>Bir gün gece yarısı, Arda’nın karnına ani bir sancı girdi. Ağrı öylesine şiddetliydi ki kıvranıyordu. Kimse yanına gelmedi. Bağırmaya başladı; komşular pencereyi açıp bakıp tekrar kapattılar.</p>
<p>Karşı penceredeki bir kız bağırdı:</p>
<p>“Anne, yeni taşınan komşuda çocuk ağlıyor, bükülüp duruyor!”</p>
<p>Kızın ailesi, Arda’yı alıp hastaneye götürdü.</p>
<p>Hastanede doktor gelene kadar Arda bağırıyordu. Yapılan kontroller sonucu apandisit olduğu ortaya çıktı ve hemen ameliyat olması gerekti.</p>
<p>Arda başta reddetti. Ama doktor, ameliyat olmazsa apandisit patlayacağını söyledi. Arkadaşları imza attı ve ameliyat gerçekleşti.</p>
<p>Bir süre daha atölyede çalıştı. Ama bir gün, beklemediği bir haber aldı.</p>
<p>Mektup Mersin’den gelmişti. Ablasının ciddi şekilde hasta olduğu ve riskli bir ameliyat geçireceği yazıyordu.</p>
<p>Arda, Mersin yollarının önünde uzandığını, hayatın yeniden onu sürüklediğini hissetti.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>15. Bölüm &amp;amp; 16. Bölüm (ARDA)</title>
<link>https://fikirizleri.com/15-boelum-16-boelum-arda</link>
<guid>https://fikirizleri.com/15-boelum-16-boelum-arda</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69fb766a40ef5.webp" length="57064" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 04 May 2026 10:11:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="title-post-item">15. FIRIN</h3>
<p></p>
<p>"Arda pastaneden çıktıktan sonra hayat ona hiç dinlenme vermedi..."</p>
<p>Arda pastanenin kepenkleri kapandığında elinde küçük bir çuval, içinde bir kaç parça eşyası ve Mustafa ustadan kalan hatıralarla sokağın ortasında öylece kalakaldı.</p>
<p>O gün uzun süre sahilde yürüdü. Deniz hırçındı, dalgalar iskeleye vuruyor, rüzgâr yüzünü yakıyordu. Bir bankta oturup cebindeki paraya baktı. Ustadan aldığı kazançtan birazı kalmıştı bir de arsaya yatırdığı paranın dekontu…</p>
<p>Kağıda uzun uzun baktı.</p>
<p>“Pes etmek yok.”dedi kendi kendine.</p>
<p>Ertesi sabah İzmir’in kalabalığına karıştı.</p>
<p>İşe arıyordu.</p>
<p>Kimi yerler yaşını küçük buldu, , kimisi tecrübeli eleman istedi.</p>
<p>Saatlerce yürüdü, ayaklarının altı yanıyordu.</p>
<p>Akşam üstü Kemeraltı’nın dar sokaklarında dolaşırken, eski bir fırının camında</p>
<p>“Eleman aranıyor.”yazısını gördü.</p>
<p>Kapıyı itti, içeri girdi.</p>
<p>İçerisi sıcacıktı. Yoğun bir hamur kokusu vardı.</p>
<p>Bir adam koca bir teknenin içinde hamur yoğuruyordu,kolları una bulanmıştı.</p>
<p>Başını kaldırdı.</p>
<p>“Buyur delikanlı?”</p>
<p>“İş arıyorum usta. Her işi yaparım. Temizlik, taşıma,… servis farketmez.”</p>
<p>Adam Arda’yı baştan aşağı süzdü.</p>
<p>“Gece vardiyası boş ama ağır iştir. Uyku yok, yorgunluk bol.”</p>
<p>Arda hiç düşünmeden cevap verdi :</p>
<p>“Ben alışığım.”</p>
<p>Adam başıyla arka tarafı işaret etti.</p>
<p>“Önlüğü tak, başla.”</p>
<p>Gece vardiyası başladığında fırının içi cehennem gibiydi.</p>
<p>Fırın kapakları açıldıkça yüzüne sıcak hava çarpıyor, gözleri yanıyordu.</p>
<p>Hamur tekneleri ağır, tepsiler doluydu.</p>
<p>Saat ilerledikçe zaman yavaşladı.</p>
<p>Gece iki…</p>
<p>Üç….</p>
<p>Dört…</p>
<p>Arda sabahlara kadar hamur taşıyor, tepsileri diziyor, sabah olunca da dükkanı temizliyordu.</p>
<p>Bir ara duvara yaslandı.</p>
<p>Kol kasları ağrıyor, gözleri uykusuzluktan yanıyordu.</p>
<p>Ustabaşı seslendi :</p>
<p>“Delikanlı! Uyku yok! Daha sabaha çok var! “</p>
<p>Arda irkildi, tekrar işe koyuldu.</p>
<p>Sabah ezanı okunurken dizlerinin titrediğini farketti.</p>
<p>Fırından çıktığında güneş doğuyordu.</p>
<p>Sokakta yürürken başı dönüyor, gözlerinin altı morarıyordu.</p>
<p>Çevresindeki insanlar işe giderken o sanki günlerdir uyumamış gibiydi.</p>
<p>Bir bankta oturdu, elleri hâlâ hamur kokuyor gibiydi.</p>
<p>“Dayanacağım.”dedi içinden.</p>
<p>Günler böyle geçti.</p>
<p>Her gece aynı sıcaklık, aynı yorgunluk, aynı uykusuzluk.</p>
<p>Bir gece hamur teknesini kaldırırken elleri titredi.</p>
<p>Tekne elinden kaydı ve hamur yere yayıldı.</p>
<p>Ustabaşı sertçe baktı:</p>
<p>“Yoruldun mu?”</p>
<p>Arda başını salladı :</p>
<p>“Yok… devam ederim.”</p>
<p>Ama bedeni artık söz dinlemiyordu.</p>
<p>Sabaha karşı yerleri silerken dizlerinin üstüne çöktü.</p>
<p>Bir süre öylece kaldı,nefesi hızlanmıştı.</p>
<p>O an anladı.</p>
<p>Bu işi yapmak istiyordu… ama bedeni buna izin vermiyordu.</p>
<p>Ertesi gün ustanın yanına gitti.</p>
<p>“Usta… ben galiba devam edemeyeceğim.”</p>
<p>Adam ona baktı:</p>
<p>“Gece işi herkese göre değil ama sen yine iyi dayandın.”</p>
<p>Arda “Teşekkür ederim usta.”diyerek ;önlüğü çıkardı.</p>
<p>Fırından çıktığında hava aydınlıktı.</p>
<p>“Her işi yapabilirim sanıyordum ama demek ki yapamayacağım işler de varmış. “diye söylendi</p>
<p></p>
<p></p>
<h3 class="title-post-item">16. KASAP GÜNLERİ</h3>
<p></p>
<p>Arda, fırından ayrıldıktan sonra sokaklarda yürüdü.</p>
<p>Ayakları hâlâ yorgun, kolları hâlâ hamur kokuyordu. Ama içinde bir kararlılık vardı: pes etmeyecekti.</p>
<p>Kısa bir süre sonra, kasabın eleman aradığını öğrendi.</p>
<p>Kendi kendine mırıldandı:</p>
<p>“Bir kasap kaldı denemediğim. Alırlarsa bir de onu denerim. Ne olacak sanki?”</p>
<p>İçeri girdiğinde ağır bir et kokusu onu karşıladı.</p>
<p>Dükkândan bıçak sesleri geliyordu, her kesik havayı titretiyordu. Soğuk taş zemin, Arda’nın ayaklarının altını kayganlaştırıyordu.</p>
<p>Kasap başını kaldırdı. Sert bakışları Arda’yı süzdü.</p>
<p>“Buyur delikanlı, ne istiyorsun?”</p>
<p>“Usta, iş arıyorum. Her işi yaparım. Temizlik, taşıma… fark etmez,” dedi Arda.</p>
<p>Kasap gözlerini kısarak baktı.</p>
<p>“Daha önce kasapta çalıştın mı?”</p>
<p>“Hayır… ama öğrenirim.”</p>
<p>Kasap, derin bir nefes aldı, sonra önlüğü uzattı:</p>
<p>“Deneyelim bakalım o zaman. Önce şu et kasalarını taşı, dolaba as bakalım.”</p>
<p>Arda kasaları kaldırdı, etleri dolaba astı, zemini sildi. Ama eline bulaşan yağ ve kan, her dokunuşta kaygan bir tiksinti veriyordu. Dükkânın havasızlığı, soğuk taş duvarlar, kokular ve kasabın gür sesi onu yavaş yavaş yormaya başladı.</p>
<p>Gece vardiyası ilerledikçe, Arda’nın kolları ağrımaya, sırtı tutulmaya, gözlerinin altındaki morluklar belirginleşmeye başladı.</p>
<p>Bir ara elindeki kasayı dolaba asarken elleri titredi. Et kaydı, Arda’nın kalbi hızlandı. Hamurun ve etin ağırlığı, gecenin sessizliğinde onu ezmişti.</p>
<p>Kasap arkasından seslendi:</p>
<p>“Oğlum, şunu da kıyma makinesine at!”</p>
<p>Arda durdu. Ellerini yıkadı, derin bir nefes aldı.</p>
<p>“Usta… ben yapamayacağım galiba,” dedi, sesi hafif titriyordu.</p>
<p>Kasap bir an sustu, sonra hafifçe gülümseyerek başını salladı:</p>
<p>“Herkesin işi başka, evlat. Zorlama kendini.”</p>
<p>Arda utangaç bir gülümseme ile önlüğünü çıkardı.</p>
<p>“Sağ ol ustam, hakkını helal et,” dedi.</p>
<p>Cebinde kalan az para ile artık evde bile kalamazdı. Sokaklar yeniden onu çağırıyordu. Her adımı, hayatın sertliğini hatırlatıyordu. Ama Arda, içten içe bir şey daha öğrenmişti:</p>
<p>“İstediğin her işi yapamazsın… ama her işten bir ders alabilirsin.”</p>
<p>Gün doğarken Arda, yorgun ama kararlı, şehrin kalabalığına karıştı.</p>
<p>Her dükkân, her sokak, her ağır iş ona bir şey öğretmişti.</p>
<p>Ve o artık biliyordu: Kendi yolunu, kendi sınırlarını bulmak zorundaydı. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>DÜNDEN KALANLAR</title>
<link>https://fikirizleri.com/dunden-kalanlar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dunden-kalanlar</guid>
<description><![CDATA[ Yıllar sonra yolları garip bir şekilde kesişmeye başlayan bir grup liselinin geçmişlerinde sakladıkları sır, hepsinin hayatlarını alt üst  ederek ortaya çıkmak üzeredir. Üzerinde yürümeye çalıştıkları aydınlık yolda arkalarında kanlı ayak izleri bıraktıklarını fark edebilecekler midir? ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69f77d9e93589.webp" length="61378" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 03 May 2026 20:09:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aysun Ertaş</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">            </span>1999… İç Anadolu’da büyük bir ilçe…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Gecenin ılıklığını ve tatlı kokularla dolu sükunetini, damarlarda adeta devasa bir ikinci nabız gibi hissedilen basların şiddeti bozuyordu. Haziran ayının başına has o muhteşem ılıklıktan müziğin kaynağı olan belediyeye ait büyük tesisin hiç haberi yokmuş gibiydi. Tesisin büyük pencerelerinden dışarıya ışık, müzik, kahkaha; kısaca hayata dair gülümseye neden olan ne varsa taşıyordu. İçeriyi hınca hınç dolduran gençlerin hayat ateşi ile de ortalık fırına dönmüştü. (Hepsi aynı anda açılmış çok sayıdaki televizyon stüdyosu tipi dev lambaların katkısı da yabana atılamazdı elbette.)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Yüksek ve yemyeşil dağlarla çevrili bu büyük ilçenin belediyeye ait çok amaçlı salonunda bu gece şehrin Anadolu lisesinin mezuniyet partisi vardı. Gençlerin hepsinin stresten tırnaklarını yemesine neden o büyük üniversite sınavı öncesi okul yönetimi öğrencilerin moralini yükseltmek için mezuniyet partisini öne çekmişti. Şimdi dünya yansa umursamayacakmış gibi olan gençlerin birkaç gün önce sınav stresiyle ona buna çatıp gözyaşı döktüklerine kim inanırdı?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Şunlara bi bak Hacı!” dedi yılların temizlik görevlisi Osman yanındaki diğer çalışana. “Kanları bak nasıl da kaynıyor! Hep birlikte hoplayıp güplüyorlar! Hiç genç kadın ve genç adamlar birlikte eğlenir mi! Günah! Kaleşehir’in üzerine taşlar yağacak bu dinsiz imansızlar yüzünden!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>“Ne günahı abi! Ne dini imanı yav!” diye yanıtladı onu Hacı. Sesi; okullara, okumaya dair paramparça olmuş hayallerinin kırıklarıyla doluydu ama onu sadece hassas kulaklar duyabilirdi. Hacı’nın kötü talihine bakılırsa da o kulaklara sahip hiç kimse onun hayatında değildi. Nazik, hassas ve sezgili ruhu ömrü boyunca adeta canlı bir hayalet gibi dolanmıştı etrafta. Kimsenin duymadığı çığlıklar atmıştı. İçten içe biliyordu ki bu çocuklar onu duyabilirdi ama işte o noktada da sosyal kısıtlamalar buna müsaade etmiyordu. Oda çareyi bu gençleri <i>kem gözlerden </i>alabildiğine korumakta bulmuştu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Karışma çocuklara yav Osman abi! Her biri çok zeki, pırlanta gibi çocuklar! Hem üzerlerindeki sınav baskısı çok büyük! Çok yoruldular bu sene. Hepsini çarşıda dersanelere yetişmeye çalışırken gördüm. Okul-dersane neredeyse gece yarılarına kadar ders çalıştılar. Ana-babaları neler neler bekliyor şimdi onlardan! Kolay mı öyle bir yükün altında olmak!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Hiç ilgilenmedi Osman.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“De get yav!” dedi tersine bilmiş bilmiş. “Yok yükleri varmış yok çok yorulmuşlarmış! Bana çalışıverdiler sanki! Bak anca Amarigana özenmiş cıscıbıl giyinmiş gelmişler! Dinimizde böyle bir şey yok!” diye gürleyip cık cıklayarak ve elindeki süpürgeyle yerleri her zamankinden daha da sert süpürerek uzaklaştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span><i>Dini yapamadığımız ama içimizde kalan her şey için bunları özgürce yapan kişilerden intikam alma şekli olarak kullanmayı ne zamana kadar sürdüreceğiz acaba?</i> diye sordu kendine Hacı söylene söylene giden Osman abisinin ardından bakarken. Cevap belli belirsiz bir hisle geldi ve o cevap onu ürpertti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span><i>Dünyadaki en son insan ölünceye kadar…<o:p></o:p></i></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Daldığı düşüncelerden birden nazik bir sesin onu uyarmasıyla çıktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Şeeyyy… affedersiniz…”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Buyrun!” diye döndü Hacı ve karşısında uzun kumral saçlı oldukça duru beyaz tenli, gözleri eladan yeşile dönen bir kızı buldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Klima çalışmıyor!” dedi kız. Şafak vakti yeşil bir yaprak üzerindeki çiğ tanesi gibiydi güzelliği. Hacı’yı bir an yerinde dondurmuştu kız. Üzerindeki omuzlarını açıkta bırakan mor bir elbisesi vardı. Saçları yumuşak bir topuz olarak yapıldıysa da çılgın eğlencenin sonunda oldukça dağılmıştı ama bu garip bir şekilde kıza çok yakışmıştı. Alnı, yüzü ve boynu ter içindeydi. Ter damlaları bile kıza yakışmıştı sanki.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span><i>Allah aşkına tıpkı filmlerdeki kızlar gibi,</i> diye düşündü Hacı istemsiz.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Beni dinliyor musunuz?” <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>Kızın soru soran sesi Hacı’yı hiç istemese de yeniden dünyaya döndürdü. Kız açılmış gözler ve kavuşturulmuş kollarıyla ona bakıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Haa…ha… ha buyrun! Ne vardı?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Deminden beri salonun kliması çalışmıyor diyorum! Terden sırılsıklam olduk! Bir baksanız!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Ha tamam! Olur!” dedi Hacı ama güzel kız çoktan gözlerini kısmış pür dikkat geniş pencereden dışarının kör karanlığına bakıyordu. İşte yine araya hayatın görünmez sosyal sınırları girmişti. O güzel, genç ve gelecek vaat eden bir kızdı Hacı ise sadece belediyenin müstahdemi… ve hayatın acımasızca yan yana koyduğu bu iki insan arasında geçebilecek konuşma en fazla bu kadardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">   </span>Kızsa Hacı’nın varlığını çoktan unutmuş kararlı adımlarla eteklerini tutarak bahçeye açılan kapıya doğru gitmeye yeltenmişti ki gençlik dolu başka bir ses onu durdurdu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Haleeeeeee! Nerede kaldın kızım ya! Hadisene seksenler şarkıları zamanı geldi!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Adının Hale olduğunu öğrendiği güzel kız bir an öfkeyle başını çevirse de yüzü saniyeler içinde yumuşadı. Onu meleğe benzeten bir gülücüğü yanaklarına kondurdu ve yeşil uzun elbisesi içinde çok güzel duran arkadaşına bakarak “Tamam Aysun geliyorum! Klimayı düzelttirmek istemiştim de!” dedi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Ay sana mı kalmış o! Veli’ye deseydin ya! Ya da Mustafa’ya!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Herkes deli gibi eğleniyordu!”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Aman boş ver hadi! Başlıyor Barış Manço zamanıııııııııııı!” deyip neşe dolu bir kahkaha attı Aysun.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Hacı yine istemsizce sırıtarak gençlik ve hepsinden önemlisi umut dolu kızların ardından bakakaldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Gülümsemesini yavaşça dudaklarından silen şey ise başını çevirdiğinde Hale adlı kızın gözlerini kısarak dışarıya baktığında gördüğü şeydi. Gölgelere karışan bir adamın silüeti…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 18.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Hacı gecenin geri kalanında cık cıklayıp “Günahkarlar!” diye haykıran Osman abisi yüzünden iki kat fazla çalıştığı için olan bitenden habersizdi. Belediyeye gelen polislere de öyle demişti zaten. Tek bildiği gecenin sonunda duyulan acı bir fren sesiydi. Ondan sonrası tufandı.<o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>13. Bölüm &amp;amp; 14. Bölüm (ARDA)</title>
<link>https://fikirizleri.com/13-boelum-14-boelum-arda</link>
<guid>https://fikirizleri.com/13-boelum-14-boelum-arda</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69f9af64d3528.webp" length="35842" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 03 May 2026 20:00:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="title-post-item">13. YENİDEN İZMİR</h3>
<p></p>
<p>Arda uzun bir yolculuktan sonra yeniden İzmir’e geri dönmüştü ama bu dönüş ne umut ne de sevinç taşıyordu içinde.</p>
<p>Bakkaldaki işinden kendi isteğiyle ayrılmış, sonra da pişman olmuştu. Geri dönmeye utanıyordu: “Ne yüzle gideceğim oraya?”diye kendi kendine söyleniyordu.</p>
<p>Ablasına gitmeyi düşündü ama eniştesinin soğuk tavırlarını, laf sokmalarını hatırladıkça içi daraldı. Amca oğluna gitse, onların evleri bir mutfak ile bir odadan ibaretti zaten yatacak yer yoktu evde .</p>
<p>Kimseye bir şey demeden Alsancak’ta İzmir Fuarında ağaçların diplerinde, banklarda yatmaya başladı.</p>
<p>Geceleri sokak lambalarının sarı ışığı altında İzmir’in nemli havasını içine çekerken karnı çoğu zaman aç olurdu ama yorgunluk açlığını bastırıyordu.</p>
<p>Yıldızlara baktıkça annesi aklına gelirdi.</p>
<p>“Dikkat et kendine Arda.”derdi annesi. Şimdi o söz, rüzgarla birlikte kulağında yankılanıyordu.</p>
<p>Bir gece,başını kolunun üzerine koymuş, uyumaya çalışırken yanına iki adam geldi.</p>
<p>Biri omzuna dokunarak:</p>
<p>“Şişşt delikanlı neden burda yatıyorsun?”</p>
<p>Arda başını kaldırmadan, kısık bir sesle cevap verdi:</p>
<p>“Evim yok.”</p>
<p>Adam şaşırdı:</p>
<p>“Nasıl yani, hiç mi evin yok?”</p>
<p>“Memleketten geldim.”</p>
<p>“Kalacak yerin yok mu?”</p>
<p>“Yok.”</p>
<p>“Akraban falan da mı yok burada?”</p>
<p>Arda kısa bir duraksamadan sonra:</p>
<p>“Yok.”dedi.</p>
<p>Gerçi arada amca oğluna gidip yıkanıyor, karnını biraz doyuruyordu ama utanıyordu söylemeye.</p>
<p>Adamlar durumuna üzüldüler.</p>
<p>“Bu çocuk burda donacak.”dedi biri.</p>
<p>Sonra durumu polise bildirdiler. Bir süre sonra bir devriye aracı geldi. Polisler yaşını sordular ve karakola götürdüler. Karakolda biri sıcak çorba getirdi.</p>
<p>“Aç mısın delikanlı?”diye sordu memurlardan biri. Arda sessizce başını salladı ve memurun uzattığı çorbayı içti.</p>
<p>Komser onsekiz yaşından küçük olduğunu öğrenince yumuşak bir sesle: “O sekizinden küçükmüşsün. Seni ailene göndermemiz gerekiyor.”dedi.</p>
<p>Komser odasında sadece Arda ile Komser vardı. Komser cebinden para çıkarıp: “Şu köşedeki büfeden bana bir gazete alıp gelir misin?” deyince Arda olur anlamında başını salladı. Parayı alarak büfeye gitti.</p>
<p>Arda büfeye gidip Komserin gazete istediğini ve götürmesini söyledi. Büfeci Arda’ya:</p>
<p>“Sen götürür müsün?”deyince</p>
<p>Arda” “Benim acil işi çıktı. Buyrun gazetenin parası. Komser sizin bırakmanızı istedi." dedikten sonra ordan kaçtı. </p>
<p></p>
<h3 class="title-post-item">14. PASTANE</h3>
<p></p>
<p>Arda geceyi yine dışarıda geçirmişti.</p>
<p>Sabah olunca şehrin kalabalığına karıştı.</p>
<p>İnsanlar telaşla oradan oraya koşturuyordu. </p>
<p>Bir ara burnuna taze poğaça kokusu geldi. </p>
<p>Başını kaldırdı. Köşe başında küçük bir pastane gördü. </p>
<p>Camın arkasında tezgah dolusu sıcak börekler, simitler diziliydi.</p>
<p>Camda koskocaman harflerle “ELEMAN ARANIYOR.”yazıyordu. </p>
<p>İçeri girdi. </p>
<p>Pastanenin içinde un kokusu, yeni demlenmiş çayın buharınakarışıyordu. </p>
<p>Tezgahın arkasında orta yaşlı bir adam vardı, beyaz önlüğü una bulanmıştı.</p>
<p>Arda utanarak eliyle camı işaret etti.</p>
<p>“Eleman arıyorsunuz sanırım. İsterseniz ben çalışabilirim.”</p>
<p>Adam baştan aşağı süzdü onu.</p>
<p>“Dürüst bir çocuğa benziyor.”diye mırıldandı.</p>
<p>“Daha önce çalıştın mı?”</p>
<p>“Evet bakkalda çalıştım. Taşımayı, silmeyi, toparlamayı bilirim.”</p>
<p>“Adın ne senin?”</p>
<p>“Arda.”</p>
<p>Adam kısa bir süre düşündü sonra gülümsedi. </p>
<p>“Madem öyle, bu gün şanslı günündesin.</p>
<p>Elemanlardan biri hastalandı. Başla bakalım, görelim nasıl çalışıyorsun .”</p>
<p>Arda’nın yüzü aydınlandı. </p>
<p>“Gerçekten mi?”</p>
<p>“Gerçekten. Hadi bakalım önlüğü tak.”</p>
<p>Arda bir an aynadaki yansımasına baktı ;uzun zamandır ilk defa kendini bir yere ait hissediyordu. </p>
<p>Bardakları taşıdı, masaları sildi, çöpleri topladı. </p>
<p>Yoruldu… ama içi huzurla doldu. </p>
<p>Akşam olunca pastane sahibi yanına gelerek:</p>
<p>“Fena çalışmadın delikanlı. Eğer istersen yarın da gel.”</p>
<p>“İsterim tabi ki isterim! </p>
<p>Adam kasadan para çıkarıp uzattı :</p>
<p>“Bu da bu günün yevmiyesi. Hadi git biraz dinlen.”</p>
<p>Arda parayı avucunda sıkıca tuttu. </p>
<p>İçinde uzun zamandır hissetmediği bir şey vardı: Güven.</p>
<p>O gece bir bankta değil, pastanenin arkasındaki küçük depoda, bir battaniye altında uyudu.</p>
<p>Pastane sahibi Mustafa usta, her zaman ki gibi erken gelmişti.</p>
<p> Depo kapısının önünde bir hareket fark etti. Battaniyenin altına kıvrılmış bir çocuk…</p>
<p>Yaklaştı, yüzünü görünce tanıdı.</p>
<p>“Arda… Sen burda mı yattın oğlum?”</p>
<p>Arda panikle doğruldu.</p>
<p>“Ben… geç olunca eve gidemedim. Biraz dinleneyim dedim, uyuyakalmışım. Kusura bakmayın…”</p>
<p>Mustafa ustanın yüzü yumuşadı.</p>
<p>“Evim yok desen daha doğru olur değil mi?”</p>
<p>Arda başını öne eğdi. Sessizce başını salladı.</p>
<p>Usta derin bir iç çekti.</p>
<p>“Peki, madem öyle… Sen artık buranın çalışanının. Sokakta yatmak yok. Arka tarafta boş bir oda var orayı düzenleriz. Geceleri orda kalırsın.”</p>
<p>Arda şaşkınlıkla baktı.</p>
<p>“Gerçekten mi usta?”</p>
<p>“Gerçek ama söz ver. Dükkanı pırıl pırıl yapacaksın.”</p>
<p>O günden sonra Arda gündüzleri çalıştı, akşamları dükkanın temizliğini yaptı.</p>
<p>Bir gün ustanın hanımı Nermin hanım geldi. Camların parıltısına, her şeyin yerli yerinde oluşuna hayran kaldı.</p>
<p>“Mustafa bu düzeni kim sağladı böyle?”</p>
<p>“Yeni çocuk Arda. Geceleri de burada kalıyor. .”</p>
<p>“Evde de çok iş var. Bana da yardım edebilir aslında.”</p>
<p>Ertesi gün Nermin hanımın yanında tozları aldı, camları sildi daha sonra da bahçeyi süpürdü. Nermin hanım onu hep takdir etti.</p>
<p>“Senin gibisini görmedim oğlum. Maşallah elinin değdiği her yer ışıldıyor.</p>
<p>Bir cüzdanından kalın bir tomar para uzattı.</p>
<p>“Bu emeğinin karşılığı.”</p>
<p>Arda kabul etmese de parayı eline tutuşturdu.</p>
<p> Böylece hem pastaneden hem ev işlerinden para kazanmaya başladı.</p>
<p>O parayla ilk kez kendine yeni kıyafetler aldı.</p>
<p>Zamanla biriktirdiği paralarla kendine bir arsa aldı, kendine küçük bir ev kiraladı.</p>
<p>Hayat her zaman ki gibi sürprizlerini saklıyordu.</p>
<p>Bir sabah dükkana geldiğinde ortalık karışıktı.</p>
<p>Nermin hanım ağlıyor, işçiler sessizce başlarını öne eğmiş duruyorlardı.</p>
<p>Arda donakaldı.</p>
<p>“Ne oldu?”</p>
<p>Nermin hanımın sesi titriyordu.</p>
<p>“Mustafa… Dün gece kalp krizi geçirdi.</p>
<p> Kurtaramadılar Arda… ”</p>
<p>O an pastanenin bütün sıcaklığı, un kokusu, o sabahki ışık sanki bir anda soldu.</p>
<p>Arda’nın boğazı düğümlendi.</p>
<p> Mustafa usta ona sadece patron değil, bir baba olmuştu.</p>
<p>Bir hafta sonra aile karar verdi. Nermin hanım başka şehre taşınacak, pastane kapatılacaktı.</p>
<p>Arda son kez içeri girdi.</p>
<p> Masanın üstünde duran bardaklara, tezgahtaki tepsiye, duvardaki saate baktı.</p>
<p>“Hakkını helal et, usta…”</p>
<p>Dışarı çıktı.</p>
<p>Kepenkleri yavaşça indirdi.</p>
<p>Sanki bir dönem kapanmıştı. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyadan Sonra Bölüm 2</title>
<link>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-boelum-2</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-boelum-2</guid>
<description><![CDATA[ &quot;Güneş&#039;in öfkesiyle gökyüzü hiç görmediği bir renge bürünürken, insanlık modern çağın tüm kazanımlarını tek bir anda karanlığa teslim ediyor. Bir yanda NASA koridorlarında yankılanan çaresiz çığlıklar, diğer yanda Adana otoyolunda bir şarkının naifliğiyle felaketi karşılayan iki aşık... &quot; ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69f5bf72522ea.webp" length="44422" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 03 May 2026 10:28:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Osman Uyur</dc:creator>
<media:keywords>Bilim kurgu, Sosyal kurgu, Teknolojik gelişmeler. Küresel Felaket</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="western" align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>DÜNYADAN SONRA</b></span></span></h3>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>Bölüm 1: KAOS</b></span></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>1. Kısım AURORA: GÖLGEDEKİ KÖRLÜK</b></span></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>17 Mayıs 2025, Saat 00:05</b></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>NASA – Uzay Hava Tahmin Merkezi, Boulder, Colorado</b></span></p>
<p align="center"><br><br></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Gece vardiyası teknikeri Marcus, önündeki devasa ekran yığınına bakarken esnedi. Masasında soğumuş kahvesinden kalan halka izleri ve yarım bırakılmış bir çörek duruyordu. Yan masadaki çalışma arkadaşı Sarah, elinde taze bir kahve kupasıyla içeri girdi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Hâlâ bir hareket yok mu Marcus?" diye sordu Sarah, esneyerek. "Güneş bugünlerde emekli memur gibi davranıyor."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Aynı nakarat," dedi Marcus, sandalyesinde gerinerek. "Şu AR3664 kodlu güneş lekesi, aylardır sadece gürültü yapıyor. Sıradan veri akışlarını denetlemekten parmaklarım uyuştu."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Birden, sol köşedeki ekranda Güneş ve Heliosfer Gözlemevi'nin (SOHO) taçküre ölçer kamerasından (LASCO C3) gelen görüntüde tuhaf bir karıncalanma belirdi. Ekran bir anda bembeyaz oldu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Yine mi algılayıcı gürültüsü?" diye mırıldandı Marcus. Klavyede birkaç tuşa sertçe bastı. "Sarah, şuna bak! SOHO yine körleşti."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Sarah masasına eğilip ekrana baktı. "Yine mi? Bu ay üçüncü kez görüntü donuyor. Şu eski donanımlara bütçeyi kısıp dururlarsa olacağı bu. Milyon dolarlık cihazlar, basit bir parçacık fırtınasında havlu atıyor."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Kesinlikle," dedi Marcus, canı sıkılmış bir tavırla. "Elimizdeki kamera, flaş patlamış fotoğraf makinesinden farksız. Bak, veri kaybı yazısı her yeri kapladı."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Marcus hemen diğer kaynaklara yöneldi ancak ESA ve <span>JAXA </span>uydularından da yanıt alamıyordu. "Küresel bir yazılım hatası olmalı. Ya da uydular aralarında anlaşıp greve falan gitti. Eğer gerçek bir patlama olsaydı, büyük parlama uyarıları binayı inletirdi Sarah. Ama bak, her yer kütüphane gibi sessiz."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Nedenini kavrayamıyorlardı: Uyarılar çalmıyordu çünkü fırtınanın öncü protonları uyduların sayısal belleklerini delip geçerken, sistemler çığlık atacak zaman bile bulamamıştı. Marcus, iç ağdaki mesaj tahtasına kısa bir not düştü: "SOHO ve dış ağlarda veri kaybı. Muhtemelen eşleme hatası. Sistemi yeniden başlatıyorum. Kimse kaygıya kapılmasın."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">O sırada, 1.5 milyon kilometre ötede, Dünya'nın son nöbetçisi olan DSCOVR uydusu, üzerine doğru gelen o devasa plazma duvarını fark etti. Manyetik duyargaları tarihin görmediği bir sapmayla titrerken, Dünya'ya son bir çığlık gönderdi: "Manyetik Bileşen: Uç Güney. Şiddet: Ölçüm Dışı."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Marcus'un ekranında kırmızı bir kutucuk belirdi: "Sistem yeniden yükleniyor..." Marcus, yaklaşan felaketi sadece bir bağlantı sorunu sanarak çöreğinden bir ısırık daha aldı. Yarın sabah yöneticisinden alacağı azarı düşünüyordu; oysa ertesi sabah azar atacak bir yöneticisi, hatta elektriği olan bir şehri bile kalmayacaktı.</span></p>
<h3 class="western" align="center"><br><br></h3>
<h3 class="western" align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>GÖK ATEŞİ: KANADA'NIN DÜŞÜŞÜ</b></span></h3>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>17 Mayıs 2025, Saat 09:32 – Quebec, Kanada</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Zaman, evrenin o soğuk sessizliğinde farklı akıyordu. Colorado'da Marcus yazılımsal hayaletlerle boğuşurken, Kanada'nın kuzey semalarında gökyüzü bir anda görünmez bir devin darbesiyle sarsıldı. Ufukta yükselen güneş, kükreyen bir ateş denizinin altında boğulmuştu. İlk darbe buraya, medeniyetin zırhının en ince olduğu o kuzey kapısından içeri sızdı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Atmosfer, üzerine binen trilyonlarca tonluk manyetik basınç altında adeta bir bez gibi yırtıldı. Hava, sürtünmenin şiddetiyle öyle bir ısındı ki; sessizlik, yerini milyonlarca metal plakanın birbirine çarpmasını andıran o uğultuya bıraktı. Statik yük, her zerreyi birer mermiye dönüştürmüştü. Orman yangınları aşağıdan başlamadı; bu, tarihin gördüğü ilk "gök ateşiydi."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Asırlık çam ağaçları, gökyüzünden inen elektrikli bir cıvata darbesiyle alev toplarına dönüştü. Kuşlar, içlerindeki manyetik pusulalar birer prangaya dönüştüğü için kendi etraflarında delice daireler çizerek toprağa çakıldılar. Kanada'nın o mağrur toprakları, artık güneşin öfkesini boşalttığı devasa bir kor halindeydi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Ormandaki bir çiftliğin çatısında, elektrik direği bir ağacın gövdesini keserken parçalandığı aynı saat; 200 metre ötede altı yaşındaki Tommy ve sekiz yaşındaki Emma, anneleriyle verandaya çıkmıştı. "Bak, gökyüzü yeşil oldu!" diye haykırmıştı Tommy. Anne, o rengi görmüştü — o imkansız, hoş rengi. "Çok güzel," diye fısıldamıştı, çocuklarını koklayarak. Bir dakika sonra, çiftlik evinin ana elektrik paneli tetiklendi; açıldı, kapandı, açıldı... Evde, radyo cihazı o anda yüksek sesle karısını uyarmaya başlamıştı ama kimse duymadı. Çoktandır telefonlar çalışmıyordu.</span></p>
<h3 class="western" align="center"><br><br></h3>
<h3 class="western" align="center"><br><br></h3>
<h3 class="western" align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>GÖLGEDEKİ KÖRLÜK: 18 DAKİKALIK CAN PAZARI</b></span></h3>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>17 Mayıs 2025, Saat 09:24 – NASA, Houston</b></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>(Kalan Süre: 18 Dakika)</b></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Mühendis James, Colorado'daki "bağlantı kopukluğu" raporunu gördüğünde Marcus'un aksine donup kaldı. Grafiklerin fizik yasalarına aykırı bir hızla dikleşmesi karşısında kahve kupasını masaya bıraktı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"James, veriler doygunluk noktasını aştı! Grafik çizgisi ekranın dışına çıktı, bu imkansız!" diye bağırdı yan masadaki meslektaşı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Yazılımsal bir sapma değil bu," dedi James, elleri titreyerek. "Uydu protonları saymayı bıraktı çünkü sayılar artık sayılamıyor! Tasarladıkları en büyük rakamdan milyonlarca kat daha büyük bir şey yaklaşıyor! Güneş az önce bize bir mektup gönderdi ve o mektup şu an kapıda!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Houston ile Beyaz Saray arasındaki telefon hattı saniyeler içinde açıldı. Bu, tarihin en kısa ve en çaresiz pazarlığıydı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>Houston:</b> "Efendim, L1'deki nöbetçiden gelen o son çığlığı aldık. Manyetik kalkanın kapıları içeriden açıldı, enerji doğrudan içeri sızıyor! Doğu yakasının tüm elektrik şebekesini hemen kapatmalısınız!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>Beyaz Saray:</b> "Bu ne anlama geliyor? Piyasaların açılmasına dakikalar var, somut konuşun!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>Houston:</b> "Efendim, piyasa diye bir şey kalmayacak! Her saniye binlerce trafoyu havaya uçuracak bir akım yaklaşıyor!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>Beyaz Saray:</b> "Tüm şehri karanlığa mı gömelim? Kapatma emrini verirsem tarihin en büyük borsa çöküşüne sebep olurum!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><b>Houston:</b> "Efendim, şu an kapatmazsanız —yarın sabah— elinizde takas yapacak bir kâğıt bile kalmayacak! Çünkü o kâğıdı aydınlatacak bir ampulünüz olmayacak! Doğru karar yok, Efendim. Sadece iki berbat seçenek var!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Karar asılı kaldı. Telefon hattındaki titreme bir saniye sürdü, iki saniye...</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Saat 09:36'da New York'un çelikten devleri güneşin ilk ışıklarıyla yıkanırken, kimse göğün derinliklerinde bir canavarın pençesini uzattığını fark etmemişti. Times Meydanı'nda bir turist, telefonuyla gökyüzünde beliren o imkansız yeşil dalgaları çekerken arkadaşına bağırdı: "Tanrım, bu hayatımda gördüğüm en güzel şey! Neden kimse haber vermedi?"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Oysa o ışıklar gökyüzünün bir süsü değil, mıknatıskürenin, yani o görünmez manyetosferin sonunun haykırışıydı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynı anda, Empire State binasının 42. kat asansöründe bir stajyer yanındakine fısıldadı: "Umarım bugünkü toplantı uzun sürmez, akşam erken çıkmam lazım." Yanındaki adam gülümsedi: "Günü kısa kesmişler zaten. 09:30'da bitecek."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Tam o anda, asansörün tavanındaki ışıklar bir anlığına göz kırptı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Saat 09:42'de devasa bir sessizlik şehri yuttu. Telefonlar birer ölü balık gözü gibi karardı; asansörler binlerce insan için çelikten mezarlara dönüştü. Metrolar karanlık tünellerde durdu; binlerce insan yerin altında kör ve sağır kaldı. Havada duyulan tek şey, gökyüzünden gelen o derin uğultuydu; sanki evren dev bir diyapozon gibi titriyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Beyaz Saray'ın kararı çok geç gelmişti. Kapatma emri, hiçbir şeyi kurtaramamıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">İnsanlık tehlikeyi sezemedi çünkü "görmek" ile "anlamak" arasındaki o uçurumda boğulmuştu. Güneş, bir baba şefkatiyle ısıttığı dünyayı bir saniye içinde bir ateş çukuruna atmaya karar verdiğinde; insanın tüm o yüksek teknolojisi, pillerle çalışan bir oyuncaktan farksız kalmıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Ozon tabakası saniyeler içinde seyreldi ve güneşin saf morötesi ışınları, yeryüzündeki yaşamı bir mercek altındaki böcek gibi yakmaya başladı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Geriye sadece mekanik bir sessizlik ve karanlıkta fısıldaşan o kadim korku kalacaktı. Felaket o kadar büyüktü ki, insanın dar hayal gücüne sığmamıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Saat 09:45'te, Colorado'da Marcus, soğumuş kahvesinin sonunu içmeye çalışıyordu. Ekranlar tamamen siyahlığa gömüldüğünde, ağzındaki çörek parçasıyla şaşkınlık içinde dışarı baktı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Sabah güneşi tuhaf, metalik bir yeşil-mor renk almıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">O rengin adı: Apocalypse.</span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">*****</span></p>
<p align="center"><br><br></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Adana-Mersin otoyolu, o akşam medeniyetin gürültülü bir damarı olmaktan çıkmış, terk edilmiş bir nehir yatağına dönüşmüştü. Saatler tam 18:30’u gösterirken, gökyüzünde bir saat önce patlayan o mor ve neon yeşili kıyamet perdesi çekilmiş, yerini ağır, kadifemsi ve tekinsiz bir karanlığa bırakmıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras, o sessizliğin içinde dünyanın nefesinin kesildiğini duyabiliyordu. Artık ne bir motorun uğultusu vardı, ne de ufukta parlayan bir şehrin yapay ışıkları. Teknoloji, son nefesini binlerce kilometre ötedeki bir uydunun sessiz çığlığıyla vermiş; geriye sadece metal yığınları ve bu devasa sessizliğin ortasında kalan insan ruhu kalmıştı. Büyük bir "hiçlik" çağı başlıyordu, Aras bunun farkındaydı. Ama tuhaf bir şekilde, korku bu akşam onun kalbine uğramamıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Yanında Aynur vardı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Dünyanın tüm ışıkları sönerken, Aras aradığı aydınlığı Aynur’un avucunun içinde bulmuştu. Parmakları birbirine kenetlendiğinde, sanki otoyolun o soğuk asfaltı çiçeklenen bir patikaya dönüştü. Adımları, yıkılan bir medeniyetin enkazına değil, daha saf bir başlangıca doğru atılıyordu. Aras, içindeki o tuhaf huzuru notalara döktü; sesi karanlığın içinde bir fener gibi yükseliyordu.</span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Mavi nurdan bir ırmak</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Gölgede bir salıncak</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Bir de ikimiz kalsak</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Yıldızların altında</span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Yanmam gönlüm yansa da</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Ecel beni alsa da</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Gözlerim kapansa da</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Yıldızların altında" </span></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Etraflarında terk edilmiş araçlar birer heykel gibi dikilirken, onlar sadece şarkı söyleyerek yürüyorlardı. Şarkıları, elektriğin terk ettiği bu metal ormanında yankılanan tek canlı sesti. Mersin’e doğru, o sonsuz asfaltta el ele ilerlerken; teknoloji ölmüştü belki ama Aras, Aynur’un elini her sıktığında, dünyanın hala dönmek için bir sebebi olduğunu hissediyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Karanlık bir dev gibi yeryüzüne çökmüştü, ancak iki kalp el ele verdiğinde, en derin kaos bile sadece bir fon müziği olarak kalıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras'ın bu vurdumduymaz, hatta neredeyse hafiflemiş tavrına karşın; Aynur, parmaklarının ucuna kadar sızan o devasa huzursuzlukla titriyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Aşkım... Tüm bunlar nedir? Bu sessizlik, bu karanlık..."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Muhtemelen güçlü bir güneş fırtınası dünyayı tokatladı," dedi Aras. Sesinde, az önceki şarkının tınısından hiçbir şey eksilmemişti. "Görünen o ki medeniyetin hard diskini yaktık. Dünya teknolojisinin yarısını, elektroniğinin ise tamamına yakınını... Ha, bir de muhtemelen işimi kaybettim."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynur duraksadı, elini daha sıkı tuttu. "Neden işini kaybettiğini düşünüyorsun ki? Her şey düzelince..."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras karanlığın içinde keyifle güldü; bu, bir imparatorluğun çöküşünü izleyen birinin teslimiyet dolu gülüşüydü.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Düzelmeyecek sevgilim. En azından önümüzdeki on yıl boyunca gökyüzünde çalışan tek bir uçak bile göreceğimizi sanmıyorum. Amerika’daki ofisime gitmek için bir kalyon inşa etmem gerekebilir."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"O ne güzel!" dedi Aynur, sesinde korkuyla karışık gizli bir sevinç belirmişti. "Artık ayrı düşmeyeceğiz o zaman. Benim mesleğimi beraber yaparız, toprağa döneriz."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Düşünsene," dedi Aras, başını o an her zamankinden daha parlak görünen yıldızlara kaldırarak. "Yüksek makine mühendisi, itki sistemleri uzmanı, kuantum fiziğiyle uyduları konuşturan adam... Bahçede domates çapalamak için harika bir özgeçmiş, değil mi?"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynur artık Aras'ın yanında kalacağı fikriyle iyice keyiflenmişti. Ne teknolojik yoksunluk ne de maddiyat üzerine kurduğu hayallerin hiçbir anlamı kalmamıştı. Belki post-modern çağda, sanayi devrimi öncesi bir sadelikte yaşayacaklardı ama ruhunu kemiren o modern kaygıların çoğu bir anda sönüp gitmişti. Elini daha bir güvenle sıktı Aras'ın. Sesleri, otoyolun karanlık betonunda yankılanmaya devam etti:</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">*"Yanmam gönlüm yansa da, ecel beni alsa da, gözlerim kapansa da yıldızların altında..."*</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Tam o sırada, denizin ufkunda kırmızı, parlak bir leke belirdi. Önce uzak bir fenerin cılız parıltısı sandılar onu; ancak saniyeler içinde o leke genişledi, kızardı ve arkasında kor ateşten bir kuyruk bırakarak gökyüzünü bir kılıç gibi yardı. Derken bir tane daha... Ve bir tane daha...</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aynur’un gözleri büyülenmiş bir çocuk gibi parlıyordu. "Aras, bak!" dedi sesi titreyerek. "Dünya bize cevap veriyor, yıldızlar yağıyor üzerimize..."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Ancak Aras’ın bakışları, o kırmızı ışıkların denize doğru çizdiği kavislerde asılı kaldı. Birkaç dakika içinde gökyüzünün o tekinsiz morluğu, yerini cehennemî bir kızıla bıraktı. Yüzlerce, binlerce ateş topu, gök kubbenin görünmez tavanından kopup yeryüzüne doğru hızla akmaya başlamıştı. Şarkıdaki o naif "mavi nurdan ırmak", şimdi yerini erimiş bir bakır denizine bırakıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Gökyüzü şarkı söylemeyi bırakmış, uğuldamaya başlamıştı. Aras, Aynur’un elini her zamankinden daha sert, neredeyse canını yakacak kadar sıkı kavradı. Az önceki o vurdumduymaz huzuru, yerini kadim bir hayatta kalma güdüsüne bıraktı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Bunlar yıldız değil Aynur," dedi fısıltıyla. Sesi, yaklaşan ateş fırtınasının metalik uğultusunda kaybolup gitti. "Cennetten kovuluyoruz."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Otoyolun sessizliği, gökyüzünden inen bu devasa ateş mermilerinin atmosferi yırtan çığlığıyla parçalandı. Gökyüzü bir daha hiç bir zaman eskisi gibi görünmeyecekti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Ateş yağmuru dünyanın her yerinden rahatça gözlemlenebiliyordu. Tanrıya inananlar, bu yaşananların kutsal kitaplarda binlerce yıl önceden haber verilen o son olduğunu haykırmaya başlamıştı. İnançsızlar, devasa bir meteorun dünyaya yaklaşmakta olduğunu ve bunların sadece öncü meteoritler olduğunu savunuyordu. Komplo teorisyenleri ise tüm yaşananların dünya dışı bir medeniyetin topyekun saldırısı olduğunu ileri sürerek korkuyu körüklüyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Aras ve onun gibi bilim insanları ise gerçeği ilk görüşte anlamışlardı.</span></p>
<div id="sdfootnote1">
<p class="sdfootnote"><em>Ömer Bedrettin Uşaklı yıldızların altında şiiri. Büyük ustaya rahmet ve saygılarla...</em></p>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>11. Bölüm &amp;amp; 12. Bölüm (ARDA)</title>
<link>https://fikirizleri.com/11-boelum-12-boelum-arda</link>
<guid>https://fikirizleri.com/11-boelum-12-boelum-arda</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69f9aaf1b9839.webp" length="58422" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 02 May 2026 01:35:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="title-post-item">11. GÖZ DOKTORU</h3>
<p></p>
<p>Elektrikçiden ayrıldıktan sonra Arda bir süre başıboş dolaştı. Şehrin sokakları, geceleri daha da soğuk görünüyordu. </p>
<p>Bir bakkalın vitrininde “Eleman aranıyor.”yazısını görünce içeri girip, sessizce sordu: “Eleman aranıyor sanırım. Ben çalışabilir miyim?”</p>
<p>Bakkal yaşlı bir adamdı. Arda’yı süzdükten sonra: “Tamam delikanlı, sabah gel başla.”dedi.</p>
<p>Arda her gün tozlu yollardan siparişleri taşır, defter tutar ve gelen gidenle ilgilenirdi.</p>
<p>Bir gün sipariş listesinde yeni bir isim dikkatini çekti.</p>
<p>Dr. Kemal Yalın Göz Hastalıkları Uzmanı</p>
<p>Arda elinde küçük bir kese kağıdıyla merdivenleri ağır ağır çıktı.</p>
<p>Bakkal: “Doktora selam söyle, o çok iyi bir insandır.”demişti.</p>
<p>Kapıyı çaldığında içeriden hafif bir ses duyuldu:</p>
<p>“Geliyorum.”</p>
<p>Kapı açıldığında, beyaz gömleğinin kollarını dirseğine kadar sıvamış, gözlüğünün ardında dikkatli bir bakışla duran bir adam çıktı karşısına.</p>
<p>“Sen bakkaldan geldin demek.”dedi gülümseyerek.</p>
<p>“Evet,siparişleri getirdim efendim.”</p>
<p>Dr.Kemal Yalın paketi alırken Arda’nın yüzüne baktığında ne kadar düzenli ve temiz bir çocuk olduğunu farketti. </p>
<p>“Kaç yaşındasın”</p>
<p>“On altı”</p>
<p>“Okula gitmiyor musun?</p>
<p>Arda: “Gitmiyorum.”dedi başını eğerek.</p>
<p>Doktor onun sesindeki hafif titremeyi farketti.</p>
<p>Bir süre sustular. Sonra, masanın üstünden bir bozukluk uzattı.</p>
<p>“Bu bahşiş senin, çay içersin.”</p>
<p>Arda teşekkür etti, gözleri parladı.</p>
<p>Doktor baktığında onun gözlerinde hayatın yükünü çok erken taşımaya başlamış bir çocuk gördü.</p>
<p>Bir kaç gün sonra Arda yine sipariş götürdü. Bu kez doktor onu kapıda bırakmadı.</p>
<p>“Gel bakalım, otur az.”</p>
<p>Masaya iki bardak çay koydu.</p>
<p>“Anlat bakalım sen neden okula gitmedin. Yoksa ailen mi göndermedi?”</p>
<p>Arda başından geçenleri tek tek anlattı. Babasından söz etti. Gözleri gün geçtikçe karardığını, artık evde çoğu işi yapamadığını söyledi…</p>
<p>“Keşke getirebilsem babamı.”diye söylendi. </p>
<p>Sesi kısılmış, kelimeler birbirine karışmıştı.</p>
<p>Doktor sessizce dinledi. Sonra karar verir gibi başını kaldırdı.</p>
<p>“Getir onu.”dedi.</p>
<p>“Gözlerine ben bakayım. Masrafları ben hallederim.”</p>
<p>Arda önce şaşırdı sonra sadece: “Teşekkür ederim.”diyebildi.</p>
<p>O an bilmiyordu ama bu doktor, hayatının kısa bir bölümüne dokunacak ve içindeki iyiliğe dair inancını uzun süre yaşatacaktı.</p>
<p>Arda babasını almak için köye gitti. </p>
<p>Otobüsten indiğinde köyün tozlu yollarına, eski evlerin çatılarına şöyle bir baktı. Bir an deprem gözünün önünde canlandı. </p>
<p>Üç erkek kardeşinin koşarak yanına gelmesiyle kendine geldi. Hemen onları tek tek kucakladı. </p>
<p>“Siz… Siz büyümüşsünüz!”dedi gülümseyerek. </p>
<p>Evde anne ve babası Arda’yı görünce gözleri doldu. </p>
<p>“Ne yaptın oğlum sen? Neden köyden ayrıldın?”</p>
<p>“Biz seni bırakmayacağız.”dedi babası. </p>
<p>“Evde kal, bizimle ol.”diye ekledi annesi. </p>
<p>Arda gülümsedi: “Boş verin şimdi bunları. Ben babamı almaya geldim.”diyerek doktoru ve olanları anlattı.</p>
<p>Ertesi gün Hayyam ile Arda yola çıktı. Yol uzun sürmüştü. Hayyam başını cama dayamış, gözlerini kapamıştı. Görmediği manzaraları hatırlamaya çalışıyordu sanki.</p>
<p>Doktor Kemal Yalın, onları kapıda karşıladı.</p>
<p>“Hoş geldiniz.”dedi gülümseyerek.</p>
<p>“Buyrun içeri geçin,yorulmuşsunuzdur.”</p>
<p>Hayyam’ın yüzündeki çizgiler yılların değil, karanlığın iziydi.</p>
<p>Arda sandalyeye oturmasına yardım ederken, doktor dikkatle izledi.</p>
<p>Muayenehane bir anda sessizleşti.</p>
<p>Doktor dikkatle muayeneye başladı. Işığı gözlerine tuttuğunda, derin bir iç çekti.</p>
<p>Uzun süre konuşmadı.</p>
<p>Arda nefesini tutmuştu.</p>
<p>Sonunda doktor lambayı kapattı, gözlüğünü çıkardı,gözlerinde hüzünle :</p>
<p>“Bir yıl önce gelseydi… belki kurtulurdu.</p>
<p>Kornea yeni yeni tükenmeye başlamış ama artık çok geç.</p>
<p>Arda’nın gözleri doldu ama ağlayamadı.</p>
<p>Hayyam hafifçe gülümsedi. Sanki oğluna: “Üzülme.”demek ister gibi.</p>
<p>Doktor onları yolcu ederken sessizce bir zarf uzattı.</p>
<p>“Bu yol masrafınızdan fazlası. Bir ay kadar idare eder. Lütfen kabul edin, gönlüm rahat etsin”</p>
<p>Hayyam başını eğdi, Arda konuşamadı. Teşekkür yerine sadece başıyla selam verdi.</p>
<p>Kapıdan çıkarken doktorun sesi geldi arkalarından:</p>
<p>“Işık bazen gözle değil, kalple görülür…</p>
<p>Bunu unutma Arda.”</p>
<p></p>
<p>          <strong><em>SESSİZ YOLCULUK</em></strong></p>
<p></p>
<p>Arda babasıyla birlikte köy yoluna düştüğünde, otobüsün takıntısı içinde sessizliği bozan tek şey kalbinin atışıydı.</p>
<p>Hayyam pencere kenarında başını cama dayamış, uzaklara bakıyordu. Arda onun gözlerindeki karanlığı farkedebiliyordu ama konuşmak</p>
<p>O an Arda düşündü: “Bazen bir umut bile geç kalınca, hayat değişiyor…</p>
<p>Her şey sessizce kayıp gidiyor.”</p>
<p>Arda babasının yüzüne bakmak istemedi. Gözleri doluyordu ama kimseye göstermemek için başını öne eğdi.</p>
<p>Evdeki odasına çekildi, sessizce oturdu. Ellerini dizlerinin üstünde bastırdı, uzun uzun düşündü.</p>
<p>“Hayat bu kadar adaletsiz olabilir mi?</p>
<p>Doktor her şeyi söyledi ama…</p>
<p> Yine de bir parça umut vardı o da kayıp gitti ...”</p>
<p>Günler geçti. Arda yavaş yavaş kendine geldi.</p>
<p>Bakkalda çalışmaya devam etti,eski düzenini sürdürmeye çalıştı ama içindeki sessizlik artık daha derindi.</p>
<p>“Işık bazen gözle değil, kalple görülür.”doktorun bu sözleri her adımında karanlığa rağmen ilerlemesini sağlayacak küçük bir güç oldu.</p>
<p></p>
<h3 class="title-post-item">12. KUŞ ADASI</h3>
<p></p>
<p>Arda sabahın erken saatlerinde rafları düzenlerken dükkana bir kaç müşteri girdi. Orta yaşlı, kısa boylu adam elindeki gazete kağıdını göstererek “Kuş Adası’nda bir otel komi arıyor hem de dolgun maaşla. Bence sen de git evlat.”dedi.</p>
<p>Arda umursamadı : “Teşekkür ederim ama ilgilenmiyorum.”</p>
<p>Adam gülümsedi, ısrarcıydı: “Denemeden bilemezsin. Git, gör bak nasıl hayatın değişecek. Millet otelde turistlerin verdiği parayla köşeyi dönüyor.”</p>
<p>Arda kendi kendine düşündü, belki de hayatı değişebilirdi.</p>
<p>Bakkalla da vedalaşıp ertesi gün yola düştü.</p>
<p>Otobüsten indiğinde otelin parlak mermerleri ve sahil manzaralı balkonları Arda’yı büyüledi ama mutfak kapısından içeri adım attığında gerçek çok farklıydı.</p>
<p>Büyük Kazanlarda çeşit çeşit yemekler pişerken, tencereler tıkırdıyor, garsonlar telaşla tabak taşıyor, aşçılar bağırıyordu.Bir masa tarafında tatilciler yüksek sesle içki içiyor, başka bir masada kavga edenler varken otelin başka bir köşesinde eğlenen insanlar vardı. Bazı çalışanlar Arda'ya alaycı bakışlar atıyordu.</p>
<p>“Yeni mi geldin?”dedi biri, gözlerini Arda’dan ayırmadan.</p>
<p>Arda başını salladı, sessizce mutfağı gözlemledi. İlk işi masaları düzenlemek ve siparişleri takip etmekti. Her tabak, çatal ve peçete dikkatle yerleştirilmeli, siparişler eksiksiz alınmalıydı.</p>
<p>Patron sert bir sesle bağırdı: "Çabuk ol! Tatilciler bekliyor!"</p>
<p>Arda tabakları hızlıca ama yanlış yere koydu . Bir garson alay etti: “Acemi, hâlâ öğrenemedin mi? "Arda derin bir nefes aldı, özür diledi ve sessizce işine devam etti.</p>
<p>İçinden : “Sabırlı ol, kavga etme.”dedi kendi kendine.</p>
<p>Arda daha sonra aşçının isteğiyle sebzeleri doğrayıp, tabakları hazırlamaya başladı.</p>
<p>" Soğanları getir, patatesleri soy!"dedi aşçı sert bir sesle.</p>
<p>Saatler uzadıkça Arda hem bedenen hem de psikolojik olarak yoruldu. Molalar kısa, iş yoğun ve hatalara tahammülsüzlük vardı.</p>
<p>Akşam üstü tatilciler arasındaki bir kavga mutfağın önüne taştı. Garsonlar koşturuyor, Arda tabakları dikkatle taşıyor ve ortamı gözlemliyordu. Kavga edenler masaları devirip bağırıyordu.</p>
<p>Gün boyu mutfak sürekli kirleniyor, yağlı ve kirli bulaşıkları yıkamak çok zordu.</p>
<p>Patron da işçi kıymeti bilmiyor, sürekli işçilere bağırıyordu.</p>
<p>On beş çalıştı ama anasından emdiği süt burnundan geldi.</p>
<p>Daha fazla dayanamayarak İzmir’e geri döndü.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>8. Bölüm &amp;amp; 9. Bölüm &amp;amp; 10. Bölüm (ARDA)</title>
<link>https://fikirizleri.com/8-boelum-9-boelum-10-boelum-arda</link>
<guid>https://fikirizleri.com/8-boelum-9-boelum-10-boelum-arda</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69f700ab6409c.webp" length="53530" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 01 May 2026 01:46:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="title-post-item">8. BİR BAYRAM ARASI</h3>
<p></p>
<p>İstanbul’un kalabalığından uzak, İzmir’in sıcak akşam rüzgarına uzanan bir yolculuk… Arda, hem yeni bir şehre hem de çocukluğunun kokularına doğru adım atıyordu.</p>
<p>Otobüs Basmane otogarına girdiğinde, Arda camdan dışarı baktı. İzmir’i daha önce hiç görmemişti. Havadaki sıcak rüzgar tenini yakıyor, uzaktaki denizin kokusu burnuna doluyordu. Etrafta sarı ışıklar yanıyor, insanlar aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Bir an durup etrafına baktı; ne kadar büyük, ne kadar yabancı bir şehirdi bu…</p>
<p>Sırt çantasını omzuna taktı ve cebindeki kağıda yazılmış adresi çıkardı. Ablasının evi Al</p>
<p>Sancak’taydı. “Otogardan çıkınca fuarın yanındaki caddeyi takip et, sonra sola dön…” diye kendi kendine mırıldandı. Ne dolmuş hattını biliyordu ne de yönleri, ama içindeki ses “yürürüm” diyordu. Belki biraz uzun sürecekti, ama kendi yolunu bulmak Arda’ya iyi geliyordu.</p>
<p>Karanlıkla birlikte şehir sessizleşmişti. Denizden gelen esinti saçlarını savururken, içinden: “İzmir artık buradayım.” diye geçirdi ve adımlarını Alsancak sokaklarına çevirdi.</p>
<p>Arda ablasının kapısını çaldığında kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Kapıyı açan ablası bir an şaşkınlıkla ona baktı, sonra onu sımsıkı kucakladı.</p>
<p>“Ah Arda… Çok özlemişim seni! İnanamıyorum, gerçekten sen misin?” dedi, gözleri dolarak.</p>
<p>Arda da ablasına sarıldı: “Evet abla… İstanbul’dan geldim. Artık burada kalacağım.”</p>
<p>Tam o sırada içeriden bir ses duyuldu:</p>
<p>“Kim geldi böyle gece vakti?”</p>
<p>Ablası arkasını döndü; kocası kapının eşiğinde belirmişti. Yüzünde şaşkınlıkla karışık bir memnuniyetsizlik vardı.</p>
<p>“Arda gelmiş…” dedi ablası tereddütle.</p>
<p>“İstanbul’dan buraya gelmiş.”</p>
<p>Eniştesi kaşlarını çattı:</p>
<p>“İyi de, niye evine gitmemiş, küçük yaşta ne işi var burada? Bizim ev küçük, işim gücüm belli… Bir de çocukla mı uğraşacağız şimdi?”</p>
<p>Evin içinde kısa bir sessizlik oldu. Yalnız duvardaki saatin tik takları duyuluyordu. Enişte derin bir iç çekti:</p>
<p>“Peki… Kal bakalım,” dedi isteksizce.</p>
<p>Ablası, Arda’nın saçlarını okşayıp içeri buyur etti:</p>
<p>“Gel hadi, acıkmışsındır. Karnını doyur, sonra konuşuruz.”</p>
<p>Arda içeri girerken, havanın sıcaklığına rağmen içinde bir ürperti hissetti. Biliyordu, bu evde kolay olmayacaktı…</p>
<p>Bakkaldaki Çıraklık Günleri</p>
<p>Birkaç gün sonra amcaoğlu ile görüşüp iş aradığını söyledi. Amcaoğlu bakkalda çıraklık işi buldu ve birlikte patronun yanına gittiler. Bakkal sahibi Arda’yı baştan aşağı süzdü:</p>
<p>“Bayrama az kaldı. Yanımdaki çırakta çıkacak. O zamana kadar işi öğren. Bayramdan sonra devam edersin.”</p>
<p>Arda adama: “Ben ne iş yapacağım burada?” diye sordu.</p>
<p>Adam cevap verdi: “Müşterilerin siparişlerini sana vereceğim. Sen de götürüp teslim edeceksin.”</p>
<p>On onbeş gün diğer çocukla işe çıktı. Arada bazen evleri karıştırsa da işi öğrendi. Patronu Arda’dan çok memnun kaldı.</p>
<p>Bayramdan bir gün önce patron Arda’yı yanına çağırdı:</p>
<p>“Oğlum, bayramda kapalıyız. O yüzden bayramda git, ailenle hasret gider.”</p>
<p>Arda tereddüt etti. Köye dönmek kolay değildi ama ailesini özlemişti. Sonunda cesaretini toplayıp yola çıktı.</p>
<p>Bayram Sabahı</p>
<p>Köy yoluna vardığında kalbi hızla atıyordu. O çok sevdiği dağlar, bir zamanlar korkuyla kaçtığı topraklardı şimdi. Bayram sabahı annesi tandırda ekmek yaparken, Arda çocukluğunun kokusunu yeniden duydu.</p>
<p>Evin bahçesinde oturan ikiz kardeşleri vardı. Henüz beş yaşındaydılar. Arda gidip onları kucaklayarak hediye verdi. Bayram yerinde çocuklar şeker topluyor, büyükler birbiriyle bayramlaşıyordu.</p>
<p>Kardeşleriyle dere kenarında taş sektirdiler, kahkaha attılar. Akşam olunca avluda toplanıp yıldızları izlediler. Arda’nın içi, hem İzmir’de hem köyde yaşadığı deneyimlerle dolup taşmıştı.</p>
<p></p>
<h3 class="title-post-item">9. İZMİR</h3>
<p></p>
<p>Bayram bitmiş, Arda İzmir’e dönmüştü.</p>
<p>Patron o gün dükkâna malzeme almaya gitmişti. Bakkala göz kulak olması için babası gelmişti. Askeriyeden emekliydi. Patron olmadığında dükkânda o durur, Arda’ya asker gibi emir verirdi.</p>
<p>Arda’nın bakkaldaki günleri birbirine benziyordu ama her gün biraz daha ağırlaşıyordu.</p>
<p>Sabah dükkânın kepengini ilk o açardı. Soğuk demire dokunduğunda elleri ürperir, kepengi kaldırırken çıkan metal sesi sokağın sessizliğini bölerdi. İçeri girer girmez yerleri süpürür, tezgâhı siler, ekmek kasalarını dizerdi.</p>
<p>Un çuvallarını taşırken omuzları sızlamaya başlamıştı. Çuvallar neredeyse kendi ağırlığı kadardı. Bazen çuvalı sürüyerek götürür, nefes nefese kalırdı.</p>
<p>Raf dizmek en zor işti. Konserve kutuları, yağ tenekeleri, şeker paketleri… Hepsinin yeri belliydi. Birini yanlış koysa yaşlı adamın sert sesi dükkânın içinde yankılanırdı.</p>
<p>“Arda! Rafları düzgün diz, müşteri dağınıklığı sevmez!”</p>
<p>Arda başını eğerdi.</p>
<p>“Peki amca.”</p>
<p>Yaşlı adam onu izlerdi. Elleri arkasında bağlı, dimdik durur, sanki bir asker teftişi yapıyormuş gibi bakardı.</p>
<p>Bir gün Arda konserve dizerken parmağı kesildi. Kan, metal kutunun kenarından süzüldü. Elini hızla önlüğüne sildi. Kimse görmesin istedi. İşini bırakmadı.</p>
<p>Adam bunu fark etti ama bir şey demedi.</p>
<p>Bir süre sonra sesi yumuşadı:</p>
<p>“Bak evlat, işini iyi yaparsan herkes sana saygı duyar. Ama bir kez tembellik edersen kimse yüzüne bakmaz.”</p>
<p>Arda o cümleyi aklına kazıdı.</p>
<p>Müşteriler gelir giderdi. Kimi onu görmezdi bile. Kimi başını okşar, kimi sert davranırdı. Ama Arda her seferinde aynı cümleyi kurardı:</p>
<p>“Başka isteğiniz var mı?”</p>
<p>Akşam olunca dükkânı kapatır, yerleri tekrar süpürür, tezgâhı silerdi. Bazen yorgunluktan sandalyeye oturur oturmaz gözleri kapanırdı.</p>
<p>Bir yıl böyle geçti.</p>
<p>Ellerinde çatlaklar oluştu. Omuzları sürekli ağrıyordu. Sabahları kollarını kaldırmakta zorlanıyordu. Aynaya baktığında yüzünün çocuk yüzü olmadığını fark etti.</p>
<p>Bir akşam kepengi indirirken durdu.</p>
<p>İçinden sessizce şunu söyledi:</p>
<p>“Ben yoruldum.”</p>
<p>Ertesi gün patron geldiğinde karşısına geçti.</p>
<p>“Ben işi bırakmak istiyorum.” dedi.</p>
<p>Patron uzun uzun baktı. Ne kızdı ne de şaşırdı.</p>
<p>“Büyüdün sen.” dedi sadece.</p>
<p>Arda o gün dükkândan çıktığında, arkasında sadece bir iş değil, bir yılını bırakmıştı.</p>
<p></p>
<h3 class="title-post-item">10. ELEKTRİKÇİ</h3>
<p></p>
<div class="ordered-list-item">
<div class="post-text">
<p>Arda bu kez şehrin kenar mahallelerinden birinde, küçük bir tamir dükkânında iş buldu. Elektrikçi ile tanışması tesadüf olmuştu ama adamın sıcak tavırları, uzun zamandır duymadığı bir güven duygusu uyandırdı içinde.</p>
<p>Dükkân dar ve loştu. Tavandan sarkan sarı ampul, kabloların ve eski prizlerin üstüne solgun bir ışık bırakıyordu. Duvarlarda yılların bıraktığı is lekeleri vardı. Masanın üstü pense, tornavida, bant ve kablo yığınlarıyla doluydu. Ama nedense Arda’ya burası karmaşık değil, düzenli gelmişti.</p>
<p>İlk gün süpürgeyi eline aldığında, içinden garip bir huzur geçmişti. Bir yere ait olmanın huzuru değil… ama en azından kovulmamanın huzuru.</p>
<p>Sabahları erken kalkıp, akşam olunca da tezgâhın altına serdiği battaniyede uyurdu.</p>
<p>O battaniyeyi her gece aynı özenle sererdi. Tezgâhın altı, onun için küçük bir oda gibiydi. Yukarıdan sarkan kablolar tavandaki yıldızlar gibi görünürdü karanlıkta. Gözlerini kapatmadan önce uzun uzun onları izlerdi.</p>
<p>Dışarıda ayak sesleri kesildiğinde, dükkânın içi tamamen sessizleşirdi. O sessizlikte Arda ilk kez korkmadan uyuyabiliyordu.</p>
<p>Elektrikçi, bir gün kabloları toplarken sordu:</p>
<p>“Ailenden bir haber var mı oğlum?”</p>
<p>Arda önce sessiz kaldı. Sonra uzaklara bakarak konuştu:</p>
<p>“Evden ayrılalı uzun zaman oldu. Üç tane daha kardeşim olmuş. Hepsi erkek ama ben dönmedim.”</p>
<p>Adam başını salladı, iç çekti. Kendi çocuğu olmamıştı. Belki de o yüzden, bu sessiz çocuğa her geçen gün daha çok alışıyordu.</p>
<p>O günden sonra elektrikçi, Arda’ya daha dikkatli bakmaya başladı. Çay içerken ikinci bardağı hiç sormadan onun önüne koyuyor, öğlenleri ekmeği ikiye bölüyordu. Arda fark etmese de, adam onu izliyordu. Nasıl oturduğunu, nasıl konuştuğunu, nasıl sustuğunu…</p>
<p>Bir akşam, tezgâhın başında çay içerlerken konuya girdi:</p>
<p>“İstersen seni evlat edineyim.” dedi.</p>
<p>Dükkânın içi bir anda sessizleşti. Dışarıdan geçen arabanın sesi bile çok uzaktan geliyormuş gibi duyuldu Arda’ya.</p>
<p>Arda başını eğdi. O an kalbinde bir sızı hissetti. Aslında kalmak istiyordu; bu düzenli hayat sessiz ve güvenliydi. Ama içinde bir ses “yine fazla alışma” diyordu.</p>
<p>O teklifi kabul etti ama gerçekten bir aile bulduğu için değil.</p>
<p>Sadece geri dönmemek için.</p>
<p>O gece battaniyeye uzandığında, ilk kez tezgâhın altı dar gelmişti. Gözlerini kapatamadı. Bir yere ait olma düşüncesi, ona huzur vermedi . Tam tersine, tedirgin etmişti.</p>
<p>Bir süre sonra elektrikçi, köye haber gönderdi: “Oğlun artık benimle kalacak.” yazdı mektubuna.</p>
<p>Mektup gönderildikten sonra adamın yüzü değişti. Gün boyu dalgındı. Penseyi eline alıyor, unutuyor. Çayı demliyor, içmiyordu.</p>
<p>Köyde ise ortalık karıştı.</p>
<p>“Sen bizim oğlumuzu nasıl elimizden alırsın?” diye yükseldi sesler.</p>
<p>O mektubun cevabı dükkâna geldiğinde, elektrikçi uzun süre konuşmadı. Zarfı açtı, okudu, katladı. Masanın üstüne bıraktı.</p>
<p>O gün dükkânda çay içilmedi.</p>
<p>O gün hiçbir kablo toplanmadı.</p>
<p>O gün dükkân daha karanlıktı.</p>
<p>Arda, o sessizliğin içini dolduracak kelime bulamadı. Elektrikçinin gözlerine bakamadı. Çünkü adamın yüzünde ilk kez çaresizlik vardı.</p>
<p>Bir sabah, kimseye veda etmeden eşyalarını topladı.</p>
<p>Battaniyeyi katladı. Tezgâhın altına son kez baktı. Elini tahtaya sürdü. Sanki teşekkür eder gibi.</p>
<p>Kapıyı sessizce kapattı.</p>
<p>Yine yollara düştü…</p>
<p>Sokakta yürürken içinden geçenleri kimse duymuyordu.</p>
<p>Kendi kendine:</p>
<p>“Nereye gidersem gideyim, kimseye tam ait olamıyorum.</p>
<p>Hep bir misafirim sanki; evlerde, kalplerde, masalarda.</p>
<p>Beni sevenler bile, sonunda bir yol ayrımında bırakıyor.</p>
<p>Belki de ben kimseyle kalmamayı seçtim, bilmiyorum.</p>
<p>Ama her gidişin bir sebebi varsa, benimkiler hep sessizlikten oluyor.”</p>
<p>Ve Arda, bir kez daha arkasında bir yer bırakmadan yürümeye devam etti.</p>
<p></p>
</div>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>6. Bölüm &amp;amp; 7. Bölüm (ARDA)</title>
<link>https://fikirizleri.com/6-boelum-7-boelum-arda</link>
<guid>https://fikirizleri.com/6-boelum-7-boelum-arda</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69f5db4860a1b.webp" length="24126" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 30 Apr 2026 04:09:51 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="title-post-item">6. KAÇIŞ</h3>
<p>Arda’nın arkadaşı ondan yaşça büyük idi. Sürekli İstanbul’dan bahsediyordu, “İstanbul şöyle güzel İstanbul böyle büyük…".</p>
<p>Orada herkes zengin, sokaklar ışıl ışıl.” diyerek İstanbul’u öve öve bitiremedi.</p>
<p>Bir gün heyecanla: “Gel beraber İstanbul’a kaçalım.”dedi.</p>
<p>Arda önce şaşırdı ama sonra içini bir merak kapladı. Zaten amcasının oğlu da oradaydı. Neden olmasındı ki?</p>
<p>“Olur gidelim. Nasıl olsa amcamın oğlu var orada. Onun yanına gideriz.”dedi.</p>
<p>O gece Arda’nın içi içine sığmadı. Evde herkes uyuyunca yavaşça kalktı, çekmeceleri karıştırdı. Amcasının oğlunun adresini bulduğunda kalbi hızla atmaya başladı. Adresi küçük bir kağıda dikkatlice yazdı: “Sağmalcılar Kartaltepe Mahallesi, No :100”</p>
<p>Kağıdı cebine koydu, sonra simit satarak kazandığı parayı yanına aldı. Pencerenin dışındaki karanlığa baktı, rüzgar hafif hafif perdeyi dalgalandırıyordu. “Belki orada daha iyi bir hayat olur…”diye düşündü.</p>
<p>Sabah olunca iki çocuk, mahalleli uykudayken sokağın köşesinden sessizce yürüyüp çıktılar. Ne aileleri farketti ne komşular. Kuş cıvıltılarının arasında, ayakkabılarının sesi bile yankılanıyor gibiydi. Otogara geldiklerinde kalabalık gözlerini kamaştırdı. Çantalarını sıkı sıkı tutarak gişeye yöneldiler. Gişe memuru çocuklara şöyle bir bakıp, kaşlarını kaldırdı. Çocuklar on, on iki yaşlarındaydı. “Nereye gidiyorsunuz siz?”diye sordu.</p>
<p>Arda hemen cevap verdi “İstanbul’da amcamızın oğlu var. Orada çalışıyor. Biz de işçilere su dağıtacağız.”dedi. Memur başını iki yana salladı ama çocukların ciddiyetine şaşırdı. "Bilet alın gelin. “dedi.</p>
<p>Bileti alıp ellerinde sıkı sıkı tutarak otobüse bindiler ama giderken onları birisi görse de çocuklar bunu bilmeden otobüse bindiler. Koltuklarına oturduklarında Arda’nın içini garip bir his kapladı. Ne tam korkuyor, ne de tamamen cesurdu. Otobüs hareket ettiğinde pencereden dışarı baktı; yıkıntılar, çatlamış yollar ve sessiz sokaklar gözlerinin önünden geçiyordu. Evleri, annesinin sesi, babasının gözleri aklına geldi ama geri dönmedi. Ertesi gün İstanbul’a indiler. Camdan dışarı baktıklarında gördükleri bambaşka bir dünyaydı. Yüksek binalar, korna sesleri, kalabalık, hızla geçen insanlar… </p>
<p>Arda’nın içi ürperdi. Elindeki kağıda baktı: “Sağmalcılar Kartaltepe Mahallesi No :100”</p>
<p>Sora sora minibüse bindiler, Sağmalcılar da indiler. Oradan geçen birine “Yüz numara nerde?”</p>
<p>Adam camiyi işaret etti. Caminin arkasına gittiler. Oradan çıkış yoktu. Cemaat dağılırken birine daha sordular. Adam gülerek “Koskoca helayı görmediniz mi?”dedi.</p>
<p>Arda şaşkınlıkla “Biz onu demiyoruz. Aradığımız evin numarası yüz.” dedi. Ama kimse o adresi bilmiyordu. Evi aradılar ama bulamadılar. Hava kararmaya başlamıştı, gökyüzü mor ve gri tonlara bürünmeye başladı. Çocuklar bir köşeye oturup ağlamaya başladılar. Tam o sırada oradan üç tekerlekli motoruyla bir postacı geçiyordu.</p>
<p>Fren yapıp durdu “Niye ağlıyorsunuz siz ?”diye sordu.</p>
<p>Arda gözyaşlarını silip hıçkıra hıçkıra anlattı. “Amcamın oğlunun evini arıyorduk ama bulamadık. Akşam olunca da korkmaya başladık.” deyince, postacı içten bir tebessümle: “Ben buranın postacısıyım. Hadi binin sizi Sağmalcılar merkez postanesine götüreyim.” diyerek onları Sağmalcılar Merkez Postanesi’ne götürdü.</p>
<p>Oradaki memurlar merakla çocuklara baktılar. Postane müdürü: “Oğlum aç mısınız?”diye sordu.</p>
<p>Açlıktan midesi yapışan çocuklar kafalarını salladılar. Bunun üzerine onlara peynir ekmek ve çay ikram ettiler. Daha sonra ellerindeki adrese götürüp teslim etmek üzere yola çıktılar.</p>
<p></p>
<h3 class="title-post-item">7. İSTANBUL</h3>
<p>Adrese vardıklarında amca oğlu evde yoktu. Evin karşısında bir bakkal vardı. Ona sorduklarında adam “Evde yok, fabrikaya çalışmaya gitti. Ne yapacaksınız siz onu?”diye sordu.</p>
<p>Arda utangaç bir sesle “Ben amca oğlumun yanına geldim. Onlarda kalacağım." dedi.</p>
<p>Bakkal hemen karşı çıktı: “Ben bu evi iki kişiye verdim. Dört kişi kalamazsınız." dedi soğuk bir sesle.</p>
<p>Bunun üzerine Arda ile arkadaşı dükkanın önündeki kaldırım taşına oturup ağlamaya başladılar ama bakkal hiç oralı bile olmadı. Kaybolmak korkusuyla, gece on bire kadar o kaldırımdan kalkmadan sokak lambasının titrek ışığında beklediler. Saat on bir sularında amca oğlu geldi. Amca oğlu çocukları görünce “Sizin ne işiniz var burda, niye geldiniz?” diye çıkıştı. Bu sözler üzerine çocuklar tekrar ağlamaya başladılar.</p>
<p>Adam içini çekerek: “Hadi bakalım eve” diyerek eve aldı onları.</p>
<p>Evde karyola yoktu. Yerde dört minder seriliydi. Evde iki kişi kalıyordu diğeri işteydi. Amca oğlu kısa bir sessizlikten sonra “Yatın dinlenin." dedi.</p>
<p>Mindere uzandılar ama minder kir içindeydi, odada ağır bir rutubet kokusu vardı. Ona rağmen çocuklar kafalarını koyar koymaz uyudular. Fakat gecenin ilerleyen saatlerinde kaşınmaya başladılar. Ne olduğunu anlamadan yataktan fırladılar. Tahta kuruları her yerlerini ısırmıştı.</p>
<p>Çocuklar korkuyla battaniyeleri silkelerken Arda fısıldadı: “Anne keşke yanımda olsaydın."</p>
<p>Bu arada Fesmani,  Arda’nın gittiğini öğrendiğinde neye uğradığını şaşırdı. Elindeki işi bıraktı, olduğu yere çöktü. O an ne ağlayabildi ne de konuşabildi. Amca oğlu Fesmani’yi arayıp çocukların yanında olduğunu öğrenince sandalyeye oturup derin bir nefes aldı ama kalbindeki sızı dinmedi.</p>
<p>“Tek başına küçücük çocuk ne yapar oralarda? ”dedi amca oğluna.</p>
<p>Amca oğlu “Biraz kalsınlar otobüsle gönderirim. “dedi.</p>
<p>Fesmani: “Yok yok ben gelir alırım. “dedi.</p>
<p>Ertesi gün sabah erkenden otogara gitti ama tam bilet kestirecekken başı dönmeye midesi bulanmaya başladı ve bir anda yere yığıldı. Çevredekiler hemen yardımına koşup Fesmani’yi hemen hastaneye götürdüler. Doktor muayeneden sonra: “Tebrik ederim hamilesiniz. ”dedi. Fesmani şaşkınlıkla doktora baktı.</p>
<p>Doktor onun İstanbul’a gitmek üzere olduğunu öğrenince endişeyle başını salladı : “Hanımefendi böyle bir yolculuğu asla kaldıramazsınız. Üstelik dört aylık hamilesiniz ve bebekleriniz ikiz olduğu için kesinlikle yola çıkmamalısınız.”</p>
<p>Fesmani’nin gözleri doldu. İçinde hem sevinç hem de derin bir hüzün vardı. Hastaneden çıkınca amca oğlunu arayıp durumu anlattı.</p>
<p>Amca oğlu Arda’ya : “Annen çok üzüldüm ve seni göndermemi istedi. Seni almaya gelecekti ama hamileymiş hem de ikiz kardeşin olacakmış. Doktor yolculuğu yasaklamış."</p>
<p>Arda önce donup kaldı sonra yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.</p>
<p>“İkiz mi?”dedi heyecanla. “Gerçekten mi?”</p>
<p>Gözleri parladı. Annesinin karnında kardeşleri olduğunu öğrenmek onu hem şaşırttı hem mutlu etti. Sabah olunca Amca oğlu işe gitmeden önce biraz ekmek ve bir kaç zeytin koydu masaya “Ne olacak sizin bu haliniz. ”diye iç çekti, ardından kapıyı çekip işe gitti.</p>
<p>Çocuklar ev sahibinden korktukları için aşağı inmeye cesaret edemediler. Pazar günü geldiğinde, amca oğlu Arda’nın arkadaşını Anadolu yakasındaki akrabalarına götürdü. Akrabalar kanalizasyon işlerinde, kazma kürekte çalışıyorlardı. Arda’nın arkadaşı oradaki işçilere su dağıtmaya başladı. Arda ise amca oğlunun yanında kaldı.</p>
<p>Amca oğlu Arda’yı da alıp her sabah fabrikaya gitmeye başladı. Arda her gün onunla gidip fabrikanın bahçesinde sessizce oturuyor, akşam olunca yorgun adımlarla onunla birlikte eve dönüyordu ama amca oğluna yük olmakta zoruna gidiyor ve içten içe bu durum canını yakıyordu.</p>
<p>“Ben neden bekliyorum? Neden bir işe yaramıyorum? ”diye düşünürken fabrikanın arka tarafında üst üste yığılmış tahta sandıklara baktı. Güneşin altındaki tahtalar sanki ona yol gösteriyordu. Bir anda aklına bir fikir geldi, heyecandan gözleri parladı ve amca oğluna: “Şu tahta sandıklar var ya onların arkasına bir tahta çak, üzerine bir de kayış tak. Bir siyah bir de beyaz ayakkabı boyası al. Ben ayakkabı boyacılığı yapacağım. ”dedi.</p>
<p>Amca oğlu kaşlarını çattı : “Sen ne yapacaksın onu. Bir de kaybolup başıma bela mı olacaksın.”</p>
<p>Arda gözlerini kaçırmadan : “Kaybolmam. Şu iki sokakta dolaşacağım. Ondan sonra da akşam yine geleceğim söz ”dedi. Sesinde hem çocukça bir korku hem de yeni bir hayat kurma isteği vardı.</p>
<p>Amca oğlu, biraz homurdansa da cebinden Arda’ya biraz para çıkarıp verdi. Arda sevinçle cila, boya, sünger ve fırça aldı. Sandığı da kendi elleri ile yaptıktan sonra boynuna takıp mahallede dolaşmaya başladı. Gün boyu mahallede dolaşıp, insanlara gülümseyerek çekingen ama gururlu bir sesle:</p>
<p>“Ayakkabılarınızı boyayayım mı?” diye sordu. Akşam eve döndüğünde avucundaki paraları görünce inanamadı.</p>
<p>İstanbul’da ilk kez kendi emeği ile kazandığı para… Parmaklarının arasından kayarken bile sıcaklığını hissediyordu.  Amca oğlu bile şaşkındı: “Oğlum sen bu parayı nereden buldun? Yoksa bir yerden mi aldın? Bir şey mi yaptın? ”diye soru yağmuruna tuttu.</p>
<p>Arda gülümsedi, gözleri ışıl ışıldı: “Yok akşama kadar mahallede ayakkabı boyadım. ”dedi gururla. Arda gün geçtikçe daha çok kazanmaya başladı. Zamanla mahalleden çıkarak fabrikanın oraya kadar gitti.</p>
<p>Amca oğlu : “Gitme kaybolursun.” dese de Arda yine de gidiyor ama kaybolmamak için gittiği yoldan geri dönüyordu. Küçük dünyasında kendi yollarını çizmeye başlamıştı artık.</p>
<p>Arda zamanla amca oğlundan daha fazla kazanmaya başlayınca amca oğlu Arda’nın getirdiği paraları elinden alıyor için içinde Arda’yı kıskanıyordu. Oysa Arda kazandığı paralarla annesine elbise babasına da pantolon almak istiyor ama bir türlü fırsat bulamıyordu.</p>
<p>Amca oğlu bir gün sinsice : “Ailen seni çok özlemiş. Seni memlekete göndereceğim” dedi. Arda gidince geri dönemem korkusuyla kalbi hızla çarpmaya başladı. “Ya geri dönemezsem.” diye düşünüp titrek bir sesle “Gitmek istemiyorum.” dese de amca oğlu kararlıydı.</p>
<p>“Gideceksin. ” dedi sert bir şekilde .</p>
<p>Zorla Arda’yı otogara götürüp biletini kestiği gibi muavine: “Bu çocuk önce Allaha sonra sana emanet. Memlekete varınca indirirsin. ”dedikten sonra Arda’nın cebine azıcık bir para koydu ve otobüs koltuğuna oturttuktan sora gitti. Arda’nın çalışıp kazandığı parayı da vermedi.</p>
<p>Arda camdan dışarı baktı. Şehir sanki yavaşça geri çekiliyordu. Bir an durdu ve kalbini dinledi : “Ben gitmek istemiyorum. ”diye bas bas bağırıyordu kalbi.</p>
<p>O anda karar verdi. Kimseye farkettirmeden ayağa kalktı sessizce kapıya yaklaşıp nefesini tuttu sonra hızlıca otobüsten indi ve kalabalıktan sıyrılarak arkasına bile bakmadan ara sokaklara daldı. Yüreği yerinden çıkacak gibi atıyordu ama yüzünde kararlı bir ifade vardı. “Artık kendi yolumu seçmeliyim. ”dedi kendi kendine.</p>
<p>Cebindeki azıcık paraya baktı. Ne yapacağını tam olarak bilmiyordu ama en azından özgürdü. Her adımıyla biraz daha büyüyor, kendi hayatının sorumluluğunu alıyordu. Gözleri uzaklara dalmışken, ayakkabı boyacılığı sırasında öğrendiği cesaret ve sabrı hatırladı. “Belki de bundan sonra hiç bir şeyden korkmamalıyım. ”diye düşündü.</p>
<p>Onun için her sokak yeni bir fırsat, her köşe bir macera anlamına geliyordu. Artık kendi hikayesinin baş rolündeydi ve adımlarını dikkatli atacaktı. Hava kararmaya başlamıştı. Akşam karanlığında uykusu geldiğinde sur ve duvar kenarlarında yatıyordu. Geceleri, sur kenarlarında içki içen ayyaşları gördüğünde, gizlice onların olduğu yerden kaçtı.</p>
<p>Gün geçtikçe cebindeki para da tükeniyordu. Çöpleri karıştırırken, köşedeki simitçinin attığı simitlerle karnını doyurmaya başladı. Öyle ki; çöpte bulduğu bir tane simidi üçe bölüp, her gün bir parçasını suyla ıslatarak yiyordu. Zamanla vücudunda bit ve pireler dolaşmaya başladı. Pirelerin ısırdığı yerlerde su kabarcıkları oluşmuş, kaşıdıkça yaraya dönüşüyordu. Uzayan saçlarının içinde bitler kol geziyordu. Vücudunun kirlendiğini hisseden Arda, parklarda hortumdan akan soğuk suyla ve üzerindeki elbiselerle yıkanıyor, elbiselerin kurumasını bekliyordu.</p>
<p>Bir gün yine çöpü karıştırdı ama simit yoktu. Dükkanın birine giderek: “Abi ben senin dükkanının önünü süpüreyim, bana bir simit alır mısın? ”dedi.</p>
<p>Adam “Sen kimsin, necisin? ”diye sorunca başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine dükkan sahibi: “Oğlum sen süpürme, ben yine alırım. ”dedi.</p>
<p>Arda : “Yok ben güzelce dükkanın önünü süpüreyim, ondan sonra sen bana simit alacaksın. ”diye yanıtladı.</p>
<p>Dükkan sahibi: “Anlaşıldı, senin karnın aç. ”dedikten sonra bir kebap söyledi.</p>
<p>Oradaki esnaf, yardım amaçlı Arda’ya dükkan süpürtüp karşılığında para veriyorlardı. Arda biriktirdiği paralarla kendine yine bir ayakkabı sandığı yaptı ;boya, cila ve sünger alarak işine hazır hale geldi. Otogar civarında da boya yapmaya başladı. Burası her zamankinden daha kalabalıktı; İnsanların ayak sesleri, tezgahların uğultusu ve araç kornaları arasında kendini kaybolmuş hissediyordu.</p>
<p>Ayakkabı boyarken yanına bir adam geldi. “Ayakkabımı boyar mısın? ”diye sordu.</p>
<p>Arda kafasını salladı: “Boyarım. ”dedi ama elleri titriyordu ve sürekli kafasını kaşıyordu; sanki kendi düşünceleriyle savaş veriyordu.</p>
<p>Adam bu durumu fark etti ve merakla sordu: “Oğlum dikkatimi çekti. Sen neden sürekli başını kaşıyorsun?”</p>
<p>Arda bir taraftan adamın ayakkabısını boyarken bir taraftan da başından geçenleri anlattı. Kelimeler ağzından güçlükle çıkıyor, her cümlede biraz daha rahatlıyor gibiydi.</p>
<p>Adam, Arda’nın gözlerindeki yorgunluğu ve çaresizliği fark etti : “Hadi kalk gidiyoruz. ”diyerek Arda’yı alıp bir otel odasına götürdü. Otele vardıklarında odanın kapısı ardından kapanınca Arda’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Sessizlik dışarıdaki kalabalığın uğultusundan sonra neredeyse boğucu geliyordu.</p>
<p>“Acaba ne yapacaklar? ”diye düşündü. Her köşeye baktı, odadaki her eşya, her gölge ona yabancı ve tehditkar görünüyordu. Kendi başına kalmak, hem rahatlatıcı hem de korkutucuydu. Geçmiş günlerin sıkıntıları, sokakta yaşadığı zorluklar bir anda zihninde canlandı. Kendi küçük dünyasında güvende hissettiği anlar, şimdi bir belirsizlikle yer değiştirmişti.</p>
<p>Adam : “Oğlum sen beni burda bekle. Sakın bir yere gitme. ”diye tembihleyerek çıktı.</p>
<p>Adam çıkıp gittiğinde Arda yorgunluktan yatağa uzandı. Gözlerini kapattığında bile zihninde geçmişin ve şimdinin karışımı fırtına gibi esiyordu. Kısa sürede derin bir uykuya daldı. Bir müddet sonra elinde kıyafet ve ilaçlarla gelen adam Arda’yı uyandırdı.</p>
<p>Uykudan uyanan Arda gözlerini açtığında yine de hafif bir uyku sersemliği vardı. Adamın yüzündeki ciddiyet endişelerini attırdı. Arda’yı dikkatle yıkadı poşetten çıkardığı çamaşırları giydirip, kirli çamaşırlarını çöpe attı. Üzerindeki temiz kıyafetlerin verdiği rahatlamaya rağmen huzursuzdu. Yine de onun özenli dokunuşları ve yaralarına sürdüğü ilaç, Arda’nın içinde garip bir güven duygusu uyandırdı. Pencerenin kenarına oturup dışarıyı izledi. İnsanlar telaşla gelip geçiyor, araçlar korna çalarken Arda her gölge ve sesi tehlike işareti gibi algılıyordu. “Adam beni gerçekten koruyor mu, yoksa bir planı mı var acaba?” diye düşündü. Kalbi sıkıştı.</p>
<p>Zaman ilerledikçe kafasında dönen sorular onu korkutuyordu.</p>
<p>Adam: “Hadi gidelim. ”diyerek onu berbere götürüp saçlarını kestirdi; aynada kendini gördüğünde, hem hafiflemiş hem de garip bir biçimde yabancılaşmış hissetti. Yeni kesilmiş saçları, yüzündeki yorgun ifadeyi biraz da olsa gizliyordu.</p>
<p>Küçük bir umut, yavaş yavaş kalbine sızıyordu. Belki de her şey düşündüğünden daha farklı bir şekilde ilerleyecekti. O an tek düşüncesi hayatta kalmalı, bu yeni ve bilinmeyen dünyaya uyum sağlamalıydı. </p>
<p></p>
<p><strong><em> </em></strong><em>YENİDEN KAÇIŞ</em></p>
<p><em></em></p>
<p>Adam berberden çıkınca Arda’yı yemek yemeye götürdü.</p>
<p>“Ufaklık hiç konuşmadık daha adını bile söylemedin bana. Söyle bakalım adın ne senin?” diye sordu.</p>
<p>“Benim adım Arda amca. Topkapı sularında yatıyorum.” deyince adam: “Kimin kimsen yok mu?” diye sordu.</p>
<p>“Köydeler. ”dedi Arda.</p>
<p>Adam: “Kalk gidelim o zaman. Bana Mehmet amca diyebilirsin. Benim otogarda bir yazıhanem var. Sur diplerinde yatacağına orda yatarsın. Sana oraya bir de kanepe koyalım.” dedi.</p>
<p>Beraber boya sandığını da alarak otogara gittiler. Arda sabahları ayakkabı boyayıp, akşamları da yazıhaneyi temizlemeye başladı. Mehmet amca Arda’nın çalışkanlığını görünce ona harçlık verdi. Arda hırlısı hırsızı olur diye parasını Mehmet amcasına verdi.</p>
<p>Aradan beş ay geçmiş, havalar soğumaya başlamıştı. Mehmet amca Arda’yı düşünmeye başlamıştı. Kendi kendine: “El kadar çocuk kışta kıyamette ne yapar? Buranın kışı iyi olmaz, hasta olur. En iyisi bizim arabalarla onu ailesinin yanına göndereyim.” dedi.</p>
<p>Arda’ya dönerek: “Gel oğlum buraya. Seninle biraz konuşalım.”dedi.</p>
<p>Yanına gelen Arda’nın saçını okşayarak: “Bak oğlum bu böyle gitmez. Önümüz kış, üşütür hasta olursun. Gel seni bizim arabalarla ailenin yanına göndereyim.”dedi.</p>
<p>Arda: “Mehmet amca o zaman sendeki paralarımı versen de gitmeden kendime kıyafet alsam olur mu?” diye sordu.</p>
<p>Arda’nın zaten az bir parası vardı. Mehmet amca paraları uzatırken: “Oğlum yetmezse üzerine ben de vereyim.” dedi.</p>
<p>Arda: “Sağ ol Mehmet amca fazla bir şey almayacağım zaten, onun için param yeter.” dedi.</p>
<p>Arda Mehmet amcanın iyi niyetini biliyor, geçmişte yaşadığın deprem korkusu yüzünden ailesinin yanına dönmek istemiyordu. Kendi kendine düşündü. Ablası depremden sonra evlenmiş, kocasıyla İzmir’e yerleşmişlerdi. Diğer amcasının oğlu da oradaydı. Karar verdi İzmir’e gidecekti. O gece Mehmet amca da yazıhanede uyumuştu. Parasını ve kıyafetlerini bir çantaya koyup otobüslerin kalktığı yere gitti. Yakalanma korkusuyla her adımda kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Otobüs kalkmak üzereydi. Hızla biletini aldı, koltuğuna oturdu ve İstanbul’un soğuk, kalabalık sokaklarını geride bırakırken, içinde hem korku hem de yeni bir başlangıcın heyecanı vardı. Ablasına kavuşacak olmanın verdiği rahatlık, tüm endişeni bir nebze olsun hafiflemişti.</p>
<p>Otobüs  yavaş yavaş İzmir’e yaklaştığında Arda pencereden dışarı bakıyordu. Şehrin sıcak ışıkları, denizin hafif dalga sesleri ve insanların telaşsız yürüyüşleri İstanbul’un kalabalık, soğuk sokaklarından tamamen farklıydı. İçinde hem huzur hem tedirginlik vardı. Mehmet amcanın onu ailesine teslim etmek için beklediğini düşündükçe biraz suçluluk hissetti ama gitmesi gerekiyordu. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyadan Sonra Bölüm 1</title>
<link>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-boelum-1</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dunyadan-sonra-boelum-1</guid>
<description><![CDATA[ &quot;Gelin, bilimle kurguyu bu sayfalarda buluşturalım. Yıldızları keşfedip, yeni nesillerin uzak dünyalardaki büyümesine beraber tanıklık edelim. Ve en önemlisi; unutulmaya yüz tutmuş bir geleneği, tefrika roman kültürünü, her bölümde yeniden yaşatalım. Her bölüm, insanlığın geleceğine atılmış yeni bir adımdır.” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69edf27b9959e.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 11:53:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Osman Uyur</dc:creator>
<media:keywords>Bilim kurgu, Sosyal kurgu, Teknolojik gelişmeler.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><br><br></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: x-large;"><b>DÜNYADAN SONRA</b></span></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>GİRİŞ</b></span></span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Kahverengi! Tamamen tozla kaplı. Atmosferi var ama neyse ki yaşam yok. En azından yörüngeden yaptığımız ilk taramalar, yaşam olmadığı yönünde. Biz de bu yönde umut besliyoruz. Tabii ki bu büyük arzu, büyük bir problemi de beraberinde getiriyor. Yaşam yoksa ve yaşama elverişli değilse, bu gezegene nasıl koloni kuracağız? İlk nesilden birileri olsa problemi çözmek için elbette bir sürü fikri, hırçın yağmur damlalarının peşi sıra yere düştüğü gibi sıralarlardı. Gerçi benim gibi Gümüş Nesil yağmuru da hiç görmedi. Gümüş Nesil, kaosun ortasında öngörülemeyen nadir sonuçlardan biriydi. Kaos mu? Her şey 17 Mayıs 2025'te başladı...</span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>Bölüm 1 KAOS</b></span></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: large;"><b>1. Kısım AURORA</b></span></span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> 17 Mayıs 2025, Türkiye, Mersin</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Baharın tüm güzellikleri, Akdeniz sahillerinde göz kamaştıracak kadar kendisini gösteriyordu. Hava ve deniz suyu ısınmış, ağaçlar yeşile bürünmüş ve kuşlarla cıvıl cıvıl olmuştu. Aras, henüz tatilinin ikinci gününde, nişanlısı Aynur'la beraber özel bir diş polikliniğine gelmiş, diş doktorlarına karşı fobisini nişanlısının elini sıkıca tutarak gizlemeye çalışmıştı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Dişlerinize iyi bakmanıza rağmen, belirgin çürükler farklı problemlere işaret ediyor olabilir." dedi doktor, ağzı açık ve biraz da uyuşuk olan Aras'ın yerine nişanlısı cevap verdi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Öneriniz nedir doktor bey?"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Sizi Adana'dan bir doktor arkadaşıma yönlendireceğim. Elbette Mersin'de de işini ehli endokrinoloji doktorları var. Ancak referans olduğum arkadaşım işinde en iyisi sayılır."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Teşekkürler doktor bey." Aras'ın konuşması gülüşmeleri de beraberinde getirmişti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Adana bizim için de iyi olur. Nişanlım Amerika'dan geldi ve aslen Adanalı. Bu sayede biz de Adana'yı görmüş oluruz."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Muayenehaneden çıkıp araçlarına doğru gittiklerinde, Aras hâlâ bozuk atıyordu ama Aynur gülmeye devam ediyor ve Aras'ı taklit ediyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Teşekkürler doktor boy."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Ben bey dedim, sen boy dedin."</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Tamam, tamam. Ne dersin, bu günü Adana'da geçirelim mi? Böylece sabah erken yola çıkmamış oluruz?" Aras sadece kafasıyla tamam işareti yapıp arabada direksiyona geçerken, Aynur hâlâ gülmeye devam ediyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Bazı insanlar diş fobisini anlayamazlardı. Aras'ın böyle anlarında ne hissettiğini, ne yaşadığını tam olarak anlamak zor olabilirdi. Aynur anlayabiliyor gibi göründüğü hâlde, derinliğini çokça kavramamış olması mümkündü. Aras, her türlü zorluğu aşmıştı: Fen Lisesi'nde derece, MIT'de burslu makine mühendisliği, itici motorlar üzerine yüksek lisans... NASA'nın kapıları sonuna kadar açılmıştı. Elia Max'ın iki yıl önce sunduğu birlikte çalışma teklifini bile nazikçe reddetmişti. Kariyeri ve bilim, ona göre ticaretten daha değerliydi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Diş doktorunun sözleri Aynur'un zihninde yankılanırken söze girdi.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Merak ediyorum, iş teklifini reddettiğin bir kişinin üretmiş olduğu arabayı neden kullanıyorsun?"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Elektrikli arabaları seviyorum ve bu, onlar içinde en kaliteli olanı. Ayrıca bugün üzerime oynama günün mü?"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Aşkım, sen benim eğlencemsin. Benim de hasretimi giderme yöntemim bu." Gülüşmeleri devam ederken, Aras 34. Cadde üzerinden Adana otoyoluna doğru yönelmişti.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Bu otoyolu hem seviyor hem de nefret ediyordu. Çocukluğunda ilk yolculuğunda her taraf yeşil, doğal ve sadeydi. Ama sonraki yıllarda nefreti başlamıştı. Reklam panoları doğal güzelliklerin önüne girmiş, insan elinin yıkıcılığını tanımıştı. Yıllar içinde yapılaşma arttı, en güzel noktalara çirkin beton binalar yerleşti. İnsanoğlu böyleydi: doğanın güzelliğine hayran kalıp sonra onu yok ederdi. Bu gözlemler Aras’ın siyasi duruşununda oluşmasını sağlamıştı. Evini sev, evini koru. Bahçeni sev, bahçeni işle. Memleketini sev, Memleketin için doğru olanı yap. </span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Yurt dışında çalışıyor olması ülkesi için faydalı olmayacağı anlamına da gelmiyordu. Öncelikle, yıllık tatillerini mutlaka milli bayramlara getirir, böylece günün önemini, yeni kuşakla paylaşabilirdi. Bu yıl da 19 Mayısta Çukurova üniversitesinde geleceğin mühendislerine özel bir organizasyonda seslenecekti. Sağlık durumunu da düşünürsek, bu Adana’da iki gün geçireceği anlamına geliyordu. Bu Aras için iyiydi. Adana Aras’ın büyüdüğü şehirdi, şehrini sev, şehrini koru.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Yol da eski hâline benzemiyordu artık. Yıllar içinde çukurlar oluşmuş, bir otoyoldan ziyade sıradan bir köy yoluna dönmüştü. Arasın mesleki kişiliği bu konulara çok takıntılıydı. Çukur ve aşınmaların araba lastiklerine verdiği aşınma. Sürtünme katsayısının artışı. Olası tıkanıklıkların ve sonrasında trafiğin aşırı sıkışmasının araç verimliliği üzerine negatif etkisi. Bu çukurlardan birine sert bir şekilde girdiler. Araç önce hafifçe savruldu, sonra tüm sistemleri bir anda durdu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras sakince yol kenarına doğru arabayı çekerken, Aynur yeni bir gülücük patlattı.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Hahay! Demek kaliteli ha!"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Aşağı inip, bariyerlerin diğer tarafına geçmeliyiz." Aras ciddi bir uyarıda bulundu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Hızla Aras'ın önerisini yapan Aynur'un yanına Aras geldiğinde, farklı bir sorun olduğu anlaşılıyordu. Elektrikli ve fosil yakıtlı tüm araçlar birer birer duruyor, hiçbir arıza uyarısı vermeden elektrik kesiliyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Aras elini telefonuna atıp konuyla ilgili bir haber olup olmadığını görmek istediğinde, telefonunun da çalışmadığını gördü.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">"Aynur, telefonunu kontrol eder misin?"</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Aynur'un pür dikkat gökyüzüne baktığını fark etti. Öğleden sonra 16.30 sıralarında olmalarına rağmen, gökyüzünde yeşil, mor ve mavi ışıklar dans ediyordu. Havada statik bir elektrik yükü vardı; Aras'ın ensesindeki tüyler, tehlikeyle yüz yüze kalan kirpinin okları gibi dikelmişti. Bu aurora festivali, Kuzey Avrupa'da açık bir gecede bile böyle yoğun olmadan yaşanmalıydı. </span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Güneş’in ruhundan kopan kor ateşlerin, Dünya’nın görünmez zırhına çarpıp renk parçalarına bölünmesi...</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Sanki semavi bir ressam, fırçasını zümrüt yeşili bir nehre daldırmış da Akdeniz’in lacivert tuvaline rastgele savurmuş gibiydi. Mor bir tül, yıldızların önünde sessizce dalgalanıyor; eflatun perdeler, ufkun ötesinden gelen gizli bir rüzgarla oynaşıyordu.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> İnsanın ruhunu ürperten o ışık seli, ne bir lamba parıltısına benziyordu ne de şafak söküşüne. O, gökyüzünün damarlarında akan florasan bir kandı. Öyle bir ışıktı ki bu; sanki gökyüzü, kendi karanlığından utanmış da üzerine kutsal bir pelerin örtmüştü.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Işıklar bazen bir kılıç gibi keskin ve dikey, bazen de bir anne kucağı gibi yumuşak ve sarmalayıcıydı. Zaman o an donmuş, sessizlik bir melodiye dönüşmüştü. Oysa bu güzellik, aslında göklerin sessiz bir çığlığıydı; devasa bir fırtınanın en zarif ama en tehlikeli tebessümü...</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"> Aynur’un gözlerinde parlayan o yeşil hareler, aslında yeryüzünün son huzur dolu tablosuydu. Sonra Aras’ın dudaklarından şaşkınla tek bir cümle döküldü.</span></p>
<p align="justify"><br><br></p>
<p align="justify">“<span style="font-family: Times New Roman, serif;">Bu imkansız”</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>5. Bölüm (ARDA)</title>
<link>https://fikirizleri.com/5-boelum-arda</link>
<guid>https://fikirizleri.com/5-boelum-arda</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69f46264d648a.webp" length="105192" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 01:20:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="title-post-item">5. DEPREM</h3>
<p>Yer birden uğuldadı. Toprak altından gelen uğultu kulaklarını doldurdu. Arda, dizleri hafifçe titreyerek sendeledi; ayakları zeminde kayıyor, nefesi hızla kesiliyordu. Gökyüzü karardı, taş evler birer birer moloz yığınına dönüşüyordu. Betonarme binalar çatırdıyor, ağır taş bloklar zemine çarpıyor ve yankılanıyordu. Yollar çatladı, derin yarıklar açıldı; şehir adeta nefesini tutmuş, sessiz bir kabusa gömülmüştü. Toz ve taş kokusu ciğerlerine doluyor, gözlerini yakıyordu, burnunu tıkayan minik toz parçacıkları havada süzülüyordu. Kalbi göğsünde deli gibi çarparken elleri titriyordu.</p>
<p>Arda’nın ailesi balkonda idi. Panik içinde ayağa kalktılar. Evden biri kapıya doğru koştu ama o sırada çamurla sıvanmış bahçe duvarı üzerine devrildi. Arda refleksle öne atıldı, elleri boşlukta havayı kavramaya çalıştı. Çığlıklar kulaklarında çınladı.</p>
<p>“Ayağın…İyi mi? Allah’ım iyi olsun!”</p>
<p>Arda çevresine baktı. Düşen taşların sert çarpma sesi, cam kırıklarının çatırdaması ve uzaktan çığlık atan çocukların sesi arasında kayboldu.</p>
<p>Şehrin merkezindeki yatılı okul ile hastahane yanyana idi. Yatakhane sallanıyor, sekiz ranza birbirine çarpıyor; metalin gıcırtısı ve ahşapın kırılma sesi havada yankılanıyordu. Bir öğrenci kapıya doğru koşarken sıvalar ve taş parçaları havaya savruldu. Karanlık bir gölge gibi kayboldu. Arda’nın yüreği sıkıştı.</p>
<p>“Yetişemedim…Yetişemedim!”</p>
<p>Karanlığın içinde bir ışık belirdi. Arda dizlerinin üstünde sürünerek ilerledi. Ellerini her uzattığında taş ve molozlara çarpıyor, ciğerlerine dolan toz öksürük krizine yol açıyordu. Dudakları susuzluktan kururken, gözleri yaşla doluyor, zihninde tek bir düşünce “Ne olacak şimdi? Herkes öldü mü?”.</p>
<p>İnsanların feryatları, askeri araçların motor sesleri hepsi bir kaos senfonisi gibiydi. Günler sonra bir heyet geldi. Zarar tespiti yapıldı. Dozerler yıkıntıları kamyonlarla taşırken sessizlik, kaybolan hayatların yankısıyla dolmuştu. Depremden sonra Arda’nın İstanbul’daki arkadaşı geldi. Artık hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ama tek bir şeyden emindi o da hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>3. Bölüm &amp;amp; 4. Bölüm (ARDA)</title>
<link>https://fikirizleri.com/boelum-3-boelum-4-arda</link>
<guid>https://fikirizleri.com/boelum-3-boelum-4-arda</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69f26b58764d0.webp" length="33308" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 28 Apr 2026 02:59:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>#3  GERÇEK</strong><o:p></o:p></p>
<p>Aradan dokuz ay geçmiş Fesmani beklenen bebeği doğurmuştu. Hayyam ile düşünüp adını Arda koymaya karar verdiler ama Arda’nın erkek olduğunu ablalarından başka kimseye söylememeye karar vererek kızlara altı sene boyunca kimseye bir şey dememelerini tembihleyerek kızlara olanları anlattılar. Aile bu sır ile altı yıl susacaktı.<o:p></o:p></p>
<p>Bu arada Fesmani kara kara düşünüyordu. Hayyam’ın gözleri görmediği için işte çalışmıyordu. Fesmani köyün mahallesindeki çeşmeden zengin ailelere bidonlarla su taşıyarak evin harçlığını çıkarıyordu. Çocuklarını köylünün verdiği kıyafetlerle büyüttü.<o:p></o:p></p>
<p>Bir gün mahalleden bir komşu gelerek “Okula hademe alınacak, sen çalışır mısın. ”diye sordu.<o:p></o:p></p>
<p>Fesmani “Bilmem, beyime sorayım “ dedi. O zamanlar oralarda kadının çalışması ayıptı.<o:p></o:p></p>
<p>Okul müdürüne komşu durumu anlattı. Bunun üzerine okul müdürü Hayyam ile konuşup onu ikna etti. Zaten Hayyam izin vermese ne olacaktı ki, çocuklar, evin geçimi hepsi Fesmani’nin sorumluluğunda idi artık.<o:p></o:p></p>
<p>Fesmani işe girmiş aradan dört sene geçmişti. Hayyam’ın gözleri görmediği için hayırsever vatandaşların da yardımı ile belediyeden arsa hibe ettiler ve evi dayayıp döşediler.<o:p></o:p></p>
<p>Çocuklar çok sevinmiş, hayatları yavaş yavaş düzene girmişti.<o:p></o:p></p>
<p>Arda artık altı yaşına gelmek üzereydi , annesi saçlarını uzatmış, üzerine elbise giydiriyordu daha. Onu tek başına bir yere göndermiyorlardı. Annesi işteyken ablaları bakıyordu. Bu durumdan sıkılan Arda ablalarından habersiz sokağa çıktı. Erkek çocuklarla oynamak istedi ama onlar “Sen kızsın git kızlarla oyna” diyerek oyuna almadılar.<o:p></o:p></p>
<p>Buna sinirlenen Arda annesine “Benim bu elbisemi çıkaracaksın, pantolon alacaksın, ayakkabı alacaksın. Bu elbiseyi de çıkaracağım. Ben erkek gibi giyinmek istiyorum” diye bağırdı.<o:p></o:p></p>
<p>Annesi çarşıya gidip kumaş aldı,bir taraftan Arda’ya pantolon ile gömlek dikiyor bir taraftan da Hayyam ile konuşuyordu.<o:p></o:p></p>
<p>“Hayyam, Arda altı yaşına giriyor artık. Sünnetini yapalım mı” diye sordu.<o:p></o:p></p>
<p>Hayyam “Ben de onu düşünüyordum. Saçlarını kestirip, güzel bir sünnet düğünü yapalım oğluma” dedi.<o:p></o:p></p>
<p>Bunun üzerine komşuları çağırarak hazırlıklara başladılar.<o:p></o:p></p>
<p>Kocaman bir koç alıp, kurdelesini bağladılar. Sabah kasap gelip, kurbanı kesti ve parmağına batırdığı bir miktar kanı Arda’nın alnına sürdü.<o:p></o:p></p>
<p>İmam geldi dua okudu. Arda bembeyaz sünnet elbisesinin içinde çok güzel olmuştu.<o:p></o:p></p>
<p>Kazanlarda çeşit çeşit yemekler pişerken, aşçılar ateşi körükleyerek, ellerinde çopçalarla yemek katıyorlardı.<o:p></o:p></p>
<p>Arda’nın sünnetini duyan komşulardan biri: “Fesmani, kusura bakma ama merak ettiğim için geldim. Senin kızların var. Kimi sünnet ettireceksiniz” deyince:<o:p></o:p></p>
<p> Fesmani “Komşum, ben hamile kalıyordum ama benim erkek çocuklarım düşüyordu. Hayyam ile ben oğlumuz olsun çok istiyorduk. Bir gece rüyamda Ak Sakallı Dede gördüm. Oğlun olacak, yalnız altı yaşına kadar saçlarını kestirmeyecek ve üzerine elbise giydireceksin. Kimseye de söyleme dedi. Rüyayı gördükten bir ay sonra hamile kaldım. O yüzden altı yaşına kadar saçlarını kestirmeyip elbise giydirdim”<o:p></o:p></p>
<p>Komşusu çok şaşırdı, olanlara inanamadı.<o:p></o:p></p>
<p>O sırada Arda içeri girdi.<o:p></o:p></p>
<p>Kadın merakına yenilerek Arda’yı kucaklayarak Arda’nın üzerindeki sünnet elbisesinin eteğini kaldırdı.<o:p></o:p></p>
<p>Gözlerini kocaman açarak “Ayy, bu gerçekten erkekmiş” diye bağırdı.<o:p></o:p></p>
<p>Fesmani dışarı çıkıp sünnet yatağını hazırladı. Yatak kar gibi bembeyazdı.<o:p></o:p></p>
<p>Sünnetten önce yapılacak son bir iş vardı. Davetliler toplanırken, davul zurna eşliğinde berber getirilerek Arda’nın beline kadar uzanan saçlarını kestiler. Daha sonra sünnetçi gelip sünnetini yaptı.<o:p></o:p></p>
<p>Arda çocuklarla oynamaya gitti<o:p></o:p></p>
<p>Çocuklar “Aaaaa, kız erkek olmuş” diye onu işaret ediyorlardı ama zamanla onu aralarına alıp oynamaya başladılar.<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p><strong>#4  OKUL</strong><o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p>Arda yedi yaşına gelmiş okula başlayacaktı. Komşusu Fesmani’ye oğlunun küçülen önlüğü ve pantolonunu vermişti. İlk gün Arda onları giyip okula gitmişti.<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p>Öğretmenler Arda’nın kıyafetini görünce okul müdürüne durumu anlattılar. Müdür Arda’yı yanına alıp terziye götürdü. Ölçüleri verip, önlüğün ücretini ödedikten sonra bir mağazaya gidip ayakkabı, pantolon ve çorap aldılar.<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p>Öğretmeni Arda’nın omzuna hafifçe dokunarak “Artık okula rahat gidebilirsin.”dedi. Müdür de gülümseyerek “Bak senin için en iyisini seçtik”diye ekledi. Arda başını salladı. Yüzünde hem şaşkın hem de mutlu bir ifade belirdi.Bir çocuğun dünyasında bu küçük yardım büyük bir güven ve sıcaklık hissi uyandırmıştı.<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p>Arda zeki bir çocuk olsa da okulu sevmiyordu. Öğretmen ders anlatırken o uyuyordu.Bunun üzerine öğretmenler Fesmani’yi çağırarak “Fesmani kızım bak oğlun uyuyor.”dediler.Fesmani Arda’yı kucaklayarak öğretmenler odasına götürüp yatırdı.<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p>Arda ilkokulu bitirip orta okula başladığında sabahları erkenden kalkıyor, kahvaltısını hızlıca yaptıktan sonra fırından taze simit aldıktan sonra mahallenin dar sokaklarında tezgahını kurup öğlene kadar bir yandan simit satıp bir yandan da mahalledeki insanları selamlıyordu.<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p>“Simiiit, Simiiit.<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p>Taze simit”diye bağırıyor. Yanından geçen komşularına gülümsüyordu. Çocuk yaşına rağmen işini ciddiyetle yapıyor, satıştan kazandığı parayı biriktiriyordu. Bazen aceleyle topunu alıyor, bazen defterini çantasına sıkıştırıyor, öğlene doğru simit tezgahını toplayıp okula yetişiyordu.<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p>Bu sabah yine aynı telaş içinde idi. Sıcacık simitlerin kokusu sokağa yayılıyor Arda’nın yüzünde hafif bir yorgunluk ama aynı zamanda küçük bir gurur ifadesi beliriyordu. İnsanlar ona gülümsüyor, bazıları bir kaç simit alıyor ve her satışta Arda mutluluğunu gizleyemiyordu.<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p>Bir gün okuldan gelince evin ilerisinde boş alanda arkadaşları ile istop oyunu oynuyorlardı.<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p>Ebe olan çocuk o anda “Arda”diye bağırdı ve topu havaya attı. Arda hızla topa uzandı. Parmaklarının ucuyla yakalamaya çalıştı. Arkadaşları geriye çekildi kimisi ellerini havaya kaldırdı, kimisi biraz ileriye zıpladı ama topu tam tutacakken ayaklarının altındaki toprak hafifçe titredi. Bir an için şaşkınlıkla etrafa baktı, çevresindeki arkadaşlarının da gözleri büyümüş, nefesleri tutulmuştu.<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p>Topun ağırlığını hissettiği elleri bir anda havada donakaldı.<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p>Hafif bir sarsıntı…<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>
<p>Ve o an, oyun birden durakladı.<o:p></o:p></p>
<p><o:p> </o:p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>1. Bölüm &amp;amp; 2. Bölüm (ARDA)</title>
<link>https://fikirizleri.com/arda</link>
<guid>https://fikirizleri.com/arda</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_68f3f37d75798.webp" length="25292" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 27 Apr 2026 05:21:05 +0300</pubDate>
<dc:creator>AYŞE KÜÇÜKIŞIK</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kendime Sorgular</title>
<link>https://fikirizleri.com/kendime-sorgular</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kendime-sorgular</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69d4aeda5881c.webp" length="15518" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 22 Apr 2026 11:45:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Yavuz Erol</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>Leyla ve Hüzünlü Veda &amp; Sensiz Altmış Üçüncü Gün</title>
<link>https://fikirizleri.com/leyla-ve-huzunlu-veda-sensiz-altmis-ucuncu-gun</link>
<guid>https://fikirizleri.com/leyla-ve-huzunlu-veda-sensiz-altmis-ucuncu-gun</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e3f54bbe6e6.webp" length="47336" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:19:28 +0300</pubDate>
<dc:creator>Gül Leyl</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ateşler içinde yanıyorum. Benden bir şey kalmadı bu bedende. Aldığım nefes, hâlâ atan kalbim, aklım, fikrim sende kaldı. Sen nerede kaldın? Ben Leyla olmaktan çıktım çoktan. Bana bakan, baştan aşağı seni görür. Pişman mıyım? Değilim ama unutmak için her şeyimi verirdim. Seni bilmek kalbime saplı kalmış bir hançer. Çıkarıp atamıyorum. Hançerlede yaşanmıyor. Nefesim kesiliyor hâlâ seni düşününce. Bir kalp âşık olunca çiçek açar, gökkuşağı çıkar. Ben seni sevdiğim o ilk günden beri sol yanımda kalp diye köz taşıyorum. Seviyorum yanıyorum, sevilmiyorum yine yanıyorum. Ceza mı bu bana bilmiyorum. Çekiyorum. Direncim yok seni sevmemeye karşı. Başaramıyorum. Yıkılıyorum ama vazgeçemiyorum. Oysa çok isterdim seni hiç görmemiş, hiç sevmemiş olmayı. Her güne, seni düşünmeden geçireceğim bir gün olsun, diye başlıyorum. Çok çabalıyorum, yapamıyorum. Unutamıyorum. Vazgeçemiyorum. Yandım, küle dönemiyorum. </p>
<p>‎Ama şunu biliyorum artık. Bazı hesaplar ahirete kaldı. O gün Allah'tan seni bu kadar sevmeyeceğim bir gün olmasını diliyorum. Anca o zaman kıyabilirim sana... </p>
<p>‎LEYLA</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>DOST &amp;quot;İKİMİZİN ŞARKISI&amp;quot;</title>
<link>https://fikirizleri.com/dost-ikimizn-sarkisi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dost-ikimizn-sarkisi</guid>
<description><![CDATA[ #roman #edebiyat ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202602/image_870x580_6981d7f0e89e2.webp" length="20738" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 03 Feb 2026 14:21:32 +0300</pubDate>
<dc:creator>Arzu Sunar Özcan</dc:creator>
<media:keywords>YAZAR, ROMAN, EDEBİYAT</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>DOST "İKİMİZİN ŞARKISI"</p>
<p>İkinci romanım olma özelliği taşıyan Dost "İkimizin Şarkısı" ilk romanım Sende Kocaman Bir Kalp Var'ın içinden doğdu. Okur tarafından çok sevilen Buse'nin hikayesiyle devam ettim yoluma. </p>
<p>Buse'nin yaşamının gerçek bir dram olduğunun ilk izlenimleri Ayla ile dertleştiği ilk romanda anlatıldı ama yine de sırlarla dolu Buse'nin yaşamı herkesçe merak edildi. Haliyle ikinci kitabı yazmak da kaçınılmaz oldu.</p>
<p>Deli dolu kişiliği ve özgür karakteriyle tanınan Buse'nin aslında yüreğinde çok derin bir yara vardı. Hem ailesi hem de büyük aşkı tarafından açılan bu yarayı Seyirtepe'ye kadar taşımıştı.</p>
<p>Onun zamansız yolculuğu ise onu sevenler tarafından haksızlık olarak görüldü ve Buse'nin sakladığı sırları ortaya dökmek kaçınılmaz oldu.</p>
<p>Bu romanda Buse'nin geçmişine vakıf olacak, onu sevenlerle birlikte matruşka bebekler gibi tek tek açılan sırlara erişeceksiniz. </p>
<p>Buse'yi yazmak benim için de hiç kolay olmadı. Onun dramı o kadar canımı yaktı ki satır aralarından gözyaşlarıma rastlayabilirsiniz...</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SON KELİME</title>
<link>https://fikirizleri.com/son-kelime-2304</link>
<guid>https://fikirizleri.com/son-kelime-2304</guid>
<description><![CDATA[ Roman Polisiye Macera Gerilim Pisikoloji ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202511/image_870x580_690e316988d8c.webp" length="33514" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 20:51:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>Esma YILMAZ</dc:creator>
<media:keywords>Edebiyat, roman, hikaye, yazar, şiir, şair, korku</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bölüm 2: İŞKENCENİN ANATOMİSİ</strong></p>
<p></p>
<p></p>
<p> Kenan: “Hemen Dr. Ferit’i çağırın. Adli Tıp’a götürülmeden önce ilk incelemeyi burada yapsın. Bu daha önce karşılaştığımız hiçbir cinayete benzemiyor.”</p>
<p></p>
<p>Adli tıp uzmanı Dr. Ferit, olay yerine ilk incelemeyi yapmak için cesedin başına geldiğinde ortamda bir sessizlik hâkimdi. Mumların titrek ışığı, Serhat’ın yüzündeki dikilmiş gülümsemeyi daha da grotesk gösteriyordu. Kenan, gözlerini cesetten ayıramıyordu. Ayşe ise bir adım geride, nefesini tutmuş gibiydi.</p>
<p></p>
<p>Dr. Ferit: “Başlıyorum. Lütfen kimse dokunmasın. Bu sahne... alıştığımız türden değil.”</p>
<p></p>
<p>Murat, korku ve şaşkınlıkla izliyordu. İlk defa böyle bir cinayetle karşılaşmıştı donuk donuk bakıyordu. </p>
<p></p>
<p>Kenan başını salladı. Dr. Ferit, eldivenlerini giydi ve cesedin etrafında yavaşça dönmeye, kurbanı dikkatlice incelemeye başladı.</p>
<p></p>
<p>Dr. Ferit: “Vücutta yaklaşık kırk beş adet kesik var. Her biri simetrik. Sanki cetvelle çizilmiş gibi. Rastgele değil. Bu... planlı.”</p>
<p></p>
<p>Kenan: “Kesikler nasıl yapılmış?”</p>
<p></p>
<p>Dr. Ferit: “Muhtemelen cerrahi bisturi. Derin değil, ama acı verici. Deri altına kadar iniyor. Bazıları hâlâ kanıyor. Ölümden hemen önce yapılmış olmalı.”</p>
<p></p>
<p>Ayşe, cesedin yanına çömeldi. Elini ağzına götürerek konuştu.</p>
<p></p>
<p>Ayşe: “Parmak uçları... yanmış. Tırnaklarının altına iğneler sokulmuş. Bu... bu bir ritüel. Katil, acıyı bir sanat gibi işlemiş.”</p>
<p></p>
<p>Dr. Ferit: “Daha fazlası var. Bakın... ayak bileklerinde sürtünme izleri. Zincirle bağlanmış. Vücut, saatlerce ters pozisyonda kalmış. Kan dolaşımı bozulmuş. Ama ölüm nedeni bu değil.”</p>
<p></p>
<p>Kenan: “Cinayet sebebi nedir?”</p>
<p></p>
<p>Dr. Ferit, cesedin boğazına eğildi. Elindeki pensle cesedin ağzını açtı. İçeriden kirli, kanlı bir bez parçası çıkardı.</p>
<p></p>
<p>Dr. Ferit: “Boğazına bu bez parçası tıkılmış. Soluk borusunu tamamen kapatmış. Ama daha da korkuncu... kurban, boğulmadan önce saatlerce işkence görmüş. Bilinci yerindeymiş. Gözleri açıkken yapılmış her şey. ”</p>
<p></p>
<p>Kenan’ın yüzü gerildi. Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.</p>
<p></p>
<p>Kenan: “Katil, onu izliyordu. Onun acısını seyrediyordu. Her saniyesini... her çığlığını.”</p>
<p></p>
<p>Ayşe, gözleri dolu dolu konuştu.</p>
<p></p>
<p>Ayşe: “Bu sadece bir cinayet değil. Bu bir mesaj. Katil, acıyı bir dil gibi kullanıyor.”</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Kenan kurbanın cebinden çıkan nota tekrar baktı “31.10.2025”</p>
<p></p>
<p>Kenan: “Bugünün tarihi. Katil, zamanı bile işin içine katmış. Bu bir takvim mi? Yoksa bir geri sayım mı?”</p>
<p></p>
<p>Ayşe, cesedin yanındaki kanla yazılmış kelimeye baktı: “BAŞLANGIÇ”</p>
<p></p>
<p>Ayşe: “Her şey bu kelimeyle başlıyor. Belki de bu... ilk kurban.”</p>
<p></p>
<p>Kenan: “Ve bu sadece başlangıç. Devamının geleceği düşüncesi insanı ürkütüyor”</p>
<p> “GÖZLE”</p>
<p>“Bu... bir emir mi? Bir uyarı mı? Yoksa katil, bizi izliyor olabilir mi?” diye yeniledi. </p>
<p></p>
<p>Ayşe, ürpererek etrafa bakındı. Gerçekten de, karanlıkta bir çift göz onları gözetliyor olabilir miydi? Kenan ayağa kalktı, cesedin etrafında bir kez daha döndü. Her detay, bir bilmeceydi. Her yara, bir cümleydi.</p>
<p></p>
<p>Kenan: “Bu sahne... bir tiyatro sahnesi gibi. Katil, seyirciyi seçmiş. Ve biz... oyunun içindeyiz...”</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SON KELİME</title>
<link>https://fikirizleri.com/son-kelime</link>
<guid>https://fikirizleri.com/son-kelime</guid>
<description><![CDATA[ Roman Polisiye Macera Gerilim ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_6904589a9569c.webp" length="34962" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 31 Oct 2025 09:35:40 +0300</pubDate>
<dc:creator>Esma YILMAZ</dc:creator>
<media:keywords>Deneme, yazar, şiir, şair, edebiyat, roman, polisiye, macera, gerilim, psikoloji, cinayet, sevgi, nefret, aşk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bölüm 1: BAŞLANGIÇ</strong></p>
<p></p>
<p><strong>“Geceye Düşen Çığlık”</strong></p>
<p></p>
<p></p>
<p>31 Ekim. Saat 01:19. Konya’nın Selçuklu İlçesinde, taş duvarlarla çevrili terk edilmiş bir konağın avlusundan gelen boğuk bir çığlık, geceyi yırtarcasına yükseldi. Çevredeki sokak lambaları bir anlık titredi. Ardından sessizlik.. </p>
<p></p>
<p>Devriye gezen polis memuru Murat, telsizine uzandı:</p>
<p></p>
<p> “Merkez, 44 numaralı sokakta bir ses duydum. Terk edilmiş konağın içinden geldi. Giriş yapıyorum.”</p>
<p></p>
<p>Konağın demir kapısı aralıktı. İçeri girdiğinde, ay ışığı avlunun ortasında bir şeyi aydınlatıyordu. Bir beden. Genç bir adam. Boylu boyunca uzanmış yerde yatıyor, göğsü çıplak, gözleri açık. Ama en korkuncu: yüzü gülüyordu. Dudakları, ince iplerle yukarı çekilmişti. Zorla iplerle dikilmiş bir gülümseme.</p>
<p></p>
<p>Yerde, kurbanın kanıyla yazılmış tek kelime: “BAŞLANGIÇ”</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p>Komiser Kenan olay yerine vardığında, gözleri hemen kelimeye takıldı. Ayşe, elinde el feneriyle cesedin etrafında dolaşıyordu.</p>
<p></p>
<p>Kenan: “Bu kadar düzenli bir sahne... Bu, rastgele bir cinayet olamaz.”</p>
<p></p>
<p>Ayşe: “Kurbanın cebinden bir not çıktı. Üzerinde sadece bir tarih var: 31 Ekim.”</p>
<p></p>
<p>Komiser Kenan: “Bugün.”</p>
<p></p>
<p>Ayşe başını salladı. Kenan, gözlerini cesetten ayırmadan konuştu:</p>
<p></p>
<p>“Bu bir mesaj. Katil, bizimle konuşuyor.”</p>
<p></p>
<p>Cesedin etrafı mumlarla çevrilmişti. Her mumun altında bir harf vardı. Toplandığında şu kelimeyi oluşturuyordu: <strong>“GÖZLE”</strong></p>
<p></p>
<p>Kenan, mumlara bakarken mırıldandı:</p>
<p></p>
<p><strong>“Gözle... Ne demek istiyor? İzlememizi mi? Yoksa katil bizi izliyor mu?”</strong></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ODA 11 &amp;FİNAL</title>
<link>https://fikirizleri.com/oda-11-final</link>
<guid>https://fikirizleri.com/oda-11-final</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_68f761a19f161.webp" length="27636" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 21 Oct 2025 13:34:52 +0300</pubDate>
<dc:creator>Meral YILDIRIM</dc:creator>
<media:keywords>ÇOCUK, MALİKANE, YANGIN</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Bahnschrift Condensed',sans-serif; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman';">Bu dünyada en korkunç şey kimsesizliktir. Bu duygu ya seni zavallılaştırır ya da gücüne güç katar. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Şu anda bana Tanrıdan başka kimse yardım edemezdi. Eskiden inanmadığım bu güçten şimdi yardım diliyordum. Kimsesizliğim için onu suçladığımdan dolayı ona inanmamayı seçmiştim. Ama şimdi çok farklı düşünüyordum. Bizim gibi<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>kimsesizlerin tek sahibi O’ydu. Başka gidebileceğim bir kapı yoktu. Şu an 15 yaşındaydım. Ancak bu yaş sadece bedenime aitti. Ruhum ve beynim 20 li yaşlardaydı. Bu Tanrının mucizesi değil de neydi.? <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Müştemilat penceresinden içeri atladığımda fark ettiğim şey yirmili yaşlara geri dönmemdi. Ama bu sefer farklı olan, benden geçen yılların bu çocukları etkilememesiydi. Onlar yine küçük çocuklardı. İçeri daldığımı gören çocuklar, korkmuş gözlerini kocaman açıp bana bakarken, kurtarıcımız geldi diye sevinmeye başlamışlardı. Yüzlerindeki o umutsuzluk ve korku yerini hafif gülümsemelere yer açmıştı. Beni yaşımdan dolayı tanımamışlardı. Ama kendilerine yakın hissetmişlerdi. Bir köşede yatan arkası dönük üstü örtülü çocuğa yaklaşıp, yüzünü açtığımda inleyen Suzi’yi gördüm. Birkaç tane çocuğunda aynı durumda olduğunu farkettim. Telaşla her birinin yüzlerini tek tek açtığımda acı çeken gözlerin bana doğru aralanıp baktığını gördüm. Yüreğimde büyük bir yangın başlamıştı. Gözyaşlarımı tutmak için çabalıyor, onların bu hallerine feryat etmek istiyordum. Hemen kendimi toparladım. Acilen bir şeyler yapıp bu çocukları buradan çıkarmalıydım. Birazdan yangın başlayacak belki bende onlarla birlikte yanıp yok olacaktım. Acele etmeliydim. Yaşça biraz daha büyük çocuklara seslendim.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Heyyy kızlar gelin bana yardım edin hasta olanları kaldıralım şu pencereden dışarı çıkalım. Önce siz ikiniz pencereden çıkın ve aşağıda bekleyin . Kızlar sessiz bir şekilde pür dikkat beni dinliyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Tamam abla deyip hemen iki kız pencereden çıkıp aşağı atladılar. İçerde kalan diğer 3 büyük kızda yaralı olanları teke tek kaldırıp pencereye doğru götürdüler . Ancak bu kadar çocuğu buradan çıkarmak çok zor olacaktı. Öyleki her biri bana bakarken “Nolur beni de kurtar” bakışlarıyla adeta yalvarıyorlardı. Önce Suzi’yi kucağıma aldım ve pencerenin dibine geldim.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Hadi Suzy hadi gayret sen de bana yardım et yoksa seni buradan çıkaramam. Ama suzy kollarımda kıpırdayamıyor adeta bir pelte gibi kolları bacakları sarkıyordu. Diğer büyük kızlar da geride kalan üç yaralı çocuğu kaldırmış ve çıkışa doğru götürmeye çalışıyorlardı. Ne kadar sessizlik içinde yapmaya çalışsak da içerinin gürültüsü dışarıya çıkmış ve Kızıl sakalın<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Kesin sesinizi be! Bıktım sizden . Neyse birazdan hepimiz rahata kavuşacağız değil mi Sayın Esteban? Hem kimi bekliyoruz? <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Esteban derhal karşılık verdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Kimi olacak annemi bekliyoruz. O gelene kadar bir yere kıpırdayamayız. Kızıl sakal derin bir offf çekti içinden . Çok sıkılmıştı artık beklemekten. Hem büyük bir tekne onları bekliyordu. Biran önce araca binip aşağıya sahile inip bu rezil adadan kurtulmak ve yaptıkları işlerden çok para kazanmak istiyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Müştemilata inmeden önce yaptığım bir şey vardı bunu size bile söylemedim. Aşağıya inip kazan dairesindeki kazanın vanasını sonuna dek açmıştım. Birazdan kaldığım ve yıllarımı geçirdiğim o korkunç bina havaya uçacaktı. Tam bunu düşünürken korkunç bir patlama sesi geldi. Yüksek ısıya dayanamayan kazan patlamış ve yurt binasını yerle bir etmişti. Patlama sesini duyan Dr. Esteban ve kızıl sakal yerlerinde sıçradılar. O sırada neye uğradıklarını şaşıran Esteban ve kızıl sakal bizi unutarak hızla binaya doğru yöneldiler. Esteban çığlık çığlığa bağırıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Annem,annem içerde!<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">O ve kızıl sakal enkazın arasına girip Bayan Annabel’in bulunduğu odaya doğru gitmeye çalıştılar ama nafileydi. Bir adım bir ilerleyemiyorlardı. Koca koca bina kütleleri önünü kapatmıştı. Her taraf savaş alanına dönmüştü. Ben ise pencereden olanları seyrediyordum. Hemen çocukları alıp ön kapıdan çıkmaya yeltendim. Eyvah! kapı açılmıyordu. Kilitliydi. Kapı kilidini kırmak için etrafa bakındım. Hemen köşede kalın bir demir çubuk duruyordu. Onu alıp kapı tokmağını kırmaya çalıştım. Tüm gücümle vuruyor. Açılması için bir yandan içimden binlerce kez dua ediyordum. Buradan çıkmalıydık. Tek tek bu yaralı çocukları pencereden çıkaramazdık. Nitekim denediğimde mümkün olmadı. Tek başıma ya da birkaç sağlam kalan çocukla yapılacak bir iş değildi. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Diğer tarafta Esteban annesine bağırıp duruyordu ki kahrolasıca kadın bir köşeden parçalanmış tahtaların arasından bağırıyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Burdayım! Patlama esnasında kapıdan çıkmış bahçeye doğru ilerliyormuş. Bu yüzden canavara hiçbir şey olmamıştı. Üstü başı toz içinde saçı başı dağınık bir durumda ayağa kalkmaya çalışıyordu. Bir yandan söyleniyordu. Üstünü başını silkelerken;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Allahın belası çocukların işi bu kesin. Kesin Mary Ann’in parmağı var bu işte. Bunu ondan başka kimse düşünemez. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Esteban ve kızıl sakal Bayan Annabelin kolundan tutup ayağa kaldırdılar. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Esteban hızla Kızıl sakala dönüp ;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Hemen müştemilattaki işi tamamla bir an önce buradan kaçalım.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Kızıl sakal eline bir meşaleyi alıp yaktı ve ön pencereden içeri atmıştı. Daha henüz ben ve çocuklar çıkamamıştık. Herkes bağırmaya başladı ben dahil. Hemen arka pencereden çıkarabildiğim kadar çocuğu çıkarmaya çalıştım. Etraf duman içerisinde nefes alamıyordum. Çocukların çığlık sesleri korkunçtu. Suziyi bırakamıyordum. Alevler iyice sarmaya başladı. Daha sonra ikinci bir patlama daha oldu. Zannımca bu patlamadan kimse sağ çıkamazdı. O sırada biz içerde; <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Tanrım nolur yardım et bu kadar çocuk nolacak burda . Ateş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığında her şey çoktan bitmişti artık. Çıkamayacağımı anladım ve kendimi tanrıya teslim etmeye karar verdim. Bu şekilde mi sonlanacaktı. Suçlular cezalandırılmayacak mıydı? Bu masum çocukların günahı ne idi? Artık sorularımın cevaplarını duyamıyordum. Alevler beni ve suzy’i sardığında korkunç bir acı hissettim. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">………..Her şey bitmişti……..<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-spacerun: yes;">                                       </span>……………..<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Her yer karanlıktı. Hiçbir şey görmüyor ve hissetmiyordum. Sadece derinlerden bir ses kulaklarımı çınlatıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Geçti artık geçti. Bitti artık!<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Son yaşananlardan sonra öldüğümü düşündüm. Her şeyin sona erdiği dünya hayatımdan çıkıp sessizce sonsuzluk boyutuna geçmiştim. Sürekli geçti artık geçti. Bitti artık, sözleri yankılanıyordu.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Evet tüm acılar bitti. Ama bu şekilde dünya boyutundan çıkıp gelmemeliydim. Onca uğraşım, onca çabam boşunaydı, diye söyleniyordum. Bu şekilde bitmemesi gerekiyordu. Hani sonu güzel biten hikayeler vardır ya? Ne yazık ki benim yaşamıma hiç uğramamıştı. Her şeyin en acısını, en kötüsünü, en zor olanını yaşamıştım. Ne uğruna? Bir kocaman hiç!. Ruhumun bedenimden çıktığını ve sonsuzluk boyutunda öylece durduğunu düşünüyordum. Neden neden neden? Acıklı bir son değil de mutlu bir son olamadı. Nedeeeeeeen? Diye haykırarak gözlerimi açtım ve karşımda belli belirsiz görüntüler oluşmaya başlamıştı. Daha sonra netleştiğinde başımda sürekli sayıklayan ve saçlarımı sıcacık elleriyle şefkatle okşayan Harry tam karşımda ;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Bitti artık bitti. Bak geçti artık, diye tekrarlayarak bu sözleri söylüyordu. Şaşkın şaşkın etrafa bakındım. Hani ben ölmüştüm. Hani sonsuz boyuta gitmiştim. Tüm bunların hepsi neydi? Harry derin bir nefes alarak ;Oh, çok şükür gözlerini nihayet açabildin, diyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Sorularla dolu gözlerimle Harry’e baktım. Beni anladığı için hemen cevap vermeye başlamıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Bak sevgilim tam 3 aydır buhranlar içindesin. Doktor sürekli başında bekledi ve tedavini yaptı. Nihayet tedaviye cevap verdin ve uyandın. O kadar korkmuştum ki artık kendine gelemeyeceğini düşünüyordum. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Kısık bir sesle noldu bana diye sordum. Hatırlıyor musun, seninle gemi seyahatine çıkacaktık. Tam üç ay önce burada valizlerimizi hazırlıyorduk. Sen o sırada odadan çıktın ve bir daha gelmedin. Merakla peşinden seni aradım. Tüm odalara baktım ve sonunda karanlık odada seni baygın bir şekilde buldum. O gün bu gündür bu şekilde baygın yatıyorsun. Beni çok endişelendirdin, dedikten sonra alnıma bir öpücük kondurdu. Size söylemeyi unuttum değil mi Harry, Estebanın ikiziydi. Ona benziyor ama kişiliği ondan çok farklıydı. Geçen yıllarda ailesinin yaptıkları için benim yanımdan hiç ayrılmamış ve vicdan yapmıştı. Onların kirlettiği anılarımı o temizlemeye çalışmıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Küçükken yaşadığım korkunç olayın travmasını 40 yaşına geldiğimde hala atlatamamıştım. Artık buna bir son vermeliydim. Harry tüm yükümü yıllarca üstlenmiş ve artık onu daha fazla yormak istemiyordum. 40 yaşından sonra hayatımda yeni bir sayfa açmalı ve geçmişe dair tüm hezeyanlarımı bitirmeliydim. Kendimce bir takım kararlar aldım. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Bu olayın üstünden tam üç ay geçmişti. Bana miras kalan bu 27 odalı malikaneyi, kimsesizler yurdu yapmaya karar vermiştim. Harry de bu kararıma çok saygı duymuştu. Bu süreçte her şeyi beraber hazırlamıştık. Artık benim korkunç saydığım odalar çocuk kahkahalarıyla çınlıyordu. Anne olamamıştım. Ama şimdi bir sürü çocuğa sahiptim. Harry ve benim tam 32 çocuğumuz vardı. Sonunda geçmişin kara kaplı defterine kilit vurmuştum. Şimdi artık yaşadığımı hissediyor ve çocuklarımla sonsuza kadar mutlu olacağımı biliyordum. Bunun için sana teşekkür ediyorum Harry. Her türlü yanımda olduğun ve beni hiç yalnız bırakmadığın için. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Seni çok seviyorum ve hep seveceğim… <span style="mso-spacerun: yes;"> </span><o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>GERÇEĞİN ÖTESİ</title>
<link>https://fikirizleri.com/gercegin-otesi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/gercegin-otesi</guid>
<description><![CDATA[ Serdar Komiser ile onun yardımcılığını yapan Dinçer, bu gizemi çözebilecekler mi? ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_68f377b3ddf55.webp" length="26318" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 18 Oct 2025 14:19:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Halil Özcan</dc:creator>
<media:keywords>Polisiye-Gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>2024 yılında yayına giren polisiye türündeki romanımı tanıtmak isterim.</p>
<p>Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde bulunan Esendere Sınır Kapısı'nda geçen hikayemizde Komiser Serdar’ı zorlu bir soruşturma bekliyor.</p>
<p>Uyuşturucu kaçakçılığının gölgesinde gelişen yasak bir aşk hikayesinin anlatıldığı, herkesin sır sakladığı ve sessizliğin derin anlamlar taşıdığı bu ilçede gerçeği bulmak hiç de kolay olmayacaktır. Üstüne bir de kadınlar tuvaletinde bulunan bir erkek cesedi her şeyi altüst eder.</p>
<p>Katil kim ve bu cinayeti neden işledi? Evliliğinde sorunlar yaşayan Serdar Komiser ile onun yardımcılığını yapan Dinçer, bu gizemi çözebilecekler mi?</p>
<p>Şifreli notlarla okuru bir dedektif gibi düşündüren, her sayfada gerilimi artan bu kitapta, suç dünyasının karanlık köşelerinde dolaşırken gerçeklerin hiç de göründüğü gibi olmadığını keşfedeceksiniz.</p>
<p>Adaletin ve vicdanın sınandığı Gerçeğin Ötesi, polisiye kitap severler için soluksuz okunacak bir eser. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm bölüm 8</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-boelum-8</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-boelum-8</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_68f089e798a54.webp" length="6756" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 16 Oct 2025 09:00:34 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bölüm 8</p>
<p>  Emir’in gözlem odasına alınmasıyla içerideki plan sessizce devreye girdi. Gardiyanlar, onun aklını yitirdiğine ve saldırganlaştığına inanmıştı; böylece ne bir itiraz ettiler ne de ilgilendiler. Müdür Bey ne istediyse sorgulamadan yaptılar. Emir’in delirmiş aklıyla uğraşmak isteyecekleri en son şey bile değildi. Hatta gözden uzakta kapalı bir odada kalması işlerine gelmişti. Oysa gerçek, duvarların ardında saklıydı. Emir’in vücudu ateş içindeydi, halsizliği artmış, nefes alması bile zorlaşmıştı. Cezaevi revirine götürülseydi, orada bırakılıp kaderine terk edileceği kesindi. Belki de revir diye koğuştan aldıkları Emir’i karanlık bir hücreye tıkıp ölümünü bekleyeceklerdi ki bu daha olasıydı. Ama şimdi gözlem odasında yalnızdı ve kısa bir süre sonra Funda’nın başka bir psikiyatrisi arkadaşı kılığında gelen bir doktor içeri alınacaktı. Resmi olarak psikolojik gözlem altında görünse de, aslında bu bir kurtarma operasyonuydu. Çünkü içeride bazı hayatlar ya ihmalle söner ya da sessizce bir umutla yeniden alevlenirdi.</p>
<p>Funda doktor arkadaşını kapıda karşılarken yüreği yerinden fırlayacak gibiydi. Cezaevi yönetimi, “farklı bir bakış açısıyla” Emir’in psikolojik durumunun değerlendirilmesini mantıklı bulmuş, hatta desteklemişti. Bu da Funda’nın elini güçlendirmişti. Doktor arkadaşının sahte kimlik kartını hazırlamak zor olmamıştı; yılların acil servis pratiği ve Funda’nın titiz planlaması sayesinde sistemde herhangi bir açık oluşmamıştı. Adam içeriye “Uzman Psikiyatrist Dr. Haluk Tan” olarak girdiğinde gardiyanlar biraz mesafeli ama şüphelenmeden onlara eşlik etmişlerdi. </p>
<p>“Ek bir değerlendirme için yardımınızı istedim,” demişti Funda, gardiyanların duyabileceği şekilde. “Bazen başka gözle daha farklı detayları yakalayabilir.”</p>
<p>“Tabii, çok iyi düşünmüşsünüz Funda Hanım,” diyerek onu onaylayan Haluk, koridor boyunca sohbet ederken genelde sahte belirtiler üzerine konuşuyorlardı.</p>
<p>Gerçekteyse Haluk, Emir’in fiziksel durumuna acilen müdahale etmeye gelmişti. Ateşini düşürmeye, enfeksiyonunu durdurmaya çalışacaktı. Odaya girer girmez hızla işe koyuldu. Funda hem gözcülük yapıyor hem de elinden geleniyle yardım ediyordu.</p>
<p>Emir’in ateşi hâlâ yüksek, nabzı zayıftı. Funda, gözlem odasının küçük camından aralıklarla dışarıya bakıyor, koridordan gelen ayak sesine kulak kesiliyordu. Derken, uzaklardan yaklaştıkça ağırlaşan bot sesleri duyuldu. Gardiyanlardan birinin kontrol için yaklaştığını anladıklarında içerideki hava aniden soğudu.</p>
<p>Doktor hızla serum takmaya çalışırken Funda, sakin görünmeye çabaladı. Kapı sertçe tıklatıldı. Gardiyanın sesi yankılandı:</p>
<p>“İyi misiniz içeride? Çok sessizsiniz.” </p>
<p>Funda, sesini kontrol altına alarak cevapladı:</p>
<p>“Psikoz krizi geçirdi. Halüsinasyonları arttı, kendine zarar verecek gibiydi. Mecburen sakinleştiriciyle uyuttuk. Lütfen rahatsız etmeyin.”</p>
<p>Kapının arkasındaki kısa sessizlik ölüm gibi çöktü odaya. Sonra gardiyanın uzaklaştığını duyunca, içerideki herkes nefesini bıraktı. Funda, göz göze geldiği doktor arkadaşına başıyla onay verdi. “Devam et,” dedi fısıltıyla. Bu küçük an, bir ömrü kurtarabilirdi.</p>
<p> Ateş düşürücü ilaç, serum ve gizlice getirilen antibiyotikler… Burası, cezaevinin gri duvarları arasında kurulmuş sahte bir psikiyatrisi sahnesiydi ama içeride verilen mücadele gerçek bir hayatta kalma savaşıydı.</p>
<p>Aynı saatlerde koğuşta Ali, Yusuf’un anlattığı her cümlede Doktorun ne kadar ileri gittiğini fark ettikçe duvarlar üstüne üstüne geliyordu. Ona daha önce söylemişti; buradaki insanların ona verebileceği tek şey çaresizlikti. Ve bu çaresizlik hissi onu her adımda biraz daha bitiriyordu. Bağlandığı her insan, omzunda koca bir yük olacaktı. Daha birkaç ayda geldiği bu aşama, tahmin ettiği geleceğin daha hızlı ona ulaştığıydı. </p>
<p>“Sakin ol. Ali’m,” diyerek omzunu sıkan Durmuş’a baktı.</p>
<p>“Bizim yüzümüzden başı belaya girecek,” diyerek yüzünü sıkıntıyla sıvazladı.</p>
<p>“Heh… Senin karın ağrın Emir için değil, doktor için…” diyen adamla kaşlarını çattı.</p>
<p>“Sende başlama be abi! Biz Emir’i hayatta tutmak için her şeyi yaparız, daha önce de yaptık. Ama kalemi çoktan kırılmış bizler için yaşamaya devam edecek olanların hayatlarını alt üst edip gitmek istemiyorum. Bir kişi daha olmaz,” Dedi çaresizce. </p>
<p>“Allah bütün günahlarımızı affeder ama arkamızda bıraktığımız enkazların hesabını nasıl vereceğiz?”</p>
<p>“Haklısın, iki gözüm de. O da belki hayrını böyle yapıyor. Yaradan onu bizimle sınıyor. Bize bir hayrı dokunmazsa, o Allah’a nasıl hesap verecek?”   </p>
<p>“Ölümden korkmuyorum ama arkamdan gözü yaşlı bırakacağım tek bir kişinin düşüncesi bile uykularımı kaçırıyor.” Dedi şakağını ovarken. </p>
<p>                                                            ***</p>
<p>Sabahın gri ışığı, cezaevinin yüksek duvarlarına dokunmadan yukarıya süzülüyordu. Koridorda yankılanan ilk ayak sesleri, betonun soğukluğuna karışıyor, demir kapılar birer ritüel gibi açılıp kapanıyordu. Her sabah aynıydı aslında; aynı sessizlik, aynı küf kokusu, aynı sorgusuz devinim… Ama bu sabah, havada görünmeyen ama hissedilen bir tedirginlik asılıydı. Sanki duvarlar bile bir sır taşıyordu. Ve tüm sessizlik içinde, duvarların ardında bir çift göz onları izliyordu. </p>
<p>Rıfat…</p>
<p>Cezaevinde yıllardır görev yapan Rıfat, emir- komuta zincirine körü körüne bağlı, sabit fikirli bir memurdu. Ama onları diğerlerinden ayıran en belirgin özellik, Savcı’nın en güvendiği adam olmasıydı. Emir’in gözlem odasına alınmasını başından beri gereksiz bulmuştu. Ancak, Doktor Haluk’un gelişiyle birlikte içeride dönen başka bir şeyler olduğundan şüphelenmişti.</p>
<p></p>
<p>Ziyaretçi formundaki bilgileri dikkatle incelemiş, Haluk’un bağlı olduğu hastaneyi tanımıştı. Aynı hastanede çalışan teyzesinin kızıyla yaptığı kısa bir telefon görüşmesi şüphelerini doğruladı: Haluk bir Psikiyatrisi değil, acil servis doktoruydu. Bu da zaten bütün şüphelerini doğrulamıştı. </p>
<p>Rıfat hemen harekete geçti. Savcıya gitmeden önce eline bir kanıt geçirmek istiyordu. Gizlice Funda’nın odasına girerek masadaki belgeleri karıştırdı. Gözleri, üzerinde antibiyotik ilaçlarının isminin yazılı olduğu bir reçeteye takıldı. </p>
<p>Gülümseyerek cebine koydu.</p>
<p>Ertesi sabah, ağır bir zarf savcının masasına bırakıldı. İçinde, Haluk’un sahte kimlik bilgileri, Funda’nın ilaç notları, gözlem odasına taşınan tıbbi malzemelerin listesi vardı. En altta ise al yazısıyla yazılmış tek bir cümle:</p>
<p>  “Cezaevinde sistem dışı ve kayıtsız bir tedavi uygulanıyor. Bilginize.”</p>
<p>Savcı, o gün olağan saatinden erken geldi. Elindeki zarfı sımsıkı kavramış, adımlarını hızlandırmıştı. Müdürün kapısını açmadan önce duraksamadı. Öfke gözlerinden okunuyordu. Müdür’ün odasına hışımla girdi.</p>
<p>“Sayın Müdür,” dedi tok bir sesle. “Kayıtsız, gizli bir tedaviyle ilgili anlatacağınız bir şey var mı?”</p>
<p>Sesinde buz gibi bir öfke vardı.</p>
<p>Müdür, koltuğundan yavaşça doğrulurken aklında sadece Emir vardı. İyileşmeden önce yakalanmış olmaktan korku duyuyordu. Emir’i revir yerine hücreye atmayacaklarını umut etse de böyle olmayacağını biliyordu. Bu adam en büyük şeytandan bile daha kötüydü. Emir’i hücreye atıp ölüme terk etmek için kitabına göre uyduracağı bir sebep bulurdu. Ancak, bu defa oğullarından birini kolay kolay yedirmeyecekti. Son damlasına kadar savaşacaktı.</p>
<p>“Buyurun Savcı Bey?”</p>
<p>Savcı elindeki zarfı masaya bıraktı. “Sizin yönettiğiniz cezaevinizde, bazı mahkûmlar psikoz bahanesiyle gözlem odasına alınıyor. Ama gerçekte, fiziksel bir hastalıkları olmamasına rağmen tedavi ediliyor. Üstelik hiçbir kayıt tutulmadan. Bu açıkça yasal bir suçtur.” </p>
<p>Müdür’ün kaşları çatıldı.  </p>
<p>“Hiçbir belirti göstermeden mi?” diye sordu.</p>
<p>Savcı yüzünde sinsi bir gülümsemeyle:</p>
<p>“Sanırım haberiniz vardı?” </p>
<p>Müdür derin bir nefes aldı, sonra kendinden emin cevapladı:</p>
<p>“Tabii ki haberim vardı. Benden habersiz bu cezaevinde kuş bile uçamaz” dedi üstüne bastırarak.</p>
<p>Savcı öne eğildi.</p>
<p>“Bunun sonuçları olur, farkındasınız değil mi?”</p>
<p>“Ben yalnızca ölmek üzere olan bir çocuğun hayatını kurtarmaya yardım ettim.”</p>
<p>“Revire gönderebilirdiniz.”</p>
<p>“Daha önce gönderdim. Ne olduğunu biliyorum. Bu riski bir daha alamazdım.”</p>
<p>Savcı dudaklarını büzerek sırıttı.</p>
<p>“Hani sizden habersiz kuş bile uçmazdı.”</p>
<p>“Haberim yoktu demiyorum. Her şeyin farkındayım. Ama memurlarım benim değil, sizin gibi bir başkasının emirleriyle hareket ediyor.” Dedi dişlerini sıkarak. </p>
<p>Bu, doğrudan bir meydan okumaydı. Savcı’nın gözleri kısıldı.</p>
<p>“Demek ki emirlerinizi yerine getirecek kadar size saygı duymuyorlar. Belki de cezaevi yeni bir yöneticiye ihtiyaç duyuyordur.” </p>
<p>Yüzünde ilk kez açık bir memnuniyet vardı. Bu hatayı uzun zamandan beri bekliyordu.  </p>
<p>“Ayrıca,” dedi ses tonunu yükselterek, “Tedaviye ihtiyacı olmayan bir mahkûm için kuralları çiğnemek… Pek de etik bir seçim olmadı. Başınız büyük bir belaya girecek.”</p>
<p>“Emir çok hastaydı! Ölüyordu!” diye bağırdı Müdür, öfkesini artık saklamadan. </p>
<p>“Öyle mi?” dedi savcı alayla.</p>
<p>“Ama revirde öyle bir kayıt yok. Demek ki öyle bir hatalıkta yok.” Dedi alaylı sesiyle. Kitabına göre uyduracağı bir bahaneyi bulmuştu bile. Müdür’ün yüzü korkuyla kasıldı. Neredeyse Savcı’nın ayaklarına kapanmak üzereydi. Ancak, o anda kapı sertçe açıldı.</p>
<p>Funda, içeriye öfkeyle girdi. Bakışları Savcı’nın yüzüne kilitlenmişti. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaybolan Masum Ruhların Gittiği Yer &amp; 2. Bölüm</title>
<link>https://fikirizleri.com/kaybolan-masum-ruhlarin-gittigi-yer-2-boelum</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kaybolan-masum-ruhlarin-gittigi-yer-2-boelum</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_68edd805af866.webp" length="67972" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 14 Oct 2025 07:58:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>esmayildirim</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal">2. Bölüm – Sihirbazın Dükkanı<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Mirza okulun parmaklıklı dış kapısının önünde durmuş, hayatının kararını veriyor gibiydi. Ya içeri doğru bir adım atıp ruhunu yavaş yavaş zehirleyen bu arı kovanına girecek, ya da arkasını dönüp hiçbir şey umurunda değilmişçesine çekip gidecekti. Ders kitaplarıyla dolu ağır çantasının altında ezilirken alnından soğuk terler döküldü. Ama o yine de bir put gibi durarak yanından geçen öğrencilerin garip bakışlarına aldırmadan bekledi… bekledi… Dakikalar saniyeleri kovaladı. Mirza hala düşünüyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>Annesinin umudu, babasının hayal kırıklığıydı. Olmak isteyip de olamadığı her şey için bir pişmanlık yaftası yapıştırılmıştı ruhuna. ‘Bu işe yaramaz, sana çekmiş’ derken babasının annesini suçlar bakışları, sesindeki iğreti dolu soğukluk ve Mirza’yı görmeyen körlüğü ona bu hayatta sadece bir yanlıştan ibaret olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyordu. Annesinin babası karşısındaki sessizliği ruhunu iyice yalnızlaştırsa da o gittikten sonra Mirza’yı kucaklayıp ‘Sen onu boş ver, oğlum’ demesi bile artık yetmiyordu ona. Ve Mirza hala düşünüyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>Bu dünya üzerinde ait olabileceği bir yer var mıydı acaba? Okulda tek bir arkadaş edinememişti. Çünkü herkesin garip dediği ama aslında sadece farklı olan şeyleri seviyordu. O sırada elini cebine soktu ve bir deste iskambil kâğıdını çıkardı. Yazları çalışarak biriktirdiği paralarla aldığı bütün sihirbazlık malzemelerini babası sobada yakarken elinden kurtarabildiği tek hazinesiydi. Bu mucizelerden yoksun dünyada bir damla sihir yaratmak suç muydu yani? Mirza dışında herkes bu konuda hemfikirdi sanki.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bir keresinde bir kart numarasıyla sınıfındaki bir kızı etkilemeye çalışmıştı. Sonuç ise tam bir felaketti. Mirza o günü deli gibi unutmak istese de aklına kazınmışçasına her detayını hatırlıyordu. <span> </span><span>  </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>Seher sınıfın en güzel kızıydı. Beline kadar uzanan gece yarısı siyahı pırasa gibi saçları hep o zümrüt yeşili gözlerinin önüne dökülür, narin elleriyle geriye iterken Mirza’nın nefesi kesilir gibi olurdu. Yanından yürüyüp geçtiğinde elleri ayakları birbirine dolanır, etrafında ne varsa çarparak devirirdi. Bunu fark eden sınıfındaki diğer çocuklar en acımasız halleriyle Mirza’yı eleştiri çemberlerinin ortasına almışlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>‘Sen kendine aynada hiç bakmıyo musun, <i>Hokus Pokus</i>?’<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>‘O kız senin liginde değil. Bu kayık tipinle boşuna uğraşıyosun.’<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>‘Durun beyler, öyle demeyin. Belki <i>Abrakadabra</i> derse olur.’<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>Hep birlikte önünde reverans yapıp ‘Ey, büyük sihirbaz, emrine amadeyiz.’ dediklerinde ve Seher de onlarla güldüğünde Mirza yerin dibine geçmek ister, gerçek bir sihirbaz gibi ortadan kaybolabilmek için neleri vermezdi. Ama her gün tekrarlanan bu tacizlere rağmen ne sihirbazlık ne de Seher’e olan sevdasından vazgeçmemişti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>Aralık ayının sonlarına doğru soğuk bir Pazartesi günü öğle teneffüsünde olmuştu olan. Mirza bütün cesaretini toplayıp son öğrendiği kart numarasını göstermek için Seher’e elinde bir deste iskambil kağıdıyla yaklaşmıştı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>‘S-seher!’ Heyecandan kızın yüzüne bağırmıştı neredeyse. Seher dönüp de zümrüt gözleriyle şaşkın şaşkın ona baktığında söyleyeceklerini unutmuş, kekelemeye başlamıştı. Bir de ayağı takılıp kızın üzerine düşmeseydi iyiydi. Kartlar havada uçuşurken herkes etraflarına toplanmış, uluya uluya gülerken Seher ağlayarak sınıftan kaçmıştı. Hikâyenin gerisi zaten belli, alaylar, küçümsemeler, aşağılamalar. Bu yaştaki çocuklar nasıl bu kadar zalim olabiliyorlardı? Mirza bir türlü anlayamıyor ve hala düşünüyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ama sonunda kararını verdi. Tam bir dönüş yaparak yolun karşısına geçti ve arkasına bile bakmadan dar bir sokağa dalarak gözden kayboldu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>O gün sınıfta yoklama yapan hoca ‘Mirza Mert Koşan’ diye ismini okuduğunda cevap veren olmadı. Akşam annesi sofraya üç tabak koyduğunda kapı zilini çalan da olmadı. Babası hala sokaklarda dolaşıyor diye saydırırken endişeli değil sadece kızmaya bahanesi olduğu için sırıtıyordu adeta. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Mirza Mert Koşan sessizce kimseyi rahatsız etmeden, hayatlarından sonsuza dek çıkmıştı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                                                                                                            </span>***<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>Günler sonra Mirza tanımadığı bir kasabanın sokaklarında yolunu kaybetmişçesine dolaşıyordu. Yorgunluktan ve açlıktan bitap düşmüş bir şekilde otobüs durağındaki bir banka yığıldı. Çantasını çıkarıp son kalan birkaç parça krakerini ağzına attı ve uzaktaki bir şekle bakıp hayallere daldı. Sahnedeydi. Şık siyah bir smokin giymişti. Elinde bir asa tutuyor ve yanında Seher bütün güzelliğiyle ona gülümsüyordu. Önündeki masada duran fötr şapkaya asasıyla dokundu ve birden rengârenk havai fişekler ortalığı aydınlattı. Şapkadan envaı çeşit çiçekler fırladı havaya ve ışıklar altında yüzleri karanlığa gömülmüş olan seyircilerin üzerine yağdı. Sonra bir alkış tufanı koptu. Mirza Seher’in elini tutarak seyircilere eğilip selam verdi. Mutluluğun zirvesindeydi. Olmak istediği kişiydi artık. Ama başını kaldırdığında korkunç bir korna sesiyle kendine geldi. Önünde durmuş yolcularını indirmekte olan bir belediye otobüsüne bakıyordu. O an, hayal kırıklığı sağanak bir yağmur gibi üzerine yağdı. Gözünden bir damla yaş süzülerek isten kararmış eline düştü. Ve Mirza hayaline veda etti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>Sonra bir reklam parçası gözüne takıldı. Durağın panosuna asılmıştı. ‘Sihirbaz asistanı aranıyor!’ Mirza başını iki yana sallayıp kendini sarstı. Yoksa hala düş mü kuruyordu. Kâğıdı bir çırpıda söküp eline aldı. El ilanı gibi görünen reklamda şapkasıyla gözünü kapatmış kara sakallı bir sihirbazın belli belirsiz gülen yüzü altında silinmeye yüz tutmuş bir adres vardı. ‘Sarmaşık sokak. No 1.’<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>Susuzluktan kuruyup çöle dönmüş kalbinde tomurcuklar yeşerdi bir anda. Bu uzun zamandır hayalini kurduğu fırsat olabilir miydi? Heyecandan bedeni zangır zangır titremeye başlamıştı bile. Bu sefer her ne pahasına olursa olsun düşlerinden vazgeçmeyecekti. Çantasını tekrar sırtına geçirdi ve Sarmaşık sokak No 1 dünyanın öbür ucunda bile olsa bulmaya yemin ederek aramaya başladı. Fark etmediği şeyse o panoda başka ilanların da asılı olduğuydu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Silip gitmiş ilanlar… Birbiri üzerine yapıştırılmış ilanlar…Kayıp ilanları…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ahmet Beyaz. 8 yaşında. Doğum gününde balon almaya giderken ortadan kayboldu. Suna Güneş. 9 yaşında. Pazarda annesinin elini bir an bırakınca bir daha bulunamadı. Murat Seven. 11 yaşında. Abisiyle sokakta kavga ettikten sonra sinirlenince akşam eve gelmedi. Gidiş o gidiş… Ve liste böyle devam ediyordu. Aralarında bir tek Nazlı eksikti. Çünkü onu hatırlayıp da ilanını asacak kimsesi olmamıştı hiç. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                                                                                                            </span>***<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span> </span><span>                 </span>Sarmaşık sokak No 1, dar bir sokakta kapalı dükkanların içinde kapısında ‘açık’ tabelası olan tek yerdi. Ama bu sokağa yıllardır kimse uğramamıştı sanki. Arnavut kaldırımı yerleri eski gazete parçalarıyla kirletilmişti ve parçalar esen rüzgarla bir o yana bir yana savrulurken bazıları sokağın köşesinde dikilmiş olan Mirza’nın ayaklarının dibinde bitiyordu. O ise nefesini tutmuş No 1’in kapısından içeri girmek için cesaretini toplamaya çalışıyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>Camlarına kadife kırmızı perdeler çekilmişti. Duvarları yıldız şekilleriyle süslüydü. Yukarıda dev bir tabelada ‘Sihirbazların Efendisi Agrippas’ koca fosforlu harflerle yazılmıştı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>‘Agrippas!’ dedi Mirza yüksek sesle. Sihirbazın adını söyleyince sanki içi kıpır kıpır olmuştu. En sonunda kendini daha fazla tutamayıp freni boşalmış bir kamyonet gibi koşarak yolun karşına geçti ve dükkânın koyu zehir yeşiline boyanmış kapısını iterek içeri daldı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Dalar dalmaz da önce bir duraksadı. Üç boyutlu bir satranç tahtasının içine düşmüştü sanki. Duvarlar, yerler ve tavan siyah beyaz karelerden oluşuyordu. Neyin nerde başladığı ya da bittiği belli belirsiz olan bir boyuta geçmişti adeta. Karşıda büyük ahşap bir masanın üzerinde içlerinde değişik renkli sıvılar olan bin bir türlü cam şişeler, iksir yapmak için kazanlar ve kaplar, arkasında da eski raflara sıkıştırılmış acayip görünümlü sihir kitapları vardı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>‘Ki-kimse yok mu?’ diye cılız bir sesle sordu Mirza. Kalbi göğsünden fırlayacaktı sanki. Ağır bir tütsü kokusu her yanı sarmış başını döndürmeye başlamıştı. Birden karşıdaki duvar kabardı ve yoktan var olmuşçasına siyah pelerinli şapkalı sakallı bir sihirbaz içinden çıktı. Mirza olduğu yerde sıçramıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>‘Na- nasıl yaptın bunu?’ diye sordu heyecanına yenilerek.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>‘Ben de seni bekliyordum, Mirza Mert Koşan, sonunda geldin,’ dedi adam kalın hırıltılı bir sesle. Hafiften önüne eğilmiş şapkasının altında parlayan simsiyah uçurum gibi gözlerle Mirza’yı baştan aşağı inceledi. Sonra yerleri süpüren peleriniyle kayarcasına yürüyüp masasının ardına geçti. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>‘Adımı nereden biliyorsun? Sen Agrippas mısın? Şey…sihirbaz asistanı aranıyormuş, ilanda gördüm. O ben olabilir miyim? Yani çok isterim.’ Mirza kontrolsüzce adamı soru yağmuruna tuttu. Susması gerektiğini biliyordu ama yapamıyordu bir türlü. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>Sihirbaz bir süre sessiz kaldı, sonra sakince parmağını şıklattı ve masasındaki mum bir anda alev alarak karanlık dükkânı hafiften aydınlattı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>‘Evet Agrippas benim, Mirza. Adını ise yıldızlarda gördüm. Uzun zamandır beklediğim asistanım olabilirsin. Ama önce bir testten geçmen gerek. Yeteneklerinden emin olmalıyım.’ dedi adam ve elinin bir işaretiyle yan duvarda aşağı inen bir merdiven belirdi. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>‘Hadi atölyeme geçelim,’ diyerek hızlı hareketlerle merdivenlerden inip karanlığın içinde kayboldu. Mirza ise derin bir nefes aldı. Bu dükkânın her tarafından sihir akıyordu sanki. Hayatında hiç böyle bir şey görmemişti. Agrippas’ın testi ne olabilirdi acaba? Mirza sadece birkaç kart numarası biliyordu. Yeterli olabilecek miydi ki? Kendini gerilmiş hissetse de bu fırsatı kaçırmak istemiyordu. Cesaretini toplayıp sihirbazı takip edebilecek miydi?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>Mirza böyle tereddütler içinde düşünürken, merdivenin dibine çekilen canavarsa sabırsızlanmaya başlamıştı. Çocuk daha ne kadar onu bekletmeyi düşünüyordu ki? Ama açlığı her ne kadar sınıra dayansa da biraz eğlenmekten zarar gelmezdi. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span>‘Hadi Mirza!’ diye geçirdi içinden. ‘Hepimiz burada seni bekliyoruz. Gel de oyun başlasın artık!’<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span>                  </span><span> </span><span> </span><o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çilek Hırsızı</title>
<link>https://fikirizleri.com/cilek-hirsizi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/cilek-hirsizi</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_68e8d4e249730.webp" length="28680" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 10 Oct 2025 12:42:50 +0300</pubDate>
<dc:creator>LOTUS</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bahçenin ortasındaki o sarı ışıltıyı ilk gördüğümde, günün yorgunluğunun ve sıcağının üzerimden bir anlığına kalktığını hissettim. Çileklerimin olduğu yere, en olgun, en kırmızılarının arasına bir kız süzülmüştü. Onu görünce kaşlarım otomatikman çatıldı. Bahçeme izinsiz giren biri mi? Ama bu... bu normal bir hırsız değildi.</p>
<p>Sırtı bana dönüktü ama sırma saçları o kadar parlaktı ki, güneş ışığı bile buklelerinde dağılıyordu sanki. Her tel bir altın iplik gibiydi. Eğilmişti ve o narin elleriyle benim özenle büyüttüğüm çileklerimi topluyordu. İçimde bir öfke kıpırtısı oluştu, ancak hemen ardından gelen tuhaf bir hayranlık bu duyguyu bastırdı.</p>
<p>"Hey! Orada ne yapıyorsun?" Sesim, düşündüğümden daha kısıktı. Belki de onu ürkütmek istememiştim.</p>
<p>Kız irkildi, elindeki çileği hızla ağzına götürürken bana döndü. Ve işte o an... dünya durdu. O telaşlı, yanakları çilek lekesiyle hafifçe kızarmış yüzü, o kocaman, masum gözleri... Göz göze geldiğimizde, suçüstü yakalanmanın utancı ve bir tutam da meydan okuma vardı bakışlarında. Öyle ani bir güzellikti ki, elimde olmadan birkaç saniye sadece izledim. O, çocukluğumdan kalma, peri masallarındaki o kusursuz, dokunulmaz Sinderella'ya benziyordu; ancak şimdi bu Sinderella benim bahçemde, benim çileklerimi çalıyordu.</p>
<p>Sonra gözüm, çilek yatağının hemen yanındaki toprağın üzerine, aceleyle bırakılmış gibi duran birkaç buruşuk kağıt parasına takıldı. Birkaç madeni para da vardı. Hırsızlık değil... bir tür çaresizlik mi bu? Ödemeye çalışmıştı. Bu küçük jest, içimdeki tüm kızgınlık kırıntılarını süpürüp attı.</p>
<p>"Ben..." diye kekeledi, çilekleri çiğnerken zorlukla konuşuyordu, "Ben çok özür dilerim. Ben... onları almak zorundaydım. Yani, canım çok çekti, sanki yemezsem ölecekmişim gibi hissettim. Biliyorum, çok aptalca ama... ben gerçekten paramı bıraktım. Lütfen, ne kadar istiyorsanız ekleyin, hemen ödeyeyim."</p>
<p>Sesi, tıpkı görünüşü gibi, tatlı ve biraz da telaşlıydı. O kadar içtendi ki, bahçemi ve çileklerimi unuttum. Onu incelemeye başladım. Üzerindeki elbise sade ama temizdi, elleri ise nazik ve titrek.</p>
<p>İçimden bir ses, "Gitmesine izin ver, ne önemi var ki birkaç çileğin?" diye fısıldadı. Ama bir yanım daha vardı, o an ilk kez hissettiğim, tuhaf bir bağlılık. O an orada durmasını, daha fazla konuşmasını, onu tanımayı istedim.</p>
<p>Derin bir nefes aldım. Sesimi olabildiğince yumuşak tutmaya çalıştım. "Neden bahçeye girmeden kapımı çalmadın?" diye sordum, ama sorumda azarlama yoktu, sadece saf merak vardı.</p>
<p>Gözlerini kaçırdı, bir an parayı ve çilekleri işaret etti. "Kimse yoktu. Ve ben... bekleyemedim."</p>
<p>Yürüdüm, o birkaç buruşuk kağıt paranın yanına geldim. Eğildim ve yerden aldım. Parayı avucumda tarttım. Yüzüne baktım. O gözler... sanki hayatında ilk kez bir günah işlemiş bir çocuğunki gibiydi. O kadar güzeldi ki, onu affetmek bir seçenek değildi, bir zorunluluktu.</p>
<p>Gözlerimi ondan alamıyordum. Bu bir aşk mıydı? Bir çilek uğruna bahçeme gizlice giren, altın saçlı bir kız için duyulan mantıksız, ani bir çekim? Sanki o, hayatıma girmesi gereken bir hikayenin başkahramanıydı ve ben, onu bahçemin tam ortasında bulmuştum.</p>
<p>Yüzümde istemsizce bir gülümseme yayıldı. "Biliyor musun," dedim, sesim beklenmedik bir şekilde yumuşaktı, "bu parayı geri almalısın. Çileklerimi çalmak yerine... sadece sorman yeterdi. Bu kadar güzel birine çilek ikram etmek benim için bir onurdur."</p>
<p>Gözleri fal taşı gibi açıldı. Şaşkınlık, utancın yerini aldı. Ona doğru bir adım daha attım. O, hayatıma o çilek yatağının ortasında, beklenmedik bir Sinderella gibi düşmüştü. Ve ben, bahçemin koruyucusu, o anda anladım ki, o günden itibaren tek bir dileğim vardı: o güzel, hırsız kızın benim bahçemde, benim hayatımda kalması.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Saklı</title>
<link>https://fikirizleri.com/sakli</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sakli</guid>
<description><![CDATA[ Kenan gizli görevde olan bir polistir, bir gece bir kabus görür. Ve hayatı değişir. Üzerine çalışmakta olduğu Saklı romanımın ilk bölümü. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_68e61e9c1f0ce.webp" length="8170" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 08 Oct 2025 11:23:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hakan  Yurtseven</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3><b><span class="15">Bölüm 1: Vücudumu Geri İstiyorum</span></b><b><span><o:p></o:p></span></b></h3>
<p class="p"><span>Oda, neredeyse hareketsizdi.</span><span><br></span><span>Loş bir gece lambası, kenarından sararmış duvara solgun bir ışık bırakıyor, yatak odasını hayal ile gerçek arasına hapsediyordu. Sessizlik, boğucu bir battaniye gibi Kenan’ın üstüne çökmüştü.</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>Yatakta huzursuzca döndü.</span><span><br></span><span>Alnından süzülen ter, yastığa karıştı. Kaşları çatılmıştı, çenesinde bir gerginlik vardı. Uykusu, derin bir karanlıktan çok yüzeye yakın bir kabus gibi davranıyordu. Gözkapaklarının altında bir şeyler çırpınıyordu.</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>Ve aniden…</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>Bir ses.</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>Derinliklerden gelen, zar zor duyulan ama kemiklerin içine kadar işleyen bir fısıltı:</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><b><span class="15"><span style="font-family: Times New Roman;">“Vücudumu geri istiyorum…”</span></span></b><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>O an, Kenan’ın bütün vücudu irkildi.</span><span><br></span><span>Sırtından yukarıya doğru bir ürperti yükseldi.</span><span><br></span><span>Boynunun arkasındaki tüyler, bir anda diken diken oldu.</span><span><br></span><span>Nefesi boğazına düğümlendi.</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>Göz</span><span> </span><span>kapakları titredi.</span><span><br></span><span>Ve gözlerini açtı.</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>Tavana boş boş baktı bir an. Ardından yavaşça başını çevirdi.</span><span><br></span><span>Gardırobun aynası…</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>Ama aynada kendini değil, başka bir dünyayı gördü.</span><span><br></span><span>Görüntü flu, neredeyse anlaşılmazdı.</span><span><br></span><span>Bir orman vardı orada.</span><span><br></span><span>Sisli, gri, kasvetli.</span><span><br></span><span>Dallar gölgeler gibi titriyor, ağaçlar sanki nefes alıyordu.</span><span><br></span><span>Ormanın varlığı belli belirsizdi — ama hissi, iç burkan bir gerçeklikti.</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>Ve yansıma...</span><span><br></span><span>Kendisi gibi görünüyordu ama değildi.</span><span><br></span><span>Gözleri daha sönük, teni daha solgundu.</span><span><br></span><span>Elleriyse…</span><span><br></span><b><span class="15">Ellerinden kan damlıyordu.</span></b><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>Taze, sıcak, kurbanın bedeniyle bağı yeni kesilmiş gibi.</span><span><br></span><span>Parmak aralarından süzülen kan, aynanın içinden sarkıyor gibiydi.</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>Yansıması, gözlerinin ta içine baktı.</span><span><br></span><span>Ve fısıltı bu kez dudaklardan çıktı, ama ses aynanın içindeydi:</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><b><span class="15"><span style="font-family: Times New Roman;">“Vücudumu bana geri ver.”</span></span></b><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>Kenan</span><span><span style="font-family: Times New Roman;">’ın tüyleri diken diken oldu.  </span></span><span>Nefesi düzensizleşti.</span><span><br></span><span>Boğazından kopan bir çığlıkla aynaya doğru bir adım attı — ya da kaçtı, kendisi bile emin değildi.</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>O sırada bir el omzuna dokundu.</span><span> </span><span>Kenan, boğuk bir çığlıkla sıçradı.</span><span> </span><span>Gözlerini açtığında yatak odası eski halindeydi.</span><span> </span><span>Sadece karısı, korku dolu gözlerle ona bakıyordu.</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>Yüzüne hafifçe dokundu, sesi yumuşaktı:</span><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><b><span class="15"><span style="font-family: Times New Roman;">“Kenan… Sakin ol. Kabus görüyordun.”</span></span></b><span><o:p></o:p></span></p>
<p class="p"><span>Kenan aynaya bir kez daha baktı</span><span>, k</span><span>endi yansımasını gördü</span><span>.</span><span><o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kurabiyeci Güzeli</title>
<link>https://fikirizleri.com/kurabiyeci-guzeli</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kurabiyeci-guzeli</guid>
<description><![CDATA[ Bir kurabiye ile başlayan aşk. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_68e56808a93e6.webp" length="31698" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 07 Oct 2025 22:21:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>LOTUS</dc:creator>
<media:keywords>#kurabiyeciguzeli #kurabiye #ask #roman</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Her sabah, camın kenarından karlı ve uçsuz bucaksız beyazlığa bakıyorum. İçimde bir ses fısıldıyor: Gitmelisin. Gitmeliyim, biliyorum. Hava buz kesiyor, rüzgar tenimi iğneliyor, kar diz boyu... Ama bu soğuk, o dükkanın ılık, tarçınlı havasının yanında ne ki? Oraya gitmek için feda edemeyeceğim bir rahatlık, katlanamayacağım bir zorluk yok.</p>
<p>Benim hikayem basit; benim için kış, o küçük, izbe kulübede başlıyor ve orada bitiyor.</p>
<p>O, o kadar uzağa, o kadar yalnız bir yere ait ki... Sanki bir kartpostalın içinden çıkıp gelmiş, karın ortasındaki tek renkli nokta. Sessizliğin müziği gibi. Dükkanın kapısını açtığımda, zillerin sesi tüm o yalnızlığı yırtıyor. İşte o an... kalbimin tam ortasına bir yumruk iniyor.</p>
<p>Başını kaldırıyor, gülümsüyor. Sanki dışarıdaki fırtına hiç yaşanmamış gibi, sanki ben az önce donmak üzere değilmişim gibi. O gülümseme, o küçücük tebessüm, benim o gün için ihtiyacım olan tüm ateşi yakıyor. Gözleri, o kadar berrak ki, kış güneşinin karda yarattığı kamaşma bile yanında sönük kalır. O an, kirpiklerinin ucundaki buzu bile kıskanıyorum; çünkü ona benden daha yakınlar.</p>
<p>Benden ne alacağımı soruyor, sesi... sesi de kurabiyeleri gibi sıcak ve kadife gibi. Ben de her gün aynı cevabı veriyorum: "Şu baharatlı olandan." Hangi kurabiye olduğunu biliyorum, her zaman ondan alıyorum. Aslında ne aldığımın bir önemi yok. O kurabiyeleri alıyorum, çünkü bu, onunla konuşmak için uydurduğum kusursuz bir bahane. Dışarıda yüzlerce fırın, binlerce kurabiye varken, ben bu ıssızlığa sırf onun elinden çıkan bir parça lezzeti tatmak için geliyorum.</p>
<p>Elimdeki kurabiyeler soğuyor, ben ise içten içe yanıyorum. Ona saatlerce bakmak, sadece onu izlemek istiyorum. Her hareketindeki o incelik, o zarafet... O kadar naif ki, sanki bu acımasız dünya onu incitmesin diye kurabiyelerinin kokusundan bir kalkan örmüş.</p>
<p>Kör kütük aşık olmak böyle bir şey olmalı. Biliyorum, o beni yalnızca sadık bir müşteri olarak görüyor. Her sabah o kardan adamın tekrar geldiğini düşünüyor. Belki de bir gün sormaz bile, "Hep aynı kurabiyeyi neden alıyorsunuz?" diye. Sorsa, ne cevap veririm? "Sana tekrar bakmak için bir neden arıyorum," mu derim?</p>
<p>Hayır, diyemem. Benim imkansız aşkım bu; uzaktan, sessizce ve her gün donma pahasına beslediğim bir hayranlık. Onun dükkanına her gidişim, benim kutsal ritüelim. O kurabiye, aslında benim aşk itirafım. O kutuyu alıp uzaklaştığımda, elimde sadece bir torba tatlı değil, bir günlük umut taşıyorum.</p>
<p>Yarın yine kar yağacak. Ve ben, tarçın kokusunun peşinden o beyaz cehenneme yine yürüyeceğim. Çünkü biliyorum; kışın en güzel mucizesi, o kulübenin içinde, kurabiyelerin ardında gülümsüyor. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>PUSULA</title>
<link>https://fikirizleri.com/pusula</link>
<guid>https://fikirizleri.com/pusula</guid>
<description><![CDATA[ Pusula ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_68df9255243e1.webp" length="17090" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 03 Oct 2025 12:08:34 +0300</pubDate>
<dc:creator>Abdulaziz ADAKAN</dc:creator>
<media:keywords>Pusula</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>"Pusula sadece bir metal parçası mıydı?</p>
<p>Kıble'yi gösteren bir saat'ten mi ibaretti yoksa derin bir anlam mı yüklüydü bu kelime'de!Okul dönüşü güneşin parlattığı bir şey gördüm yerde,eğilip aldım,ilk kez böyle bir şey görmüştüm,kapalı bir kutu gibiydi,biraz zorlayıp yanındaki düğmesine de basıp açtığımda tuhaf oklar gördüm üzerinde, heyecanla dedeme götürdüm,dedem derin bir âlim fakir bir mollaydı,bunun bir pusula olduğunu söyledi.Torunum,bu;yönümüzü gösteren bir saattir.Ok işaretinin gösterdiği yön ise kıblemizdir,biz namaza duracağımız zaman kıble'yi bu aletle tayin ederiz.Mâneviyat ehli olan dedem şöyle devam etti:"Yerin altında da olsak üstünde de bize doğru yönü gösteren bir pusula vardır.Manevî olarak'ta doğru kararlar verebilmemiz,iyiyle kötüyü,doğru ile yanlışı birbirinden ayırt etmemiz için göğüs kafesimize vicdân denen bir pusula yerleştirilmiştir.Akıl ve kalp süzgecinden geçen duygular kalp denen terazi'de tartıldıktan sonra meydana gelen kararların son merciî vicdandır.Vicdanın gösterdiği yön manevî pusulamızdır.Biz bu dünya'ya imtihan için gönderildik.Bu imtihan sahasında birçok şey çıkacak karşımıza ve biz bunların hangisinin hayır hangisinin şer, hangisinin iyi hangisinin kötü, hangisinin faydalı hangisinin zararlı olduğunu vicdân denen pusula sayesinde öğrenip ona göre hareket edeceğiz.</p>
<p>Nasıl ki,bozuk bir pusula doğru yönü gösteremezse,bozuk bir kalp'te insanı doğru yola sevkedemez.Bu demir parçasının bir küçük vidası bile düşse tamir ederiz.Pili bitse yeni bir pille değiştiririz,toz toprak,kir pas içinde kalsa onu siler,temizleriz ki işlevini devam ettirebilsin.</p>
<p>Vicdân denen pusula da gerekli bakımı görmezse,manevî takviyelerle beslenmezse körelir,çürür ve zamanla manevî ölümü gerçekleşir.Manen ölen bir kalp artık şeytan'ın mekânı olduğu için yönünü kaybeder,günden güne kötüleşir,doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü birbirinden ayıramaz hâle gelir.Rotasını kaybeden gemi sağa sola savrulur durur,tâ ki bir fırtınaya yakalanıp alabora olana kadar."</p>
<p>Yaşım küçüktü belki ama rahmetli dedemin söylediğinden o kadar çok etkilenmiştim ki artık bir mushaf gibi üzerimde taşımaya başladım bu; yük'te hafif,mana'da ağır mı ağır olan metal parçasını...</p>
<p>Hayatım boyunca doğruyu,doğru yolu bulmak,doğru kararlar alabilmek için bu pusula'yı manevî bir emanet ve rehber olarak korudum..."</p>
<p></p>
<p>Yeni roman,PUSULA'nın giriş bölümü'nden.</p>
<p></p>
<p>Abdulaziz ADAKAN ✍?</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kızıl Maske</title>
<link>https://fikirizleri.com/kizil-maske</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kizil-maske</guid>
<description><![CDATA[ Cüneyt Baskomiser ve ekibi bu defa Kızıl Maske adında bir seri katilin peşine düşer. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202509/image_870x580_68d94aee3a0dd.webp" length="14340" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 28 Sep 2025 17:49:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords>Bölüm 1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sırtında hissettiği soğuk duvara biraz daha sokulup ses çıkarmaktan korkarak sımsıkı kapattığı dudaklarından ellerini çekip titreyen elleriyle cebindeki telefona ulaştı. Tuşlara zorlukla dokunup arama tuşuna bastığında yaslandığı duvardan sürünerek yere çöktü. Saniyeler sonra açılan ahizeyle, “Yardım edin! Beni öldürecek!” diye fısıldadı. Ama sesi karşı tarafa zor gidiyordu. “Derin bir nefes alıp sakinleşin hanımefendi ve bir daha söyleyin.” Diyen ses daha iyi duyabilmek için önündeki cihazın sesini biraz daha açıp hoparlöre aldı. Şimdi merkezdeki herkes korku içinde kalmış kadının sesini duyuyordu. “O- Onu öldürdü! Aman Allah’ım gözlerimin önünde onu öldürdü!” diye ağlamaya başladı. Sakinleşmek bir yana panik atak geçiriyordu. Çağrıya cevap veren çalışan bir yandan yanındaki iş arkadaşına dönüp telefonu gösterdi. Komutu alan arkadaşı telefonun izini takip edip en yakın ekibe haber verdi. “Hanımefendi adınızı öğrenebilir miyim?” diye sordu, soğukkanlılığını koruyan acil çağrı merkezi çalışanı olan genç kız. Bu işe başlayalı neredeyse beşinci yılı deviriyordu. Ve bu beş yılda birçok asılsız ihbarlar geliyordu. Hem gerçekten ihtiyacı olanları ihmal ediyor hem de ciddi konuları kötüye kullananlar oluyordu. Şimdiden çok yıprandığını hissetmişti. Bu süre boyunca gerçekten acil yardıma ihtiyacı olanlar elbette vardı. Günün sonunda birilerine yardım etmiş olma hisside olmasa çekilecek iş değildi. Şimdi ise telefonun diğer ucunda gerçekten çok korkmuş biri vardı ve kaçıncı kez olduğunu hatırlamadığı o korku, onu da yine esir almıştı. Elinden geldiğince eğitimde öğrendiklerini soğukkanlılığını koruyarak uygulamaya çalıştı. “Onu öldürdü, şimdi beni öldürecek.” Gözyaşları içinde ağlayan kadını sakinleştirmek için ne yapabileceğini düşündü. Zira bu şekilde nasıl yardım edebileceğini bilmiyordu. Sağlıklı bir bilgi almak neredeyse imkânsızdı. Korku içinde kalmış kadın aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu. “Hanımefendi size bu şekilde yardımcı olamam. Biraz sakinleşip isminizi söyleyebilir misiniz?” diye sorarken merkezdeki diğer çalışanlarda endişeyle izliyordu. Hepsi telefonun diğer ucundaki sese odaklanmıştı. “B-Ben Pırıl Şura” dediğinde herkesin kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. Zira telefonun diğer ucundaki kişi ünlü bir Dj sanatçısıydı. “Merhaba Pırıl benim adımda Buket. Şimdi senden birkaç defa derin nefesler alıp sakinleşmeni istiyorum.” Diyerek Pırıl’ın nefes alışverişini dinledi. “Şimdi sakinleştin mi?” </p>
<p>“Evet” diyen kadının sesi şimdi daha sakin geliyordu.</p>
<p>“Harikasın! Şimdi bana tane tane çok detaya girmeden neler olduğunu anlat. Güvende misin?” diye sorarak teyit etmeye çalıştı.</p>
<p>“Bilmiyorum. Elinden kaçıp yakındaki bir inşaata saklandım.”</p>
<p>“Biz çoktan telefonundan yerini tespit ettik ve bir ekip gönderdik. Senden sadece bulunduğun yerden ayrılmamanı istiyorum. Ve mutlaka iyice saklandığından emin ol. Yaralı mısın?”</p>
<p>“H-Hayır i-iyiyim ben ama onu öldürdü.” Dedi tekrar ağlamaya başlayarak.</p>
<p>“Pırıl sakinleşmen gerekiyor. Bana neler olduğunu anlat. Kimi öldürdü? Peşindeki kim?”</p>
<p>“T-Tamam. Onunla çalıştığım gece kulübünde tanıştım o…” duyulan boğuk bir gürültüyle “Aman Allah’ım beni buldu!” diyerek ağlamaya başlayan kadının sesi yine korku içinde geliyordu.</p>
<p>“Sakin ve sessiz olmaya çalış” diyerek yandaki ekrana baktı. Polis ekiplerinin konumunu gösteriyordu. “Ekipler ile aranda üç dakika var.” dediğinde, “Sesini duyuyorum artık çok geç” diyerek ağlamaya devam etti. “Pırıl sakın saklandığın yerden çıkma ve bekle” </p>
<p>“Hayır! Buraya geliyor kaçmalıyım” Diyen kadının sesi aniden kesildi.</p>
<p>“Neler oluyor?” diye sordu yanındaki arkadaşı. Herkes endişeyle birbirine bakıyordu. </p>
<p>“Pırıl olduğun yerde kal. Orası çok karanlık seni saklandığın yerde bulamaz ama hareket edersen sesini takip edecektir. Hareket etme ve benimle irtibatı koparma” </p>
<p>“Çok geç! Orada daha fazla duramazdım.” Dedikten sonra bir sessizlik olmuş saniyeler sonra, “O burada” diye fısıldayan kadının çığlığı herkesi ürkütmüştü.</p>
<p>“Hayır! Bırak beni, dokunma bana”</p>
<p>“Pırıl! Pırıl neler oluyor? Pırıl cevap ver!”</p>
<p>“Ne olur bırak beni, ölmek istemiyorum. Yalvarırım bırak! Kimseye bir şey söylemem” </p>
<p>“Pırıl!”</p>
<p>“Yo… Lütfen” diyerek çırpınan kadın “Korkuyorum” diye fısıldadıktan sonra kulakları sağır eden büyük bir çığlık atmış sonrası büyük bir sessizlik olmuştu. Herkesin yüzünde dehşet dolu bir ifade vardı. Buket ise göğsünü tutmuş korku dolu bakışlarıyla olduğu yerde çakılıp kalmıştı. “Pırıl” dedi son kez kısık yakarış dolu bir tonda. Sonrası ise çok tuhaf bir şey olmuştu. Telefondan önce bir hışırtı daha sonra sık nefesler alıp veren bir ses, hoparlörden yayılmaya başlamıştı. Herkes korku ve endişeyle bu sesi dinliyordu.</p>
<p>“Kimsin sen? Ona ne yaptın?” diye sordu Buket son bir çırpınışla. Sesinde bir miktar hayal kırıklığı ve öfke vardı. Bir taraftan gözyaşları akıyordu. Telefonun diğer ucundaki ses sıkıntılı bir nefesi yüksekçe verip ahizeyi kapattı. Dıt Dıt… Sesinden başka hiçbir ses yoktu. Herkes ölüm sessizliğine kapılmıştı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ruhlar Akademisi Kısım 5</title>
<link>https://fikirizleri.com/ruhlar-akademisi-kisim-5</link>
<guid>https://fikirizleri.com/ruhlar-akademisi-kisim-5</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202509/image_870x580_68c9996c9c6d3.webp" length="52926" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 16 Sep 2025 21:05:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aysun Ertaş</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>   Bir süre dalgın dalgın boşluğa baktıktan sonra hafifçe ürpererek kendine geldi Rizzi. Ruhunun eterik bedeninden saçılan minik su damlacıkları Aylln'in yüzünde neşeyle patlarken "Az sonra Alex ve Gyan ile buluşacağız! Kafandaki bütün soru işaretlerini silecekler. Tabii bir hava elementi için bu ne derece tatmin edici olur onu bilemem!" dedi ve hafifçe kıkırdayıp yürümeye devam etti.</p>
<p>  Öylece kalakalmıştı Aylin. Ölmüştü, bunu idrak ettiği yetmezmiş gibi daha öldüğünü anladığı anda kendini gayya kuyusu gibi bir ahiret hayatının içinde bulmuştu. <em>Bunlara bir şey deniyordu dünyada. Neydi... neydi... Hah! Entrika! Burada bile mi entrika var? HADİ CANIM SENDE!</em></p>
<p style="text-align: justify;">  Aylin gerçekten öldürülmüş müydü? Öldürüldüyse eğer bunda Rizzi ve şu an yanlarına götürüldüğü diğer arkadaşlarının bir payı var mıydı? Rizzi yüksek seviyeli bir ruhun işin içine karışmış olabileceğinden şüphelenmişti. Yüksek seviyeli bir ruhun müdahalesini gerektirecek ne yapmıştı ki bunlar? Eğer yüksek seviyeli bir ruh bu olaya müdahilse o zaman... Rizzi kötü kişi mi oluyordu?</p>
<p style="text-align: justify;">  Aklından binbir soruyla önünden giden su ruhunu takip etmeye koyuldu. İçinde fırtınalar kopsa da dışarıya bir şey çaktırmamaya çalııyordu. Daha doğrusu öyle olduğunu sanıyordu ta ki Rizzi arkasını dönüp ona "Sen neye kızdın öyle?" diye soruncaya kadar... Ona "Neden bahsediyordun sen!" diye atarlanmaya kalksa da Rizzi'nin bakışlarını takip ederek kendi ruh bedenine bakakaldığında su ruhunun neden bahsettiğini anladı. Kapkara kesilmişti ruh bedeni. Hava, kapkara bulutlar misali hızlıca yer değiştiriyor ve ara ara çakan şimşekler görülüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">  "Bu da ne?" diye sordu şaşkınlıkla.</p>
<p style="text-align: justify;">  "Bir şeye sinirlenmişsin!" diye yanıtladı onu Rizzi. "Bende de kızdığımda dav dalgalar oluşur ve metrelerce öteden dalga sesleri duyulur! Alex'de volkan patlamaları oluyor, Gyan'da da depremler... Ah Gyan'ın depremleri her yeri sarsıyor, bilemezsin tam bir kabus! İnan bana içimizde en üsturuplumuz sen çıktın!" deyip kahkahayı bastı.</p>
<p style="text-align: justify;">  Yolun geri kalanını büyük bir sessizlik içinde aldılar. Geniş bir alandan birçok koridorun olduğu bir yere geldiler ve koridorun birine saptılar. Her şey çok karışık görünüyordu, öyle ki Aylin'in Rizzi'nin nasıl olup da yolunu bu kadar kesin bir şekilde bilebildiğine çok şaşırdı. Onun çoktan zihni çorbaya dönmüştü.</p>
<p style="text-align: justify;">  Aylin'in zihninde düşünceler uçuşup dururken Rizzi Aylin'i geniş ve garip bir metal kapının önüne getirmişti. Her şey bir bilim kurgu setinin (sahi öyle mi deniyordu onlara?) içi gibiydi. Kendiliğinden ışıklı koridorlar, garip bir metalden yapılmış kapılar, bol ışıklı ve garip rünlü bilgisayarlar...</p>
<p style="text-align: justify;">  Rizzi kapıyı kulağa oldukça garip gelen bir melodiye göre tıkladı ve tıklama biter bitmez kapı kendiliğinden açıldı. Önce su ruhu girdi içeriye aceleci adımlarla. Sonra da aynı acele ile şaşkın şaşkın etrafına bakınan Aylin'i içeriye çekiverdi. Aylin odanın içine doğru sürüklenirken Rizzi'nin kapıya endişeli endişeli baktığını da gözden kaçırmadı.</p>
<p style="text-align: justify;">  İkili odanın ortasına gelince zınk diye durdular ve Aylin'in kendini oldukça garip döşenmiş bir odaya bakarken buldu. Yerde karışık desenli 1800'lü yıllardan kalma gibi gözüken bir İran halısı, etrafta birkaç 1950'lerden kalma tekli koltuklar, duvarlarda etrafı çepeçevre saran dev bir kütüphane bulunuyordu ve aydınlatma ortaçağdan kalma dev şamdanlar ile sağlanıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">  Bu garip odanın karanlık köşelerinden başlayan hareketlenme, dağınıklığını bir türlü toparlayamayan Aylin'in zihninde dev bir korku dalgası yarattı ve bu korku enerjisi Aylin'in çığlık atıp Rizzi'ye sarılmasıyla noktalandı. Ancak duyduğu üç ayrı kahkaha, bu keskin korkunun yerini yine aynı keskinlikte bir merakın almasına neden oldu ve sonunda Aylin kendini ateşlerin, toprağın ve suyun oluşturduğu üç ayrı ruh bedenine bakarken buldu.</p>
<p style="text-align: justify;">  "İşte şimdi çember tamanlandı kardeşlerim!" dedi bedeni alevler içinde olan ruh. "İşte şimdi hakkımızı arayabiliriz!"</p>
<p style="text-align: justify;"></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fahim Bey ve Biz (Abdülhak Şinasi Hisar )</title>
<link>https://fikirizleri.com/fahim-bey-ve-biz-abdulhak-sinasi-hisar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/fahim-bey-ve-biz-abdulhak-sinasi-hisar</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202509/image_870x580_68bf4736b97ac.webp" length="28568" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 09 Sep 2025 00:14:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Merve BİLGE</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Birinci tekil şahıs ağzından anlatılan olaylar kahramanın bir tanıdığının başından geçenler ve <br>kahramanın onunla bizzat yaşadığı anılardan teşekkül etmektedir.Roman anlatıcının Fahim Bey'in <br>ölüm haberini gazetede görmesi ile başlar.( "Bir gün gazetede "Hazin bir vefat" başlığı altında kısa <br>bir fıkra çıktı. "Bursa eşrafından, eski malahatgürazlarımızdan, Tütün İnhisarı İdaresi Mütercimi <br>Ahmet Fahim Bey ecel-i mev'udiyle vefat etmiştir. Merhum her cihetle faziletli, hür fikirli, geniş<br>bilgili, çok nezaketli, şahsına hörmet telkin ettirmiş ve dostları tarafından çok sevilmiş bir zattı. <br>Vefatı zayiattandır. Mevla rahmet eyleye!"<br>İşte öünün cesedi üstüne atılan birkaç kürek toprak gibi, hatırası üzerine kapanan birkaç <br>satır yazı! O ölüyü bilmeyenlerden b fıkrayı okuyanlar sanki ne duyarlar?Bir taalihin ademe <br>göçmesinden onunla alakası olmayan ne anlar.")<br>Ardından kahramanın Fahim Bey'le olan ilk karşılaşmaları anlatılıır.("İşte böyle bir akşam babamın <br>yanına çıkınca orta yapılı, orta yaşlı, teni kehrüba gibi sarımtırak, dudaklarının üstünü kaplayan <br>muntazam kesilmiş sert ve koyu siyah bıyıklarıyla, başı bir kuş kafasını andıran ve insana pek ciddi <br>olmak hissini veren birisin,n onun ısrarlarına rağmen oturmayarak gitmeye hazırlandığını gördüm. <br>Babam, nasıl olup da daha evvel görüşmediğimize şaşırarak bizi birbirimize tanıştırdı. "Nasıl olur <br>da oğlum en iyi arkadaşımım hala tanımaz, ya nasıl olur da en iyi dostum oğlumu hala bilmez?" <br>diyordu")<br>Devamında Fahim Bey'in hayatıyla ilgili şu tanımı yapar (" O zamanlarda iki felsefeleri varmış. Biri, <br>memnun ve mesut, "optimizm"; diğeri müşteki ve bedbaht "pesimizm" ki, bir gece içinde birkaçar <br>saatlik fasılaile, lodos ve poyraz gibi estikleri olurmuş" ) Gerçekten de kitabın bir bölümünde bu <br>görüşün hayatının küçük anlarına olduğu kadar da geneline yayılmış olduğunu ve Fahim Bey'in <br>başlarda optimist bir hayat yaşadığını görürüz.<br>Bu tanışmanın ardından kahramanın devamlı babasından dinlediği hayat hikayesi bize <br>nakledilir ve devamında beraber olan anıları anlatılır. Fahim Bey okuduğumuz kadarıyla çok ince <br>fikirli, çok bilgili bir adamdır. Okuldan sonra kiraladığı konakta babasının kendinden hoşnut olması için <br>senelerce yaşamış, bir yandan da geçim için iş kovalamıştır. Bir ara yakaladığı sefirlik fırsatını da yine <br>kendine yakışır bir hikayeyle taçlandırır ve kendisini tanıyan herkesin diline düşecek o sayısız <br>kıyafetleri diktirir.<br>Zaman geçer Fahim Bey Saffet Hanım ile evlenir. Adından iş projelerine olan tutkusu <br>başlar.Bunlar için harcadığı çaba ve gösterdiği ciddiyet Fahim Bey'in arkasından deli olduğu <br>söylentilerini yayacaktır. Gönülden inandığı bu işlere yatırımcı bulma ümidiyle kapı kapı gezmiş, iş <br>hanında kendine bir ofis açmış, hatta işleri bilfiil devam ediyormuşçasına hesap kitap dahi yapmıştır. <br>Yazar onun bu hallerini <br>("Fahim Bey halden ziyade istikbalde yaşayan bir adamdı.<br>...<br>Fahim Bey, cidden, kendine mahsus bir hayal aleminde yaşayanbir manyak, bir "mythomane" <br>olmuş değil miydi? o bir ömürdür tahakkuk etmeyen bu işten hala aynı emniyetle bahsetmeye nasıl <br>kuvvet buluyordu?") şeklinde izah etmiştir.<br>Fahim Bey her zaman için büyümeyen bir çocuk gibi çokça umutla yaşamaktadır.Entelektüel <br>yanı kuvvetli ve okumayı pek seven Fahim Bey'in kendisine zıt olan eşi ve onun kendine olan innacını <br>taze tutmak için diraladığını düşündüğümüz iş yerinde başka bir şeyi yoktur. Yazar kendisini iş <br>hanında ziyaret ettiğinde onu uykuda bulur, bana kalırsa Fahim Bey hayatı boyunca uykudadır. <br>Gördüğü pek çok rüyadan bir tanesi tüm çevresi ve kendisine umut olur. Zamanla rüya unutulur fakat <br>onun ısrarı bitmez. Ömrünün son zamanlarında ise ikinci felsefenin hüküm sürdüğü görülür. <br>"Görülüyor ki artık onda pesimizm hakimdir!" diyerek bize bu dönemin başlangıcı haber verilir. Artık <br>ümitleri solmuş ve dostlarının çoğunu yitirmiş yaşlı bir adamdır. Yazar onun ölümü üzerinde durmaz <br>ve genel ölüm kanaatlerinin ardından Fahimn Bey'e hitap ve suallerde bulunur.<br>Ne gazete elden düşmüş, ne cenaze defnedilmiş, hatta belki de kahamanımız ilanı okuduğu <br>koltuktan dahi kalkmamıştır ki Fahim Bey'in hayatı, zihinde varlığının ve ölümünün anlarının <br>muhakemesi edilmiş, bitmiştir. Eğer olsaydı olay örgüsü için anın içinde yarım asır derdim, fakat olay <br>bir çember şeklinde örülmüştür.Şimdi başlar, geçmişe döner ve kronolojik bir anı takibinin ardından <br>bugüne döner.Bu çizilen çemberde ömrün saatini, düşünce aleminden süzülen anılarla birleştirip pek <br>çok yerini çizdiğim bu kitap başlı başına bir zaman imgesi olarak görüyorum. Yazar sanki her bir <br>niteliği, karakteri ve mısrasıyla hayatın geçiciliği, ömrün biticiliğiyle bizleri yüzleştiriyor. Saffet <br>Hanım'ın misafirliğe giderken kurduğu saati gibi süremiz dolunca kalkıyoruz hayat masasından ve bir <br>dostun kalkışına duyulan elemle çeviriyoruz sayfaları. Serüvenine şahit olduğumuz Fahim Bey'e <br>rahmet diliyoruz kitabı kapatırken.</p>
<p></p>
<p>Merve Bilge SERTKAYALI</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Zincir Kıran</title>
<link>https://fikirizleri.com/zincir-kiran</link>
<guid>https://fikirizleri.com/zincir-kiran</guid>
<description><![CDATA[ Vahşi Dünya evrenimizin yeni romanın ilk 3 bölümü ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_68acd02c5e557.webp" length="47072" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 30 Aug 2025 14:12:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hakan  Yurtseven</dc:creator>
<media:keywords>gladyatör arena krallık derebeylik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h2 style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;"><span lang="EN-US">KISIM I – ARENAYA HO</span><span lang="EN-US">ŞGELDİNİZ<o:p></o:p></span></span></h2>
<h2 style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;"><span lang="EN-US">BÖLÜM I </span><span lang="ZH-CN">—</span><span lang="EN-US"> KANLA KURULMU</span><span lang="ZH-CN">Ş</span><span lang="EN-US"> D</span><span lang="ZH-CN">İ</span><span lang="EN-US">YAR: SLAVERIA</span><span lang="EN-US"><o:p></o:p></span></span></h2>
<p style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Slaveria vahşi büyüyle şekillenmiş dört kıtanın kuzey batısında yer almaktadır. Bu topraklar asırlardır karın ve kanın hüküm sürdüğü bir coğrafyaydı. Kuzeyi, yılın büyük kısmını kar fırtınalarıyla geçirirken; güneyindeki valzora toprakları, çamurla yoğrulmuş ılık yağmurların altında çürüyen umutlara ev sahipliği yapıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Slaveria; Zarekh denen, soğuk yüzlü ve kadim geleneklere bağlı merkezi yönetimin boyunduruğu altında nefes alıp veriyordu. Ama Zarekh’in demir elleri her yere ulaşmazdı. Yüzlerce yıldır kendi topraklarında hüküm süren valzora beyleri, yani kladvarlar, dışarıdan itaatkâr görünüp içeride kendi taht oyunlarını oynamayı sürdürüyordu. Kimi şehvetle, kimi korkuyla, kimi ise yalnızca açgözlülükle yönetiyordu halkını.<o:p></o:p></span></p>
<p style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Kladvarlar için güç yalnızca toprakla ya da altınla ölçülmezdi. Güç, bir Dravik'in gözlerinde parlayan öldürme isteğindeydi. Slaveria’nın dört bir yanında kurulan arenalarda, kana susamış halkı bir nebze olsun avutmak adına düzenlenen savaşlarda, bu Dravikler – <span style="mso-spacerun: yes;"> </span>batı krallıklarının verdiği isim ile gladyatörler – adeta tanrıların lütfuna dönüşmüştü. Bazıları tek başına on adamı devirirdi, bazıları ise zincirlenmiş doğaüstü yaratıkların sırtında arenaya çıkar, büyüyle kanı birbirine karıştırırdı.<o:p></o:p></span></p>
<p style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Ama zafer her zaman kanla gelmezdi. Slaveria’nın sokaklarında her gün binlerce çocuk aç yatıyor, çamurun içindeki ekmek kavgasında anneler kızlarını satıyordu. Ticaret yolları, Zarekh’in gölgesinde kalan birkaç büyük valzora arasında sıkışıp kalmıştı. Zenginlik, kulelerde çürürken; sefalet, kulübelerde yaşamaya çalışıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Her zaman böyle değildi bu topraklar, bir zamanlar bolluk ve bereket içindeydi. Bu topraklar dört mevsimi aynı anda yaşadığı için her türlü sebze ve meyve yetişirdi. Vaktiyle hayvanların verimi bereketliydi; sıkça doğururlar, hem yetiştiricisinin yüzünü güldürür, hem de halkın her türlü ihtiyacını fazlasıyla karşılarlardı. Bunun sebebiyle ilgili dedikodular dolaşmaktaydı halk arasında. Bazıları, doğaüstü varlıkların arenalarda eğlence için savaştırılması, kimileri ise Slaveria'nın dağlarında görülen gölgelerin aslında tarihten silinmiş eski bir hanedanın bölge üzerindeki laneti olduğunu iddia ederdi.<o:p></o:p></span></p>
<p style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Ve şimdi, Slaveria’nın bir başka kışı daha yaklaşıyordu. Soğuk, her zaman olduğu gibi ilk olarak halkın kemiklerine inecek, sonra kılıçlar draviklerin ellerinde bir kez daha ısınacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;"><span lang="EN-US">BÖLÜM II </span><span lang="ZH-CN">—</span><span lang="EN-US"> KAN EKME</span><span lang="ZH-CN">Ğİ</span><span lang="EN-US"><o:p></o:p></span></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Slaveria’nın kuzeybatısında yer alan Gerun Valzora, o sabah yine erkenden uyanmıştı. Şehrin kalbindeki taş arena, güneş henüz ufukta belirmeden kapılarını aralamış, halk çoktan sıralara dizilmişti. Çamura bulanmış ayaklarıyla sürüklenen yığınlar, bir lokma ekmeğe hasret geçirdikleri gecenin öfkesini, birazdan akacak kanla dindirmeye hazırlanıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">“Bugün üç Dravik dövüşecekmiş,” diye fısıldadı yaşlı bir adam, yanındaki oğlunun kulağına. “Biri ilk kez arenaya çıkacakmış. Dağ okullarındaymış... Görenler gözlerini kurt gözlerine benzetmiş.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Arenanın altındaki loş hücrelerde ağır bir demir kapı gıcırdayarak açılır. İçeride, duvarlardan sarkan meşalelerin titrek ışığında genç bir adam sessizce beklemektedir. Zincirleri henüz çözülmemiştir. Bedeni yara izleriyle doludur; ama en derin iz, gözlerinde taşıdığı sessizliktir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Adı Kael'di. Sekiz yıl boyunca Tarnoch Valzora’da askerlik yapmıştı. Zorunlu hizmeti tamamladığında gidecek bir yeri yoktu; kalmıştı. Yıllar içinde, kladvarın zalim yönetimi bölüğündeki askerlerin canına tak etmişti. Bir ay önce bir kladvara karşı isyan başlattılar. Bölüğün çoğu ölmüştür, kendisi ise sağ kaldığı için “şanslı” sayılarak bir Dravik okuluna satıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Bir ay boyunca eğitildi: kılıç, balta, mızrak… Ama ona asıl unutturulmayan şey açlıktı. Aç kalan, yaşamak için dövüşmeyi öğrenirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Kapıdaki görevli sırıtarak zincirleri çözer.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">“İlk kez kana gireceksin çocuk. Ama unutma, bazen kan su gibi akmaz… çamur gibi akar. Alışman gerek.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Kael cevap vermez. <i>Ben kanın her halini gördüm</i>, diye geçirir içinden. Eline uzatılan paslı kılıcı alır, arkasındaki taş geçitten arenaya doğru yürümeye başlar. Yukarıdan yükselen binlerce ses, ayak seslerine karışır. Açlık, kılıcın ucunda bir parça et gibi beklemektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US" style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Halk çılgınca bağırır:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;"><span lang="EN-US">“Kaaaaan! Kaaaaaaan!”</span><span lang="EN-US"><o:p></o:p></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Ve o an, Slaveria’da bir gün daha başlar.</span><br><span style="font-family: 'times new roman', times, serif;">Kan, toprağı sulayacak; sefalet, bir günlüğüne unutulacaktır.</span><o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"><strong><span lang="EN-US" style="font-family: SimSun; font-weight: normal;">BÖLÜM III </span></strong><strong><span lang="ZH-CN" style="font-family: SimSun; font-weight: normal;">—</span></strong><strong><span lang="EN-US" style="font-family: SimSun; font-weight: normal;"> SON NEFES</span></strong><span lang="EN-US"><o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US">Toprak soğuktu. Kael’in yüzü kum zemine değdiğinde, demir gibi sertliğini değil; mezar kadar derin bir sessizliği hissetti. Göğsündeki yara her nefeste biraz daha açılıyor, sanki dışarıya kan değil de anılar sızıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US">Bağrışmalar uzaklaşmış gibiydi. Tribünlerden yükselen çığlıklar, artık rüzgârın uğultusu içinde boğuluyordu. Belki de Kael’in kulakları, çoktan sonsuzluğun sessizliğine teslim olmuştu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US">“Bu muydu?” diye geçirdi içinden. “Bu kadar mıydı? Sekiz yıl boyunca dövüştüm. Bu halk için kanımı akıttım, defalarca. Karşılığı bu muydu? Şimdi alkışlıyorlar… ama beni onurlandırmak için değil. Beni öldürenleri kutlamak için. Kimin için öldüm ben?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US">Karnının altından bir sıcaklık yayılmaya başladı. Kan mıydı, yoksa içinden sızan son direnç mi? Fark etmedi. Gözleri, arenanın açık kubbesine takıldı. Gri gökyüzü ağır ağır karla kaplanıyordu. Kar, usul usul yağıyordu. Kuzeyden gelmişti. Tıpkı onun gibi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US">“İtaat etmemi istediler. Edemedim. Bu alkışlayanlar gibi olamadım. Herşeyi unutturdular ama ben… annemin sesini hâlâ hatırlıyorum.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US">Gözleri doldu, ama ağlamadı. Askerlere ağlamak öğretilmezdi. Ağlayan savaşamazdı; savaşamayan ölürdü. Bugünse… zaten ölüydü. Sadece kalbi, bunu henüz kabul etmemişti. Üstü açık arenanın üzerine usulca kar yağmaya başlamıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US">“Bir daha kar görmeyeceğimi sanmıştım. Ne kadar da komik. Tanrı, onlarca dileğim arasından bunu seçmiş demek…”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US">Bir adım ötede, arenanın kumları hâlâ taze kanla ıslanıyordu. Seyirciler ayaktaydı; çığlık çığlığa, kudurmuşçasına bağırıyorlardı. Onlar için Kael, sadece bir andı. Bir dövüş. Bir ölüm.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US">Ama Kael için bu, bir başlangıcın sonuydu. Son nefesini verirken gülümsedi. Küçük, belli belirsiz bir tebessüm. Kimse görmedi. Belki de dünya, o gülümsemeyi hak etmemişti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US">Kael öldü.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 8.0pt; line-height: 115%;"><span lang="EN-US">O gün… bir Dravik daha arenada can verirken, halk bir günlüğüne yine açlığını ve sefaletini unutmuştu.<o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm 7. Bölüm</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-7-boelum</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-7-boelum</guid>
<description><![CDATA[ Bölüm 7 ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_68ab3d7203b72.webp" length="37462" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 24 Aug 2025 19:27:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>     BÖLÜM 7</p>
<p>                        (UMUT YILDIZI)</p>
<p></p>
<p>Umut, bir yıldız kadar küçük bile olsa, karanlık gökyüzünü aydınlatacak kadar parlaktır.</p>
<p>Yüzüme vuran güneş, pencerenin aralığından sızan rüzgâr yeli içimde koca bir fırtına oluyordu. Hep oradaydı, vardılar. Ancak daha önce hiç bu kadar hüzünle karşılamamıştım. Ne zaman dünyanın güzelliklerine dalsam, onlardan yoksun olan kader mahkûmlarına üzülüyorum. Bu defa da mutluluğumu yarım yaşıyorum. Aslında haftalardır farkında olmadan kendimi kötü düşüncelerle yıpratıyordum. Uykusuz gecelerim artmış, arkadaşlarımla hafta da bir yaptığım eğlenceli toplantılara ara vermiştim. Sanki yüzümde oluşan her gülücük onlara haksızlıktı. Böyle hissetmemem gerekiyordu ama elimde değildi. Ali’nin başından beri haklı olmasına ise tahammül edemiyordum.</p>
<p></p>
<p>Kolarrımı göğsümde bağlamış güneşin sıcaklığını yüzümde hissederken vurulan kapıyla irkildim. Başımı kapı aralığına çevirdiğimde beni mahcup bakışlarıyla Yusuf karşıladı. Yüzünde her daim bu ifade olur, karşımda ezilip büzülürdü. Ona defalarca artık arkadaşız desem de o benim arkadaşlığımı kendine layık görmüyordu. Belli ki çocukluğundan beri hor görülüp ötelenmişti. Diğer mahkûmlarla karşılaştırıldığında o yalnızdı, kimsesiz.</p>
<p>“Gelsene Yusuf” diyerek gülümsediğimde çekingen adımlarla gösterdiğim boşluğa oturdu.</p>
<p>“Ee nasılsın bakalım bugün?” </p>
<p>“İyiyim doktor hanım. Sen nasılsın?” diye sordu çekinerek. Gelişme vardı. Artık beni de soruyordu.</p>
<p>“İyiyim. Teşekkür ederim Yusuf. Ee verdiğim görevi yaptın mı?”</p>
<p>“Yaptım” diyerek hevesle elini cebine attı. Masanın üzerine tesbihleri bırakırken yüzündeki heyecan görülmeye değerdi. </p>
<p>“Hepsi harika görünüyor. Ellerine sağlık”</p>
<p>“Şimdi sen bunları satabilecek misin doktor hanım” diyerek sordu heyecanla.</p>
<p>“Tabii ki. Ama bak aklıma ne geldi. Senin gibi bazı mahkûmlara da bu tür el becerisini geliştirebilecek görevler verdim. Ailelerin katılımının da olduğu küçük bir kermes yapabiliriz. Orada satabiliriz, ne diyorsun?”</p>
<p>Yüzündeki gülümseme solarken tereddütlü bakışlarını bana çevirerek, “Böyle bir şeye izin vereceklerini sanmıyorum.” Diye mırıldandı umutsuzca. Ama beni tanımıyordu.</p>
<p>“Sen orasını bana bırak” dedikten sonra çantamdan bir poşet çıkarıp önüne koydum. </p>
<p>“Bunlar yeni boncuklar. Sen yapmaya devam et gerisini ben hallederim.” Dedim güven vererek. Başını eğmiş kucağındaki ellerini izlerken sessizdi. Saniyeler sonra belki dakikalar… Dolu gözlerini bana çevirdi. Yüzüm endişeyle kasılırken yanlış bir şey söylemiş olmaktan korkmuştum. Ama o beni hüngür hüngür ağlatacak bir şey söyledi.</p>
<p>“İyi ki geldin abla. Ölümden önce seni tanıdığım için mutluyum.” Gözleri buğulanan ben miydim yoksa o mu, emin değilim ama yutkunamadım. Birinin hayatında bir anlam olmak kelimelere sığmayacak kadar yoğundu. Ali’nin saçtığı negatif enerjiden sonra iyi gelmişti. Vazgeçmenin eşiğine gelmişken ise yıkılmaz bir güç vermişti. Yüzüm tebessümle büyürken onun bakışları kapı ile benim arasında gidip geldikten sonra masaya eğilmişti. Sanki başka birinin duymasını istemeyerek fısıldadı: “Senden bir iyilik istesem doktor hanım. Çok mu ileri gitmiş olurum?” diye sordu tereddütle. Kaşlarım merakla çatılırken devam etmesini bekledim. </p>
<p>“Emir çok hasta ama tedavi ettiremiyoruz.”</p>
<p>“Neden? Cezaevinin reviri var.”</p>
<p>“Daha önce Emir’i götürdüler ve günlerce işkence ettiler. Geldiğinde çok kötüydü, uzun bir süre yatağından çıkamadı. Az kalsın ölüyordu ama gardiyanların umurunda olmadı ölüme terk ettiler kardeşimizi.” Derken sesi titriyor benim ise duyduklarım ile kanım donmuştu. </p>
<p>“Belli ki daha zamanı değildi, Allah onu bize bağışladı ama koğuşta o zor nefes aldığı süre boyunca yas havası vardı. Çoktan ölmüş gibi…” Duraksayan adam zorlukla yutkundu. Belli ki o günleri yeniden hatırlamış koca bir taş olup oturmuştu içine. Ben ise sadece hayal edebiliyordum. Hayali bile nefesimi keserken onlar yaşıyordu. O konuşurken kendimi sıktığımı kaslarımın ve çenemin ağrısından anlamıştı. Derin bir nefes alıp, “Müdür Bey’in haberi yok muydu? O sizi çok seviyor, böyle bir konuda ihmalkâr davranacağını sanmıyorum” Aklıma takılan konuyu sorunca yüzünde acılı bir tebessüm oluştu.</p>
<p>“Müdür babam!” derken bile sesindeki tını yüreğini çıkarıp masanın üstüne koyuyordu sanki.</p>
<p>“İşkencelerden ölmediysek onun sayesinde. O bizim babamız ama onun da gücünün yetmediği şeyler var. Bu hapishanenin müdürü sözde ama üzerimizde hiçbir söz hakkı yok. Savcı olacak o şerefsiz canına okuyor. O yüzden sana geldim ya. Müdür baba eli kanda olsa Emir’e en iyi doktorları bulur ama o savcı olacak adam buralardan sürülmesi için her şeyi yapar. Yenisi kim bilir neler eder. Onların gözünde oksijen israfıyız artık. Allah için yardım et doktor hanım. Bu cezaevinin gardiyanlarının %)90’ı savcının adamı. Bize yardım eden memurda izinde. Koğuştan revire diye alırlar, hücreye atarlar kardeşimizi. Aç susuz bırakıp acı çekerek ölmesini beklerler. Sonra da tedavi işe yaramadı öldü derler. “ </p>
<p>Duyduklarım aklımın alamayacağı kadar dehşet vericiyken yutkunmakta güçlük çekiyordum. Neydi bu? İnsanlığı nereden sonra kaybetmiştik?</p>
<p>“Peki, ben ne yapabilirim?” diye sordum.</p>
<p>Yusuf’un gözlerindeki umut kırıntılarıyla yüzleşirken içimde çakan öfke ve çaresizlik rüzgârı aynı anda esti. Ne yapabilirdim? Yalnızca sistemin bir parçasıydım, ama bazen parçalar da yer değiştirerek düzeni bozabilirdi. Gözlerimi Yusuf’tan ayırmadan bir süre düşündüm.</p>
<p>“Sen tedavi etsen, doktor hanım?” diye sordu heyecanla.</p>
<p>“Fiziksel hastalıklar konusunda müdahil olamıyorum, benim alanım değil,”dediğimde yüzündeki heyecan yerini çaresizliğe bıraktı. Tam o anda, aklıma düşen bir ihtimalle gözlerim parladı. </p>
<p>“Emir’i revire değil, gözlem odasına aldırmamız lazım,” dedim yavaşça. Sanki duvarlar bile bizi dinliyordu. Yusuf başını kaldırdı, merakı gözlerinden okunuyordu.</p>
<p>“Psikolojik bir sorun şüphesiyle… psikoz riski. Halüsinasyonlar gördüğünü, saldırganlaştığını söyleriz. Müdür Bey’in de yardımını almamız gerekecek ama onu arka planda tutmaya çalışırız. Ben onunla konuşurum, Emir’i geçici gözlem altına aldırabiliriz.”</p>
<p>Yüzündeki o kocaman gülümsemeyle bana bakarken, aynı gülümseme benim de yüzüme yerleşmişti.</p>
<p>“Ali abime de söyledim; ‘Yardım edebilecek biri varsa, o da Doktor Hanım’dır.’ Dedim ama senden yardım istememizi istemedi,” dediğinde gülümsemem soldu. Göğsümdeki organ daha hızlı artarken, aynı zamanda kırıldığını da hissediyordum.</p>
<p>“Yardım etmeyeceğimi mi düşündü?” diye sordum, sesimde tereddütle.</p>
<p>“Hayır! Aksine, yardım edeceğinizden emindi. Ama sizi bu işe karıştırmak istemedi.” </p>
<p>Yardım edebileceğime inanması bir anlığına içimi ısıttıysa da, beni yine dışarı bırakmış olması içten içe canımı acıttı. Beni bir türlü kabullenemiyordu. Bu, aylardır hazırlandığım bir sınavdan kalmışım gibi hissettiriyordu.</p>
<p>Emir’e yardım etmek istememin dışında, Ali’ye de kendimi kanıtlama isteğime engel olamıyordum. Sanki onun takdirini kazanmak her şeyden önemliydi. Böyle düşündüğüm için kendime kızsam da, gerçeğim buydu.</p>
<p>“Benim dışarıda güvendiğim bir doktor arkadaşım var. Müdürün onayıyla onu ziyaretçi gibi içeri aldırabilirim. Gözlem odasında Emir’i yalnızca o ve ben ilgileniriz. Gardiyanlar, onun da benim gibi psikiyatrisi olduğunu düşünecek. Tedavisini orada yürüteceğiz. Siz de koğuştaki herkesle birlikte, Emir’i özel odaya aldırmadan önce gardiyanlara onun tuhaf davranışlarından bahsedeceksiniz. Delirdiğini düşünmeliler. Aksi takdirde gözlem altına alınması pek inandırıcı olmaz.” </p>
<p>Yusuf’un gözleri doldu, ama bu kez çaresizlikten değil, yeniden yeşeren bir umutla. </p>
<p>“Sen kanatsız bir meleksin. Bu karanlık dört duvar arasında bir yıldız gibi ışıldıyorsun. Allah senden razı olsun,” derken yüzümün kızardığını hissediyordum. Sonunda birilerinin hayatına dokunabilmiştim.</p>
<p>Sırtımda dünyanın yükü, elimde minicik bir umutla ayağa kalktım. Bu cezaevinin karanlığına inat, küçük bir odayı aydınlatacak bir ışık yakmaya kararlıydım. </p>
<p></p>
<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-1616</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-1616</guid>
<description><![CDATA[ Bölüm 6 ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_68a4827da868d.webp" length="41440" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 19 Aug 2025 16:56:40 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>     BÖLÜM 6</p>
<p>Koğuşta günler hep aynıydı. Beton duvarlarının nemi, demir ranzaların gıcırdayışı, mazgaldan süzülen cılız ışık…Zaman boğuk bir çan gibi yankılanıyordu. Sohbetler aynıydı, kavgalar aynı, hüzünler hep tanıdık. </p>
<p>Ali, sabahnamazından sonra uyuyamamıştı. Emir’in kitabını eline almış, okuyordu. </p>
<p>Küçük Prens</p>
<p>Gerçekten mi? Bu kitaba biraz şaşırmıştı. “Bizim prens, doğru kitabı bulmuş.” Düşündükçe kıvrılan dudaklarına engel olamıyordu.</p>
<p>“Lal perisi…Her hareketini kendi imzası gibi taşıyor,” diye mırıldandı. Ama tebessümü, yüzünden silinmiş dünkü tuhaf bakışmayı hatırlayınca silinip gerilmişti. İçini büyük bir sıkıntı kaplıyor düşünmeden edemiyordu.</p>
<p>“Umarım korktuğum başımıza gelmez Lal Perisi” </p>
<p>Bu ismi ona dün takmıştı. Çünkü esmer adam genç kızı bir Lal Perisine benzetmişti. Bütün hüznünü ve acısını içine atıyor, kimselere göstermiyordu. Aklına doktor geldikçe onu bu isimle anıyordu. Sanki onu düşünmeyi bırak anması bile yasaktı. Korkuyordu. Yaşanmaması gereken bir kaderi yaşamak ve yaşatmaktan ödü kopuyordu.</p>
<p>Üst ranzadaki Yusuf öksürüp boğazını temizlediğinde daldığı karmaşık düşüncelerden çıktı.</p>
<p>“Ulan, bahar geldi sandık da ciğere kış çökmüş gibi,” dedi horoz gibi bir sesle.</p>
<p>Ali hafifçe gülümseyip elindeki kitabı yastığın altına koyup yataktan kalktı. Kahvaltıdan sonra kendini yatağa geri atan Yusuf ile hasta olacağını anlamıştı. Gerçi Emir de hâlâ uyukluyordu.</p>
<p>“Üşüttün herhalde. Gece açık bıraktın camı, söylemiştim sana.” </p>
<p>“Açmazsam nefes alamıyorum ulan. Zaten içerisi mahşer gibi.” Diye homurdanmaya devam eden adam ile gözlerini devirdi Ali. Emir de onun yüzünden hasta olmak üzere olduğunu düşünüp içten içe kızmıştı. Onların ranzası camın dibindeydi. Kendisi de Emir’in alt ranzasının hemen yanındaki ranzada uyuyordu. Emir yatağından kıpırdanırken boğuk sesiyle homurdandı.</p>
<p>“Yusuf abi, bir sabah da sessiz ol uyuyalım. Her sabah yurttan sesler korosu gibisin”</p>
<p>“Ulan sen daha uyuyor musun? Kahvaltıya kalktın mı sen?”</p>
<p>“Ben uyuyorum çünkü daha küçüğüm. Annen seni hiç,‘uyusun da büyüsün’ diye uyutmadı mı?” diye söylenirken iki adamın yüzüne de hüzün bulaşmıştı.</p>
<p>“Bırak uyusun Yusuf, geç saate kadar kitap okudu.”</p>
<p>“İyi madem” diye mırıldanan Yusuf ile gardiyanın düdük sesi duyuldu.</p>
<p>“Bahçe molası, 10 dakika!!”</p>
<p>Ali başını Yusuf’a çevirip ceketini üstüne geçirirken, “Bugün çıkma sen hastasın zaten, dönünce görüşürüz.” Diyerek omzunu sıktı.</p>
<p>“Gene solcularla mı bakışacaksın?” diye sordu kinayeyle.</p>
<p>“Dert aynı olunca konuşulacak çok şey oluyor,” dedi Ali.</p>
<p>“Hıh. Sen böyle böyle yoldan çıkacaksın haberin yok.” Diye alayla homurdandı.</p>
<p>Ali omzunu silkerken bahçeye çıkmadan önce camın önünde durdu. Güneşli bir gün değildi ama ağaçların yapraklarını uçuran rüzgârın kanatlarında özgürlük vardı. Demir kapı açıldı. Birkaç mahkûm önden dışarı fırladı. Ali ağır adımlarla peşlerinden yürüdü.</p>
<p>Bir ağacın çiçekleri hapishane bahçesinin büyük duvarlarını aşıp uçuşurken dudakları kıvrıldı. Baharı en çok bu yüzden severdi. Gökyüzü ve sokaklar çiçek yaprakları dile dolardı. Hepsi sıcak kar tanelerine benzerdi. Bakışları bu defa bahçenin sağ duvarındaki köşede Mehmet’i buldu. Elinde buruşmuş bir sigara, ucunu yakmadan dudaklarının arasına bırakıp geriye yaslanmıştı. Göz ucuyla ona doğru yaklaşan Ali’yi görünce dudaklarında memnun bir gülümseme ulaştı. Bu soğuk dört duvar adam gibi adamlarla çekilir oluyordu. Güzel bir adam görmek bütün dertlerini unutturuyordu. Ali, ona doğru yürürken aralarındaki birkaç metre mesafeyi sessizce geçti. Oturmadı ama yanındaki duvara yaslanıp ellerine ceplerine koyup gülümsedi. </p>
<p>“Selamın aleyküm, yoldaş”</p>
<p>Mehmet başını eğdi, sigarayı kulağının arkasına sıkıştırdı.</p>
<p>“Aleyküm selam, Ali kardeş. Yoldaşlık kolay iş değil, sırtını dönünce konuşan çoktur.”</p>
<p>“Aynı yolun yolcusuyuz neticede. Aynı yol, aynı son… Yoldaş olmak için başka gerçek sona gerek var mı?” Diyerek omuzlarını salladı Ali. Mehmet işte bu yüzden Ali’yi kendi yoldaşlarından daha çok seviyor, saygı duyuyordu. Ali boş konuşmazdı. Onun ağzından çıkan her sözcüğün değerli bir anlamı vardı.</p>
<p>“Ayrıca, Sırtını döndüğünde konuşan kendini kolay kolay saklayamaz. Bit metre uzaktan anlarsın kaypak olduğunu. O yüzden kulağın değil, kalbin açık olacak.”</p>
<p>“Kalp de kandırır bazen Ali kardeş, Bazen cellat bile şefkatle vurur baltayı.” </p>
<p>“Ben baltayı tutan olmadım hiç. Ama bazen baltanın düşeceği başla, o baltayı tutan arasında kalırsın.” </p>
<p>Bir süre ikisi de sustu. Bazen keşke Ali ile dışarıda karşılaşsaydım dediği anlar olmuştu. Belki iyi dost olurlardı. Ama sonra Ali’nin söylediği gibi arada kalmak istemezdi. Belli ki kader onlar için en hayırlı sonu yazmıştı. Kırıp dökmeden ölüme el ele gideceği gerçek bir dost. Yoldaş diyemiyordu ona çünkü ne yoldaşlar görmüştü sırtından bıçaklayan. Mehmet, bu adamı onların arasına koyamıyordu. Kendince yakıştıramıyordu. Aynı dili konuşmak böyle bir şeydi işte. Mehmet kendini açıklamak zorunda kalmıyordu. Ali, o söylemese de ne demek istediğini hep anlıyordu.</p>
<p>Bahçede ayak sesleri, uzak bir köşede tartışan iki mahkûm onların sessiz sohbetine zarar veremiyordu.</p>
<p>“Sen hâlâ Nazım okuyor musun?” diye sordu Ali.</p>
<p>“Her gün bir dize gizli gizli. Okumazsam unuturum. Unutursam kim olduğumu da unuturum. Burada unutmam için her şeyi yapıyorlar, o ayrı.”</p>
<p>“Bizimkilerden çoğu sevmez. Düşman gibi görürler. Ama ne yaptığına değil, kelamına bakmak lazım. Bazı sözler adamı değil, davasını anlatır.” Diye söyleyen Ali ile bakışlarını esmer adama çevirdi Mehmet. Yüzündeki gülümsemeye mâni olamazken ağır hareketlerle ayaklandı. Bakışlarını Ali’ye çevirdi. Sanki sözlere gerek yok gözlerimden anla der gibi bakıyordu sonra tereddütle elleri Ali’nin omzuna değdi. Dostça hafif sıkarken, “Ah be Ali kardeş. Hayatım boyunca senin gibi bir yoldaş aradım yanıma ama kısmet, bulamadım. Kaderin cilvesi bu ya… Ölüme giderken getirdi seni bana.” </p>
<p>Gardiyanın sesi yükseldi.</p>
<p>“Bahçe molası bitti!”</p>
<p>Mehmet son kez sevgi dolu bir gülümseme ile esmer adama bakıp elini cebine attı. Buruşturulmuş bir kâğıdı uzattı. </p>
<p>“Dün gece yazdım. Şiir değil ama… belki okursun” diyerek omzunu pat patladıktan sonra gardiyana doğru yürüdü. </p>
<p>“İnsan en çok sustuklarını yazar be Yoldaş Mehmet” diye arkasından mırıldanarak buruşmuş kâğıdı cebine koydu.</p>
<p></p>
<p>Koğuşa geri döndüğünde hâlâ uyuyan Emir ile kaşları çatıldı. Yanına yaklaşarak dizlerinin üzerine çöktü. Anlındaki ter yüzündeki kızarıklık endişelenmesine neden olurken avucunu yüzüne değdirdiğinde tenindeki sıcakla irkilip ellerini çekti. </p>
<p>“Ne oldu?” Durmuş’un sesiyle bakışlarını yanındaki abim dediği adama çevirirken endişesini saklayamadı.</p>
<p>“Ateşi var.” </p>
<p>Durmuş çatılan kaşlarıyla çocuğun anlına ellerini koydu. Yüzü sıkıntıyla kasılırken çaresiz bakışlarını Ali’ye çevirdi.</p>
<p>“Bugün Kadir izinli. Diğer gardiyanlarında umurunda olmaz.”</p>
<p>“Ne oluyor?” Araya giren meraklı bakışlara dönen iki adamın yüzünden her şey okunuyordu.</p>
<p>“Ateşi var.”</p>
<p>“Siktir! Benim yüzümden mi?” diyerek endişeli bakışlarını çocuğun yüzüne değdirdi Yusuf.</p>
<p>“Günlerdir halsizdi zaten.” </p>
<p>“Müdür baba…”</p>
<p>“Onu bu işe karıştırmayalım. Başı bizim yüzümüzden yeterince ağrıyor. Savcı bir gölge gibi her hareketini, ilk fırsatta göndermek için takip ediyor. O fırsatı eline vermek olmaz.”</p>
<p>“Oha budum!” diye heyecanla atılan Yusuf ile iki bedende ona döndü.</p>
<p>“Bugünkü seans sırası ben de. Doktora çıtlatsam, bir şey yapabilir mi?” diye soran Yusuf ile esmer adamın kaşları çattı.</p>
<p>“Olmaz öyle şey. Onun yardımı dokunmaz bize”</p>
<p>“Niye olmasın… En azından ilaç tedarik edebilir bize.”</p>
<p>“Katılıyorum. Tek umudumuz doktor bacı” diyen Yusuf ile sıkıntılı bir nefes verdi.</p>
<p>“Emir bu sefer atlatamaz Ali kardeşim.” Diyen Durmuş abi esmer adamın omzunu sıktı. Daha önce de böyle hasta olmuş, idam sehpasından önce hastalık alıp götürmek üzere yakalarına yapışmıştı. Emir’i aylar önce işkence için aldılar ve geri döndüğünde birçok şeyini kaybetmişti. Bunlardan biri de sağlığıydı. Şimdi ne zaman basit bir grip bile geçirse, Emir için ölümcül oluyordu.</p>
<p>“Haklısın abi” diyerek yeniden kardeşinin önünde diz çöktü. Saçlarını şefkatle okşarken titreyen ellerine acı dolu bir bakış attı. Vallahi de billahi de kendi için bir an bile korkmamıştı, ama söz konusu sevdikleri olunca korku bir canavar gibi karanlıktan çıkıp esmer adamı sobeliyordu.</p>
<p>“Şimdi tek umudum sensin Lal Perisi.” Diye mırıldandı sessizce.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaybolan Masum Ruhların Gittiği Yer</title>
<link>https://fikirizleri.com/kaybolan-masum-ruhlarin-gittigi-yer</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kaybolan-masum-ruhlarin-gittigi-yer</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_689bb01456f79.webp" length="18540" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 23:50:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>esmayildirim</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span>1.Bölüm - Terkedilmiş Sokaktaki Ev</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Küçük Nazlı, pastanenin vitrinindeki binbir çeşit pasta ve kurabiyeye özlemle baktı. Birkaç gündür midesine restoran artığı kuru ekmek parçalarından başka bir şey girmemişti. Geceleri karnının gurultusu öyle yüksek sesle çıkıyordu ki bir türlü uyumasına izin vermiyordu. Kuytu bir sokağın köşesine yaptığı karton evinin içine işleyen buz gibi soğuk da cabasıydı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Vitrine dalmış seyrederken dikkatini çeken başka bir şey, tatlıların görüntüsünü arka plana itti. Camda saçları kirden keçeleşmiş, yüzü is lekeleriyle kararmış ve gözlerinin ışığı sönmüş bir kız ona bakıyordu. Yabancıladı biraz. Neye benzediğini unutmuştu sanki. Belki de hatırlamak istemiyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kendini bildi bileli sokaklardaydı. Çok uzakmış gibi gelen bir geçmişte, ona bakan bir halası vardı galiba. Karnını doyuran, sıcak bir yatak veren, korktuğunda kucaklayıp teselli eden… Belki de kendi yarattığı güzel bir hayâldi. Gerçek olsa bile dedim ya, çok uzak bir geçmişte.    <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Dilenmeyi sevmiyordu. Mendil satarak kazandığı bir iki kuruş onu zar zor hayatta tutsa da insanların bakışını değiştiriyordu. Tiksinti yerine merhamet okuyordu Nazlı gözlerinde. Dilenmeyle arasındaki o küçücük fark işte buydu. Kaç gündür mendil satamamıştı ama. Yamalı ceplerinde bir kuruş bile yoktu. Karnı yine guruldadı. Ve gözlerini devirip vitrinin önünden yürüyerek geçti. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Az ileride annesinin elinden tutmuş küçük bir kız çocuğu yapmacıktan ağlıyor, bir yandan da “Anne, o bebeği al bana, ”diye bağırıyordu. “Hayır, hayır! Şerbet’i istiyor olamaz,” diye korkuyla geçirdi içinden Nazlı. Koşarak yanlarına gitti ama cesaret edip de fazla yaklaşamadı. Oyuncakçı dükkanının önünde durmuş, neredeyse kendi boyunda, sarı saçlı bir bebeği işaret ediyordu kız. Nazlı’nın en sevdiği Şerbet’ini. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İlk, pembe kurdelelerle süslenmiş, kıvırcık, altın sarısı saçlarına vurulmuştu. Maviş gözleri sevecen bakıyordu. Vişne kırmızısı dudakları tatlı bir gülümsemeyle aralanmıştı. Kurdeleleriyle eşleşen şahane bir elbisesi ve siyah rugan ayakkabıları vardı. Nazlı hemen hemen her gün oyuncakçının önünde durup vitrindeki bebeği seyrederdi. Bir süre sonra arkadaşı olarak görmeye başlamış, hatta ona Şerbet ismini koymuştu. Kimsenin görmediği zamanlarda kısık sesiyle onunla sohbet ederdi. Nazlı söyler, Şerbet dinlerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Endişeyle anne-kızın dükkana girişini seyrederken bir iki adım daha yaklaşıp son kez Şerbet’e vitrinden baktı, ta ki yanında bir el belirip onu alana kadar. Nazlı’nın kalbi birkaç yerinden kırılmıştı. Hüzünle bakışlarını az evvel Şerbet’in olduğu yere dikmiş, sevgili arkadaşını kaybetmenin yasını tutuyordu.  Artık o, ismini bilmediği başka bir kızın elinde ruhsuz bir oyuncaktan başka bir şey değildi. Anne-kız dükkandan büyük bir kutu ile çıkıp sokağın sonunda kaybolana kadar Nazlı onları ölesiye bir nefretle izledi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Sonra kederle deli gibi sokaklarda koşmaya başladı. Kendini bilmez bir şekilde gezinip duruyor, bir yandan da sayıklıyordu. “Beyaz papatyalar, sıcak ekmek, kuş cıvıltısı.” Kalbinin bir odacığına kilitlediği bütün güzel düşüncelerini ortaya saçmıştı. Korktuğunda ya da üzüldüğünde hep bunu yapardı. Ama bu sefer yaralı kalbinin acısını bir türlü dindiremiyordu. Bir ara durup gökyüzüne baktı. Kara bulutlar her tarafı kaplamış yaklaşmakta olan fırtınayı haber veriyordu. Nazlı telaşla etrafına bakındı ve normalde dolaştığı yerlerin çok uzağında olduğunun farkına vardı. Herşey çok yabancı gelmişti. Bir an önce geri dönmesi gerekiyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Birkaç adım daha atmıştı ki erken kararan hava bembeyaz bir şimşekle aydınlandı. Arkasından göğü yırtarak gelen sesi ise Nazlı’yı o kadar ürkütmüştü ki olduğu yerde donakaldı. Sonra bir daha çaktı ve bir daha. Her defasında korkuyla titredi. Bir yağmur damlası burnuna çarptı önce. Deli gibi esen bir rüzgar sokaktaki bütün yaprakları üstüne doğru savurdu. Sonrasında gelen sağanak yağmur var gücüyle onu kovalamaya başladı. Çaresizce koşuyordu. Sırılsıklam olmuş, soğuk iliklerine kadar işlemişti. Sığınacak bir yer arıyordu. Ama tanımadığı sokaklar, karanlık ve bir türlü durduramadığı titremesi içindeki paniğin daha da yükselmesine sebep olmuştu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İki yanı ağaçlık olan dar bir sokağa attı kendini. Karanlığın ilerisinde zayıf bir ışık görmüştü. Bir kelebeğin aleve doğru çekilmesi gibi Nazlı da istemsizce ışığa doğru yürümeye başladı. Sokağın sonunda ardına kadar açık, paslı demir kapıların gerisinde üç katlı koca bir konak tekinsiz yükseliyor, yıldırımlar tepesinde belirdikçe silueti gökyüzüne kazınıyordu. Nazlı’nın gördüğü ışık alt katın bir penceresinden sızmaktaydı. Onun haricinde burada birilerinin yaşadığına dair hiçbir iz yoktu. Titremesini durdurmak için kollarını birbirine kavuşturarak demir kapılardan geçti. Kendini uzun zamandır bakım görmediği için vahşileşmiş bir bahçenin içinde bulmuştu.  Az ilerdeki ön kapının sahanlığında yağmurdan korunmayı planlıyordu. Kapıya giden mermer merdivenlerden tedirgince çıktı.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Tepeye vardığında şaşırmıştı. Uzaktan baktığında kapalı olduğuna yemin edebilirdi kapının. Ama şimdi aralanmıştı. Nazlı çekinerek içeri göz attığında geniş bir salonda yanan şömine ateşini gördü. Sıcaklığı aralıktan yüzüne çarpınca bir tel gibi gerilmiş olan bedeni azıcık da olsa gevşemişti. Eliyle kapıyı iterek içeri girdi ve arkasından kapattı. Dışarıdaki fırtınanın bütün sesleri anında kesiliverdi. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Etrafta kimsecikler yok gibiydi. Uzun süre kullanılmamış gibi her şey ve her yer toz ve örümcek ağlarıyla kaplıydı. Öyle görünüyordu ki ölü gibi duran bu evde tek canlı şey şöminede yanan ateşti.  Nazlı tedirgin adımlarla ateşin başına giderek soğuktan neredeyse donmuş olan bedenini ısıtmaya çalıştı. Alevlerin sıcaklığı onu sarmaladıkça yavaş yavaş kendine geldi. Şimdi daha iyi hissediyordu. Aklı başına gelince merak etti. Bu ateşi kim yakmıştı acaba? Belki de kendi gibi sokakta kalmış biri ısınmak için yakmıştır diye düşündü ama her kimse etrafta ona dair bir iz yoktu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bir süre sonra düşünceleri kayarak yine Şerbet’e gitti. Onu kaybettiğine hâla inanamıyordu. Ama aslında hiç onun olmamıştı ki. Sadece olduğuna inandırmıştı kendini. Farkına vardığı bu gerçeğin  üzüntüsüyle omuzları düşerken birden sırtındaki tüyler diken diken oldu. Sanki bir şey hızla arkasından geçmişti. Nazlı korkuyla döndü. Ama hafifçe aydınlanmış olan salonda ondan başka kimse yoktu. Sonra bir çocuğa aitmiş gibi gelen bir gülme sesi duydu. Salonu diğer odalara bağlayan bir sürü kapının sıralandığı koridordan gelmişti. Biraz daha yaklaşınca birini hayal meyal gördü. Ama pembe kurdeleli o altın sarısı kıvırcık saçları nerede olsa tanırdı. Şaşkın bir şekilde seslendi. “Şerbet?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Cevap veren olmadı. Nazlı yarı karanlık koridorda kendi gölgesini önüne alarak yürümeye başladı. Şerbet’in girdiğini düşündüğü kapının önüne gelince durdu.  Elini tereddüt ederek tokmağa uzattı ve bütün cesaretini toplayarak çevirdi. Kapı gıcırdayarak açılmıştı ki yine o gülme sesini duydu. Daha ilerdeki başka bir kapıdan gelmişti.  Nazlı o tarafa yöneldi. Elini tam kapı koluna koymuştu ki bu sefer de koridorun sonundaki dar merdivenlerden gelmişti ses. Korkusu artarak on-on beş basamaktan oluşan merdivenlerin başına kadar geldi.  Ucunda tek bir kapı vardı. Fakat onu da açacak cesareti bir türlü kendinde bulamıyordu. Sonra kapı kendiliğinden aralanıverdi. Karşısında kanlı canlı bir kız çocuğu belirmişti. Porselenden yüzü ve elleri yoktu ama Nazlı onun Şerbet olduğundan emindi. Sarı saçları, maviş gözleri, vişne kırmızısı dudakları, elbisesi ve ayakkabısına kadar aynıydı. Nazlı’ya gülümsedi ve tekrar kayboldu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Nazlı bütün korkularını bir anda unutup arkadaşını tekrar görmenin verdiği şaşkınlık ve buruk bir sevinçle bir çırpıda merdivenleri inerek kapıyı sonuna kadar açıp içeri girdi. Tuhaf bir odayla karşılaşmıştı. İçi binbir çeşit oyuncakla doluydu. Tam ortada bir çay takımı ile süslenmiş, alçak ve  yuvarlak bir masa duruyordu. Üzerindeki şamdanlıkta yanan mumun aleviyle aydınlanmıştı oda. Masanın gerisinde ise Şerbet ayakta durmuş onu bekliyordu. Gözlerinde garip, sabırsız bir pırıltı vardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Nazlı sordu. “Şerbet? Bu gerçekten sen misin?” Sesi titriyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Şerbet gülümseyerek cevap verdi. “Evet Nazlı. Ben de seni bekliyordum. Sonunda geldin.” Bir yandan da Nazlı’ya yaklaştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>“Ama sen gerçek gibisin, nasıl oldu bu?”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>“Beni senden ayırdıklarında çok üzüldüm. Seni çok özledim, yanında olmak istedim. Sonra nasıl olduysa canlandım birden. Bu bir mucize olmalı. Kaçtım o kızdan. Seni ararken de şans eseri yeni arkadaşlar edindim.” Etrafındaki oyuncakları gösterir gibiydi. Gözlerinin içi gülerek “Sonunda beni bulacağını biliyordum,” dedi ve ellerini Nazlı’ya doğru uzattı. Nazlı bir adım daha atarak arkadaşının ellerini tuttu. Sıcacıktı. Bu gerçekten bir mucize olmalıydı. Bir damla sevinç gözyaşı kirpiklerinin ucuna kadar geldi. Artık yalnız değildi.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ama Şerbet’in elleri boynuna dolanırken bir şeylerin ters gittiğini çok geç fark etti. Önce göz bebekleri kayıp geriye çekildi. Sonra sarı saçları kuruyup kafasına yapıştı. Elbisesi kaybolup altında bir yılana benzeyen pullu bedeni ortaya çıkardı. Nazlı’nın kalbi korku ve dehşetle sıkıştı. Karşısındaki şeyin Şerbet olmadığını anlamıştı. Artık sadece yaşadıklarının gerçek değil, bir kabus olması için dua ediyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>‘Çikolatalı pasta, bonibonlu kurabiye, çilekli dondurma.’ Bu dehşet kabustan uyanmak için ümitsizce aklından geçen güzel düşüncelerini saymaya başladı. ‘Gökkuşağı!, Atlıkarınca! Yavru kediler!’ Canavarın boğazına dolanmış mumsu, yapışkan elleri daha da sıkmaya başladı. Karnı uzun süredir açtı çünkü. Avına yaklaşırken sabırsızlanmaya başlamış, gerçek şekline döndüğünün farkına bile varmamıştı. O kadar uzun  zamandır bekliyordu ki, tuzağına düşmüş olan bu insancığın karşısında onun için anlamsız olan kelimeleri sıralaması bir şey ifade etmiyor, için için gülüyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>‘İşe yaraması gerekiyor! Beni kabustan uyandırması gerekiyor!’ diye içinden geçirdi Nazlı. Ama nerden geldiğini bilmediği bir sürü iğrenç kol güçsüz bedenini sarmaya başlamıştı. Kımıldayamıyordu. Canavar korkunç sesiyle kulağına fısıldadı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>“Bizimle kal Nazlı. Söz bir daha hiç üşümeyeceksin. Hiç aç kalmayacaksın. Burada hepimiz çok mutluyuz. Bize katılırsan sen de mutlu olacaksın.”<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Balçık akan ağzı derin bir çukur gibi açıldı. Etrafa yayılan çürümüşlüğün kokusuyla küçük kız bayılmıştı. En son hatırladığı şeyse çukurun içindeki cehennemi hatırlatan alev yumağıydı. <o:p></o:p></span></p>
<p><span>Önce başını yuttu. Sonra bedeni ve ayakları derken Nazlı’nın bedeni masum ve yalnız ruhuyla beraber bu dünyayı sonsuza dek terk etti. Doymanın verdiği tatminlikle sakinleşti canavar.  Bir sonraki avı, kaybolduğunu kimsenin fark etmeyeceği başka bir zavallı ruh, kapısına gelene kadar kendi boyutuna çekilerek sabırla beklemeye devam etti.</span><span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ODA 10</title>
<link>https://fikirizleri.com/oda-10</link>
<guid>https://fikirizleri.com/oda-10</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_689afc0d33258.webp" length="73652" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 11:32:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>Meral YILDIRIM</dc:creator>
<media:keywords>MAKET</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: 10.0pt; text-align: center; line-height: 115%;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">ODA 10<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: 10.0pt; text-align: center; line-height: 115%;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Satrancımı doğru oynamalıydım. Bir piyon bir de atımı feda etmiştim. Artık şah ve mat demenin zamanı geldi sanırım.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: 10.0pt; text-align: center; line-height: 115%;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 10.0pt; line-height: 115%;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Tanrının cevabını bulmuştum. Benim bu durumdan kurtulmam için tekrar 20’li yaşlara gitmem gerekiyordu. Bu küçücük bedenimle benim gücüm hiçbir şeye yetmezdi. Geleceğe gidip bazı durumları değiştirebilirsem belki geçmişi de değiştirebilirdim. Şimdi diyeceksiniz ki; geçmiş değişirse gelecek değişir. Ben de diyorum ki gelecek değişirse geçmiş zaten değişmiştir. Madem geçmişte bir şey yapmaya gücüm yetmiyor. O zaman gelecekte bunu başarabilirim. Bunun için elimden geleni yapmalıyım. Şimdi tüm sorun geleceğe ben nasıl gidicem? Düşünüyorum da her şey odalarda olup bitiyor. O odalardan öyle birini bulmalıyım ki istediğim yere gidebileyim. Birden aklımda bir fikir parladı. Eğer aşağıya olayın olduğu müştemilata girersem belki bir şeyler değişebilir. Oraya girmeyi başarabilirsem diğer çocuklardan bir iz de bulabilirdim. İkinci kata kadar kimseye görünmeden inebildim. Ancak dışarda Esteban ve diğer adamın hala beklediğini biliyordum. Onlara görünmeden müştemilata gitmek için bir yol bulmalıydım. Etrafı kolaçan ederken koridorun sonundaki kırmızı kapı dikkatimi çekti. Bu kapının nereye açıldığı hakkında bir fikrim yoktu. Çünkü her zaman kilitliydi. Parmaklarımın ucuna basa basa koridorun sonuna kadar gittim. Şansımı denemeliydim. Elimi kapı koluna uzattım. Umarım kilitli değildir, diye içimden geçirirken kapı açılıverdi. Tanrının yardımının geldiğini hissettim. Usulca parmaklarımın ucuna basarak kapıdan içeriye daldım. Kapının tam karşısında kocaman bir ayna vardı. Kendimin yansımasını gördüm. Yirmili yaşlara dönmüştüm. Oda rüstik döşenmiş mavi renkli bir odaydı. Taş duvarlarla örülü kasvetli yarı karanlık yarı aydınlık bir yerdi. Kapalı siyah perdelerden zar zor içeri ışık giriyor ve onun aydınlatmasıyla etrafı görebiliyordum. Odanın ortasında büyük bir masa duruyordu. Masanın üstünde üstü açık bir maket vardı. Dikkatlice yaklaştım. Bu maket ev, benim kaldığım yurdun maketiydi. İyice eğildiğimde gördüğüm şeyler beni korkutmuştu. Bu maket canlıydı. İçinde insanları görebiliyordum. Sanki oturduğum yerden sinema seyrediyor gibiydim. Bir sürü oda vardı İlk dikkatimi çeken şey benim az önce içinden kaçtığım odaydı. İçinde rüya gördüğümü sandığım tabutlarla dolu odayı rahatlıkla görüyordum. Sanki yaşadıklarımı tekrar canlı izliyordum. 15 yaşımdaki halimle odanın ortasında oturmuştum. Sonra yan odaya geçtiğimi gördüm. Ve koridora çıktığımı. Tıpkı labirente benzeyen bir maketti. Odalar odalara açılıyordu. Biraz daha dikkatli incelediğimde maketin aşağı katında hemen kapının girişinde dışarda bahçede bir odada tüm çocukları gördüm. Burası müştemilat denilen yerdi. Demek ki düşündüklerim doğruydu. Çocukları buraya hapsetmişlerdi. Ve o yangın burada oluyordu. Dememe kalmadan müştemilatın önünde kızıl sakalın kapıdan içeri ateş attığını gördüm. Çılgınlar gibi bağırmaya başladım. Hayııııır ! Yangını söndürmek istesem de bu garip boyuta müdahale edemiyordum. Odadaki her şey yanıp kül oldu. Sonra kafamı maketin başka bir yerine çevirdiğimde en dip köşede bir odanın üstünde çıkış yazısı olduğunu farkettim. Şimdi her şeyi daha iyi anlayabiliyordum. Benim gelecekte değiştirebileceğim bir şey yoktu. Yanlış düşüncelere kapılmıştım. Ama geleceğe geldiğimde gördüğüm bu manzara bana kaçış yolunu göstermişti. Hemen geldiğim odanın kapısından hızla geri çıktığımda yine yurdun içindeydim ve yine 15 yaşındaydım. Şimdi her şeyi çok iyi planlamalı ve olacak kötü olaylara engel olmalıydım. Artık nelerin olabileceği konusunda bir fikrim vardı. Ne yapacağım konusunda da bir şeyler aklımda oluşmaya başlamıştı. Hızla koridordaki başka bir kapıyı açtım. Bu kapı dışarıya yangın merdivenine açılıyordu. Çıplak ayaklarımla demir merdivenlerden hızla yangın merdiveninden aşağıya indim. Burası binanın arka bahçesiydi. Uzamış otlar, etrafa atılmış çöpler her tarafı kaplamış, bakımsız bir arka bahçeydi. Müştemilatın arka tarafı bu bahçeye bakıyordu. Bu küçük evin ön tarafından içeriye giremeyeceğime göre arka tarafından bir giriş aramalıydım. Dikkatlice etrafa baktım. Arka tarafta küçük bir pencere vardı. Etrafıma bakındım. Üstüne çıkabileceğim bir şey aradım. Hemen köşede eski bir sandık duruyordu . Onu tüm gücümle çekip üstüne çıktım ve pencereye tırmandım. Camı hafifçe ittiğimde açıldı. İçeriye doğru baktığımda tahminim doğru çıktı. Yurttaki çocukların hepsi oradaydı. Kimi acı içinde ağlıyor, kimi kendinden geçmiş bir şekilde yatıyor, kimi de korku içinde etrafına bakınıp duruyordu. Manzara çok korkunçtu. Çocuklarla işleri bitmişti. İstediklerini almışlardı. Şimdi geriye ne varsa yakıp yıkıp adayı terk edip gideceklerdi. Tabi bu benim aklıma gelen ilk düşünceydi. Tüm gücümle pencereden içeriye girmek için tırmandım. Ve içeri atladım. Birazdan Kızıl Sakal buraya gelecek ve içerisini ateşe verecekti. Bir an önce çocukları buradan çıkarmalıydım.<o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ZEHRİN PENÇESİ&amp; 2. BÖLÜM</title>
<link>https://fikirizleri.com/zehrin-pencesi-2-bolum</link>
<guid>https://fikirizleri.com/zehrin-pencesi-2-bolum</guid>
<description><![CDATA[ Zehir gibi aşkın pençesine düşenler asla kurtulamaz...
Ona dokunmak yasaktı. Nefes alışı bile ölümcüldü. Ama bir gece, karanlıkta bana uzanan o ellere direnemedim. Bilmeliydim: Bu aşk değil, bir tuzaktı.

&#039;Beni sevme,&#039; dedi. &#039;Çünkü ben zehirim.&#039; ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_6895faf1174b3.webp" length="22384" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 10 Aug 2025 14:19:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Seyma_Ozkul</dc:creator>
<media:keywords>#karanlıkromantizm #aşk #acı #karanlık #dram #keder #türkçeroman</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p data-p-id="85ce99b1a8b15b9336cc9f10f486e1d0" style="text-align: center;"><b>2 : SUÇLULUK DEPREMİ VE VİCDAN AZABININ SANCISI</b></p>
<p data-p-id="67dc1447f19c6be96e3cd9b1b089eff1">Onu bırakmak, bir uçurumun etrafında dolanmak, her bir adımda dikenli tellerin üstüne tırmanmaktı. Arabama giden uzun patikada attığım her bir adımda, beni daha derine çeken bir şeyler vardı. O hiç arkamda kalmıyor, sanki her bir adımda peşimden geliyordu. Elleri, teni, gözleri ve tüm varlığıyla, beni bir an bile ıskalamadan delik deşik ediyordu. Kafamda cümleleri yankılanıyordu.</p>
<p data-p-id="06ef9c5f4fa16f2e67922213b282f269">Beni sevdiğini söylediği onca an. Bana ait olduğunu söylediği, yaşamın benle bir anlamı olduğunu itiraf ettiği onca zaman.</p>
<p data-p-id="cc8773964c112e6565d8d5f8b8e71174">Yaşam benim için artık karmakarışıktı.</p>
<p data-p-id="f01cc98d038b9368f2a3e070f4d733e2">Anahtarı cebimden çıkarıp tuşa bastığımda kapılar açıldı. Arabamın ön kısmının etrafından dolanarak sürücü koltuğune yerleştiğimde, camın ardından görünen düzlük çorak araziye bakarak derin bir nefes aldım. Başımı direksiyona koydum. Ve ağlamak istedim. Sonsuza kadar ağlamak, hiç durmaksızın kendime yanmak istedim.</p>
<p data-p-id="43a521a301b3123497928dbb639d5d83">Kendime acıyordum çünkü ben onun yaptığı her şeyi, her seferinde affedecek kadar çok seviyordum onu. O ise binbir emekle yaptığım her şeyi tek vuruşta yıkacak kadar değersiz görüyordu beni. Aramızdaki bu farkın temsiliydi adeta şimdi uçurum.</p>
<p data-p-id="ef43b2624945481487abefec117abbf8">Başımı kaldırdım, anahtarı kontağa taktım, arabayı çalıştırdım. Şimdi ağlamak sırası değildi. Tekerlekler gıcırdayarak ve hırlayarak hareket ettiğinde biraz geriledim ve direksiyonu çevirerek şerit boyunca sürmeye başladım.</p>
<p data-p-id="be39ce820636a812451b186278cccec5">Ne yapacağımı bilmiyordum, kafam karmakarışıktı. Sadece hüngür hüngür ağlamak istiyordum.</p>
<p data-p-id="d494b853b6eab819b5cc1eda1eb673f3">Yaklaşık on beş dakikalık yolun sonunda şehir merkezine varmıştım. Burası biraz daha iç aydınlatıcıydı. En azından parlak ışıklar ve reklam panoları yanıyor, sirenler ötüyor, kornalara basılıyordu. İnsana tamamen yalnız olduğunu unutturan tüm bu seslerin arasında, işime tekrar odaklanmam gerektiği yüzüme çarpıldı. Küçük çaplı bir film sitesinde çevirmenlik yapıyor ve karşılığında cüzi bir ücret alıyordum. İşlerimi aksatmamaya ne kadar çabalasam da her şey ısrarla son güne kalıyordu. Ve Poyraz'la geçirdiğim her anın sonunda yaşadığım o büyük kırıklık beni mahvediyordu.</p>
<p data-p-id="77c24e60402676c59faf7c369682f9c2">Ev arkadaşım Asya ile kaldığımız eve geldiğimde, kirayı beraber bölüşüyorduk, anahtarımı bulup çıkarttım. Ellerim hâlâ Poyraz'ın karşısındaymışım gibi titriyordu. Zorlukla anahtarı kapı deliğine soktum. Ayakkabılarımı çıkarttım ve içeri geçtim.</p>
<p data-p-id="0c18d6d7184e6cbe94ff0dba2790943f">Salondan çizgi film sesi geliyordu. Asya'nın orada olduğunu anladığımda, istemsizce adımlarımı kaçırdım.</p>
<p data-p-id="7449abf1f5fc63a3c4eb01dfbd08ae35">"Sen mi geldin?" diye seslendi, çekirdek çitleme sesi gelirken.</p>
<p data-p-id="c5b2d19dbcfc5568b537e6c8fa68871f">"Hmmm!" dedim sesimin yettiği kadar.</p>
<p data-p-id="347cc2848de1d195874ea020ba99eaec">"Sinem!" diye bağırdı.</p>
<p data-p-id="9ba4859f145b9d9159efd6ab733084ec">"Benim!" dedim bir kez daha, beni rahat bıraksın diye. Yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Asya insanı iyi teselli ederdi. Oysa benim şu anda yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Sadece kafamdaki sesleri dinlemek istiyordum. O seslerin bir gürültüden fazlası olmadığını bilsem de.</p>
<p data-p-id="7cd36531655c64f90644beb12a50139b">Boş olan kendi odamın kapısını kapadığımda, Asya'nın adımlarının salondan buraya doğru yöneldiğini hissettim. Kapıya vuruldu, ses beynimin içinde yankılandı. "Sinem," dedi Asya, bu sefer daha yumuşak bir sesle. Bir derdim olduğunu anlamıştı. Ne zaman bir derdim olsa o çaresiz, küçük çocuğa dönüyordum. Bu dünyada her şeyin küçücük kalbim üstünde ne kadar ağır bir yük olduğunu tarif dahi edemiyordum.</p>
<p data-p-id="0c8b8e75c256c020406721dc740f84cb">Sesim adeta kapana kısılmıştı. "Beni biraz yalnız bırakır mısın canım?" dedim, gözlerim akmaya başlarken. Şimdi güvendeydim. "Söz, sana sonra her şeyi anlatacağım... Ama şimdi yalnız bırak beni."</p>
<p data-p-id="e8f88464847425373500afc9af6cde67">Gözyaşlarım, çenemdeki titremeyle birleşiyor, adeta doğru dürüst laf etmeme izin vermiyordu.</p>
<p data-p-id="0bc5d46884215cfcc1b981c2c928cee7">"Peki," dedi, kapıdaki ağırlığının sekteye uğradığını hissettim. Adımları uzaklaştı.</p>
<p data-p-id="da5beab04ec797eaaf34ea7f292cd34f">O zaman dört koca duvar üstüme gelmeye başladı.</p>
<p data-p-id="b86d8b40d9be7129c6d3f038bd063a2b">Hem yalnız kalmak istiyor hem de birinin omzunda ağlamak istiyordum.</p>
<p data-p-id="351753823948e24c5419ee80bef9bcf3">O omuz en yakın dostum Asya'nın omzu değildi. Poyraz'ın omzuydu.</p>
<p data-p-id="126a2923f7681f013b9b51f225943133">Beni yıkan Poyraz'ın. Beni darmadağın eden Poyraz'ın. Beni mahveden Poyraz'ın. Empatiden yoksun, sadece kendini düşünen, her zaman beni suçlayan, her daim üste çıkmaya çalışan ve defalarca kez bana yalan söyleyen Poyraz'ın.</p>
<p data-p-id="7c6d47e05c720fb706e1fdea2d5bfafb">Dişlerim birbirine çarpıyordu acıdan ve titremeden. O bende var olan son gururu, son onuru almıştı. Geriye sadece yağmurlarla dolu güzler bırakmıştı.</p>
<p data-p-id="52590872d863b24c33e1dc1b7165552d">Üzerindeki yorganla epey rahat görünen battaniyeye baktım ve güz sezonu mantomu tekli koltuğun üstüne fırlattım. Sonra da öylece kot pantolon ve beyaz kısa kazağımla kendimi yatağa bıraktım. Orası güvenli limanımdı. Orada her bir saniye kendimi savunmak, kendimi kanıtlamak zorunda değildim.</p>
<p data-p-id="5b0f2cbfc27d80fafd60f3c2b3638c5f">Telefonuma ağrıdan titreyen parmaklarımla uzandım ve galeriye girdim.</p>
<p data-p-id="dbdb1a833cce2b047f94aa3d1261e848">Boy boy sıralanmış fotoğraflarımızın arasında, hiçbirinde gerçekten sevgiyle dolu kameraya bakmadığını hissettim. Sanki tüm anlarda Poyraz, huysuz bir kameraman tarafından, zorla fotoğraf karesine hapsedilmişti.</p>
<p data-p-id="900a19086a84c1758fd53265bc164c14">Yüzümde buruk bir tebessüm, yanaklarımda tuzlu gözyaşlarımın sürtünmesi eşliğinde gözlerim kapandı ve başım acıyla yastığa düştü.</p>
<p data-p-id="f6aa9710bcf9ecc50c62da65c9835980">Yarına tamamlamam gereken bir yarım saatlik çeviri vardı.</p>
<p data-p-id="757dd5e148cb86654429245d8f5655d8">Ama uyku o kadar tatlı, şefkatli ve yatıştırıcıydı ki her şeyi göz ardı etmek istedim.</p>
<p data-p-id="5707ba927a74b9e4cf2404b4c299a83f">Gözlerim daha fazla yorgunluğuma direnemiyor, "Yeter" diye bağırıyordu kalbim.</p>
<p data-p-id="da74834ce2a388f41c860dd2cb3a0abc">Karanlıkla aydınlık arasındaki o düş silsilesinden gözlerimi açtığımda, hava kararmıştı. Ayağa kalkarak cam kenarına gittim. Sonbaharın turuncu sarı yaprakları, akşam rüzgârıyla savruluyordu. Kalbime çöken güz bu yapraklarda yeniden canlanıverdi. O zaman telefonumu anımsadım.</p>
<p data-p-id="5ef35b9702c69a93269c49d4515e7d6f">Artık ondan bir mesaj gelmeyecekti.</p>
<p data-p-id="18e0700722f267a954e4c6674124e1dc">Artık ona sevgi dolu bir mesaj atmayacaktım.</p>
<p data-p-id="6f922f77ea245c7ebdf4c823a1878220">Hayır, sanki gerçekten bir mesaj atsa, benden özür dilese onu affeder miydim?</p>
<p data-p-id="f9316f6c4657f4d65e3d2bc3eb4ff2cd">Asla! Edemezdim.</p>
<p data-p-id="f0ae028433735c06b7909c370caac571">Sözlerime inanamadım.</p>
<p data-p-id="dbf079151d96e878dbb58f245f6608b4">İnsan bir adam için, kendine olan tüm güvenini nasıl böylesine kaybederdi? Onu yine her şeye rağmen affedip, göğsüne yaslanmaz mıydım? Yine bir gün ansızın bir yüzük kutusu çıkarıp dizleri üstüne çöktüğünde, onunla yaşanan hayali mutlu bir hayatın, bir çocuğun hayalini kurmayacak mıydım? İnsan kalbine laf geçiremezdi ki...</p>
<p data-p-id="f5ce7957c4ea5f30536c75d5fe21142c">Gözlerim yeniden istemsizce dolmaya başlamıştı. Göz altlarım yanıyordu. Ev sessizleşmişti.</p>
<p data-p-id="7499185301b7cc8cb8c2ae7cea4f45ae">Asya'nın uyuduğuna kanaat getirdim.</p>
<p data-p-id="2bd0e11639bd119456595fd4c7904a11">Işığı açmak istemedim çünkü o zaman muhtemelen uyanır, ne olduğunu anlatmamı isterdi. Ama beni uykuda sanırsa zorlamaz, her şey olanları daha iyi sindirmeme çok faydası olacak sabaha kalırdı. Saati tamı tamına kontrol etmek için yatağa giderek, yastığın altında kalan telefonumu aldım. Ekranı açarken derin bir nefes aldım. Karnım kasılıyor, kalbim yerinde durmadan sallanıyordu. Her bir kasım titremeye başladı. Ekran parladı, aklım saatte değildi; bakışlarım yalnızca, diyaframıma kramp sokan o karaltıya kaymıştı.</p>
<p data-p-id="cfab359867bc41006f8f9ebfc1302e42">Bir bildirim.</p>
<p data-p-id="dcff505a98b2d985f45b99eedf3ef96b">"Seni özledim. Bazen çocukluk ediyorum işte..."</p>
<p data-p-id="c14d7d0f9722d4c1339e71eb86b71500">Mesajın devamı alt kısımda kalmıştı. Gözlerimi sımsıkı yumdum ve yutkunarak bir derin nefes daha çektim içime.</p>
<p data-p-id="a9fdce165abbad70e96ee541923d862c">Okuduğum şeyleri kaldırabilecek miydim?</p>
<p data-p-id="f6acfa116cc9e011ef74fc7cc9988797">Neden her şey bittiyse numarasını bile telefonumdan engelleyemiyordum?</p>
<p data-p-id="20ecb3a71ed0531c75dd5b41a87e37ae">Ekrana tıkladım ve mesajın kalan kısmının görünmesine izin verdim.</p>
<p data-p-id="8c46f69d6a55361dd4e9cd06dcfd78eb">"Hem sen beni her zaman anlayışla karşılarsın. Biliyorum. O an çok sinirliydim. Kim olsa o sinirle aynı şeyleri söylerdi."</p>
<p data-p-id="1a509887d134f0259540e82155209d0d">Parmaklarım o kadar terlemişti ki ekran kayganlaştı. Telefonu kapatırken göğsüm zorlukla inip kalkıyordu. Adeta beynimden kurşun yemiştim. İnsan ne kadar acı görürse görsün ona bağışıklık geliştiremiyordu işte... Daha güçlü olsaydım keşke. Keşke ona yenilmeseydim. Şimdiden karşısında kendimi sorgulamaya başlamıştım bile.</p>
<p data-p-id="fec3be47d4771eb35817b16dc43e5fca">Acaba fazla mı üstüne geliyordum?</p>
<p data-p-id="fac1d97aed927b174f9e3b97e2d5aa9d">Poyraz yetiştirme yurdunda büyümüştü. Hayatta benden daha çok acı görmüştü kuşkusuz...</p>
<p data-p-id="58e3b42c4842f8df22eace67d780fcdd">Ama ben de hiçbir zaman iyi aileye sahip olmadım ki...</p>
<p data-p-id="8ce1d9f533ae2b2f799c979b91b530ad">Ama ben de ömür boyu anne babamdan kaçtım ki...</p>
<p data-p-id="94c409774e372efea4c968dc87b8897e">Ben de onlardan beş kuruş isteyemedim ki...</p>
<p data-p-id="3903601a79eab3147730da0901e151b0">Onu suçluyor muyum? Kendime çeki düzen vermesi gereken ben miyim?</p>
<p data-p-id="097f4fed0ff8c37dac57aa0b994e8890">Kafam o kadar bulanmıştı ki bilgisayarı açıp kalan çeviri işini tamamlamaya karar verdim. Başka hiçbir şekilde bu düşünceler dağılmayacaktı. Çaprazımda kalan çalışma masama doğru şöyle bir baktım. O sert sandalyeye sırtımı yaslama hayali bile korkunçtu. Yine de yatağa geçersem gözlerim kapanır, tekrar uyurdum. Bu yüzden masa başında kalmam gerekiyordu. Ekran... Bir kere daha parladı.</p>
<p data-p-id="851376ed908d90a579f1594b6311cdc8">Adeta kalbimin ortasına bir yıldırım düştü.</p>
<p data-p-id="b496810cc3a43e91a01c09cdd39cc379">"İyi geceler bal perisi."</p>
<p data-p-id="2a9d096ca2d658ae8c7ce58eaf0aa8ce" style="text-align: center;"><b>'BÖLÜM SONU'</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ZEHRİN PENÇESİ &amp; 1. BÖLÜM</title>
<link>https://fikirizleri.com/zehrin-pencesi-1-bolum</link>
<guid>https://fikirizleri.com/zehrin-pencesi-1-bolum</guid>
<description><![CDATA[ Beni her seferinde parçalayan adama... yine sarıldım. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_6895faf1174b3.webp" length="22384" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 08 Aug 2025 16:26:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Seyma_Ozkul</dc:creator>
<media:keywords>#acı #aksiyon #gerilim #dram #duygular #hisler #genelkurgu #gençkurgu #gerilim #gizem #gerilim #heyecan #ihanet #intikam #karanlık #karanlıkroman #karanlıkromantizm #psikolojikgerilim #mizah #romantik #romantizm #tutku</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p data-p-id="f7e2b7f95b38b0ad297a86deba52b8b9"><b>1: PARAMPARÇA KALPLERİN FISILTISI</b></p>
<p data-p-id="8097dd070e681174bd739f93f5c32911">"Kalbimi her zaman paramparça ede ede gittin sen Poyraz! Her seferinde beni sırtımdan bıçaklayarak gittin! Ellerini ellerimden kopararak gittin sen!" dedim kelimelerin üstüne basa basa. Acıdan ne diyeceğimi bilemiyordum. Ona gerçekten aşık olmuştum ben. Ruhunun bir yerinde bıçak yarası değil, gönlünde çiçek kokusu olmak istemiştim. Şimdi bakışlarında öyle yumuşak bir hâl vardı ki bu suçların hiçbirini işleyen o değilmiş, ben bunları kendi kafamdan uyduruyormuşum gibi bakıyordu bana.</p>
<p data-p-id="d1696329e724cef415149d09f4da66b6">"Yeter artık," dedi kısık bir sesle, tahammül edemez ses tonuyla.</p>
<p data-p-id="bec3f9e275af73c7546b577a132f74bc">Hiç durmadan, beni yerle bir etmek pahasına üste çıkmaya devam etti.</p>
<p data-p-id="db7d2c32f0c70259682d9fdac83506b1">"Yeter Sinem yeter! Hep sen haklısın! Her zaman acı çeken sensin kabul! Hep bekleyen sensin ona da tamam! Her zaman gitmek kolay mı peki?"</p>
<p data-p-id="00f3ee1dfa22aa7ae1bfec0318e56b92">Gözlerimin içine baka baka kendini haklı çıkarmaya çalışıyordu.</p>
<p data-p-id="4d20c0dee687874fc81d458448b4b7b5">Onun yüzünden gitgide kendimden uzaklaşıyordum. Şakaklarıma bir sancı saplandı.</p>
<p data-p-id="ad010a803c1fe11b678f0f71e083c76e">"Sen neyin kafasını yaşıyorsun Poyraz? Sen ne diyorsun?" diye konuştum, tepemin tası atarken. "Benim kalbimi ne sanıyorsun sen?" dedim yumruk yaptığım elimi göğsüme vurarak. "Burası ne? Senin istediğinde geldiğin sığındığın, istediğin yağmaladığın bir barınak mı?" Acı çekiyordum, her bir nefesim de acıya ortak olmuştu.</p>
<p data-p-id="03509d685dac96654b9c6a8e5bd5f26c">Onun karşında bu hâle düşmek istemiyordum.</p>
<p data-p-id="71b1a678772759979c8398f10056bbd2"><i>Peki ya yabancı bulduğum birine neden aşık olmuştum ben?</i></p>
<p data-p-id="3a1b6b4e52bedba7824ba175b8216cfe"><i>Yanında ağlayamayacağım birini neden sevmiştim?</i></p>
<p data-p-id="cde4bbf3633a3d6528d9112632585dd7"><i>Kalp nasıl bir organdı?</i></p>
<p data-p-id="1cf7dc200020db89e6033cbf08dd69c2">Bakışları gözlerimin içine sabitlenerek, çalıları tutuşturan ateş gibi yaktı beni.</p>
<p data-p-id="4b050e3e265109a075f7bce34ccb076d">Kelimelerimi zorlukla sahiplenerek devam ettim. "Ya kal ya git! Bir kalıp bir gitme!" diye bağırdım sesim cılızlaşırken. Gücüm kalmamıştı, saç diplerim kan ter içindeydi. Ağlamamak için çenemi olabildiğince sıktım ve pes ettim. "Benden bu kadar!"</p>
<p data-p-id="63de4fe96de66f72f17bed2e4467f09f">Daha başka ne söylenirdi o karşımda böylesine sessizken?</p>
<p data-p-id="67924f95030b7aaae6ee9ab197728cc7">O karşımda böylesine pişman değilken?</p>
<p data-p-id="07250dc7ebee436842eff05e4836fb50">"Bağlanmaktan korkuyorsun sen," dedim ansızın dolan gözlerimle. Ağzımdan cümleler fışkırmak istiyordu. Uğradığım bu haksızlık tahammüle edilecek gibi değildi. "Sen beni sevmekten korkuyorsun. Birine ait olmaktan onun da sana ait olmasından korkuyorsun... Bir an bile durup düşünmüyorsun değil mi bana ne yaşattığını? Her gün umut verdikten sonra, beni öylece bırakıp gittiğinde neler hissettiğimi?"</p>
<p data-p-id="9ab0f5d8e6b628c576f8f05a22997c1d">"Bazen," dedi rüzgâr aramızda eserken.</p>
<p data-p-id="689abf964c0218c954b328e5265972f7">Bazen beni düşündüğünü, bir an olsun aklına getirdiğini sandım. Oysa o başka bir şeyden bahsedecekti.</p>
<p data-p-id="b419221cfae1fccc9df17f5906f428f4">Kısa bir müddet, uğultulu sessizlik havayı kapladı.</p>
<p data-p-id="3f6e450e43cecafeb9663cb48afa0642">"Kalmakla gitmek arasında bir fark yok."</p>
<p data-p-id="99b300ff4109f184b64216865ecf397e">Artık konuşmak yetmiyordu.</p>
<p data-p-id="041e9d882592142657f73c71f4486ed5">Keşke dünyada ona kendimi anlatabilmenin, onun beni anlayabilmesinin bir yolu olsaydı. Keşke!</p>
<p data-p-id="fa98e9df9fe990cc16862f25663b1a7a">Delirmenin eşiğine gelmiş bir hâlde, "Peki," dedim. Başımı kendi kendime istemsizce sallıyordum. Her yanım titriyordu. Adeta kendimden geçmiştim. "Bir insanın umutlarıyla oynamak ve oynamamak arasında hiçbir fark yok yani..."</p>
<p data-p-id="1995a5f4fc918b08c6b2ca13f9f31435">Bu cümleyi de hiç düşünmeden onaylayacak gibi geldi bana ama cevap vermedi. Şaşırmıyordum. Bazen öyle bir noktaya gelirsiniz ki bir insanın yaptıklarına asla şaşırmazsınız. O insan o zaman sizi kendinizin ellerinden kurtaran bir kurtarıcı değil, zehirli bir pençedir.</p>
<p data-p-id="d566bfa8ca9fcee98b393262ce33551f">Öfkemi kontrole etmeksizin, "Bıktım senden," dedim iğrenir gibi. "Bıktım. Tiksindim yaşadığımız her şeyden."</p>
<p data-p-id="4d520735d7bb376311477bd5d163d9c9">Yüzüm ekşimişti.</p>
<p data-p-id="589c2d7c9551a99555ffcffa76d18feb">Parmağımı havada sallayarak bağırmayı sürdürdüm. "Beni bunun eşiğine getirdin sen! Beni ben olmaktan çıkardın! Kim olduğumu unutturdun bana. Beni her seferinde manipüle ederken, her an kendine zehrinle bağlarken unutturdun her şeyi. Yaşamımı, işimi, ailemi, sağlığımı, kalbimi, ruhumu..."</p>
<p data-p-id="6efdfc807d7344f56296e8ed59e97cd9">Kelimeler boğazımda takılı kalmıştı. "Ama bundan sonra böyle olmayacak Poyraz."</p>
<p data-p-id="895418b355225e83def144ddec9d009b">Sakince bana bakıyordu, yalnızca göğüs kafesi hızla inip kalkıyordu.</p>
<p data-p-id="83991db40393180cbd6f29ce387a2b90">Oysa beni zerre kadar umursamadığından, hiç ciddiye almadığından emindim.</p>
<p data-p-id="6343a1783dabe2cfd57ad13ff33b410a">Onun hayatında hiçbir şey değişmezdi.</p>
<p data-p-id="9bfc74315fe2c00ec1f605c9bdae7a7f">Yaralanan ben olurdum. Çocukluğumdan beri kalbimde açılan her yaradan ezberlemiştim bunu.</p>
<p data-p-id="ebb2c0da93ea0aa2bd385168a6a5d1d8">"Bu böyle olmayacak. Herkes bir gün mahvettiği kadar mahvolur." Sadece bunları söyleyebildim.</p>
<p data-p-id="e110c201bbc06534b0f38d8853d839c2">Kendimi kavga esnasında söyleyecek söz bulamamış, çaresiz bir çocuk gibi hissediyordum.</p>
<p data-p-id="012fa3ba8b94facf01382e9854ca1138">"Benden kurtulmak istiyorsun," dedi derin bakan gözleri kısılırken. Oysa ona verdiğim tek şey sevgiydi. Değerdi. İlgiydi.</p>
<p data-p-id="5f915075f8a5e471c450252c20a44f3e">Gözbebeklerinin içinde adeta öfkeden bir kale vardı ve ben orayı hiç aşamıyordum. Her zaman beni engelleyen de o karanlık, kalın duvarlardı işte.</p>
<p data-p-id="80976c8de8fec0c733d48710f09a03dc">Başımı hırsla salladım. "Artık bitsin! Beni zehirleyemeyeceksin duydun mu? Beni daha fazla bitirmene izin vermeyeceğim."</p>
<p data-p-id="bf5a07ecafec22779da6c6e7dca8ed23">Kendimi savunduğumu sanıyordum.</p>
<p data-p-id="1cb6241b433bcc2ca69341c6ada8b547">Ama o bana doğru bir adım yaklaştı sinsice.</p>
<p data-p-id="b6fa184e432f00ea19b425a3208f9579">"Yasımı tutacaksın," dedi öfkeyle gülerken. "Yasımı!"</p>
<p data-p-id="871ab9091675f403e1bcb6b37143c683">Reddederek saçlarımı kenara attım.</p>
<p data-p-id="831cd259dc7b6716cc46e698444fad9f">"Tutmayacağım!" Elim istemsizce göğsüne dokundu ve onu geriye ittirdi.</p>
<p data-p-id="7ae80b86fd3ca6d661658c94d6a589be">Göğsündeki sıcaklık parmak uçlarıma çarptığında gerilmiştim, sinirlerim kasım kasım kasılıyordu.</p>
<p data-p-id="2328905d02967b6673498bcb534f638a">Karşımda ukala bir tavırla bana bakmaya devam ediyor, beni yine kafesine alabileceğini sanıyordu. "Yasını tutarsam senin yazıklar olsun bana!" dedim acımasızca. Ona bu kadar değer verdiğim, bu kadar onu önemsediğim için kendimden de nefret ettim. Oysa bu nefreti o hak ediyordu. Hatta daha fazlasını hak ediyordu ama karakterim ancak bu kadarına izin veriyordu.</p>
<p data-p-id="44dae399cdc397e931b76ad054d660a6">"Öyle bir sabaha uyanacaksın ki..." Bu sefer o ukala sırıtış bendeydi.</p>
<p data-p-id="d5724568f794bdbbd4c306c32bf4d2e0">Bu acıdan doldurulmuş bir zehirdi şimdi.</p>
<p data-p-id="7a53c64087f085c2c623be7eff71af1a">Bir gülümseme... Çaresizliğin hüznüyle doluydu.</p>
<p data-p-id="b81a0df3f317a3b79a3dfc28fc0645e0">Hayatımda belki de kimseye bu kadar kötü bir dua etmemiştim.</p>
<p data-p-id="65e499562cfa93c1622862bf186fd81e">"Artık kendinin yüzüne bile bakamayacaksın..."</p>
<p data-p-id="5faa5c86e678ab4054dd4c9e34d2ca70">Söyleyeceklerim tüm ağırlığıyla ortaya döküldüğünde her şeye rağmen içim serinledi. Boğazımsa hâlâ kuruydu, dudaklarım alev alev yanıyordu.</p>
<p data-p-id="27f0a0785f7759137d30b12f03436117">Bitmişti.</p>
<p data-p-id="8d8c8cb188b74d92687364f88a9b9b3e">Bakışları üzerime kelepçelendi. Bana sarılan zehrinin üstümde dans ettiğini hissettim adeta.</p>
<p data-p-id="7e61e6bdbddd5e539625b9714f334313">Gerçekten buna izin verecek miydi?</p>
<p data-p-id="0ad416934948f2c8f359e4c826098f8a">Onu adamakıllı tanımıyordum bile. Sevilecek biri olup olmadığını bile bilmeden aşık olmuştum ona. Ondan vazgeçmenin eşiğine hiç gelmemiştim. Onun bu bakışları haricinde sert yüzünü hiç görmemiştim. Bir şey elinden alındığından, gururu incindiğinde na yapardı bilmemiştim.</p>
<p data-p-id="6ac6e94123e09f10d360f6bda5126373">Bakışlarındaki kindar öfkenin kırıntıları yüzüme yağıyordu.</p>
<p data-p-id="bb8c4fe3e4e798fe795e23d134964d48">Benim nazarımda o bitmişti ve ben sadece birkaç lafımla Poyraz'ın içindeki tehlikeyi uyandırdığımdan habersizdim.</p>
<p data-p-id="f637eb849c1c47cd59020ce069c9ba8d">O günden sonra her şey daha da karmaşıklaştı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ruhlar Akademisi Kısım 4</title>
<link>https://fikirizleri.com/ruhlar-akademisi-kisim-4</link>
<guid>https://fikirizleri.com/ruhlar-akademisi-kisim-4</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_689244d6866a8.webp" length="6102" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 05 Aug 2025 20:55:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aysun Ertaş</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>  "Ben... ben artık neye inanacağımı şaşırdım," diyen Aylin yutkundu. (Ya da öyle olduğunu sandı.)</p>
<p>  "Sadece gel ve buraya bak!" diyen Rizzi'nin gösterdiği yere baktığında şaşkınlıktan Aylin'in adeta dili tutuldu. </p>
<p>   Rizzi onu dev bir aynanın karşısına getirmişti. Kendi görüntüsüydü Aylin'i bu kadar şaşırtan... Tıpkı Rizzi gibi görünüyordu. Tek fark, Rizzi'de hissedilen suyun varlığı yerine Aylin'deki müthiş hava enerjisiydi. Aylin, bedeninin içinde anaforlar yaparak gezinen havayı görebiliyordu ve gözleri...aynı sarı ışıklı küreler onda da vardı.</p>
<p>   Rizzi, Aylin'in ifadeleri hakkında hiçbir yorum yapamadığı ve şimdi kendinde de olan o sarı ışıklı kürelerle ona bakıyordu. Aylin de o bakışa sessizce karşılık verdi. Rizzi'nin gözlerinin içine baktıkça zihninde onlarca soru birbiri ardına tomurcuklanmaya başladı.Tam ağzını açacaktı ki Rizzi onun yerine konuştu:</p>
<p>  "Ben burada ne arıyorum? Neden hiç bir şeyi doğru düzgün hatırlamıyorum? Bu neden en gerçek halim mi? Tamamen öldüm mü yoksa ufacık da olsa bir kurtulma ihtimalim var mı veee en son ve en can alıcı soru... eee şimdi ne olacak?"</p>
<p>  "Yani hala bir aklım varsa eğer onu okudun Rizzi!" diye karşılı verdi Aylin. Cevap, Rizzi'nin içten kahkahaları olarak geldi. Kahkahasında bile gürleyen dalgaların tınısı seziliyordu.</p>
<p>  "Sen gerçekten de tam bir hava elementisin!" deyip kıkırdamaya devam etti. "Bayılıyorum sizin adaptasyon yeteneğinize! Bir ruh ölüme bile mi bu kadar kolay uyum sağlar canım aaa!"</p>
<p>  Bu sözlerden sonra Aylin'in havası değişivermiş, kendini kötü hissetmişti. İstemeden de olsa pot kırdığını anlayan Rizzi, "Gel seni her şeyi bilen ruha götüreyim," diyerek havayı dağıtmak istedi. Başarılı da oldu, çünkü söylediği her bir kelime adeta bomba misali Aylin'in zihninde patlamıştı.</p>
<p>  "Her şeyi bilen ruh mu? Kimmiş o?"</p>
<p>  "Adı Alex!" Bir ateş ruhu! Biz,senin gelişinle element çemberini tamamlamış oluyoruz Aylin! Hava ruhu sen, su ruhu ben, ateş ruhu Alex ve toprak ruhu Gyan...Aslında senin gelişini dört gözle bekliyorduk ama ne yalan söyleyeyim bu kadar çabuk beklemiyorduk! Bu kadar çabuk buraya gelmen... sanırım üst düzey bir ruh bizden şüpheleniyor!"</p>
<p>  "Bir dakika dur orada!" diyen Aylin zınk diye hem kendini hem de Rizzi2yi durduruverdi. Zihni, zar zor hatırladığı kadarıyla dünya hayatında da iyi çalışırdı ama gerçekten buradaki algılama düzeyini tanımlayacak kelime bulamıyordu. Belki de beyninin yüzde yüzünü asıl şimdi kullanıyordu kim bilir? Tek fark edebildiği zihninin her türlü olasılığı ve veriyi saliseler içinde tarayıp ona somut bilgi olarak kolayca sunabilmesiydi.</p>
<p>  "Ne demek seni bu kadar çabuk beklemiyorduk? Dünya hayatımın beklenenden kısa sürmesi demek benim öldürüldüğüm anlamına gelir!"</p>
<p>  "Böyle bir olasılık var, evet!" diyen Rizzi'nin yüzü dalgın sesi soğuktu. "Tek aklıma gelen olasılık Akademi'den birinin bu işe bulaşmış olabileceği..."</p>
<p>  "Akademi mi?" diye şaşkınlıkla sordu Aylin.</p>
<p> "Evet," dedi Rizzi yine dalgın dalgın. "Ruhlar Akademisi..."</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İÇİMDEKİ KANLI KAVGALAR | BÖLÜM 2</title>
<link>https://fikirizleri.com/icimdeki-kanli-kavgalar-bolum-2</link>
<guid>https://fikirizleri.com/icimdeki-kanli-kavgalar-bolum-2</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_688e574d70243.webp" length="5906" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 02 Aug 2025 21:30:28 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Öztürk</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="k31gt">
<p>AGATHA'</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p></p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Gözlerim kararıyor, başım dönüyordu. Karnıma giren kramp sonrası yaşadığım dayanılmaz acıyla gözüme çarpıp duran ışığa küfürler savurdum. Ayağa kalkmak ve ışığı kapatmak için bir hışımla yataktan kalktım ve ışığı kapattım. Ablam gideli birkaç dakika olmuştu, onu merak edip odadan çıktım. Mutfağa girmek üzereydim ki yerdeki cam kırıklarını fark ettim. Tam o sırada bodrumdan bir ses geldi ve elektrik gitti. Bodrumdan gelen sesin ablama ait olduğunu düşünerek, düşünmeden aşağıya indim. Etraf çok karanlıktı ve adımlarıma dikkat etmeye çalışıyordum. Merdivende biraz yalpaladıktan sonra duraksadım. "Abla?" seslenişim boşlukta kaybolmuştu. Korku her hücremi sarmaya başlamış panik olmuştum. Merdivenin aşağısından tıkırtılar gelmeye başladı. Korkuyla irkildim ve yavaş adımlarla geri geri çıkmaya başladım. Ablam neredeydi? Her yer fazla karanlıktı, nefes almakta zorlandım ve ablamın kapıya çıkmış olabileceğini düşünerek mutfaktan dışarıya çıktım. Temiz havayı solumak bir anlığına da olsa iyi gelmişti fakat şimdi ablamı bulmalıydım. Mutfak kapısına geri yöneldigim sırada evin karşısından bir çığlık yükseldi. "Yardım edin!" "Agatha!" Bu sesleri duymamla arkamı dönmem bir oldu. Sesin kime ait olduğunu ayırt edemiyordum, ablam olabilirdi. İcimdeki korkunun tüm duyguları bastırmasına izin vermeden yolun karşısına atladım...</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p></p>
</div>
<div class="k31gt">
<p></p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Agatha, on yedi yaşında genç bir kızdı. Bakımlı, sıcak kanlı, sosyal çevresi oldukça geniş, enerjik ve hayat dolu birisiydi. Küçüklükten gelen travmalarını ablası sayesinde aşmış, hayatına dolu dizgin devam ediyordu. Derslerinde başarılı, öğretmenleri ve arkadaşları tarafından sevilen Agatha, o gün yaşananlardan sonra bir daha asla eskisi gibi olamayacaktı. Artık masumiyetini kaybetmişti. Ayna karşısında kendine baktığında şirin bir kız değil, kasvetli bir ruh görüyordu. Bu görüntüye dayanamadığı için evdeki aynanin köşesine bir yumruk sallamıştı. Ablasının bu kadar zamandır kendisini büyütmek için verdiği çabalara layık olamadığını düşünüyordu. O gece, bir dönüm noktası değil bir bitiş noktasıydı. Agatha, o günden sonra içine kapanmış ve dış dünya ile iletisimini kopartmıştı. Ablasına dahi yaşananları anlatamıyor, her gece uykusundan kabuslarla uyanıyordu. Ya bu duruma ya da hayatına son verecekti. Bu iki keskin yol, Agatha için tek başına yürüyemeyeceği kadar zordu. Ablasından da yardım isteyemezdi çünkü ablasına anlatırsa, onun gözünden düşeceğinden ve ablasının onu bir daha sevmeyeceğinden korkuyordu. Tüm bu karmaşanın içinde, o günden sonra geçen bir haftada evin içerisinde sürekli mumlarla geziyordu. Mumun etraftaki kötü ruhları uzak tuttuğuna inanıyor ve evin her odasına bir mum yakıp bırakıyordu. Manevi olarak kendini huzurla dolduracak şeyler arayışındaydı.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Şimdiyse ablasını arıyordu, kendini kaybetmesine rağmen...<br><br></p>
<div class="k31gt">
<p>Yolun karşısına nasıl ve hangi cesaretle atıldığmı bilmiyordum. Çalılıkların arasından gelen hışırtılar ve gecenin sessizliğinin sesiyle etrafımda dönmeye başladım. Bir karar vermem gerekiyordu. Etrafıma dikkatlice göz gezdirdim, yolun biraz ilerisinden bir araba ışığı yansımaya başladı. Gözlerimi kısarak arabanın gelmesini bekledim. Araba yavaş yavaş yaklaşırken, içgüdüsel bir şekilde birden çalılıkların arasına saklandım. Daha sonrasında saklanma dürtüme şükür edeceğimden habersizdim. Arabayı incelemeye başladım, plakasını görememiştim ama bu arabayı tanıyordum. O gece bu araba oradaydı. İcimi bir korku kapladı. Evimin önünde bu saate bu arabanın ne işi vardı? Beni nereden bulmuştu? Kehanetin bir oyunu muydu bu yoksa aklımı mi kaçırıyordum? Araba evimin önünde durmuştu ama içinden kimse çıkmıyordu. Acaba beni fark ettiler mi? Bu sorumla baş başa kalamazdım, üstelik ablam yoktu! Ah tabii ya... Daha demin yaşananları nasıl unutabilirim? O yardım isteyen kişi ya ablamsa? Ve beni tanıyordu, ismimle seslenmişti. Araba buradan gider gitmez olduğum yerden fırlayacaktım. Birkaç dakika olduğum yerde kımıldamadan bekledim, araba da nihayet gitti. Etrafı kolaçan ettikten sonra kendimce depara çıktım ve çalılıkların arasindan patikaya girdim. Baykuşların çıkarttığı sesler, rüzgarın uğultusu ve yerinden çıkacakmış gibi atan kalbimin sesi birleşmişti. Gecenin soğuğu da içime yavaş yavaş işliyordu, keşke üzerimde daha kalın şeyler olsaydı diye düşünmeye başladım. Nereye gittiğimden habersizdim. Nereye varmam gerekiyordu bilmiyordum. Okyanusun ortasında az sayıda mürettebat kadrosuyla kaybolmuş bir gemi gibiydim. Gidecek bir limanı olmayan, esen rüzgarla sağa sola yalpalanan ve o yönde ilerleyen terk edilmiş bir gemi... Batacakmış hissiyle boğuşurken buldum kendimi. Ablamı bulmam gerekiyordu, o benim bu dünyadaki her şeyimdi. Adımlarımı hızlandırdım, mutlaka bir şey bulacaktım. Gözlerimden akan yaşla koşmaya başladım. Gökyüzündeki kara bulutlarda yavaş yavaş yağmur damlalarını akıtmaya başladı. Birkaç dakika sonra gözyaşım ve yağmur birbirine karışmış bir halde kendimi buldum. Soluklanmam hatta belki de güneşin doğmasını beklemem gerekiyordu. Sabahın ilk ışıklarına kadar uyuyacak yer bulmalıydım, dünyanın en hazırlıksız yolculuğunda ve bu karmaşanın içerisinde bunu başarmak pek mümkün görünmese de denemeye değerdi. Bitap düşersem ablama ulaşamazdım. Etrafa göz attım ve sığınabilecek bir yer aradım. O sırada ilerden fisiltilar duymaya başladım. Hemen ilk gördüğüm ağacın arkasına geçtim ve sakince bekledim. İki kişi karşılıklı konuşuyordu ve sesleri giderek yaklaşıyordu.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Bizim bu havada ne işimiz var?</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Bilerek bu havayı seçip gönderdiler ya bizi, söylemeyi kes de yürü. Daha bir saatimiz var. Neyse ki bir saatin sonunda güzel bir ziyafet çekeceğiz.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p></p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Ziyafet kelimesini duymamla beraber karnım şiddetli şekilde guruldamaya başladı. Hatta o kadar şiddetli ve gürültülüydü ki, çocuklar duymuş bile olabilirdi. Gerçi duymaları işime gelebilirdi çünkü gerçekten açıkmıştım. Yemeğe fazla düşkündüm ancak metabolizmam fazla hızlı olduğu için yediklerim kilo yapmıyordu. Cesaretimi topladım ve çocuklar bu tarafa yaklaştığında birden karşılarına çıktım. O korku ve panik anıyla ikisi de üzerime çullandı. Kısa bir debelenmenin sonucunda hepimiz doğrulduk, üstümüz başımız çamur icinde bakıştık. Sessizliği bozanın ben olmamı istediler. Erkekler... Neden ilk adımı atmayı bize bırakıyorsunuz ki?</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Hey! Bir hanımefendiye karsi daha kibar olursunuz sanmıştım.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Pür dikkat iki çocuğu süzdüm, uzun boylu olan ansizin gülmeye başladı. Tek kaşımı kaldırdım ve öksürdüm. Çocuk kendini topladı.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Pardon, ben seni karşımıza çıkan bir öcü sandım.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>İkisi birden gülmeye başladı. Sinirle bakmaya devam ettim fakat sonra durup üstüme baktım. Gerçekten o kadar kötü görünüyor olamazdım di mi? Ellerimle saçlarımı yoklamaya başlarken beni izleyen çocuklar daha da gülüşmeye başladı.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Kesin ama artık şunu.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Uzun boylu olan çocuk bir adım atarak,</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Evet, Prenses. Ormanların Kraliçesi olmak gibi bir düşünceniz yoksa bu ormanda bu saatte ne işiniz var?</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Tipi mala benzeyen çocuk da bir adım yaklaştı,</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Yoksa sen ajan mısın? Gerçi kadın ajanlar genelde baş döndürücü bir güzelliğe sahip oluyor ki erkekler kadının güzelliği karşısında zeka kaybına uğrasınlar.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Kaybedecek bir zekası olduğunu sanmıyordum ancak su an onlardan iyilik bekliyorsam iyi kızı oynamalıydım.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Ben Agatha, gece ablamı kaybettim ve onu arıyorum. Evimin karşısındaki yoldan yardım çığlıkları geldiği için bu patikaya daldım ve uzun zamandır bu yolu takip ediyorum.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Harvey, memnun oldum. Avlanmak için buradaydık ve bugün avımızı erken bulduk.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Korkuyla geri çekildim.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Şaka şaka, dediğim gibi ben Harvey ve bu da kardeşim Edward. Şanslısın, bizimle beraber gelebilirsin.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Harvey oldukça değişik bir tipti. Uzun boylu, esmer, yeşil gözlü üzerindeki kahverengi renk parkasıyla kasvetli havanın içerisinde resmen parıldıyordu. Edward ise, gerçekten mal bir tipti. Abisi kadar olmasa o da uzun sayılabilirdi. Yesil gözlüydü ve gözlük kullanıyordu. Dışarıdan ilk bakışta ortaokulda en önde oturan inek öğrenci tiplemesiydi.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Teşekkür ederim, nereye gidiyoruz?</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Kamp alanına.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Kafamda bir sürü soru vardi fakat susuzluktan dilim o kadar kurumuştu ki susmayı tercih ettim. Peşlerine takıldım ve bir penguen gibi yürüdüm...<br><br></p>
<div class="k31gt">
<p>Yaklaşık on dakikadır yürüyorduk. Geceden beri yürüyor oluşumu da hesaba katarsak düşüp bayılmamam için hiçbir nedenim yoktu. Ancak beni ayakta tutan şey ablamı bulmak zorunda oluşumdu. Kendi ic konuşmamı ve dış ortamın sessizliğini bozan Harvey oldu.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Ablanı nasıl bulabileceğimiz hakkında bir fikrin ya da elinde bir ipucun var mı?</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Harvey'in bu sorusu kalbime dokunmuştu. "Bulabileceğimiz..." Uzattığı bu yardım elini asla karşılıksız bırakmayacaktım.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Elimde hiçbir bilgi yok, buranın neresi olduğuna dair de bir fikrim yok.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- O geceni bize anlatmak ister misin?</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Yutkundum, zihnim bu duyduğu soru karşısında donakalmıştı. Belli karartılarla o geceye dair görüntüler önüme düştü. Gözümden birkaç damla yaş süzüldüğünü hissedince kendimi hemen toparladım. Neyse ki ikisi de önümden yürüyor beni bu halde görmüyorlardı.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Ablam, bana su doldurmak için mutfaga gitmişti.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Edward, arkasını döndü ve sözümü keserek:</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Su doldurmaya bile üşenen bir kız hadi ama...</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Harvey, eliyle Edward'a dokundu ve:</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Sus biraz da kız anlatsın önce.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Harvey'in her hareketi ciddi anlamda kalbime dokunuyordu, verdiği güven duygusuyla anlatmaya devam ettim.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Birkaç dakika geçti, ablam gelmeyince onu merak ettim ve kontrol etmeye gittim. Evimizin koridorundayken mutfağın girişinde cam kırıkları olduğunu gördüm ve pesine elektrikler gitti. Bodrum katından gelen minik seslere doğru yöneldim fakat ablam orada değildi gelen sesin şartelle alakalı olduğunu düşündüm ve biraz da korktum, ablamın bahçede olabileceği aklıma geldi ve kapıya çıktım. Bahçedeyken yolun karşısından adımla beraber seslenen bir yardım çığlığı duydum. Sonrasında da yola atladım ve su an sizin yanınızdayım.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Harvey, adımlarını yavaşlattı. Sanki onun yanından yürümemi ister gibiydi. Söylediklerime bir sey dememişti ancak kafasında söylediklerimi düşünüyor gibi bir hali vardı. Edward ise abisinin onu tembihlemesinden sonra bana sataşmamaya başlamıştı. Sessizlik sürüyordu, bozmaya karar verdim.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Siz bu saatte burada ne arıyordunuz?</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Bu kez cevap Edward'dan geldi,</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Biz gerçekten avcıyız. Ama durum düşündüğün gibi değil, özel yeteneklerimizi güçlendirmek için bu saatte buradayız.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Hiçbir şey anlamamıştım. Boş bakışlarla yürümeye devam ediyordum. Harvey sessiz kalmamdan anlamış olmalıydı ki söze girdi.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Ben ve kardeşim okçuluk üzerine eğitim alıyoruz. Ancak tek yeteneğimiz bu değil, sezgilerimizi güçlendirmek için belli saatlerde ormanda beraber geziyoruz. Hava şartları, saat gibi detaylara bağlı kalmadan. Şimdi kamp alanına gittiğimizde daha iyi anlayacaksın. Senin konuna dönecek olursak, ablan için üzüldüm. Bulman için elimden gelen her şeyi yapacağıma emin olabilirsin. Umarım ablan iyidir biz de ablanı buluruz. Kamp alanındaki arkadaşlarımıza da soruştururum gece olan biten hakkında bir fikri olan var mı diye.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Teşekkür ederim.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Harvey'in bu iyiliği karşısında sadece bu iki kelime dökülmüştü dudaklarımın arasından. Kendimi çok mahçup hissediyordum bir o kadar da berbat.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Etrafı çitlerle çevrili bir alan, görüş alanımıza girmişti. Kamp alanı dedikleri yerin burasi olduğunu düşündüm ama bu kez onlar bir şey diyene kadar sessiz kalacaktım. Harvey sanki zihnimi okur gibi bana döndü.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Şimdi seni birkaç dakika burada bekletmek zorundayım. Edward, sen Agatha ile beni bekle.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Edward, başıyla Harvey'i onayladı. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. Harvey de aynı şekilde kafasını salladı ve ilerledi. Kapının girişinde bir adamla konuştuktan sonra içeri girdi. Gözlerimi hiç kırpmadan kapının girişine ve Harvey'in gözden kaybolusuna bakmıştım. Edward'ın öksürüğüyle gözlerimi oradan aldım ve Edward'a döndüm.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- İstersen abimi sana ayarlayabilirim.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Ne!? Bu çocuk az önce abisini bana ayarlamaktan mı bahsetmisti? Ah, hayır... Lütfen tüm bunlar bir kabus olsun. Başımdan aşağı resmen kaynar su dökülüyordu. Edward kıs kıs gülmeye başladı. Bu bücürle asla anlaşamayacak olduğumuzu düşündüm. Sorusunu cevaplama zahmetine bile girmedim ve arkamı döndüm.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Kısa süre sonra Harvey, dışarı çıktı...</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p></p>
</div>
<div class="k31gt"></div>
</div>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İÇİMDEKİ KANLI KAVGALAR | BÖLÜM 1</title>
<link>https://fikirizleri.com/icimdeki-kanli-kavgalar-bolum-1</link>
<guid>https://fikirizleri.com/icimdeki-kanli-kavgalar-bolum-1</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_688e574d70243.webp" length="5906" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 02 Aug 2025 21:21:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Öztürk</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="k31gt">
<p>Agatha, o geceyi hiç yaşamamayı dilemişti. O saatte neden uyandı? O'nu uyanma içgüdüsü iten dürtü zihninin hangi karanlık odasındaki duvara çarpmıştı da yerinden sıçrayarak uyanmıştı? Bu sorularla kafasını kurcalarken masasının dağınıklığına baktı. Veronica sessizce Agatha'yı izlemeye devam edemedi ve kısık bir sesle "Zihnindeki dağınıklık kadar kötü durmuyor." dedi. Agatha şaşkın ve buğulu bakışlarla Veronica'yı süzdü.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Tüm bu dağınıklığın içerisinden nasıl çıkacağız?</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Veronica, usulca uzandığı yerden doğruldu ve temkinli adimlarla Agatha'ya yaklaştı.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Acının içinden geçmeden dışına çıkamayız. Birlikte başarmak zorundayız ve başaracağız.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Agatha bu sözlerin kendisine güven hissi verdiğini sezdi ve Veronica'ya sarıldı. Sessizce gerçekleştirdikleri sarılma Agatha'nım hıçkırarak ağlamasıyla son buldu. Yavaş yavaş kendini bıraktı ve diz çöktü. Kafasını duvara doğru kaldırıp yalvaran gözlerle baktı. Veronica bu duruma son vermesi gerektiğinin bilincindeydi ve soğukkanlılıkla durdu. Bir yandan Agatha'yı izleyip kontrol ederken diğer yandan masanın üzerinde bulunan radyoya yürüdü. Radyoyu açtı ve sandalyeye oturdu. Agatha radyodan gelen sesle beraber Veronica'ya doğru dönmüştü.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- O gece yaşananlar...</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Radyoda bu sözlerin devamı gelmemiş, radyo bozulmuştu. Kulak tırmalayan bir cızırtı eşliğinde gecenin sessizliği yırtılıyordu. Veronica radyoyu hızlıca kapattı ve ışığı açtı.<br><br></p>
<div class="k31gt">
<p>O gece yaşananlar, bunu yaşayanlar arasında bir sırdı. Bu sırra Veronica hakim değildi. Agatha ise, yaşananların baş kahramanıydı. Radyoda duyduğu yarım kalmış cümle zihninin içinde tekrar ederken aynı cümleleri sayiklamaya başladı. Kontrolü kaybediyordu. Veronica, Agatha'yı olduğu yerden kaldırdı ve yatağa uzandırttı.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Sana bir bardak su alıp geleceğim, sakince beni bekle.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Veronica, odadan çıkarken kapıyı aralık bıraktı. Hafif hızlı adımlarla mutfaga doğru yürürken yüzünde bir ıslaklık hissetti. Burnundan akan kan damlaları dudağına doğru süzülüyordu. "Bir bu eksikti!" diye söylenerek banyoya yöneldi. Burnunu yıkamaya başladı, suyu olabildiğince az açmıştı gürültü yapmaktan çekiniyordu. Kanamasının durduğunu fark edince kurulandı ve aynaya baktı. Aynanın köşesindeki kırık bir kısım olduğunu fark etti. Yavaşça oraya doğru yöneldi ve eliyle aynaya dokundu. Tam bu sırada elektrikler kesildi ve Veronica korkuyla beraber tıslayıp banyodan çıktı. Her zaman cebinde taşıdığı minik el fenerini çıkarttı ve Agatha'yı kontrol etmeye gitti. Odaya geldiğinde kapı kapalıydı, biraz şaşkınlıkla ve temkinli bir şekilde kapıyı açtı. Kapının girişinden tüm odaya fener tuttu fakat Agatha odada değildi. Telaşla odaya daldı ve "Agatha!" diye seslenmeye başladı. Seslenişlerinin dört duvarlara çarpması ve biraz yankı yapması dışında geceye dair başka hiçbir ses yoktu. Veronica, ne yapacağını bilemez bir halde evin içini gezmeye karar verdi. "Belki beni merak edip yanıma gelmiştir." Bu düşünceyle kendini sakinleştirdi ve mutfağa gitti. Feneriyle etrafa bakınıyor yavaş adımlarla yürüyordu. Mutfağın girişine fenerini tuttuğunda yerdeki cam kırıklarını gördü. Aniden "Bu nasıl olabilir?" diye kısık sesle kendi kendine konuşmaya başladı. Daha birkaç dakika önce mutfaktaydı ve herhangi bir şeyin kırılma sesini duyabilirdi. Cam kırıklarına aldırış etmeden mutfaga doğru yürümeye başladı. Bahçeye açılan kapı aralıktı. Bir küfür savurdu ve korkuyla geri döndü. Bahçeye çıkmaya cesaretini toplayamadı. Kol saatini kontrol etti, 04:27. Koridora döndü ve ev telefonundan Nick'in numarasını tuşladı. "Umarım uyanıksındır, umarım uyanıksındır, umarım uyanıksındır..."</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Hey! Rüyanda beni mi gördün?</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Nick...</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Sen, sen iyi misin Veronica?</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Acilen buraya gelmen gerekiyor.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Hey, bekle sakin ol. Birkaç dakikaya yanındayım sakın kımıldama ve sakin ol. Geliyorum.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Veronica, cevap vermedi.<br><br></p>
<div class="k31gt">
<p>Veronica, elinde telefonla kaskatı kesilmiş bir şekilde olduğu yerde sadece duruyordu. Nefes almakta güçlük çekerek elindeki telefonu düşürdü. Nick'in seslenmelerinin hiçbirisini duymuyordu. Telefonun ardından kendisi de yere düştü. Gözleri usul usul kapanırken, "Kardeşim..." diye sayıklamaya başladı.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p></p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Veronica, yirmi üç yaşındaydı. Agatha'nın ablasıydı. Kız kardeşinin sadece ablası değil hem annesi hem babasıydı da. Hayat genç yaştayken olgunlaştırmıstı onu. Geri kalan hayatını her şeyiyle kardeşine adamış, onun mutluluğu için çabalamıştı. Yaşadıkları müstakil ev miras olarak kendisine kalmıştı. Barınma problemleri yaşamadıkları için kazandığı cüzi miktar onlara yetiyordu.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Nick, Veronica'nın sevgilisiydi. On yedi yaşındayken lisede satranç kulübünde tanışmışlardı. Veronica ilk satranç maçını Nick'e karşı oynamıştı. Oyunun en başındaki tokalaşmada elleri arasında elektriklenme oluşmuş ve gülüşmüşlerdi. Nick, oyunu büyük bir farkla kazanmış ve Veronica'ya oyunu beraber analiz etmeyi teklif etmişti. Bu teklifi ettiği yerde dört ay sonra çıkma teklifinde bulunmuştu. Veronica çıkma teklifini kabul ederken "Evlilik teklifini de burda yapmak gibi bir düşüncen varsa lütfen unut çünkü hiç şansın yok." demişti. Nick, Veronica'dan bir yaş büyüktü. Hafta içi, araba tamirinde çalışıyor. Hafta sonları da sokak sanatçılığı yapıyordu. Dolu bir arkadaş çevresi ve yoğun bir hayatı vardı. Veronica'yla evlenme planlarını yapıyordu.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p></p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Şimdiyse neyle karşı karşıya olduğunu bilmeden aceleyle evden çıkmış sevdiği kadının yanına hızlıca gidiyordu. Benzin göstergesi yanıp sönerken, kararmış gözleriyle sadece gaza basıyordu. Evin önüne geldiğinde ışıkların hiçbirinin yanmadığı gördü, hızlıca kapıyı tıklattı ve "Veronica, ben geldim sevgilim." diye seslendi hiçbir ses gelmeyince kapıyı tokatlamaya başladı. Birkaç saniye sonra dayanamadı ve kapıyı kırmaya çalıştı. Kapıyı zamanında babası yapmıştı, ve olması gerekenden kat kat daha sağlamdı. Bu bilgi aklinin köşesine geldiğinde sinirle yere tükürdü ve evin köşesini döndü. Mutfaktaki arka kapıya yöneldiginde kapının aralık olduğunu gördü. Korkusuzca içeri daldı ve seslenmeye başladı. Sessizlik hakimdi ve sessizlik Nick'i geriyordu. Mutfaktan koridora doğru yöneldiginde yerdeki cam kırıklarından birisine bastığını çıkan sesle fark etti o sirsds yerde yatan Veronica'yı gördü ve cam kırıklarını umursamadan hemen yanına koştu. Nabzını kontrol ettiğinde içi rahatladı.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Sevgilim, iyi misin?</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Aç gözünü birtanem, geldim.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Veronica, Nick'in ellerinin bedenine dokunuşunu hissetmiş gözlerini acmaya çalışmıştı.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Nick...</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>- Söyle birtanem, yanındayım burdayım.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p>Nick, elleriyle Veronica'yı sarmıştı. Veronica'da kendini Nick'e bırakmıştı. Bedeni çok yorgun düşmüştü. Nick'in kollarını kollarıyla sardı ve uyukladı. Uyuklamasıyla birlikte "Agatha..." diye sayıklamaya başlaması bir oldu. Nick o an Agatha'yı kontrol etmesi gerektiğinin farkına vardı. Veronica için fazlasıyla endişelenmisti ve Agatha'yı unutmuştu. Önce yerde duran feneri aldı sonrasinda da Veronica'yı kucağına aldı ve yatağına doğru götürdü. Odayı kontrol ettiğinde Agatha'nın burada olmadığını gördü. Agatha neredeydi? Evin içini dolaştı fakat hiçbir şey bulamadı. Fenerin ışığı azalmaya başlamıştı, pili bitmek üzereydi. Nick elektrik kesintisi olmadığını biliyordu. Şartelleri kontrol etmek için bodrum katına indi. Şartel atmıştı... Tekrardan sartelleri eski haline getirdi ve yukariya çıkmak için döndü. Işıkların yanmasıyla birlikte feneri kapattı ve cebine atti. Merdivenlerden çıkarken yerdeki kan damlalarını gördü, henüz kurumamış oldukça tazeydi. Nick burada neler olduğunu bir an önce öğrenmek için Veronica'nın yanına çıktı.</p>
</div>
<div class="k31gt">
<p></p>
</div>
<div class="k31gt"></div>
</div>
<div class="k31gt">
<p></p>
</div>
<div class="k31gt"></div>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-1439</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-1439</guid>
<description><![CDATA[ 5. Bölüm ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_688ca95898b04.webp" length="17740" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 01 Aug 2025 14:48:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords>Dram</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p> BÖLÜM 5</p>
<p> (Sanki)</p>
<p>Aşk hastalığının ilk belirtisi, sorgulamayı bırakmaktır.</p>
<p>Funda, artık dumanı tüten kahvesine değil, karşısında oturan adama bakıyordu. Gelmemek için birçok sebebi vardı belki ama gelmek için… Yüreğini sıkıştıran, onu uykusuz bırakan sebebi henüz bilmiyordu. Bilmediği birçok gerçeği bu adamdan öğrenmişti. Belki de ‘sebebi’ yine bu adamdan öğrenirdi diye gelmeye karar verdi. Ya da sadece kendine bir neden ararken güç bela bu bahaneyi bulmuştu. Sessizliği paylaştıkları şu birkaç dakikada, kafasının içinde neler döndüğünü merak ederken buldu kendini.</p>
<p>Ölümden korkmadığını söylerken bile tek korkusu, kader mahkûmu arkadaşlarının korkularıydı. Kafasındaki sesler sanki sadece onları haykırıyordu. Başkaları için endişelenmekten, ölüm korkusuna yer kalmamıştı. Bu iyi miydi, kötü mü, emin olmasa da gerekirse onunla sessizliği bile paylaşabileceğini hissediyordu artık.</p>
<p>Yağmur camı dövmeye başladığında adam başını kaldırıp dışarıya baktı. Yüzünde beliren hafif tebessümle birlikte Funda’nın yüzüne de aynı ifade yerleşmişti; ama henüz bundan habersizdi. </p>
<p>“Bizim oralarda pek yağmur yağmaz…” Ali’nin sessizliği bozmasıyla Funda, meraklı bakışlarını esmer adama çevirdi.</p>
<p>“O yüzden kimse kaçmaz yağmurdan. Çünkü oralarda yağmur rahmettir. Tek bir damlası boşa gider diye ödleri kopar da çatılarından akan suların altını kovalarla doldururlar. Annemin de vardı, renk renk, boy boy kovaları… O gün yağmur yağdıysa bizi o dolan kovaların suyu ile yıkardı. Yanan cayır cayır sobanın hemen dibindeki büyük leğen… Ara sıra elindeki tas ile kafamıza vururdu. Çünkü biz hareket ettikçe yerler su içinde olurdu.” Dedi yüzündeki acı dolu tebessümü korurken konuşmaya devam etti.</p>
<p>“Sanırım o günlerden sonra bir başkası tarafından ilk defa yıkanacağım. Mavi leğenden gasil taşına oradan da musallaya…” dedi acılı bir tebessümle. Funda’nın ise bütün bedeni titremiş yutkunmakta zorlanmıştı. Karaladığı deftere bakarken çizdiği musalla taşına dolu gözleriyle baktı. Kalemi hızla masaya bırakırken ellerinin titrediğini yeni fark ediyordu. </p>
<p>“Sana söylemiştim doktor, sen buraya ait değilsin.” Dediğinde, Funda titreyen göz bebeklerini esmer adama çevirdi.</p>
<p>“Neden yapıyorsun bunu? Sadece yardım etmeye çalıştığımı görmüyor musun? Üstelik sana rağmen” dedi kızgınlıkla.</p>
<p>“Sebebimiz aynı demek ki… Çünkü ben de sana yardım etmeye çalışıyorum. Buradaki insanlarla kurduğun her bağ, o dar ağacında onlarla kopacak. Ve sen ömrünün geri kalanını onların yasını tutarak geçireceksin. Gözlerini her kapattığında onların yüzlerini hatırlayacaksın. Belki de ipte sallanışlarını…”</p>
<p>“Yeter!” diyerek bağırdığında ağlıyordu. Esmer adamın dudaklarından dökülen her sözcüğü dehşetle dinlemişti Şaşkın ve kızgındı. Bu kadarı da fazlaydı… Gözlerini araladığında ‘Ben demiştim’ diyen bakışlara yumruklarını sıkarak baktı. Profesyonelliği bir an bıraktığı için kendine kızdı ama nihayetinde insandı. Derin bir nefes alarak kalktığı sandalyeye geri oturdu.</p>
<p>“Bırak da ona ben karar vereyim” dedi soğukkanlılıkla. Sesi biraz soğuk ve tavırlı çıkmıştı. </p>
<p>“Peki.” Diyerek geriye yaslanan adam ile kaşları havaya kalktı. ‘Peki mi?’</p>
<p>Bir an da tavır değiştiği için şaşkındı. Belli ki onunla oynuyordu. Bıkkınca bir nefes veren Funda, bu oyuna katılmaya karar verdi.</p>
<p>“Günlerini nasıl geçiriyorsun?” Diye sordu.</p>
<p>Amacı Ali’nin sert kabuğunu kırıp onunla bir sohbetin içine girmekti. Belki o zaman onu daha iyi tanıyabilme fırsatı bulurdu. En azından kafasından neler geçiyor bilmek istiyordu.</p>
<p>“Kitap okuyorum” Dedi hiç düşünmeden.</p>
<p>“Ne okuyorsun mesela?”</p>
<p>“Yasak olmayan ne varsa…” Omzunu silkerek.</p>
<p>“Sana kitap getirebilirim. İstediğin bir şey var mı?” diye sordu heyecanla. Sonunda onunla paylaşacağı bir şey bulmuştu.</p>
<p>“Benim istediklerimi buraya sokamazsın. Hem biz kitaplaşıyoruz zaten aramızda. Başka kitaba gerek yak” diyerek kestirip atmıştı ama Funda’nın da pes etmeye niyeti yoktu.</p>
<p>“Ben de kitaplaşmak isterim, sakıncası yoksa…” diye sorarken şirin olmaya çalışıyordu. Bu hâli Ali’nin tebessümüne neden oldu ama hemen sildi. </p>
<p>“Peki.” Dedi omuzlarını silkip dudaklarını büzerek. Bu yeni iletişimleri Funda’nın hoşuna gitmişti. Öyle ki kalbi pır pır ediyordu ama farkında olamayacak kadar mutluydu.</p>
<p>“Son okuduklarımızı getirelim” derken bile esmer adam ile bir şeyleri paylaşmanın heyecanı sarmıştı içini. </p>
<p>“Son okuduğum kitabı solcu Mehmet’e verdim.”</p>
<p>“Solcu Mehmet derken… Sen ülkücü değil miydin?” diye sordu çatık kaşlarıyla. Yanlış mı hatırlıyordu acaba? Belki de dosyasına bir daha bakmalıydı.</p>
<p>“Düşüncelerimiz farklı olabilir ama düşman değiliz.” Dedi umursamazca.</p>
<p>“Ama zaten bu yüzden burada değil misiniz?”</p>
<p>“ Hayır. Ben kardeşim dediğim adamın sırtına bıçak saplayan kalleş yüzünden buradayım.”</p>
<p>“Ama o katil de bir solcu değil miydi?” diye sordu Funda merakla.</p>
<p>“Öyleydi. Ama her şeyden önce kötü bir insandı. Bu dünya ada iki tür insan var. İyi insan ve kötü insan, başka yok… Ve o adam kötü bir insandı. Üstelik ona arkası dönük birine bıçak saplayacak kadar.”</p>
<p>“Böyle düşünmene sevindim” diyen Funda, aynı zamanda şaşkındı. Ali matruşka gibiydi. İçini açtıkça başka gizemli bir sürpriz onu karşılıyordu. Onunla sohbet etmek şimdiden bağımlılık yapmıştı.</p>
<p> “Yani kavga etmiyor musunuz?”</p>
<p>“İlk zamanlar kavga ettiğimiz doğru ama sonra müdür babanın başını çok ağrıttılar tepedekiler. Biz de kavga etmemeye gayret ettik. O sırada birbirimizi tanıma fırsatı olunca bir şekilde beraber yaşamayı öğrendik.”</p>
<p>“Müdürünüzü seviyorsunuz galiba?” Diye soran Funda ile esmer adamın yüzünde acı bir tebessüm oluştu.</p>
<p>“Babamız gibidir.” Bunu öyle içten söylemişti ki içim sıcacık olmuştu. Sonra o adamın da onları ne kadar çok düşündüğü aklıma gelmiş hüzünle dolmuştu içim. Bir babanın oğullarını kendi elleriyle ölüme göndermesi acıların en büyüğü değil de neydi? Düşünmek bile istemedi Funda. O zaman anladı Funda müdürün sabahki tavrını.</p>
<p>“Yolun sonunda dar ağacına da beraber kol kola gidecekken neden düşmen kalalım?” diyerek duraksayıp konuşmaya devam etti.</p>
<p>“Sen yanmasan, ben yanmasam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…”</p>
<p> “Nazım Hikmet… Solcu değil miydi?” diye sordu Funda. </p>
<p>“Ruhun kafesteyse, bedenin özgür olsa da bir şey fark etmiyor… Dediğim gibi tek ortak noktamız sevgi Hoş gün geçtikçe ortak noktalarımız zamanımızın aksine çoğalıyor. En çok da bu yüzden solcu Mehmet’i severim. Yanındaki kim olursa, kurşunun önüneatlayacak kadar cesur biridir.”</p>
<p>Funda gülümsedi.</p>
<p>“Güvendiğin biri olması güzel.”</p>
<p>“Aynı yolun yolcusuyuz.” Dedi dudakları kıvrılarak.</p>
<p>“Her lafın sonunu böyle bitirmek zorunda mısın?” diye homurdanan Funda’nın kaşları çatılmıştı.</p>
<p>Ali’nin gülümsemesi büyürken gamzeleri ortaya çıktı. Funda’nın o an, ifadesi yüzünde donmuş gülümsemenin esmer adama ne kadar çok yakıştığını düşünüyordu. Zaman genç kız için adeta durmuştu. Ali ise saniyeler sonra yüzüne dalgınca bakan genç kız ile gülümsemesi silinmişti. Esmer adam rahatsızca yerinden kıpırdanıp bakışlarını kaçırarak boğazını temizledi. Funda daldığı gamzelerden yüzeye çıktığında, tuhaf kasvetli ortamın yeni farkına varmıştı.</p>
<p>“Tamam. Bir dahaki gelişinde kitap getirirsin.” </p>
<p>“İstediğin…”</p>
<p>“Yok.”</p>
<p>“Peki. O zaman bugünlük burada bitirelim.” </p>
<p>Ali başını olumlu anlamda sallayıp ayaklandığında, “Bana kendini açtığın için teşekkür ederim Ali.” Dedi Funda, içinden gelen bir dürtüyle.</p>
<p>“Umarım Pişman olmazsın Doktor.” </p>
<p>“Kes şunu!” diyerek yüzünü buruşturdu Funda.</p>
<p>“Tamam tamam” kıkırdamayla konuşup kapıyı tıklattı Ali. Gardiyanlar içeriye girerken Ali’ye tebessümle baktı memur. Gözlerini hayranlıkla esmer adamın üstünde tutuyordu belli ki ona saygı duyup seven gardiyanlar da vardı. Funda mutlulukla gülümsedi. Bu bir nebze içini rahat ettirmişti. Zira biliyordu ki cezaevlerinde işkenceler meşhurdu. Onun arkasını kollayanların da olması iyi hissettirmişti. İçinin rahatlamış olmasını bile sorgulayamıyordu. Çünkü genç kız farkında olmasa da Ali’nin korktuğu o bağ çoktan sıkı sıkıya kenetlenmişti.</p>
<p>Ali, son kez Funda’ya tebessümle bakıp koridorda kaybolurken genç kız gidişini izledi. Görüş açısından kaybolduğunda silinmeyen keyifli gülümsemesiyle müdürü bulmaya karar verdi. Sabahki patavatsızlığını telafi etmek istiyordu. Zira onu artık daha iyi anlayan bir yanıyla çoktan kuşanmıştı. </p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ODA 9</title>
<link>https://fikirizleri.com/oda-9</link>
<guid>https://fikirizleri.com/oda-9</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202507/image_870x580_68871a79b7668.webp" length="10886" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 28 Jul 2025 11:48:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>Meral YILDIRIM</dc:creator>
<media:keywords>SANRILAR</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">ODA 9<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">Etrafıma ördüğüm duvarlarla kendi odalarımı oluşturmuşum. Tek tek tuğlaları dizerken asimetrik bir dizilim yapmışım. Puzzle parçaları gibi iç içe girmiş bir tablo benimkisi. Ama şu var ki; bu tablonun tam üç parçası eksik.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 10.0pt; line-height: 115%;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Kafamın içinde beynim bin parçaya bölünmüş gibiydi. Parçaları birleştiremiyordum. Yine kendimden geçmiş, yine yeni bir odaya uyanmıştım. Ama çok ilginç bu sefer kendimi daha dinç ve sağlıklı hissediyordum. Şöyle bir etrafıma bakındım. Yukarıda odamda yatıyordum. Yerimden doğrulduğumda ufak penceremden gün yeni doğmuş, ışıklarını yatağıma kadar uzatmıştı. Diğer çocukların odada olmayışına şaşırdım. Hepsi neredeydiler. Demir karyolamdan aşağıya indim. Ayağa kalkabiliyordum. Nedense buna sevinmiş ve içimi huzur kaplamıştı. Yaramda acımıyordu. Sanki yalan gibiydi. Kirli pijamamı kaldırıp bakmak istedim. Bi dakka! Ama ameliyat yaramın yerinde hiçbir iz yoktu. Defalarca kontrol ettim. <span style="mso-spacerun: yes;"> </span>Nasıl yani, ne bu şimdi? Benim gördüklerim ve yaşadıklarım neydi? Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım neredeyse. Sorularımın cevabını almak için kapıya yöneldim. Kapıyı açtım. Hayret kilitli değildi. Ama bu ne? Kapı duvarla örülmüştü. Hızla geri çekildim. Ayağım tökezledi ve yere düştüm. <span style="mso-spacerun: yes;"> </span>Birkaç saniye kendime gelemedim. Önümde örülmüş duvara bakakalmıştım. Şaşkınlığım geçince hızla ayağa kalktım. Uyandığımdan beri garip şeyler görüyordum. Neler olmuştu böyle? Önümdeki duvara vurmaya başladım. O kadar sertti ki elim acımıştı. Bağırdım, çağırdım. Ama sesimi kimse duymamıştı. Sonra bir şeyin farkına vardım. O da içinde bulunduğum odaydı. Oda hareket ediyordu. Taşlar tıpkı yapboz gıbı yer değiştiriyordu. Sanki büyük bir deprem oluyordu . Oda adeta şekil değiştiriyordu. Yurtta kalan öğrencilere ait karyolalar birer tabuta döndü. Kendi karyolam yerinde duruyordu. Suzi’nin karyolası yerinde de bir tabut vardı. Çok korkmuştum. Odanın hareketi birkaç dakika sonra durdu. Sanki bir mezarlığın ortasındaydım. Ben de onun ortasında korkuluk gibi kalmıştım. Kaskatı olan bedenim çözülmeye başlamıştı. Gördüklerim bir rüyadan ibaret olabilir miydi? Kendimi çimdikledim. Canım acımıştı. Can havliyle sıçradım. Buradan hemen çıkmalıydım. Etrafım tabutlarla doluydu. Hemen yanı başımdakine çarpmıştım. Hafifçe kapağı açıldı. Gözüm içine kaydı. İçinde ölü bir beden vardı . Korka korka kapağı biraz daha açtım. Yüzü ayrı bir bezle kapatılmış, bedenleri kirli paçavralarla sarılmış ceset, beni iyiden iyiye korkutmuştu. Son bir cesaretle merakımı da yenemediğimden yüzündeki bezi kaldırdım. Birden çığlık attım . Bu aynı odada kaldığım Katerina’dan başkası değildi. Vücudundaki eski bezlerin altından yer yer kan lekeleri oluşmuştu. O bezleri çekip alınca bedenlerdeki kesik ve dikili yaralarla karşılaştım. Sonra diğer tabutlara döndüm. Hepsini tek tek açtım. Sara, Amy,Laura, Scarlett ve diğerleri. Hepsi tabutlarda, hepsinin cesetlerinde dikilmiş yara izleri vardı. En son kalan tabutu da son bir hamle ile açtım. Bu Suzy’di. Demek ki aşağıda gördüğüm şeyler doğruydu. Ameliyat masasına yatırdıkları Suzy ‘den başkası değildi. Gözlerim dışarı fırlayacakmış gibi olmuştu. Kendi kendime ;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 10.0pt; line-height: 115%;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Hayır !hayır! bütün bunlar gerçek olamaz, diye bağırdım. Tüm gücüm ayaklarımdan aşağı boşalmış, kaybolup gitmişti. Yaklaşık bir saat kadar donuk bir heykel gibi gözlerim kapalı, hiç kıpırdamadan oturmuştum. Buradan çıkmalıyım diye bağırarak ayağa kalktım. Pencereye doğru ilerledim. Odam en üst kattaydı. Tek çıkış yolum bu pencere olmalıydı. Aşağı doğru baktım. Dr Esteban ve yanında iki adam ellerinde kutular büyük bir soğutucu kamyona biniyorlardı. Ne yaptıklarını artık çok iyi biliyordum. Puzzlımın bir parçasını bulmuştum. Yavaşça pencereyi açtım. En üst çatı katında olduğumdan çatıdan ilerleyecektim. Diğer odalardan birine ulaşırsam buradan kurtulabilirdim. Ayağımı dışarı attım. Çatı korkuluklarına tutuna tutuna ilerlemeye çalıştım. Ara sıra ayağım kayacak gibi olduysa da kendimi toplamış ve diğer yan odanın penceresine ulaşabilmiştim. Yan odanın penceresini hafifçe ittim . Hayret kolay açıldı. İçeri atladım. Hemen kapıya yöneldim. Kapı da açıktı. Çok sevinmiştim birden. Yapacağım şey adanın teknesi yola çıkmadan gizlice ona binmekti. Bu çok tehlikeliydi . Ama buradan kurtulabilmek için o tekneye binmem gerekiyordu. Burada olan olayları tüm dünyaya duyurmalıydım. Bu katilleri ifşa etmeliydim. Dr. Esteban benimle oynuyordu. Bunu neden yapıyordu. Büyük ihtimalle bana verdiği ilaçlar, bende sanrılar oluşturmuştu. Artık gerçek ile yalanı karıştırıyordum. Hangisi rüya hangisi gerçek anlayamıyordum. Ama bu sefer kendimdeydim. Buna eminim. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 10.0pt; line-height: 115%;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Kafamdaki yoğun düşüncelerle boğuşurken diğer yandan içine atladığım bu odadan çıkmak için etrafıma bakınıyordum. Kapısını açtığımda önünde uzun bir koridor vardı. Bu koridorun her iki yanında diğer çocukların kaldıkları odalar duruyordu. Şimdi düşünüyorum da bu odalar bu bina ailemden bana kalan malikâneye ne çok benziyordu. Aynı koridor aynı oda yerleri vs. Hatta koridor tavanındaki eski korkutucu resimler bile birbirine benziyordu. Loş bir ışığa sahip koridordan ilerlerken etrafta kimse var mı yok mu kontrol ediyordum. Yurt binası çok sessizdi. Bu bana anormal geliyordu. Herkes neredeydi? Yoksa tüm çocukları ortadan kaldırmışlar mıydı? Bu olamaz, mümkün değil, bu katliam olurdu. Az önce odada gördüklerim bile gerçek miydi? Bunu bile tam anlamış değildim. Kafamda hala sisler içinde belli belirsiz resimler görünüyordu. Hızla tüm gücümü kullanarak aşağı indim. Yakalanmamak için arada durup merdiven boşluğundan aşağı bakarak kimse var mı yok mu kolaçan ediyordum. Zaten topu topu 25 çocuk kalıyorduk. Yukarda gördüklerim doğruysa ki umarım benim sanrılarımdı. Çocukların hepsi büyük ihtimalle bahçede ki küçük müştemilatta hapsedilmiş olabilirdi. Birden Dr. Esteban’ın, bahçedeki müştemilattaki yangından bahsettiğini hatırladım. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 10.0pt; line-height: 115%;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Aman Tanrım! Çocuklar eğer müştemilatta ise ve bugün o bahsedilen yangın olacaksa, Onları oradan çıkarmalıydım. Tanrım senden beklediğim o cevabı şimdi alabilir miyim? <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: 10.0pt; text-align: center; line-height: 115%;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Ne yapmalıyım?<o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ruhlar Akademisi Kısım 3</title>
<link>https://fikirizleri.com/ruhlar-akademisi-kisim-3</link>
<guid>https://fikirizleri.com/ruhlar-akademisi-kisim-3</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202507/image_870x580_68791b4375606.webp" length="12778" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 17 Jul 2025 19:16:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aysun Ertaş</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>   Aylin şaşkınlıkla bakakalmıştı. "Ben... öldüm yani," diyebildi. Boğazının olması gereken yerde taş gibi ağır ve sert bir yumru vardı sanki. "Daha çok erken değil miydi?" diye mırıldandı kendi kendine.</p>
<p>  "Burada ruhunun gözleri ilk kez açılan herkes aynı şeyi söyler!" dedi Rizzi. "Şimdi sana ruhunun aslında nasıl gözüktüğünü gösterme zamanı! Haydi kalk!" diye ekledi ve zarifçe, akan su misali hareket etti.</p>
<p>   Aylin, Rizzi'nin hareketlerini adeta hipnotize edilmiş gibi takip etmeye başladı. Oturduğu metalimsi yataktan hızlıca atladı ve atladığı gibi de kendini Rizzi'nin yanında buldu.</p>
<p>  "Hey! Ama... ama bu nasıl oldu?"</p>
<p>  "Sen hava elementisin! Hızlı hareket senin doğanda var Aylin! Aslına bakarsan sana R13061988 demeliyim!"</p>
<p>  "R13061988" dedi Aylin tekrar ve bu sayılar zihninde bir ışık yaktı. "R13061988! 13 Haziran 1988 yani! Bu benim doğum tarihim!"</p>
<p>  "Çok doğru! Geri kalan  "R" de İlahi Sistemdeki bir kodlamadır. Senin hangi aileye doğduğun, kadın mı yoksa erkek mi olacağın, neler yaşayacağın, ne zaman ve ne şekilde öleceğin hepsi bu kodun içinde saklı! Ancak onu herkes değil, sadece bazı görevli ruhlar okuyabiliyor!"</p>
<p> "Nasıl bir saçmalık bu?" dedi Aylin hırsla.</p>
<p> "Saçmalık değil, bunun adı ölüm..." dedi Rizzi soğuk bir şekilde. "...ve kuralları ben koymuyorum!"</p>
<p> "Senin neden R bilmem ne diye bir ismin yok o zaman!"</p>
<p> "Aaaahhh var elbette.  " dedi Rizzi sarı ışıklı göz küreleri daha da parlaklaşırken. "Ben sadece yeniden bedenleninceye kadar kendimi, kendi kaderimin gizlerini çözmeye adadım! O yüzden ne olduğumu asla unutmamayım diye en kötü kaderimi yaşadığım hayatımdaki ismimi sürekli kendime hatırlatıyorum! İsimlerin özel bir gücü vardır Aylin! Bize aslında kim olduğumuz ve ne olduğumuzu hep hatırlatır! Burada bile hatırlatır!"</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ruhlar Akademisi Kısım 2</title>
<link>https://fikirizleri.com/ruhlar-akademisi-kisim-2</link>
<guid>https://fikirizleri.com/ruhlar-akademisi-kisim-2</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202507/image_870x580_6871352d4b7b0.webp" length="86590" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 11 Jul 2025 20:14:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aysun Ertaş</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>  "Ne demek şimdi bu! Ben... bana ne oldu böyle! Neresi burası kahretsin! NELER OLUYOR BURADA!"</p>
<p>  Sözcükler, her nasılsa garip bir şekil almış bedeninden şiddetini giderek artırarak çıkıyordu. Tam da artık bu sözcükler çığlıklara dönmeye başlıyordu ki yumuşak bir ses durdurdu onu.</p>
<p>  "Sakin ol lütfen!" demişti birisi arkasından. Sesi adeta akan sular gibiydi, dinledikçe içi ferahlamıştı sanki. Kendini güç bela çevirip sesin sahibine baktığındaysa gözleri (artık bir çift gözü olup oladığını tam bilemese de) şaşkınlıkla açıldı.</p>
<p>  Cinsiyetsiz bir beden vardı karşısında. Şeffaf,içi dalgalanan denizler gibi mavinin farklı tonlarında dalgalarla dolu bir bedeni vardı ve basbayağı bu  bedenden hafif hafif dalga sesleri de yayılıyordu! Göz yerine iki adet , içinden sarı ışıkların taştığı küre mevcuttu ve ağız ya da burun yoktu. Tanrı aşkına bu yaratık nasıl nefes alıp konuşuyordu peki!</p>
<p>  "Bakıyorum da sorularla dolusun!" deyip kahkaha attı yaratık. "Haklısın ama! İlk seferinden ben de böyle olmuştum! Bu arada adım Rizzi!" dedi görünmeyen ağzıyla. Sesi hem çağlayan ırmaklar kadar coşkun hem de gece yakamoz vurmuş denizler sakin ve huzur vericiydi.</p>
<p>  "Beni, seni karşılamam için özellikle gönderdiler," dedi Rizzi. "Ben su elementi  baskın bir ruhum anladığın üzere! Bazılarımız ta en başından beri bu tür bir baskınlıkla var olduk. Tıpkı sende çok fazla hava elementi olduğu gibi bende de çok fazla su var! Çok yakında daha iyi anlayacaksın Aylin!"</p>
<p>  "Aylin?" dedi kendi kendine ve sanki sihirli bir sözcük söylemişçesine zihninde birbiri ardına şimşek çakar gibi görüntüler belirmeye başladı.</p>
<p>  Zihninde uzun boylu, kumral, kahverengi gözlü bir kadın; güneşli, deniz kıyısındaki büyük bir kentin caddelerinde yürürken görünüyordu. Yüksek katlı evler,ardı ardına çalan kornalar,deniz esintisi, bir ikindi vakti güneşin altında menevişlenen denizi gören dar sokaklar ve... ve hemen yanı başındaki genç bir adam... Adamın ona "Aylin şuna bak! " deyip suyun üzerinde süzülen martıyı gösterdiği anda taşlar yerine oturdu.</p>
<p>  "BEN AYLİN AKARCALI'YIM! İZMİR'DE YAŞIYORUM! BURASI DA NERESİ! KOCAM NEREDE?BIRAKIN BENİ!NELER OLUYOR BURADA!"</p>
<p>   Rizzi'nin (nasıl olduysa) derin bir nefes aldığını duydu. Durdu ve konuşmaya başladı Rizzi. O derin sakinliği ile öyle şeyler söyledi ki her bir kelimesi adeta Aylin'in zihnine çakıldı.</p>
<p>  "Aylin Akarcalı'ydın! Burada R13061988' sin ve... ve artık öldüğünü, dünya hayatının geride kaldığını kabul etmen gerek!"</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>oda 8</title>
<link>https://fikirizleri.com/oda-8</link>
<guid>https://fikirizleri.com/oda-8</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202507/image_870x580_6870e205cc869.webp" length="11930" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 11 Jul 2025 13:09:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>Meral YILDIRIM</dc:creator>
<media:keywords>tanrının cevabı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center; line-height: normal;"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 14.0pt;">ODA 8<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center; line-height: normal;"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; mso-bidi-font-family: Calibri; mso-bidi-theme-font: minor-latin;">Tanrıya küsmüştüm.<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center; line-height: normal;"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; mso-bidi-font-family: Calibri; mso-bidi-theme-font: minor-latin;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>Uzun zamandır konuşmuyordum. Başıma gelen felaketlerin sebebinin O olduğunu düşünüyordum. Neden hep ben diyordum. Dünyada birçok insan var. Herkesin yaşadıkları ayrı biliyorum. Ama benim felaketim benim kaldıramayacağım türden. Odalardan çıkamayınca, Tanrıyla tekrar konuşmaya karar verdim. İçimi döktüm. Söyleyemediklerimi ortaya saçtım. Beni dinliyordu, biliyorum. <o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center; line-height: normal;"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; mso-bidi-font-family: Calibri; mso-bidi-theme-font: minor-latin;">Şimdi, Tanrının cevabını bekliyorum.<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">15 ve 25 yaşlarım arasında gidip gelmekten yorulmuştum. Zaman obruğu oluşmuş ve içine düşmüştüm. Dipsiz bir kuyuydu benimkisi. Tekrar acı dolu yıllarıma dönmüştüm. Mahzende karşılaştığım kendi korkunç manzaram karşısında nutkum tutulmuş, öylece donup kalmıştım. Birden acı içinde kıvrandım. Ben daha 15 yaşında küçücük bir çocuktum. Bunu bana nasıl yapabildiler. İstemsizce donuk gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Kendi beden acısına mı yoksa ruhumun yarasına mı ağlıyordum bilemiyordum. Tam o sırada demir parmaklıklar arasında bir el bana uzandı. Mary Ann, nasılsın, diye seslendi. Bana seslenenin Suzi olduğunu biliyordum. Ayağa kalkamıyordum. Git burdan diye bağırdım. Beni merdivenlerde yalnız bırakmış ve kaçmıştı. Onunla konuşmak istemiyordum. Suzi yalvarırcasına seslendi<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">-Mary çok üzgünüm. Çok korkmuştum. Elimde olmadan oradan kaçtım ve seni yalnız bıraktım. Sana ne yaptılar? Çok merak ediyorum seni.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">Ben Suzi’nin başına gelecekler için o kadar endişelenmişken, kendimi olayların ortasında bulmuştum. Zorlukla yerimden doğruldum. Git burdan ! Seni de yakalarlarsa başına fena şeyler gelebilir. Birden tıkırtılar duydum. Suzi de aynı şekilde . <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">-Kaç buradan çık yukarı kimse seni görmesin, diye seslendim<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">Suzi aksayan ayağına rağmen hızla geri çekildi ve oradan hızla uzaklaştı. Birkaç dakika sonra kapı açıldı. İçeriye azman yavrusu Kızıl Sakal girdi. Beni kaptığı gibi karga tulumba kucağına aldı ve aşağıya bir odaya indirdi. Korkudan titremeye başladım. Bu sefer bana ne yapacaklardı? Yoksa öldürecekler miydi? Bağırmaya başladım. Kucağında tepindim. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">-Rahat dur, dedi Kızıl Sakal. Yoksa seni fırlatıp atarım şu duvara geberir gidersin. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">Korktum. Sakin durmaya karar verdim. Dediğini yapacak bir adamdı. İçeri girdiğimiz oda bir revire benziyordu. Köşede bir hasta yatağı, bir beyaz dolap ve masa üzerinde kesici aletler vardı. Beni yatağa boş çuval gibi attı. Canım çok yanmıştı. Arkadan gelen ses;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">-Yavaş ol. Nazik davran ona. Daha yeni ameliyattan çıktı. Yarası açılırsa bunun hesabını sana sorarım. Acı içinde kafamı sesin geldiği tarafa çevirdim. Bu kişi, resimde, bayan Annabel’in yanında gördüğüm ve Harry sandığım Dr. Esteban’dan başkası değildi. Tabi ben isminin Esteban olduğunu tahmin ediyordum. Harry olamayacağına göre. Ama ona çok benziyordu. Aynı görünüş ama farklı bakışlar vardı onda. Benim Harry’im şefkat dolu bakardı. Yirmili yaşlarda benim yanımda iken bana hep destek olmuş, hep beni sevmişti. Onu çok özlüyordum.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Son olarak pembe odada yaşadıklarımdan sonra düşünüyorum da Harry nerede olabilirdi. Esteban ve Harry neden birbirlerine bu kadar benziyorlardı. Yoksa ikiz kardeş miydiler? <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;"><span style="mso-tab-count: 1;">            </span>Şimdi bunları düşünmenin bir faydası yoktu bana. Bana ne olacağını, korku içinde bekliyordum. Bundan sonra yaşayacaklarım, Tanrının kendisinden beklediğim, cevabı olacaktı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">Dr. Esteban bana doğru yaklaşınca korkudan anne karnındaki cenin gibi büzüştüm ve gözlerimi kapadım. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">-Korkma, dedi bana . Bu sefer bişey yapmayacağım. Sadece yarana bakacağım. Pansuman yapalım ki mikrop kapmasın. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">Titrek bir sesle;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">-Neden? Zaten ölmemi istemiyor musunuz? Bir yandan elbisemi kaldırıp, bandajı çıkartırken;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">-Ölmeni isteseydim, ölürdün. Ama bu bir dahaki sefere olmayacak diye bir şey yok. Bir daha burnunu seni ilgilendirmeyen işlere sokarsan başına daha neler gelir, ben de bilemiyorum. Aslında seni bu hale getirmeye hiç niyetim yoktu. Zaten hastalıklı bir çocuktun. Senden alacağım bir organ parçası ne kadar sağlıklı olabilirdi, bilmiyordum. Ama neyse, herhalde tek sağlam parçanı da ben aldım, derken pislik bir şekilde gülümsüyordu. Midem bulanmıştı. Kusmaya başladım. Tabi Esteban’ın üstüne ;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">-İğrenç şey, kes şunu . Üstümü başımı batırdın. Hızla yaramı tedavi edip kapattı. Üstünü başını değiştirirken,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">-bu şekilde intikam almayı düşünüyorsan, uğraşma, bana sökmez. Dua et yaşamana izin veriyorum. Tabi tek şartla. Rahat duracaksın, kimsenin işine burnunu sokmayacaksın. Seninle ilerde başka işlerim olacak. Bu yüzden akıllı ol, derken elinde kocaman bir şırıngayı koluma batırıp çekti. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;">-Bu seni dinlendirecektir. Şimdi biraz uyu da, biz de rahat edelim. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt;"><o:p></o:p></span><span style="font-size: 12.0pt;">             Göz kapaklarım ağırlaştı ve derin bir uykuya dalarken son düşüncelerim aklımdan geçiyordu. Tanrının cevabı bu olamazdı.<o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BIÇAK SIRTI (Roman Bölüm)</title>
<link>https://fikirizleri.com/bicak-sirti-roman-boelum-1339</link>
<guid>https://fikirizleri.com/bicak-sirti-roman-boelum-1339</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_685d6d9dced63.webp" length="19872" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Jun 2025 18:56:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Bünyamin Çoban</dc:creator>
<media:keywords>Roman, edebiyat</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Gün güneş ellerin olmuş, karanlık ona kalmıştı; yer yurt yabancıların olmuş, o gurbete sürülmüştü. Ne hicret ne ricat, sadece sürgündü; sonu gelmeyen bir sürgün… Ait olduğu topraklar, o eski yerler değildi. Bir zamanların ezber bozan adamı, ezberlerini hafızasında korumaya çalışırken ait olduğunu sandığı gönüller, istilacıları çoktan kabul etmiş; genel kabul görmüş hayatın ezberleriyle yaşamayı seçmişti. Unutulmuştu unutmadıklarınca… Sanki öyleydi sanki karanlık devam edecekti yeni bir güneş doğana kadar(!) Gölgedekilerin buna bir itirazı yoktu ama gölgedekiler karanlığı kolluyordu sessizce.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BIÇAK SIRTI (Roman Bölüm)</title>
<link>https://fikirizleri.com/bicak-sirti-roman-boelum</link>
<guid>https://fikirizleri.com/bicak-sirti-roman-boelum</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_6859bb7be06f0.webp" length="48014" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 23 Jun 2025 23:40:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Bünyamin Çoban</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu romanı yazmanın ne(ler) getirip neleri götürebileceğini bilmiyordu henüz ya da ortaya nasıl bir şey çıkacağını ama sanki bugüne inat bir niyetle hatıraları canlı tutma gayreti kendini gizliden hissettiriyordu. Belki hatıraları yaşatmak değildi sadece derdi; bir şey söylemek istiyordu ya da çok şey, güç yetirebildiği kadar… Ve belki de bir dua olacaktı, bir yakarış; ben biliyorum diyecekti kader senaryosunu yazan kudrete. Bildiğini biliyordu O şüphesiz ve/fakat söylemek başka bir şeydi O’na; söyleyince kıymeti kalmasa da bazı şeylerin! Biz’i biz’e anlatmak, nedense çaresizliğe demir atmış, çare olmasa da mecbur bırakmıştı işte. Bu mecburiyet; gün gelecek, belki bizi bizden edecek, kimsesiz bir kimliksizliğe itecekti. Geriye kalan; hayalkırıklığı, hüsran, küstürülmüşlük ve bir enkaza dair her şeydi. Ihlamur ve çınarın gölgesindeki değer ölçüsü, gölgesin(d)e duranın değeri kadardı. Bulanmıştı sular, kararmıştı deniz; puslu havayı seven kurtlar ortalarda görünmüyor, başka iklimlere göç ettikleri söyleniyordu. Bülbülün sır bestesi, neredeyse fısıldanmak üzereydi ve kader, hayatın herhangi bir yerinde hükmünü sürüyordu yine sessizce. Hatıralar bugüne düşmanlığıyla geleceğe göz kırpıyordu sanki. Yirmi beş yıl beklemiş gibi yapıyorlardı. Önceleri; on üç yıl beklemiş gibi de yapmışlardı! Zamanı şaşırtıyorlardı. Bir şehir otogarında yeni uyanmış gibi oluyordu insan ya da bir Akdeniz sahilinde âşık olmaya hazırlanıyordu yeşil elbiseli bir deniz perisine. Gözlerini açıyordu ansızın çeşmeli bir sokağın yanıbaşında. Kahve kokusu karışıyordu küçük ellerine bakarken hayallerine. Gözleri, gerdanındaki mercan kolyeye takılıyordu; gözlerine kapılmadan önce ve çok önce; kırlangıçlar uçuşuyordu havuz başında. Suya her süzülüşlerinde sonsuzluğa yayılan halkalar oluşuyor, ıssız kalan sokaklarda genç kızlar gülüşüyordu. Düşleriyle dokunuyordu, gülüşleriyle… Dudak kenarına iliştirdiği gülüşleriyle… Hatıralar her zaman güçlüydü ve biz gölgesinden kurtulamıyorduk onların. Aslında kendisinden… İç sesi tam olarak bunu ifade etmeye çalışıyor ya da ifadeden kaçıyordu. Kaçtığı çok şey vardı kaçamadığı! Küllendi dediği yangınlar, yeniden alevlenmek için bakışını kolluyordu birilerinin. Birileri yıllar sonra tekrar ama bu defa başka türlü bakmaya hazırlanırken o, geçmişin bütün sırlarını açığa çıkmaya davet ediyordu.</p>
<p>Neden yapıyordu bunu, ne gereği vardı; bilmiyordu. Sırrı ortaya dökecekti satır aralarına gizleyerek. Böyle bir hayat karşısında sırrın hükmü mü kalmıştı; bilen bilsindi bilmesi gerekeni. “Etme” diyen bir Celâleddin’in yanına gitmiyordu her günün sabahı. “Gitme” diyen yoktu; “gel” diyen hiç olmamıştı. “Gölgeler kâbusum oluyor, korkuyorum izlerine basmaktan” demiyordu, o adam değildi. Zaten gölgesine ilişmekten ürkeceği bir varlık da yoktu artık. </p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BIÇAK SIRTI (Roman Giriş)</title>
<link>https://fikirizleri.com/bicak-sirti-roman-giris</link>
<guid>https://fikirizleri.com/bicak-sirti-roman-giris</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_68569123ec2f5.webp" length="40196" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 21 Jun 2025 14:02:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>Bünyamin Çoban</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>BIÇAK SIRTI (Giriş Bölümü) </p>
<p>Satırbaşları yorgun, manzara küflüydü…</p>
<p>Dağınık heceler, cümle içlerinde kelimeye bürünüp ifade kazanmıyordu. Cümleyle düşünen bir adamın kelimesiz kalışı, tuhaflığı kışkırtmak için yeterli olsa da tuhaf değildi aslında. Belki sadece yakışıksızdı ve bu ayıbı sahiplenecek cüret, manzaradan yoksundu. Yoksunluk, varlığı tanıyana ağır bir yüktü şüphesiz ve/fakat omuzlarında yoksunluktan daha ağır yükler gezdiriyordu. Sevda yüklü kervanların tozlu yoluydu hükmünü yitirmiş ve hüküm çoktan verilmişti. Kalem fısıltısından duyulan altı harfli bir aşkın tükenişi bile bu kadar elem taşımıyordu. Çocukluğundaki isimler kadar sıcak ve sanki yakındı hatıralar. Hatıralarla yaşıyor gibi yapıyordu hayat denen serüveni… O, hatıralarına değil, hatıraları ona sahip çıkıyordu. İhanetsiz sadece onlar vardı. Ve insanlar çok yalancıydı. </p>
<p>Fakat yine de onu tanıyordu. Yıllar sonra gelecek olanı… Ve her nasip vaktine esirdi. Esaretse günden güne kendini daha da büyütüyordu.</p>
<p>Acınacak bir hâldeydi. Kendi hayallerinden ürküyordu. Birgün bir sohbet meclisinde biri onunla ilgili “siz onun kim olduğunu biliyor musunuz” dedi. Sonra gülümsedi. Bu gülümseyiş, kimsenin bilmediği (sanki/belki/gibi/birileri dışında) bir şeyi mi işaret etti yoksa onu alaya almamıydı, anlaşılamadı. Anlaşılmayı reddettiğini yıllar önce söylemişti. “Beni anladığınızda her şeyi anlamış olacaksınız ama beni anlamayasınız” demişti. Kime, ne zaman söylemişti, muhatabı kimdi kurduğu cümlelerin? </p>
<p>Zaman çizgisini şaşmış, atı alan Üsküdar’ı aşmıştı. Yıllardır düşte gördüğü sevgili, çoktan ele karışmıştı. Aşamadığı şeyler vardı. Zamana hapsolduğu söylenti olsa da bu söylenti ona yakışıyordu. Fakat hayat inadına yakışmıyordu. Doksan yedinin yaz ayları gibiydi. Öyle tahmin edilebilirdi. Sonrasına bakıldığında öyle tahmin edilmeliydi! Hapsoluş denilen şey... Bir bakış, bir bakışa adanış, bir bakıştan beklenesi şeyler... Bir bakıştan umut devşirilen bir ömür, bir ömürlük kaybedişe denkti. </p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm 4</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-4</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-4</guid>
<description><![CDATA[ Bölüm 4 ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_684fef9a4b507.webp" length="21092" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 16 Jun 2025 13:19:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>    BÖLÜM 4</p>
<p> (KADER MAHKÛMU)</p>
<p>Çaresizlik, insan ruhuna vurulan en ağır kırbaçtır.</p>
<p></p>
<p>Victor Hugo bir kitabında; ‘Darağacı, devrimleri yok edemeyen tek anıttır’ dediğini hatırlıyorum. Hatta şöyle devam ediyordu: ‘Gerçekten de toplumu budamak, dallarını koparıp, kellesini uçurmak için gelen devrimlerin insan kanına doyduklarına nadir rastlanır. Ölüm cezası ellerinden kolayca bırakmadıkları bir bıçaktır.’ </p>
<p>Onlara karşı çıkan, sözlerine katılmayanları cezalandırmak tek çare sanan hükümet daima yıkılmaya eninde sonunda mahkûmdur. Bir haftadır cezaevinde görev yapıyordum ama o bir haftada bile yanlış bir şeylerin olduğuna şahit oluyordum. Ölüme mahkûm edilmeyi bırak o demir parmaklıklar da bile hak etmeyen insanlar vardı. Sokaklar canavarlar ile kaynarken tel örgülerle çevrili dört duvar masum insanların yeriydi. Yanlış bir şeyler vardı elbette ama bunun sebebi bozuk terazi miydi, bilmiyorum. </p>
<p>Geceleri beni uykusuz bırakan bu düşünceler arasında Ali ismindeki mahkûmun söyledikleri de kafamda dönüp durmaya devam ediyordu. Doğru olabilir miydi? </p>
<p>Donuk bakışlarla pencereme çarpan yağmur damlalarını izlerken bunları düşünüyor ama düşündükçe işin içinden çıkamıyordum. O kadar dalgındım ki yalnız olmadığımın farkında bile değildim.</p>
<p>“Funda kızım, iyi misin?”</p>
<p>Amcamın endişeli sesiyle kendime gelirken irkilerek gözlerimi ona çevirdim. Meraklı ve endişeli bakışlarıyla beni süzüyordu.</p>
<p>“İ- iyiyim amca. Geldiğini duymadım.”</p>
<p>“Fark ettim. Uzaklara dalıp gitmiştin. Gerçekten iyi misin kızım?” diye sordu. Sanırım birkaç defa seslenmiş ama duymamıştım.</p>
<p>“Yüzündeki kaygı sesine de yansımıştı. Ne diyeceğimi bilemediğim için gözlerimi odanın içinde gezdirip saniyeler sonra zihnimde beliren soruyu sordum:</p>
<p>“Amca… bu iş için bana nasıl ulaştılar biliyor musun? Ben böyle bir başvuruda bulunmadım.” Diye sordum tereddütle.</p>
<p>“Anlamadım Funda?” dedi sorgulayan bakışlarıyla. Amcam ya çok iyi bir oyuncuydu ya da bir fikri yoktu.</p>
<p>“Saçmaladım boş ver…” dedim ellerimi sallayarak. Üzerini kapatmaya çalışsam da yüzündeki endişe bir an bile dağılmadı.</p>
<p>                                                ***</p>
<p>Düne kadar geri geri attığım adımlar, yerini kararlığa bırakmıştı.İç sesim, ‘Buraya kadar geldin. Sebebi ne olursa olsun, sana ihtiyaçları var. Pes etmek yok, ‘diyordu.</p>
<p>“Hoş geldiniz, Doktor Hanım.” Diyerek gülümseyen yüzüyle beni kapıda karşılayan müdür Bey ile ben de gülümsedim.</p>
<p>“Hoş buldum Müdür Bey.”</p>
<p>“Hemen başlayacak mısınız? İsterseniz bir çay ikram edeyim?” diye soran adamın nazik teklifi içimi ısıtmıştı ancak bir an önce başlamak istiyordum.</p>
<p>“Teklifiniz için çok teşekkür ederim. Bir ara sözüm olsun, ama önce işimin başına dönmek istiyorum.” Dedim.</p>
<p>Gülümseyen yüzü solarken ilk başta nazik teklifini reddettiğim için kırıldığını sandım. Ama mırıldandığı o tek kelime bir kurşun gibi boğazıma saplanmıştı.</p>
<p>“İş…” </p>
<p>O kelimeyi öyle yorgun ve yenik bir ses tonuyla söyledi ki, söylediklerimde bir yanlış var mı diye kendimi tedirgince sorgularken utanmıştım. Sözlerim netti: Bu benim işimdi. Ama belli ki Müdür Bey için mesele bundan fazlasıydı. O duygularını görevlerinin önüne koymuştu. Lâkin onu anlıyordum. Hatta bir miktar utanmam bundandı. Geçirdiğim o bir hafta bile beni çok etkilemiş, duygularıma ket vuramamıştım. O yıllardır bu insanlarla birlikteydi ve mutlaka güçlü bir bağ kurmuştu. </p>
<p>“Tabii… buyurun, başlayabilirsiniz.” Diyerek bize yaklaşan memuru işaret etti. Memura selam verdikten sonra takip etmemi bekledi. Ben ise pişman bakışlarımı Müdür Bey’in üzerinden zorlukla çekip memurun peşinden uzun koridoru yürümeye başladım.</p>
<p>Birkaç defa kaçamak bakışlarımı arkama çevirip Müdür’e baktım. Ellerini arkasında bağlamış, omuzları düşük, pencereden dışarıya hüzünle bakıyordu.</p>
<p>İçimde tarif etmesi zor bir ağırlıkla, bana ayrılan odaya girdim. Gözüm hemen pencereye kaydı. Tel örgülerin ardından yarım yamalak görünen ormanın kasveti içimi boğdu.</p>
<p>Kapı aralandı. Pos bıyıklı, esmer, ellili yaşlarda bir adam ağır adımlarla içeriye girdi. Gözleri kısa bir an bana takıldı, sonra odada gezinerek karşımdaki boşluğa bir kum çuvalı gibi kendini bıraktı. Parmakları arasındaki tesbihi iki eliyle çevirirken gözlerini boncuklardan ayırmıyordu.</p>
<p>“Hoş geldiniz. Ben Funda. Sizin isminiz?” diye sordum yumuşak bir ses tonuyla. Bir taraftan elimdeki not defterine bir şeyler karalıyordum. Bakışları sorumla önce bana sonra not defterine çarptı.</p>
<p>“Ne yapacaksın bacım ismimi?” dedi bitkin bir sesle. Burada olmaktan bile hoşlanmıyordu ve bunu vücut diliyle çok iyi anlatıyordu. Gözlerime bile bakmamaya çalışıyordu.</p>
<p>“Sadece tanışmak istedim.”</p>
<p>“Tanışmayalım” dedi çatık kaşlarıyla.</p>
<p>“Size seslenmem için… Üstelik dosyanız önümde. İstesem oradan da öğrenirdim. Ama ben sizi sizden dinlemeyi tercih ederim” dedim herkese söylediğim gibi. Çünkü gerçek buydu. Onları onlardan dinlemeyi istiyordum.</p>
<p>“Osman.” </p>
<p>“Osman Bey, bana biraz kendinizden bahseder misiniz?” diye sordum memnuniyet dolu bir gülümsemeyle.</p>
<p>“Neyimden bahsedeyim? Bacım ne yapacaksın, öğrenip?”</p>
<p>“Tanımak istiyorum demiştim ya…”</p>
<p>“Ölümden bahsetmeyecek miyiz?” diye sordu bir an da sözümü kesip.</p>
<p>Kaşlarım çatılırken sorusu dudaklarım arasından çıkan nefesi yarıda bıraktı. Şaşkın bakışlarımı onda tutarken sıkıntılı bir nefes verip, “Bahsetmesek olmaz mı?” diye sordum be de.</p>
<p>“O yüzden geldiğini söylediler bize. Ölüme hazırlayacaksın ya bizi. Bahsetmeyelim de arkamdan korkak mı desinler?” </p>
<p>“Kim diyecek Osman? Ayrıca kim söyledi?” diye sordum merakla. Ama sorularımı duymazdan gelip bakışlarını çevrede dolaştırdı. Başka sorularıma cevap vermeyince karalamama geri döndüm. Ne kadar isterse o kadar zaman vermeye devam edecektim. Nasılsa eninde sonunda kendilerini açıyorlardı.</p>
<p>“Oraya ne yazıp duruyon…” diye sordu sonunda sessizliği bozarak. Söylemiştim… Eninde sonunda…</p>
<p>Gülümseyerek defterimi ona çevirdim. Gördüğü kendi eskiz portresiyle kaşları havaya kalktı. Bakışlarını bana çevirirken bu defa o ifadede hayranlık vardı.</p>
<p>“Yetenekli çocuksun sen,” dedi.</p>
<p>“Beğendiniz mi?”</p>
<p>“Beğenmek ne kelime, çok güzel…” dedi, çizime bakmaya devam ederek.</p>
<p>“Size de öğretmemi ister misiniz?” diye sordum cesaretle. Tereddütlü bir bakış atıp yutkundu.</p>
<p>“O kadar zamanım yoktur muhtemelen” dedi yutkunarak.</p>
<p>“Bütün zamanlar bizim Osman Bey. İsterseniz öğretirim” dedim bir önceki sözlerini duymazdan gelerek. Çünkü ölümü konuşmak istemediğimi daha önce söylemiştim.</p>
<p>“Ne işime yarayacak?”</p>
<p>“İyi hissettirir. Çizmek… rahatlatır.” </p>
<p>Kısa bir sessizlik oldu. Sonra belli belirsiz başını salladı. Dudakları titredi. Bir şey söyleyecek gibiydi.</p>
<p>“İçinizi dökmek isterseniz, dinlerim.” Dolu gözlerle bakıp başını salladı.</p>
<p>“Orospu çocuğu…” diyerek duraksadı. Utanarak bakışlarını bana çevirdi ama ben rahat olması için tebessüm ettim.</p>
<p>“Karıma…” </p>
<p>“Kamyoncuyum ben. Ülke ülke gezerim. Aylarca eve dönemem bazen. Amcaoğlu… Ben yokken karımı sıkıştırıp çocuklarımızla tehdit ediyormuş. Bir gece eve zorla girip, kızlarımın boğazına uyurken bıçak dayayıp…” sesi boğuklaşırken duraksadı.</p>
<p>“… tecavüz etmiş. Sonra her fırsatta ve boşlukta yaptığı pisliğe devam etmiş. Bir akşam sevkiyatım iptal olunca eve erken döndüm. O iğrenç adamı karımın üstünde buldum. Bir taraftan dövüyordu. Ne zaman sobanın demirini elime aldım, ne zaman beyninin parçalarını dışarıya çıkana kadar vurdum bilmiyorum. Kendime geldiğimde olan olmuştu. Sonra ölüme mahkûm edildik işte. Ama beni asıl yıkan ölüme mahkûm edilmek değildi. Sonradan olanlardı.” Diyerek sıkıntılı bir nefes verdikten sonra devam etti.</p>
<p>“Karım bana bir daha göz ucuyla bile bakmadı. Ama korktuğu için falan değil… utandığı için. Sanki benden utanacak bir kabahat işlemiş gibi. Kendini öyle kirlenmiş hissediyordu ki olsa gerek, çocuklarına bile sarılamadı bir daha. Sonunda…” diyerek tekrar duraksadı ve gözlerinden bir damla yaş aktı koca adamın.</p>
<p>“Ablasına çocukları emanet ettiği bir gün, ‘pazara gidiyorum’ diyerek çıkmış, sonra da kendini evde asmış. Dudaklarını birbirine bastırıp ağlarken bedeni sarsılıyordu. </p>
<p>Kim suçluydu şimdi? O iğrenç adamdan kendini koruyamayan kadın mı? Üç kuruş için evinden çok uzaklarda kalıp yuvasını korumasız bırakan adam mı? Yoksa canilikte sınır tanımayan o yaratık mı? </p>
<p>Ne fark ederdi? Suçlu çoktan ilan edilmiş, cezası kesilmişti. Adam karısını kirleten adamı öldürmüştü, şimdi idama mahkûmdu. Peki, adalet bu muydu? Düşünmemem gerekiyordu ama kendime engel olamıyordum.</p>
<p>Kalan sürede Osman’a insan çehresinin çizim tekniğini gösterdim. Biraz meraklı biraz heyecanla her hareketimi takip ediyordu. İyi bir öğrenciydi. Haftaya, kendi portresini çizmesini istedim. Giderken yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Kısacık bir zaman da olsa, ona ölümü unutturmuştum.</p>
<p>Kendime koyu bir hava hazırlarken aralanan kapıyla başımı o yöne çevirdim. Beklediğim kişi gelmişti. Memnuniyet dolu bir gülümsemeyle onu karşılarken o ağır hareketlerle yerine otururken ben bir kahve daha hazırlayıp önüne koydum. Her hareketimi büyük bir dikkatle izliyordu. En azından varlığımı kabul etmişti. Bir süre dumanı tüten bardağa baktı, sonra masaya geriye koyarak geriye yaslandı.</p>
<p>“Nasılsın bugün?”</p>
<p>“Dünle aynı?” </p>
<p>“Dün nasıldı?”</p>
<p>“Onsan önceki gibi” dedi omuzlarını sallayarak. Kaşlarım çatılırken değişmeyen bazı şeyler canımı sıkıyordu. Ali’yi açmanın neredeyse hiçbir yolu yoktu gibi. Zaten izin de vermiyordu.</p>
<p>“Benimle dalga mı geçiyorsun?” diye sordum sitemle. O ise dudak altını ısırarak gülümsüyordu.</p>
<p>“Kusura bakma. Sevmediğim, gereksiz bulduğum sorulara karşı olumsuz tavrıma engel olamıyorum.” Dedi alayla.</p>
<p>“Neden gereksiz olduğunu düşünüyorsun? Belki hasta hissediyorsun?”</p>
<p>“Dahiliye doktoru musun yoksa ruh sağlığı doktoru mu?”</p>
<p>“Gerçekten seninle iletişim kurmak çok zor Ali, neden böyle?” diye sordum sıkıntıyla geriye yaslanırken.</p>
<p>Bakışlarını birkaç saniye üzerimde tutup, “Sana gelme demiştim… Ama buradasın. Neden?” Beklemediğim soruyla sıkıntılı bir nefes verdim.</p>
<p>“Çünkü burada olmam gerekiyor.”</p>
<p>“Hayır… Senin yerin burası değil ve bunu sen de biliyorsun.” Dedi Ali. Gözlerini, içime kadar işleyen bir kararlılıkla sabitledi.</p>
<p>“Farkı görünüyorsun değil mi? Senin işin kocasıyla geçinemeyen ya da fazla kilolarını kafasına takmış insanları tedavi etmek. Buradaki ölüme yakın olanların sana vereceği hiçbir şey yok. Bu şey tedavi edilmesi gereken bir hastalık değil, kaçınılması mümkün olmayan bir son sadece. Ve sana vereceği tek tecrübe umutsuzluk olur.” </p>
<p>Bir an sessizlik oldu. Artık dumanı tütmeyen bardağa bir bakış atarken yumruklarını sıkıyordu. Benim ise yüreğim sanki o yumrukların içindeymiş gibi sıkışıyordu. Ne demek istediğini anlıyordum. Tecrübesiz olduğum ve çok fazla empatik davrandığımdan dolayı, burada bu insanlarla geçirdiğim her dakika bana psikolojik zarar verecekti. Ben de biliyordum bunları ama istediğim…</p>
<p>“İstediğim şey, sana ulaşmak Ali. Sadece yardımcı olmaya çalışıyorum ve bana hiç yardımcı olmuyorsun. İnsanca bağ kurmaya çalışıyorum, çünkü başka yolu yok.”</p>
<p>Gözlerini kaçırırken dişlerini sıktığını kasılan çenesinden anlıyordum.                  </p>
<p>“Benimle insan gibi bağ kuramazsın. O yolu çoktan yaktım. Burada kurduğun her bağ hem sana hem de onara sadece yük olur.” Diye hararetli konuştuktan sonra duraksadı ve bu defa sakin bir tonda, “Onlara ölümü hatırlatıyorsun” diye devam ettiğinde kaskatı kesilmiş kaşlarımı çatmıştım.</p>
<p>“Anlamadım?” </p>
<p>“Onlar ölüme zaten hazır ama sen geldiğinden beri tereddüt ediyorlar, korkuyorlar.”</p>
<p>“Ama ben…” diyerek duraksadım. Sözcüklerim tükenmiş gibiydi. Ben biraz da olsa unutmaları için çabaladığımı sanırken, onlara ölümü hatırlatıyordum. Koca bir taş göğsüme oturmuş gibi kalakalırken meraklı bir hüzünle ona bakarak, “Sana da mı böyle hissettiriyorum?” diye sordum.</p>
<p>“Hayır… Beni korkutan ölüm değil, gözümün önünde ölümden korktuğunu söyleyenler. Çünkü çaresizim. Ve bu çaresizlik hissi idam sehpasından daha zor geliyor.”</p>
<p>“Neyse…Bu seansın da bir sonu vardır değil mi?” Oturduğu yerden kalkarken bakışları hüzünlü yüzüme değmiş sıkıntılı bir nefes verdikten sonra kapıdan çıkıp gitmişti. Ben ise kalmak için kendime yeni bahaneler arıyordum. Lâkin Ali sonunda beni öyle bir yerden vurmuştu ki, bulamıyordum. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-1266</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-1266</guid>
<description><![CDATA[ Bölüm 3 ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_684b3308778f0.webp" length="16934" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 12 Jun 2025 23:05:51 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>BÖLÜM 3</p>
<p>                         (Ölüm Korkusu)</p>
<p></p>
<p>“Bu yolun sonu hep ona çıkıyor, kaçmak nafile kokuyla değil huzurla bekle…”</p>
<p>Titreten soğukla üzerimdeki yorgana daha sıkı sarıldım. Ay ışığı duvarlardan süzülürken, uykunun bu gece de bana hiç uğramayacağını anlayıp iç çekerek doğruldum. Hayatım boyunca hiçbir haksızlığa boyun eğmedim. Ama bu haksızlık yüreğimin hiçbir köşesine sığmıyor, uykusuz bırakıyordu bedenimi. </p>
<p>İlkokuldan beri başım hep dikti. Daha o yaşta okul müdürünün odası ikinci sınıfım olmuştu. Ya haksız not veren bir öğretmen, ya da bir zayıf birine yapılan zorbalık beni o odanın daimî ziyaretçisi yapıyordu. Şikayetçi de değildim ben buydum. Ama annem hep şikayetçiydi.</p>
<p>Annem her zaman ‘sen kendi işine bak, güzelce okulunu oku.’ Derdikten sonra saatlerce nutuk atardı. Şimdi düşünüyorum da, o nutukların bile hasretindeyim. Meğer ne kıymetliymiş, birinin seni düşünüp kaygılanırken fırça üstüne fırça atması…</p>
<p>Babam… Arkamda koca bir çınar gibi duran o büyük adam. Sevgisinin kırıntısını bile paylaşmazdı ya da yıllarca ben öyle sandım. Halbuki, sevgisini kolay gösteremezdi. Zaten hangi baba kolay gösterirdi ki? Gözlerinin içine bakmak bile zorken, saçımı şefkatle okşadığı bir an bile hatırlamam. Ama ne zaman çıkmazda kalsam, tutar ellerimden çekip alırdı.  </p>
<p>Okul müdürü şikâyet ettiğinde bile azarlamadı beni. Beni umursamıyor sanırdım… Ta ki o gün kapının ağzından müdüre haykırana kadar. O gün sesi okulun duvarlarına çarpıyor, kalbimin en kuytu yerine siniyordu.</p>
<p>“Yavaş gel müdür! Ben bile bu zamana kadar oğluma bir fiske vurmadım, erkeklik onurunu zedeler, kalbini kırarım diye. Sen hangi hakla oğlumu tokatlar, hakaret edersin?!”</p>
<p>“Böyle çocuğa terbiye verilmez Hasan Bey.!”</p>
<p>“Senden mi öğreneceğim terbiyeyi!? Diploma almışsın ama bir insan nasıl yetiştirilir öğrenememişsin. Sordun mu oğluma neden yaptı diye?!”</p>
<p>“Sormaya ne gerek var be adam! Sınıf arkadaşını tartaklamış, yüzü gözü kan içinde çocuğun.”</p>
<p>“Belki oğlum haklı değildi ama nedenini sormamışsınız bile. O zaman dayağı yiyenin suçu ne, bilmiyorsunuz.”</p>
<p>“Çocuk bunlar işte! Belki bir ‘bana niye çarptın’ diye başlamıştır kavga ama senin oğlun belli ki şiddeti kestirme yol olarak görmüş.”</p>
<p>“İhtimalle gelme karşıma! Ben senin yerine öğrendim.”</p>
<p>“Nasıl yani?”</p>
<p>“Biz çocuğumuzu sokakta bulmadık! Belki sevgimizi çok fazla gösteremiyoruz ama evladım o benim. Her zaman arkasındayım. Oğlum, sınıftaki engelli arkadaşının ayağına çelme takıp düşüren çocuğu dövmüş. Meğer, bu çocuk engelli arkadaşına sürekli zorbalık yapıyormuş. Benimki defalarca uyarmış ama söz laf fayda etmemiş. Sonunda aralarında itişme kakışma olmuş. Zorba olan çocuk ilk yumruğu sallamış benim oğlan da sadece kendini savunmuş. Dur dedikçe üzerine gelmiş, dayak yiyeceğime yediririm demiş. Şimdi sırf kendini savundu diye oğlumu okuldan mı atacaksınız? Hele yap! Milli eğitime kadar gidip seni şikâyet etmezsem bana da deli Hasan demesinler!”</p>
<p>O an müdürün yüzündeki korkuyu hâlâ hatırlıyorum. Gidip bacaklarına sarılmıştım babamın ve ilk defa saçlarımı okşamıştı. Ve daha sonra uyuyamadığım bir gece bir şeyi daha fark etmiştim: Ben uyuduktan sonra her gece odama gelir, beni öpüp koklarmış. O günden sonra her gece aynı uyku numarasını yaptım ki son bulmasın. Babam saçımı okşamadan, öpmeden hiç uyumadım. Zamanla ben büyüdükçe gelişleri seyrekleşti, ama o özlem dolu bakışları…</p>
<p>Sevildiğimi hep o kaçamak hasret dolu bakışlardan anladım.</p>
<p>“Hayırdır Ali abi, gülümsüyorsun?”</p>
<p>Emir’in sesiyle irkilip, bakışlarımı ay ışığının değdiği yüzüne çevirdim.</p>
<p>“Öyle, eskiyi hatırladım bir an.”</p>
<p>“Yeni gelen doktorla bir ilgisi yok yani?” Alaylı bir ses tonuyla konuştuğunda kaşlarımı çattım.</p>
<p> “Ne diyorsun oğlum sen!” Sesim biraz öfkeli çıkmış olmalı, gülümsemesi yüzünden silindi.</p>
<p>“Öylesine takıldım abi, kızma” </p>
<p>“Kendine gel! Bu tür şakaları bile yapma. Ne bana ne başkasına.”</p>
<p>“B-Ben sadece…”</p>
<p>“Biz ölüme yer ayırtmış kader mahkûmlarıyız oğlum. Hayal kurmak bir yana, başkasının hayali bile olamayız. O yüzden kimsenin kafasını bu tür saçmalıklarla dolduracak şakalar yapma. Hatta aklından bile geçmesin. Önce şaka ile başlar, sonra kalbinin köşesine nasıl sızdığını bilemezsin. Ölmeden giderayak kimsenin günahına girmeyelim.”</p>
<p>“Haklısın abi, kusura bakma.”</p>
<p>Elimi ensesine götürüp, dostça sıktım.</p>
<p>“Sana sesimi yükselttim biraz, kusura bakma aslanım.”</p>
<p>“Sen benim kusuruma bakma abi. Bir an düşünemedim.”</p>
<p>Dolu gözleriyle söylediğinde, derin bir iç çektim. Ölüm kimseye yakışmaz ama onun üzerinde de hiç durmuyordu be! Başkasının kıyafetini giymek üzere küçük bir çocuk gibiydi.</p>
<p>“Bugünden beri ölümü düşünüyorum. Hâlbuki ben bugün öğrenmedim ki öleceğimi. Ama o doktoru gördüğümden beri, bir ilmek var boğazımda sıkıştıkça nefes alamıyorum abi, korkuyorum.”</p>
<p>Gözlerim buğulanırken, ensesinden tutup göğsüme yasladım. Bu parmaklıklar ardına düştüğümden beri, o benim kardeşim, ben onun abisiydim. Birbirimize böyle bağlanmak doğru değildi, zira ilk hangimiz yağlı urgan ile tanışacak bilmiyorduk. Lâkin kıç kadar yerde insan, ister istemez birileriyle aynı dili konuşup aynı hisleri paylaşabiliyordu. Böyle olunca da alışmak kaçınılmaz oluyordu. Sevgiyi vazgeçilmez kılan da bu alışkanlık hissiydi zaten.</p>
<p>“Korkma aslanım, korkma. İnan bana, yaşamak daha ürkütücü.”</p>
<p>Başını kaldırıp, acı bir tebessümle baktı yüzüme.</p>
<p>“Yarın aşure günü abi, annem geceden kurubaklagillerini ıslatır, yarın sabah erken yapardı. Evi öyle güzel bir koku sarardı ki, aç karnıma üç tabak aşureyi gömerdim.” Bakışlarını ay ışığının sızdığı demir parmaklıklarla kaplı küçük pencereye çevirdi.</p>
<p>“Kurubaklagilleri suya koymayı unutmamıştır inşallah. İdam cezasına çarptırıldığımdan beri kafası pek yerinde değilmiş.”</p>
<p>Fısıltı gibi çıkan sesi ve dolan gözleriyle pencereden dışarıya bakarken, bakışlarını takip ettim. Ne büyük acı! Ölüme mahkûm edilen Emir’di ama yaşamayı bırakan sevdikleriydi. O evde bir daha aşure pişmeyeceğinden emindim ama söylemedim. Zaten o da biliyordu. Onunla kayan yıldızları izlerken aklıma annemin yıldızlarla ilgili söylediği şu hurafe aklıma geldi. Şimdi düşününce belki de gerçekti.</p>
<p>“Gökyüzündeki her bir yıldız bir insanı temsil edermiş. Ölenin ruhu çekildiğinde, yıldızı sıkı sıkı tutunduğu gökyüzünü bırakır, kendini boşluğa salarmış. Yani, yana yakıla tuttuğumuz dilekler, bir insanın ruhuna karşılık olurmuş.”</p>
<p>“Ee, dilek tutmak kötü bir şey o zaman?”</p>
<p>Emir meraklı bakışlarıyla baktığında, acı bir tebessümle kıvrıldı dudaklarım.</p>
<p>“Ölen nasılsa çoktan ölmedi mi, çoktan yıldız kendini boşluğa bırakmadı mı? Kalanlar da bırakalım, bok gibi hayatlarının kurtuluşunu kayan yıldızlarda arasın.”</p>
<p>“Sence bizim yıldızımız hangisi? O da korkuyor mudur?”</p>
<p>“Korksa ne olacak?”</p>
<p>“Bilmiyorum ama ona korkmamasını, o gün geldiğinde nasılsa beraber toprak olacağımızı söylemek isterdim.”</p>
<p>Sanki yıldızını görmeye çalışır gibi inceliyordu gökyüzünü içimdeki buruk his ile ben de parıldayan göğe baktım. Emir başını omzuma yasladı yeniden. Omzuma değen alnının sıcaklığı, içimdeki bir yerleri titretirken, sustuk. Sadece sustuk.</p>
<p>Zaman zaman duvarın öte yanından gelen ayak sesleri, gece nöbetinin devriyesi gibi yankılanıyordu koridorda. Her yankı, kalbimize çarpıyor, zamanı biraz daha daraltıyordu.</p>
<p>“Biliyor musun abi? Bazen kendime ‘Pişman mıyım?’ diye soruyorum… ama değilim. Değilim abi. Bugün olsa yine yaparım. Yine vatanım, özgürlük ve demokrasi için, askerlerim için boğazım yırtılana kadar bağırırım. Sadece… keşke annem…”</p>
<p>O an sustu. Yumruklarını sıktı. Parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti. Titreyen ellerini avuçlarım arasına alıp yumruklarımın içine sakladım.</p>
<p>“Bir anneye yapılabilecek en büyük kötülük, evladının öleceğini bilerek, buna çaresizce boyun eğmesini sağlamaktır. Biliyorum, elinden gelse… Şu duvarı tırnaklarıyla kazıyarak çıkarır beni buradan. O kalın ipi… boynuma dolanmış o ilmeği, dişleriyle söker koparır. Ama işte… bir anne de olsa sadece bir insan. Gücü, sadece kendi yüreğini kazımaya yeter.”</p>
<p>Gözlerini yere dikti, sonra birden başını kaldırdı. Sesinde hem öfke hem de dua vardı:</p>
<p>“Ne diyelim abi? Anların yüreğini acımasızca dağlayan… adalet terazisi bozuk timsahları Allah da affetmesin.”</p>
<p>“Affetmesin aslanım!”</p>
<p>Kollarımı açtım, o da her zamanki güvendiği o sığınağa, göğsüme sığındı. Gömleğim, gözyaşlarıyla ıslanırken içimde bir korku büyüyordu. Ama ölümden değil… Ondan önce ölmekten. Çünkü en büyük korkumuz ölüm değil, ardımızda korku ve çaresizlikle sevdiklerimizi bırakmaktı.</p>
<p>O, annesini arkasında acı içinde bırakacağı için titriyordu. Ama ben… onun bu acıyla tek başına kalmasından korkuyordum. Ölüme eyvallah. Kırılan kalemimize, çalınan gelecek hayallerimize de eyvallah. Ama geride kalanlara, özelliklere de gözü yaşlı annelere, en büyük cezayı kestiklerini bilmezler mi bunlar?</p>
<p>Bilmezler mi bir annenin yüreğinde açacakları yarayı? Bir babanın dövdüğü dizinin sancısını, hangi söz hafifletebilir?</p>
<p>Adalet, kitaplara yazılanlarda değil, yüreklerde gizlidir. Kelimeleri değil, ruhları okuyabilselerdi… ‘bugünler’ böyle kara bir leke gibi kazınmazdı yarınlara. Gözyaşları sel olmaz, ateş düşen evlerde umutlar solmazdı. Sevenler sahipsiz, evlatlar yetim kalmazdı. </p>
<p>İşte bu yüzden… bazen adaleti yasalarda değil, merhamette aramak gerekir, çünkü bu dünyada adalet, çoğu zaman güçlülerin emellerine göre şekilleniyordu. Onlar yazıp onlar çiziyordu. Olan biz gibi garibanlara ve çaresiz gözü yaşlı analara oluyordu.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-1256</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-1256</guid>
<description><![CDATA[ Bölüm 2 ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_684956f46b603.webp" length="32318" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 11 Jun 2025 13:14:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>BÖLÜM 2</p>
<p>(Korkusuz Ali)</p>
<p>“Boşuna suçlu aramayın! Ölümü alaya alandan daha büyük bir suçlu varsa karşıma getirin.”</p>
<p></p>
<p>Küçük yeğenim bir defasında bana ölüm nedir diye sormuştu. Ona, bu dünyadaki varlığımızın son bulması ama başka bir evrene geçmek olduğunu söylediğimde, bir süre yüzüme bakıp şöyle demişti: “Başka bir evrende yolculuk yani.” o an, onun gözünden bakınca ölüm kavramı o kadar masum ve basit gelmişti ki, büyüdükçe neler değiştiğini merak etmiştim.</p>
<p>Ölüm korkunçtu, ölüm soğuktu ama neden? Ölümün yeniden doğmak olduğunu söyleyen kutsal bir kitabımız olmasına rağmen üstelik. Uzun süre bunu düşünmüş, ama bir türlü cevabını bulamamıştım. Ama şimdi, burada, belki de sadece bir saat içinde cevabı daha yirmi iki yaşında bir çocuktan öğrenmiştim. Ölüm değil, geride bıraktıklarımız korkutuyordu bizi. Peki, ölümden korkmayan bir adam nasıl görünür, nasıl bakar? Muhtemelen karşımdaki adam gibi görünürdü. Dağılmış koyu kumral saçları ve sakallarına rağmen yüzü oldukça güzel bir adamdı. Lâkin bakışlarında anlamlandıramadığım tüylerimi diken diken eden bir ifade vardı. Ne korkuydu ne de tereddüt. İdama mahkûm edilmiş bir adamın hüzünlü bakışları yoktu. Gözlerindeki morluklar, gecelerin uykusuz geçtiğini gösterse de gözlerinde korkunun hiçbir izine rastlanmıyordu. Öfkeli, biraz da kavgacı bir havası vardı; bu, yüzündeki dağılmış kabuk bağlamış yaralardan belli oluyordu. Yumruğundaki izler ise, karşılıklı bir dövüşün izlerini taşıyor gibiydi.</p>
<p>“Keşke güneşe bakmak bu kadar zor olmasaydı.”</p>
<p> Karalayıp durduğum defterden onun sesiyle duraksamış bakışlarımı ona çevirmiştim. Kısık gözleriyle pencereden sızan güneş ışığına baktığını gördüm. Sanki beni protesto eder gibi konuşmamaya, sessizliğe bürünmeye çalışıyordu. Ama bir süre sonra sessizliğini bozacağını bilmiyordum. Oysa ben pes etmiş onu fiziksel özelliklerinden ve mimiklerinden tanımlamaya çalışmaya başlamıştım bile.</p>
<p>“Neden?” diye sordum birden merakla. </p>
<p>“Doya doya bakabilmek için.” Öyle aşk dolu bir ifadeyle söylemişti ki, içim titremişti. Ufak gözlerini kısarak daha da küçülen göz bebekleriyle bakıyordu batmak üzere olan güneşe.</p>
<p>“Güneşe bakmayı seviyorsun anladığım kadarıyla” diye sordum, o da tebessüm etti.</p>
<p>“Güzel olan her şeye bakmayı severim doktor. Sen de güzelsin.” Dedi bakışlarını bana çevirerek. Kızaran yüzümle gözlerimi kaçırdım. Saniyeler sonra tekrar ona dönerek, “Madem öyle, neden bana bakmıyorsun?” diye sordum yalancı bir küskünlükle. O, gözlerini kırpmadan bana bakmaya devam etti. Bir an da kendimi çıplak hissettim, nedensiz. Çünkü hayranlıkla bakmıyordu, sorguluyor gibiydi.</p>
<p>“Neden seni yolladılar?” diye sordu konudan alakasız bir şekilde.</p>
<p>“Ne?” diye şaşkınlıkla yanıt verdim.</p>
<p>“Neden bir erkek ya da yaşlı bir psikiyatrist yerine sen, diye hiç düşündün mü?”</p>
<p>“Ne demek istediğini anlamadım.” </p>
<p>Alaylı gerçek olmayan bir gülümsemeyle ellerini masaya koydu ve yaklaştı. </p>
<p>“Güya iyilik yapıyorlar ama aslında kendilerine. Seni göndererek idama mahkûm edilmiş insanlara ‘hiçbir zaman sahip olamayacağınız duygularla öleceksiniz.’ Demeye çalışıyorlar. Yeniden aşık olmak, bir kadına dokunmak, evlenip çocuk sahibi olamamak… daha sayayım mı?”</p>
<p>“İğrenç düşüncelerinizi kendinize saklayın” dedim geriye yaslanarak. Sesimdeki öfkeli tınıya hâkim olamadım. O ise alaycı bakışlarını üzerimde gezdirmeye devam etti.</p>
<p>“Yanılıyorsunuz doktor, iğrenç düşünen ben değilim. Sizi buraya gönderenlerin düşünceleri bunlar. Yoksa ölüme yakın olanların tek hayali bir gün daha yaşamak olabilir sadece. Bir ağaç gölgesine uzanıp kuşları dinlemek, okyanusun ortasında ufku seyretmek… Ama onlar ölüme yakın olmadıkları için bilmiyorlar. Bilmedikleri için kendi kalıplarına sokuyorlar, hepsi bu.”</p>
<p>“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Belki sadece gerçekten yardımcı olmaya çalıştıkları için beni yolladılar.”</p>
<p>“Tahminlerime göre, daha yeni mezun oldun. Senin gibi çok fazla tecrübesi olmayan bir doktora neden böyle zor bir iş verdiler? Okulun birincisi miydin? Ya da bu iş ile ilgili bir sınav yaptılar ve sen kazandın. Belki alanında ünlü bir psikiyatrist falansın. Tv kanallarına çıktın, baktılar ışık var, yetenekli, yemişim tecrübeyi diyerek seni yolladılar. Bunlardan biri mi, yoksa ansızın bir telefon geldi, bu iş teklif edildi. Sana bu işi sağlayan ne diploma ne de özgeçmişin. Sadece vesikalık fotoğrafın… Doktor.” Dedi geriye doğru yaslanarak. Söylediklerini dehşet içinde dinlerken, mantıklı yanlarıyla kafam karıştığı için gözlerimi kaçırmakta buldum çareyi. Tereddütlü ifademi görmemeliydi. Beni bu şekilde manipüle etmesine izin vermemeliydim. Aksi takdirde o haklı olurdu. </p>
<p>“Gelme bir daha.” Başımı hızla kaldırıp yüzüne baktım, ama o, gözlerini güneşin batmakta olan ışıklarına çevirmişti çoktan. Birkaç saniye donup kaldım, sonra anladım ki, bakışlarında bir huzur vardı. Dudaklarımı aralayarak bir şeyler söylemek istedim ancak, söyleyeceğim her sözcük anlamsız geldi.</p>
<p>“Haftaya bir daha geleceğim. O zamana kadar çocukluk anılarınızı hatırlamanızı istiyorum, ama en güzel olanları. Haftaya bana anlatırsınız.” Dediğimde o şaşkın bakışlarını bana çevirmişti. Muhtemelen bu kapıdan koşarak çıkmamı bekliyordu ama bu anlattıkları gerçek bile olsa yardımıma ihtiyaçları vardı.</p>
<p>Ayaklanıp odadan çıkmak için kapıya yürüyordum ki… “Yazık ediyorsun kendine” dediğini duyarak duraksadım. Sesinin tonundaki acımayı hissettim. Ama aksini söyleyip ikna etmek istemediğim için susmayı tercih ettim. Odadan dışarı kendimi atarken tuttuğum nefesi dışarıya bıraktım. Uzun koridorda yürürken, bacaklarımda hissettiğim güçsüzlük gitmişti. Dış kapıda müdür bekliyordu, gözlerinde meraklı bir bakış vardı.</p>
<p>“Nasıl geçti doktor hanım?”</p>
<p>“Çok iyi, anlattığınız gibi endişelenmem gereken bir şey yokmuş. Ama…” Müdürün gözlerinde hafif bir gerilim vardı.</p>
<p>“Evet?”</p>
<p>Birkaç saniye tereddüt ettim, sonra devam ettim.</p>
<p>“Ali’ydi sanırım adı.” Kaşları hafifçe havaya kalktı. Anladığını belirten bir baş sallaması ve yüzündeki hüzünle sıkıntılı bir nefesi dışarıya verdi.</p>
<p>“Zor birine benziyor işimi zorlaştıracak gibi.” </p>
<p>“Ali ana emanet doktor hanım.” Yalvaran bir sesle konuştu, hafifçe titreyiş vardı sesinde.</p>
<p>“Sizin için önemli biri sanırım.” </p>
<p>“Hepsi benim için önemli. Ama Ali… Ali oğlumu gördün işte. Cayır cayır yansa bir yudum su istemez. Ölür de yine yardım istemez. Yardım et ona doktor hanım. Düştüğünde yardım eli uzatılmasını istemeyi öğret.” Derken gözlerindeki yalvarışa yutkunarak baktım.</p>
<p>“Anladım. Siz hiç merak etmeyin, elimden geleni yapacağım.” </p>
<p>Müdür bana bakarak bir an sustu, sonra hafifçe gülümsedi.</p>
<p>“Allah razı olsun, iyi ki geldin.”</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum</guid>
<description><![CDATA[ Müebbet ve idama mahkûm edilmiş suçlular için ruhsal destek verilmek üzere bir psikiyatrist atanır. Psikiyatrist olan Funda, idama mahkûm edilmiş bir adam ile bütün doğru bildiklerinin yanlış olduğunu sorgulamaya başlar. Seanslar sonucun da Funda, ölüme kısa bir zamanı kalan bu adama bir şeyler hissetmeye başlar. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_684823b7e08b6.webp" length="27612" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 09 Jun 2025 21:41:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords>#mahkûm</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>???Görüş ve önerilerinizi bekliyorum mutlaka öpüldünüz ????</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Soğuk duvarlarında yankılanan, topuklu ayakkabılarımın sesinden başka sesin olmadığı dar koridorlardan geçerken gerilmeme mani olamadım. </p>
<p></p>
<p>Daha önce böyle bir yerde, özellikle azılı suçlulara danışmanlık yapmamıştım ve bu da içimde büyüyüp duran endişeyi atmakta zorlanmama sebep oluyordu.</p>
<p>Ayaklarım adeta geri geri gidiyordu ama amcamın yüzünü kara çıkaramazdım. Babam öldükten sonra bana onun yokluğunu hiç hissettirmemiş, bir baba gibi omzumdaki elini hiç eksik etmemişti.</p>
<p>Şimdi onun emeklerini boşa çıkaracak değildim elbette. </p>
<p></p>
<p>Demir parmaklıklardan oluşan kapılardan geçerken içimi büyük bir sıkıntı kapladı.</p>
<p>Işığı bile belli aralıklarla görmeye mahkûm edilmiş insanların hâlini düşünmek, en son yapmam gereken şey bile değildi.</p>
<p>Kendime gelmeliydim. Eğer duygularım ile hareket edersem, bu işi yapamazdım.</p>
<p>Zira empati kurup kendimi kedere boğmak, onlara yapabileceğim en büyük kötülük olurdu. </p>
<p></p>
<p>Bana tahsis edilen odaya girerken müdür beni büyük gülümsemesi ile karşılayınca bir nebze olsun rahatlamıştım.</p>
<p></p>
<p>"Hoş geldiniz Funda hanım"</p>
<p>Kırlaşmaya başlamış beyaz saçları ve aynı renkte kirli sakalları ile tahminen 50'li yaşlarda olan adam benim boylarımda hafif göbekli idi.</p>
<p>Hafif buruşmuş ellerini uzatırken ona tebessümle karşılık verip ellerimi uzattım.</p>
<p></p>
<p>"Hoş buldum müdür bey"</p>
<p>Bana oturacağım sandalyeyi gösterirken bakışlarımı odada gezdirdim.</p>
<p>Sağ tarafta dört raftan oluşan küçük bir kitaplık, hemen karşımda küçük bir tezgâh, üzerinde kahve makinesi ve iki gözlü ocağı vardı.</p>
<p>Ayrıca hemen solumda, diğer odalara kıyasla boydan boya ormanlık alana bakan ama telörgülerden zor görünen bir cam vardı.</p>
<p>Odanın ortasında bir masa ve dört sandalye yerleştirilmişti.</p>
<p>Tezgahın yanında cama dönük tekli bir koltuk mevcuttu.</p>
<p></p>
<p>Gerçekten her şeyi düşünmüşlerdi bu da gerginliğimin biraz da olsun yatışmasına sebep oldu.</p>
<p>Lacivert takımımın eteklerini aşağıya çekiştirip gösterdiği boşluğa oturdum.</p>
<p></p>
<p>"Nasıl buldunuz?"</p>
<p>Sorduğu soruyla hâlâ incelediğim odadan bakışlarımı meraklı yüze çevirdim.</p>
<p></p>
<p>"Hayal ettiğimden bile güzel, teşekkür ederim"</p>
<p></p>
<p>"Feda olsun. Yeter ki.."</p>
<p>Duraksadığın da yüzünde oluşan hüzünle gülümseyen yüzümü soldurdum.</p>
<p></p>
<p>"Yeter ki iyi olsunlar" </p>
<p>Titreyen sesi tüylerimi diken diken ederken sertçe yutkundum.</p>
<p></p>
<p>"Onlar azılı birer suçlu ve acımasız ama yine de onları mı düşünüyorsunuz?"</p>
<p></p>
<p>"Hepsi değil. Yemin ederim içinde kader mahkûmları da var."</p>
<p>Dediğinde ne diyeceğimi bilemeyerek baktım yüzüne.</p>
<p></p>
<p>"Anlıyorum. Onları ne zaman göreceğim?"</p>
<p></p>
<p>"Bugün üç kişiyi alacağız. Eğer sizin için de uygunsa"</p>
<p></p>
<p>"Tabii".</p>
<p></p>
<p>" Yanınızda kalmamı ister misiniz?"</p>
<p></p>
<p>"Hayır, teşekkür ederim. Mümkünse danışanlarım ile yalnız konuşmak istiyorum."</p>
<p></p>
<p>"Tabii. Zaten inanın içinde öyle sandığınız gibi korkunç insanlar yok."</p>
<p></p>
<p>"Peki"</p>
<p></p>
<p>Müdür çıktıktan 15 dakika sonra aralanan kapıyla bakışlarımı gelene cevirdim.</p>
<p></p>
<p>Üzerinde siyah ütülü gömleği ve aynı renkte kumaş pantolonu ile jilet gibi duran 20 lerin de bir genç duruyordu.</p>
<p>Mavi gözleri, uzun kirpikleri ve açık kumral saçlarıyla yakışıklı denebilecek daha küçük bir çocuk vardı.</p>
<p>Bu görüşme için saçlarını jöle sürdüğü ışığın parlatmasından belli oluyordu.</p>
<p>Tebessüm dolu bir bakış atıp girmesini işaret ettim.</p>
<p>Çekingen adımlarla karşımda ki sandalyeye otururken gözlerini kaçırdı.</p>
<p></p>
<p>"Merhaba, kendini tanıtır mısın biraz bana?"</p>
<p>Yumuşak bir tonda konuştuğumda ensesine elini götürüp ovuşturdu.</p>
<p>Tabii ki önümde ki dosya da hepsi hakkında bilgiler vardı ama onları tanımanın en iyi yolu yazanları okumak değil, kendi ağzından duymaktı.</p>
<p></p>
<p>"Ben Emir Akçay. 22 yaşındayım ama 23 olacam bu ay sonunda. Yani işte öyle"</p>
<p>Bu hâli o kadar sevimli ve masumdu ki idama mahkûm edilecek nasıl bir suç işlemişti, anlamak mümkün değildi.</p>
<p>Oysa masumluğun vücut bulmuş hâli gibiydi.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Anladım Emir, peki en çok neler yapmaktan hoşlanırsın?"</p>
<p></p>
<p>"Dursun abiyle tavla oynamak en sevdiğim şey. Sürekli taş çalıyor ama onunla böyle atışmak hoşuma gidiyor."</p>
<p>Yüzü sevinçle kasılırken sertçe yutkundum.</p>
<p>Sadece bir dostu ile tavla oynamak bile onun en büyük eğlencesiydi. </p>
<p>Dört duvar arasında başka ne yapabilirdi ki?</p>
<p>Başka hangi aktivite ona dünyaları vermiş gibi yüzüne böyle, baharı getirirdi.</p>
<p>Gözlerimi kaçırıp kucağımda ki ellerime çevirdim bakışlarımı.</p>
<p>Daha ilk danışanda böyle yaparsam işim işti.</p>
<p></p>
<p>"Sen neden buradasın abla?"</p>
<p>Neşe dolu sesinin yerini hüzünlü bir titreme alarak sormuştu.</p>
<p>Başımı hızla kaldırıp gözlerine baktım.</p>
<p>Dolu gözleri ve acı dolu bir bakışla tebessüm ediyordu şimdi.</p>
<p>Ne diyeceğimi bilemeden baktım bir süre . Zira ne sormaya çalıştığını anlamamıştım.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"B-Ben"</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Ben biliyorum aslında. Ölücem ya ben, hazırlamak için buradasın değil mi? Ama boşuna geldin abla. Ben daha ilk girdiğim günden beri hazırım. Sadece annem, o kahrolacak ona üzülüyorum."</p>
<p>Yüreğim bir bıçak saplanmış gibi acıyla kasılırken yumruklarımı sıkıp bakışlarımı kaçırdım.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Daha ilk seansta... Kendine gel Funda..</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Derin bir nefes alıp zoraki bir tebessüm kondurdum dudaklarıma.</p>
<p></p>
<p>"Güçlü bir çocuk olduğunu görebiliyorum Emir. Bundan hiç şüphem yok. Ben sadece size arkadaşlık yapmak için geldim. Burada geçirdiğiniz zamanları daha başka nelerle doldururuz, ona bakıcaz.</p>
<p>Aklına başka bir şeyler getirme."</p>
<p></p>
<p>"Fazla zamanım kalmadı ki benim. Yani bundan sonra sadece daha kaç bardak çay içebilirim? Kaç defa daha güneşi görürüm ve kaç defa daha Dursun abiyi mars ederim. Onun peşindeyim. Sırf bu yüzden az uyurum ben. Uyku ile öldürmeyeyim kalan zamanımı diye"</p>
<p>Gözlerimden bir damla yaş yanaklarıma süzülürken yakalayamadım.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Sen bana üzülme abla. Benim tek suçum baştan beri doğmaktı. Yemin olsun geri kalan bütün suçlarımın tek sebebi bu"</p>
<p></p>
<p>O konuştukça kalbime batan iğnelerin haddi hesabı yoktu. O kadar güzel bir çocuktu ki; onu toprağın altında düşünmek bile imkânsız geliyordu bana. </p>
<p></p>
<p>Vurulan kapıyla irkilip elimin tersiyle göz yaşlarımı sildim.</p>
<p>Hocam, seans bitti ama çıkmadınız.</p>
<p>Bakışlarım saati bulduğunda çoktan 40 dakikayı geçtiğini görüp ayaklandım.</p>
<p>Kitaplığa gidip küçük prens adlı kitabı alarak Emir'e uzattım.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Bir sonraki seansa kadar bunu bitir. Geldiğinde özetini isteyeceğim senden" dedim gülümseyerek.</p>
<p>Onunda yüzünde bahar çiçekleri açarken başını olumlu anlamda sallayıp kapının aralığından kayboldu.</p>
<p>Masaya oturup dosyasını elime aldım.</p>
<p>Açtığım da okuduğum satırlarla göz yaşlarımı tutamadım.</p>
<p>Zira tek suçu sağcı mitinglerine katılmaktı.</p>
<p>Küçük bir çocuğun canına değer miydi, emin değilim ama yanlış olan bir şeyler vardı mutlaka.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Dakikalar sonra aralanan kapıdan bu sefer kirli sakallı ülkücü bıyıklı esmer 30'lu yaşlarında bir adam girmişti.</p>
<p>Demin ki çocuğa kezat, üstü başı pejmürde duruyordu.</p>
<p>Sanki yatağından kaldırılıp zorla getirilmişti. </p>
<p>Zaten yüzündeki bıkkın ifade bunu doğrular nitelikte idi.</p>
<p></p>
<p>Beni görmezden gelerek karşımdaki boşluğa oturduğunda bende az önce kalktığım boşluğa geri oturdum.</p>
<p>Masadaki ellerine bakarken bir an önce bitsin de gideyim havası vardı.</p>
<p></p>
<p>"Seni tanıyalım mı?"</p>
<p>Alaylı bir gülümseme ile geriye yaslandı.</p>
<p></p>
<p>"B-Bu gerçekten çok saçma"</p>
<p>Gülerek tereddütle söylediği sözcüklerle kaşlarımı çattım.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Saçma olan ne?"</p>
<p>Sorum ile bakışlarını bana çevirip gözlerimin içine baktı.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Sen!" </p>
<p>Öyle soğuk bir ifade ile söylemişti ki tüylerim ürpermişti.</p>
<p></p>
<p>"Anlayamıyorum, neden?"</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Ölüm emrini vermiş cellat olan adalet, şimdi de ölüm o kadar da korkunç bir şey değil demek için deli dokturu yolluyor. Daha ne olsun? Saçma işte!"</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Gözlerinin en derinine bakmaya çalışırken buz kadar soğuk duvarlardan başka bir şey görmemiştim.</p>
<p>Bu da beni ürkütmüştü, zira ölümden korkan bakışları tanırdım ama bırak korkmayı, tereddüt bile etmiyordu.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Bitti.</p>
<p></p>
<p>Yeni kurgum nasıl?</p>
<p></p>
<p>Şimdiden söyleyeyim bayağı ağlayıp bize hayatı sorgulatacak bir kitap. </p>
<p>Şimdiden mendillerinizi hazır edin. </p>
<p></p>
<p>Görüş ve önerilerinizi merak ediyorum lütfen belirtin olur mu ?</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ODA 7</title>
<link>https://fikirizleri.com/oda-7</link>
<guid>https://fikirizleri.com/oda-7</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202505/image_870x580_68362a8461782.webp" length="37444" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 05 Jun 2025 10:22:05 +0300</pubDate>
<dc:creator>Meral YILDIRIM</dc:creator>
<media:keywords>oyuncak bebek, harry</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" align="center" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; text-align: center; line-height: normal;"><i><span style="font-size: 12.0pt;" 'serif'',serif;mso-fareast-font-family:'times="" new="" roman';mso-bidi-font-family:'times="" roman";="" mso-fareast-language:="" tr;"="">Her sıradan insan kendi karanlık  odasında küçük bir ışık yakabilir.</span></i><span style="font-size: 13.5pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; text-align: center; line-height: normal;"><i><span style="font-size: 12.0pt;" 'serif'',serif;mso-fareast-font-family:'times="" new="" roman';mso-bidi-font-family:'times="" roman";="" mso-fareast-language:="" tr;"="">Bu evin karanlık odalarında ışığımı arıyorum şimdi.</span></i><span style="font-size: 13.5pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; text-align: center; line-height: normal;"><i><span style="font-size: 12.0pt;" 'serif'',serif;mso-fareast-font-family:'times="" new="" roman';mso-bidi-font-family:'times="" roman";="" mso-fareast-language:="" tr;"="">Çok acı çekiyorum. Çok yoruldum.</span></i><span style="font-size: 13.5pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; text-align: center; line-height: normal;"><i><span style="font-size: 12.0pt;" 'serif'',serif;mso-fareast-font-family:'times="" new="" roman';mso-bidi-font-family:'times="" roman";="" mso-fareast-language:="" tr;"=""> Tanrım! Bu azap ne zaman bitecek.</span></i><span style="font-size: 13.5pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; text-align: center; line-height: normal;"><i><span style="font-size: 12.0pt;" 'serif'',serif;mso-fareast-font-family:'times="" new="" roman';mso-bidi-font-family:'times="" roman";="" mso-fareast-language:="" tr;"="">Artık ışığımı göster bana!</span></i><span style="font-size: 13.5pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; text-align: center; line-height: normal;"><span style="font-size: 13.5pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;"> <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 13.5pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;"> <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Kendi çığlığıma kendim uyandım. Ama gözlerimi açamıyordum. Sanki göz kapaklarımın üzerinde tonlarca ağırlık vardı. Kalbimin hızlı atışını kulaklarımda hissediyordum. Ellerimi kulaklarıma götürdüm. Sımsıkı kapattığım ellerimi sıcak bir el yavaşça çekmeye çalışıyordu. Gözlerimi hafifçe araladım. Sıcak ellerin sahibi Harry'den başkası değildi. Ancak karşımda Harry'i gördüğümde kendimi bağırarak geriye attım. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">-Dokunma bana!<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Harry şaşkın bir şekilde ;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">-Tamam, aşkım tamam geçti, bitti artık bitti. Sana dokunmayacağım. Sakin ol!<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">-Noluyor burada? Neredeyim ben? Diye bağırdım. Harry sakin bir şekilde ;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">- Yine eskiye dönüyorsun aşkım, derken yüzünde derin bir acı ve endişe dolu bir ifade vardı.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">-Gemide kendinden geçtin. Bir türlü seni ayıltamadık. Sürekli Suzi diye bağırıyordun. Durumunun ciddi olduğunu düşündüm ve İtalya kıyılarında seni indirip, ambulans uçakla buraya evimize getirdim. Senin için Dr. Esteban'ı çağırdım. Tam bir haftadır ilaçların etkisinde uyuyorsun. Arada Suzi diye sayıklamalarının dışında başka bir şey söylemiyordun. Sürekli tekrar ediyordun bu ismi. Aşkım Suzi meselesini kapatmıştık, diye düşünüyorum. Sen bu konuyu aşmıştın. Çok üzülüyorum. Tekrar eski alışkanlıklarına mı dönüyorsun? Uzun zamandır bir sorun yoktu. Üzgünüm ama beni korkutuyorsun.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">-Ayağa fırladım. Odadaki aynaya baktım. Tekrar yirmili yaşlarımdaydım. Arkamda duran Harry şefkatli bakışlarıyla bana yaklaşmaya çalıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">-Asıl sen beni korkutuyorsun. Yaklaşma bana. Baştan beri bana hep yalan söyledin. Sen benim tanıdığım Harry değilsin. Şimdi dikkat ediyorum da, evet sen Harry değilsin. Söyle Harry nerede ? Ona ne yaptınız? Söyle bana ! Ona çok benzeyen, Harry sandığım adam şaşkın bir şekilde yüzüme bakıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">-Aşkım ne diyorsun? Ben Harry’im. Seni çok seven adamım. Hastalığının etkisinden dolayı hafızan karışmış olabilir. Nolur sakin ol! Doktor Esteban’ı çağıracağım şimdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Karşımdaki adamın Harry olmadığını pekâlâ anlamıştım. Şimdi düşünüyorum da mahzende Suzi’ye o korkunç şeyi yapan adam karşımda duruyordu. Gerçek Harry değildi. Sadece ona çok benzeyen biriydi. Anlamsız ve sorularla dolu bakışlarımı karşımdaki yabancıya çevirdim. Onunla didişmenin bir anlamı olmayacağını biliyordum. Bu adamı tanımıyordum. Bayan Annabel’in oğlu olduğunu hatırladım. Bir şeyler dönüyordu ve ben ortada dönen bu olaylara bulanık hafızamla bir anlam veremiyordum.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">-Suzi! Suzi’ye ne yaptın sen?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">- Aşkım Suziye ben bir şey yapmadım. Suzi sadece senin küçükken oynadığın bir bacağı olmayan bebeğindi. Çok eski bir oyuncak ve ismi Suziydi. Senin hayali arkadaşındı. Uzun zaman önce sen onu bahçedeki, kulübe yangınında kaybettin.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">-Saçmalama Suzi benim yurt hayatımda beraber yaşadığım ve sonradan ortadan kaybolan tek arkadaşımdı. Ona ne olduğunu o zaman bir türlü öğrenememiştim. Sen bana yalan söylüyorsun. Beni hasta olduğuma inandırmak istiyorsun. Ama ben hasta falan değilim. Şimdi düşünüyorum da; sen ve annen bu işin içindeydiniz.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Harry sandığım adam beni dinledikçe yüzünün rengi değişiyor, o sevgi dolu bakışları tamamen değişiyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">-Marry Ann sen ne diyorsun. Benim annem beni dünyaya getirirken hayatını kaybetmiş. Derken gözlerinin dolu dolu olduğunu gördüm.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Rol mü yapıyordu ? Yoksa gerçekleri mi söylüyordu? Aklım karıştı. Düşüncelerim bulanıklaştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">-Bu konuşmayı şimdi burada bırakalım. Uzun süredir hasta yatıyordun. Aklının karışması doğal. Şimdi seni bırakayım, biraz dinlen. Daha sonra tekrar konuşuruz.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Arkasını döndü ve odadan dışarı çıktı. Arkasından fırlayıp odadan çıkmak istedim . Ama kapı üzerime birkaç kez kilitlendi. Kapının kolunu zorladım. Kapıya yumruklarla vurmaya başladım.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">-Çıkar beni buradan çıkaaaar! Kapının açılmayacağını anladığım da dışarıdan bir takım sesler geldiğini ve Harry sandığım adamın başka biriyle konuştuğunu anladım.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">-Kıza göz kulak ol. Ben hemen tekneye elimizdeki malı koyup göndereceğim. Hava birazdan açacak. Geç kaldık. Hep bu kız yüzünden.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Duyduğum konuşmalar beni şoke etmişti. Kapıyı defalarca yumrukladım. Ama artık yorulmuştum. Sırtımı dönüp kapının önünde yere yığıldığımda, az önce içinde bulunduğum malikânenin pembe odasında değildim. Nerde olduğumu anlamam kısa sürmüştü. Burası kaldığım yurdun, karanlık mahzeninden başka bir yer değildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Mahzen ıslak ve karanlıktı. Sadece dışarıdan ince bir ay huzmesi içeriye sızıyor ve yerdeki su birikintisine yansıyordu. Yavaşça su birikintisine yanaşmaya çalıştım. Ama ayağa kalkamadım. Korkunç bir acı, benim yerimden kalkmama engel oluyordu. Ne olduğunu anlamam birkaç dakikayı buldu . Vücudumun her tarafında dolaşan korkunç ağrılar ve sızılar vardı. En çok acıyı sağ kasığımda belimin yan tarafında hissettim ve elimi oraya dokundurmak istedim. Ama çok büyük bir acı hissettim. Üzerime dışarıdan gelen ay ışığından yırtık elbiselerimin kan revan içinde olduğunu gördüm. Öyle bir korku yüreğimi sardı ki bana ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu. Acının yoğunlaştığı bedenimin o bölgesine ne olduğunu görmek için yırtık elbisemi zorlukla kaldırıp baktım. Büyük beyaz bir bandajla sarılmış olduğunu gördüm. Yüzüme tokat yemiş gibi hissettim. Şimdi aklımdaki sisler dağılıyordu. Suzi ve ben kaçmaya çalışırken malikânenin mahzeninde olan korkunç ötesi olaylara şahit olmuştum. Bayan Annabel’in yanında gördüğümü sandığım Harry aslında Dr Estebandan başkası değildi. Onları izlerken yakalanmıştım. Kızıl sakal kıskıvrak beni yakalamış ve o ameliyat masasına yatırıp elimi kolumu bağlamıştı. Ağzımı bir bantla kapatmış ve vücuduma bir iğne enjekte etmişlerdi. Kendimden geçtim. Şimdi olanları anlıyordum. O masada parçalanan Suzi değil aslında bendim. Beni kesip biçmişler ve bir organımı yani böbreklerimden birini çıkarıp almışlardı. İşleri bitince beni mahzene atıp çıkıp gitmişlerdi.<o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ruhlar Akademisi Kısım 1</title>
<link>https://fikirizleri.com/ruhlar-akademisi-kisim-1</link>
<guid>https://fikirizleri.com/ruhlar-akademisi-kisim-1</guid>
<description><![CDATA[ RUHLAR AKADEMİSİ

  Bembeyaz ışık her yerdeydi. Başı yoktu, sonu yoktu. Tek mutlak gerçek ışığın kendisiydi. Ne zamandan beri ışığın içindeydi? Tek hatırladığı sonsuza uzanan  bu beyazlık içinde huzurla yüzdüğüydü. Sanki zamanın başından beri vardı ya da sanki hemencecik oluşuvermişti. Hiçbir fikri yoktu zaten olsun da istemiyordu. Bir yerlerden zihninde bir cümle beliriverdi. “Anı yaşamak…” İşte şimdi, tam da şu anda bu muhteşem huzuru yaşamak, bu beyazlık içinde sonsuza dek yüzmek istiyordu. Ancak ne demişler? Hiçbir güzellik sonsuza dek sürmez. Nitekim ne kadar olduğunu kestiremediği bir zaman sonunda etrafında önce yavaştan uğultular belirmeye başladı. Uğultulara zamanla titreşimler eşlik etti ve her ikisi de giderek şiddetlenirken duyduğu derin iç huzur yerini derin bir kaygıya bıraktı.
  Kaygının en yüksek olduğu anda da gözleri bir anda açıldı. Açıldığı gibi de geri kapandı. Yine bir beyaz ışık vardı ama bu kez ışık gözlerini korkunç bir şekilde acıtmıştı. İlk beyaz ışık gibi huzurlu, en derin yaraları sarıyormuşçasına yumuşak değildi. Hatta yapay bile diyebilirdi bu ışık için. Kendini zorlayarak gözlerini yeniden açmaya çalıştı. Nedense görüşü oldukça bulanıktı. Kulakları da duymuyordu. İç içe geçmiş renkler ve uğultular (ve acılar) kakafonisiydi yaşadıkları.
  “Hııımmm bir hava elementi daha gelmiş,” Uğultuların arasından sanki bunu duymuştu. Oldukça yankılı ve kesik kesikti ama duymuştu. Duyu yetisi gibi görü ve his yetisi de yavaş yavaş yerine geliyordu. Bulunduğu yerde (orası neresiyse artık) yalnız değildi, ses, ışıklar ve korkunç bir acı onu sarmalamıştı. Bir anda geliveren ani, keskin bir ağrı ile başının ortadan ikiye ayrıldığını hissetti ve canhıraş bir çığlık atarak yerinden kalkmaya çalıştı. Daha doğrusu öyle sandı. Yanına gelen belli belirsiz silüetin rahat tavırlarından anladığı kadarı ile ağzından minicik bir inilti çıkmıştı ve sadece çok az kıpırdayabilmişti.
  “Ama sakin olmalısın,” dedi silüet. Sesi artık çok daha anlaşılırdı. “Ölümün henüz gerçekleşti. Bedenin ile tam bağlantın kesilene kadar bu acılar sürecek ancak giderek hafifleyecek merak etme.”
  Bu son sözler üzerine gözleri tüm acılara inat faltaşı gibi açılıverdi. Tepesinde yanan devasa florasan lambalar gibi lambaları, her yerdeki bir sürü bipleyen bilgisayarı ve karşısındaki daha önce hiç görmediği tarzdaki yaratığı gördü. Aman Tanrım, diye düşündü. 
  “NEREDEYİM BEN!”  panikle çıktı sözcükler ağzından.
 “Öteki dünyadasın!” diye yanıtladı onu garip yaratık. “Dünya simülasyonunun süresi bitti. Ölümün ani oldu dolayısıyla bilinç olarak kendini buraya hazırlayamamıştın. Böyle hissetmen tamamen normal R13061988,” Durdu ve iri gri gözlerle ve neredeyse akan sular gibi görünen vücudu ile gözlerinin içine baktı. “Bu kadar hava elementi sana boşuna verilmedi herhalde! Durumu çabuk kavrarsın!” deyip yavaş yavaş uzaklaştı. Neden sonra geri döndü ve “Merak etme az sonra her şey sana anlatılacak!” dedi ve hızlıca uzaklaştı. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202505/image_870x580_68373fef333ca.webp" length="34834" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 28 May 2025 19:56:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aysun Ertaş</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sessizlikte Yankılananlar</title>
<link>https://fikirizleri.com/sessizlikte-yankilananlar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sessizlikte-yankilananlar</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202505/image_870x580_683188b84d2e6.webp" length="38216" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 24 May 2025 11:57:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>Yağmur Deryahan</dc:creator>
<media:keywords>YagmurDeryahan Keman Deniz Özgürlük</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p data-start="304" data-end="385"><em data-start="348" data-end="385">Sessizlikte Yankılananlar</em></p>
<p data-start="186" data-end="588">Işıklar sönmüş, kalabalığın uğultusu yavaşça yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Tıpkı bir rüyanın içinde yürür gibi, sahneye doğru ilerledi Deniz. Adımlarını kimse duymadı, ama yüreği bir fırtına gibi atıyordu. İnce tül eteği karanlıkta savruluyor, her kıvrımı gölgelerin içinde kaybolup tekrar doğuyordu. Elinde tuttuğu keman, sadece bir enstrüman değil; bir hayattı, bir geçmişti, bir sırdı.</p>
<p data-start="590" data-end="877">Seyirciler onu göremiyordu tam olarak. Sadece silueti vardı sahnede… ama o siluet, birçoklarının içindeki eksik parçaya dokunuyordu. Deniz’in notaları, kelimelerin anlatamadığı şeyleri anlatmak için doğmuştu. O gece, sadece bir konser değildi. Bu, bir vedaydı. Belki de bir itiraftı.</p>
<p data-start="879" data-end="1182">Yayı yayına değdirdiği ilk anda, zaman çatladı. Melodi başladığında, geçmiş de peşinden geldi. On yaşındaydı Deniz, annesi sahnede son kez çalarken, kuliste sessizce beklemişti. O an, annesinin gözlerinden süzülen tek damla yaşa yemin etmişti: Bir gün ben de böyle çalacağım, ama asla ağlamayacağım…</p>
<p data-start="1184" data-end="1215">Ama şimdi ağlamamak imkansızdı.</p>
<p data-start="1217" data-end="1502">Her nota, eski bir anının kabuğunu kaldırıyor, her tını, ruhundaki sessiz çığlıkları dillendiriyordu. O gece, Deniz sadece keman çalmadı. Kendi içini söktü, izleyenlere verdi. Ve kimse bunu fark etmedi. Çünkü gerçek duyguların sesi çoğu zaman sadece suskun yüreklerde yankılanırdı.</p>
<p data-start="1504" data-end="1675">Gölgelerin içinden çaldığı her nota, bir sır gibi yayıldı salonun içine. Onu tanıyan hiç kimse yoktu. Ama her dinleyen, içten içe onun ne anlatmak istediğini hissediyordu.</p>
<p data-start="1677" data-end="1744">Çünkü Deniz, bir öyküyü kelimelerle değil, notalarla yazıyordu.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ODA 6</title>
<link>https://fikirizleri.com/oda-6</link>
<guid>https://fikirizleri.com/oda-6</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202505/image_870x580_682865475505f.webp" length="12116" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 17 May 2025 13:30:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Meral YILDIRIM</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">ODA 6<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: .0001pt; text-align: center; line-height: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif;">Hayat çok kısa. Sana verdikleriyle yetinmek lazım, deniyor değil mi?<o:p></o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: .0001pt; text-align: center; line-height: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif;">Peki, sana verdikleri, sana çok ağır bedeller ödettiriyorsa, o zaman ne diyeceksiniz buna? Benim hayatımın bana verdikleri, nedense çok az mutluluk çok fazla acı ve hüzün getirmişti. Yetimhanede yediğim dayakların haddi hesabı yoktu.<o:p></o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: .0001pt; text-align: center; line-height: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif;">Peki, ben bu darbeler ile yetinecek miyim?<o:p></o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: .0001pt; text-align: center; line-height: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif;">Arkadaşlarımın acı ve işkence dolu görüntüleri ile geçen on beş yılıma rağmen ben yetinecek miyim?<o:p></o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: .0001pt; text-align: center; line-height: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif;">Beni terk eden anne ve babama duyduğum öfke ile ben yetinecek miyim?<o:p></o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: .0001pt; text-align: center; line-height: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif;">Bu hayatı bana reva gören ile hesaplaşma isteğiyle ben yetinecek miyim?<o:p></o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: .0001pt; text-align: center; line-height: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif;">Hayır, yetinmek zorunda değilim. Yetinmeyeceğim.<o:p></o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: .0001pt; text-align: center; line-height: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif;">Ölmek zorunda değilim. Ölmeyeceğim.<o:p></o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: .0001pt; text-align: center; line-height: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif;"><o:p> </o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: .0001pt; text-align: center; line-height: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif;"><o:p> </o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: .0001pt; text-align: center; line-height: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif;"><o:p> </o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Harry’nin bu lanet kadının fotoğrafında ne işi vardı? Gözlerim kocaman açılmış, hayretler içinde fotoğrafı inceliyordum. Evet evet! Yanlış görmüyordum. Bu Harry! Gördüğüm bu resmin karşında donmuş kalmıştım. Bir süre sonra kendime gediğimde kızıl sakala baktım. O hala sandalyesinin üzerinde bir ileri bir geri sallanıyor, elindeki piposunu derin derin içine çekiyor ve dumanını havaya savuruyordu. Yavaşça elimdeki bezle fotoğraf çerçevesini siliyordum. Kızıl sakala dönerek; <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Şey yy bu resimde Bayan Annabel’in yanında olan kişi kim? Derken sesim titriyordu. Neyse ki kızıl sakal içine çektiği dumanın etkisi ile hafif mayhoş olmuştu. O yüzden, biraz da çakır keyif bir şekilde;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">- Bayan Annabel’in oğlu o. Dediğinde, şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Ağzım açık bir şekilde hem ona hem resme bakıyordum ki, Kızıl Sakal kendine gelmiş, kokmuş nefesiyle üzerime doğru bağırmıştı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Sen kimsin de bana soru soruyorsun. Çabuk hadi bitirdiysen çıkalım. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Bitti, demem ile beni yine kolumdan tutup sürükleyerek, dışarıya çıkardı ve <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Çabuk yukarı odana çık. Her şeyi de merak edip sorma! Deyip okkalı bir tokat yüzüme savurdu. O kadar şiddetliydi ki bir iki metre ileriye savrulmuş, başımı merdivenin tırabzanına çarpmıştım. Sendeleyerek ayağa kalktım ve merdivenden yukarıya yatakhaneye çıktım. Canımın acıdığına mı yanayım, kafamın allak bullak olduğuna mı?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-tab-count: 1;">            </span>Suratımda koca bir morluk ve şişlikle odaya girdim. Diğer çocuklar çoktan yatmıştı. Suzi ise beni yatağında bekliyordu. Beni görünce hemen ayağa fırladı ve koluma girdi. Ayakta duramayıp sağa sola tutunduğumu gören zavallı Suzi bana yardım edip, yatağıma uzattı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Mary, çok geciktin hem ne bu hal? , yine mi dayak yedin o hayvan azmanından? Dur biraz soğuk su getireyim. Pansuman yapalım. Arkasını dönen Suzi’nin koluna yapıştım. Benim bir şeyim yok biraz dinlenirsem geçer. Hem bu gece planımızı uygulayacağız. Sen de git biraz uzan gece yarısı kaçacağız bu cehennem çukurundan.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Gerçekten yapabilecek miyiz? Dedi Suzi tedirgin bir şekilde.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Başımı sessiz bir şekilde salladım. Sonra aşırı yorgunluk ve darptan dolayı sızıp kalmışım. Nice sonra uyandım. Duvardaki saat gecenin üçünü gösteriyordu. Aklımda deli deli sorular birbirini kovalıyordu. Harry gerçekten Bayan Annabel’in oğlu olabilir miydi? Eğer bu doğruysa, Harry benim hayatıma nasıl girmişti. Ben Harry ile üniversite zamanı bir arkadaşımın vasıtasıyla tanışmıştım. O zamanlar benim kimsesizler yurdunda kaldığımı biliyordu. Her şeyi ona anlatmıştım. Hatta bayan Annabel’i de. Ancak hiç tepki vermemiş, sanki ilk kez duyuyormuş gibi beni dinlemişti. Kafamın içindeki kargaşa hiç bitmeyecek gibiydi. Ayağa kalktım ve Suzi’ye yönelerek onu dürttüm. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Şşşt hadi kalk gidiyoruz. Suzi gözlerini ovuşturarak bana baktı. Gözlerinde bir korku ve endişe vardı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Mary belki bu planı ertelemeliyiz. Ne dersin. Ben çok korkuyorum. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Hiçbir şey olmayacak. Seni bu yerden çıkaracağım. Beraber kurtulacağız. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Suzi ayağa kalktı. Daha önceden gözüme kestirip sakladığım, küçük bir el fenerini kızıl sakalın belinden çalmıştım. Sessiz bir şekilde aşağıya inmeye başladık. Her taraf çok sessiz ve karanlıktı. Koridorlardan geçip katları indikçe, aşağıdan garip sesler gelmeye başlamıştı. Suzi sesleri duyunca;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Mary bu garip sesler de ne? Gel vazgeçelim. Kesin yakalanacağız. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Bir şey olmaz. Hadi hızlıca aşağıya inelim. Bizi kimse görmeden. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Bodrum katına geldiğimizde sesler netleşmişti. Sanki bir makine sesine benziyordu. Yavaşça sesin geldiği tarafa yöneldik. Bir yandan merak bir yandan korku ve endişe taşımakla birlikte neler olduğunu da görmek istiyordum. Sesleri takip edince bodrum sandığım katın altında bir kat daha olduğunu fark ettim. Aşağıya inerken kapının yarı açık olduğunu gördüm. Gizlice kafamı kapıdan içeriye soktum. Suzi arkamdaydı. Heyecandan nefes alışverişleri o kadar hızlanmıştı ki nerdeyse duyulacaktı. Arkamı döndüm ve sessizce sakin ol dedim. İçerisi loş karanlıktı. Birileri bir makine, ne bileyim işte bir testere sesine benzer bir şey kullanıyordu. Bu yüzden bizim geldiğimizi fark etmemişlerdi. Nefesimi tutarak adımımı içeri attığımda, ayağımın vıcık vıcık kırmızı bir şeye bastığını gördüm. Bu durum beni daha çok meraklandırmıştı. Suzi’ye merdiven boşluğunda kalmasını söyledim. İçeri girip hemen bakıp çıkıcam dedim. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Nolur beni yalnız bırakma! Diyen Suzi koluma yapışmıştı. Zorla elini kolumdan ayırdım. Bekle. Şşşt. Tamam, bir şey olmayacak, dedim. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Ayağımın altındaki sıvı kaygan bir şeydi . Odanın içi keskin bir kan kokusu ile doluydu. Midemin bulandığını hissettim. Naylon perdelerle çevrili kısmın içinde 2 insan silüeti vardı. Bir ara perdeler aralanınca içerdeki kişilerin kim olduğunu gördüm. Çığlık basacaktım. Ama ellerimle kendi ağzımı sımsıkı kapattım. O iki kişiden biri Bayan Annabel diğeri ise Harry idi. Üzerine eğildikleri ve kestikleri nesne ise bir insan cesedinden başkası değildi. Harry ellerinde eldiven, üzerinde kana bulaşmış bir önlükle cesedi boydan boya kesiyor ve göğüs kafesi içindeki organları nazik bir şekilde çıkarıyordu. Daha sonra onları alıp buzla dolu bir kaba koyuyordu. O an başım döndü. Bayılacak gibi oldum. Nefesim kesildi. Gördüklerim gerçek olamazdı. Bir an cesedin yüzüne baktım ve çığlık attım . Masada yatan ve parçalanan Suzi’den başkası değildi. <span style="mso-spacerun: yes;"> </span><o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kunduracı Hasan</title>
<link>https://fikirizleri.com/kunduraci-hasan-722</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kunduraci-hasan-722</guid>
<description><![CDATA[ Bu bir gerçek hayat hikayesidir. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202502/image_870x580_67b7411adf80b.webp" length="24392" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 11 May 2025 08:42:51 +0300</pubDate>
<dc:creator>Merve Geçit</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kitap adı: Kunduracı Hasan</p>
<p>Yazan: Merve Geçit</p>
<p>144 sayfa </p>
<p>#okudum bitti#</p>
<p>Sevgili Merve Geç it'in yazmış olduğu Kunduracı Hasan romanı Kunduracı Hasan'ın gözünden kendi hayatını ailesini, ilk aşkını evliliğin ve ailesi etrafında gelişen olayları sade yalın ve akıcı bir dille anlatıyor. Tatlı kolay okunan hayatı masum yanlarıyla anlatan bir roman. Bir tavsiye vermem gerekecek olursa biraz daha karakterlerin iç dünyalarına girerek karakterlerin duygularını daha fazla yansıtarak romana daha fazla derinlik katılabilirmiş. Aynı zamanda daha fazla tasvir ve betimleme yaparak romanın edebi dili biraz daha geliştirilebilirdi diye düşünüyorum. Genel anlamda kolay okunan akıcı ve güzel bir roman. Tebrik eder kendisini yazdığım konularda geliştirerek daha da güzel eserler çıkartmasını temenni ederim. </p>
<p></p>
<p>Bir okurum tarafından kitabıma yapılan yorumlardan ilki. Teşekkürler değerli yorumunuz için Elvan Dinçel hocam ??</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ENİŞTEMİN KARISIYIM &amp;1</title>
<link>https://fikirizleri.com/enistemin-karisiyim-1</link>
<guid>https://fikirizleri.com/enistemin-karisiyim-1</guid>
<description><![CDATA[ Gerçek Bir Hayat Hikayesi ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202505/image_870x580_681c8a3074f65.webp" length="21146" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 08 May 2025 13:43:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Muhsin Işık</dc:creator>
<media:keywords>Drama acı kader hayat</media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>ODA &amp;5</title>
<link>https://fikirizleri.com/oda-5</link>
<guid>https://fikirizleri.com/oda-5</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202505/image_870x580_68160111cae59.webp" length="33416" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 03 May 2025 14:42:32 +0300</pubDate>
<dc:creator>Meral YILDIRIM</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Ben hayatımdaki her bir anı o kocaman evin odalarına yerleştirmiş ve odalarda bu sahneleri yaratmıştım. Kimi odada mutlu kiminde korku, endişe, bir diğerinde ise acı ve üzüntüyü yaşamışım. Şimdi düşünüyorum da mutlu olduğum oda sayısı çok az. Bu lanet evin içinde kaybolmuşum. İçeriden dışarıya çıkamamışım. Harry’nin beni alıp götürdüğü gemi yolculuğunu bile bir oda da yaşıyordum. Kısır döngü içinde odadan odalara koşup duruyordum. İçine girdiğim sarmal beni zincirlemiş ve o kördüğümü açamıyordum. Aslında sorun belki ben değil, bu evdi. 27 odalı bu ev.</span></i><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Heyecan içinde Suzi’yi bekledim. O gelmeden olacaklar için bir A ve bir de B planı yapmalıydım. Yukardaki ranzalarımızın bulunduğu odaya çıktım. Yemek saatlerinde kimse olmazdı. Az sonra Suzi kapıda belirdi. Heyecandan yerinde duramıyordu. Bayan Annabel’in onu doktora götüreceğini ve bacağını iyileştireceğini söyledi. Hızla yanıma çektim. Sessizce kendisine;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Sen de inandın mı? Bak Suzi benim içimde hiç te iyi olmayan hisler var. Bayan Annabel’in bize ne zaman iyilik yaptığını gördün? Bu işte bir iş var. Hemen heyecan yapma. Sen yıllardır bacağından hastaydın. Ne zaman seninle ilgilendi?<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Bak bana, hastalığımın tedavisi var. Ama ilacı benim için almıyor. Neymiş çok pahalıymış. Benim bildiğim bizim ilaç masraflarını devlet zaten ödüyor. Ama bu paralar nereye gidiyor sence? Ortada ne tedavi var ne de para. Devletin bize her ay gönderdiği harçlıkları bile vermiyorlar. Suzi’nin bütün sevinci boğazında kaldı. Durgunlaştı. Yüzü asıldı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">- Eee neden o zaman bana böyle söylediler?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Bak suzi bunların peşine düşüp iyi bir şey için giden bazı çocuklardan bir daha haber alınamadı, biliyorsun. Ne olduklarını sorduklarımızda ya evlat edinildi. Ya da başka bir yurda gönderildi, cevabını sürekli işitiyorduk. Başka yurda gönderildi dedikleri çocukların tüm eşyaları burada kalıyordu, Daha sonra kızıl sakal gelip hepsini toplayıp dışarda bahçede yakıyordu. Hatırlıyor musun? Suzi başını istemsizce salladı. Senin bir şekilde Bayan Annabel ile dedikleri yere gitmemen gerekiyor. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Peki ne yapıcaz? <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Ne mi yapıcaz? Bu akşam bu iğrenç yerden tüyeceğiz. Suzi’nin gözleri faltaşı gibi açıldı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Ağzı açık kalmıştı. Kekeleyerek;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Ama nasıl? Hem kaçsak ta nereye gideceğiz? <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Nereye olursa olsun. Buradan daha iyi bir yer olacağı garanti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Ama Suzi sen hastasın ben ise sakat . Bu halimizle nasıl kaçacağız?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Ben her şeyi planladım. Akşam yemeğinden sonra planımı uygulamaya koyacağız. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Ben çok korkuyorum Marry Ann.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Ben de korkuyorum. Ancak şu an korkunun ecele faydası yok. Bu sefer bunu yapamazsak bir daha bu delikten çıkamayacağız. Ha çıkarız çıkmasına ama cesedimizden kalanlarla. Diğerlerine olanlar bizim de başımıza gelebilir. Bunu göze almalıyız. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Bak Suzi, her gece bu adaya ufak bir motor yanaşır. Binanın en üstünde kaldığımız için bu kattaki tuvaletin penceresinden gece gelen motoru görmüştüm. Sonraki geceler hep takip ettim. Her gece sabaha doğru dört sularında kıyıya yanaşır. Gece bir şeyler bırakır. Yine bir şeyler alır. Ne alıp götürdüğünü hep merak ettim. Ama hiç öğrenemedim. Eğer bu akşam yemekten sonra buradan kaçabilirsek, o tekneye gizlice binebiliriz. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Suzi sessizce beni dinliyordu. O kadar masum ve aynı zamanda korkmuş bakışları vardı ki. O küçücük kafasının içinde benim söylediklerimi nasıl algılıyordu? Bilemiyordum. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Peki, dedi Suzi. Anladım. Ama biz buradan gidiyoruz, diyelim. Peki, geriye kalan çocuklar ne olacak?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Başımdan aşağıya kaynar su dökülmüş, aynı zamanda sert bir kayaya çarpmış gibi afalladım. Evet diğer çocukları hiç düşünmemiştim. Bencil davranmıştım. Buradaki sefilliği sadece biz yaşamıyorduk. Yurtta kalan tüm çocukların kaderi de bizimki ile aynıydı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Tamam haklısın. Ama bu kadar çocukla nasıl kaçabiliriz. Hem tekne de almaz. Suzi istemsizce başını eğdi. Peki, o zaman ne yapacağız, planın ne söyle.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Biliyorsun bir şeye itiraz ettiğimde beni bodrum kattaki mahzene hep atıyorlar. Hım mm şimdi düşünüyorum da gelir giderken mahzenin baş tarafında garip sesler, bazen yalvarmalar, bazen de çığlıklar geliyordu. O seslerin benim gibi cezalandırıp mahzene kapatılmış çocuklara ait olduğunu hep düşündüm. Her neyse, kızıl sakal beni aşağı sürükleyerek götürdüğünde bodrumda bir kapının açık olduğunu fark ettim. Geçerken içeride büyük pervanelerin olduğu havalandırma sistemini gördüm. Kızıl sakal bodrumdaki telefonda, Bayan Annabel ile görüşürken ben içerideki odayı inceliyordum. Eğer bir kaçış yolu arıyorsak ön kapıdan değil, o havalandırma tünelinden geçmemiz gerektiğini düşünüyorum. Orası mutlaka dışarı açılan bir tünele bağlanıyordur. İkimizde sıska ve ufak tefeğiz. Pekâlâ, o dev pervanelerin arasından rahatlıkla geçip çıkabiliriz. Suzi,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-İyi de dev pervaneler hareket halinde değil mi? Biz nasıl hareket halinde olan pervanelerin arasından geçeriz. Bizi parçalar. Tanrı Korusun, deyip elleriyle kendini sardı ve titredi. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Ben onu da düşündüm sen merak etme bu pervaneler dönüşlerini 6 kez yapıp duruyor ve tekrar geriye sarıp çalışıyor. O durma aralığında ilk önce sen geçeceksin. Sonraki seferde de ben geçeceğim. Suzi tekrar başıyla onayladı. Şimdi bize düşen sessizce akşamı beklemekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Akşam yemeğinden sonra tüm çocuklara bulaşıkları yıkattıran kızıl sakal hızla yanıma gelip yakamdan çekiştirerek sen de müdire hanımın odasını temizleyeceksin. Diyerek beni sürüklemeye başladı. Giriş katta bulunan Bayan Annabel’in odasını hiç görmemiştim. Elime bir süpürge ve bez veren kızıl sakal;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">-Bana bak! Bal dök, yala olacak buralar, tamam mı? Elini de çabuk tutacaksın, deyip oda da bulunan sallanan sandalyeye oturdu ve kendini bir ileri bir geri sallamaya başladı. Kızıl sakalın beni odaya boş bir çuval gibi fırlatmasından sonra, kafamı kaldırıp merakla etrafı incelemeye başladım. İlk gördüğüm şey şöminenin üstündeki koca geyik kafası oldu. <span style="mso-spacerun: yes;"> </span>Oldukça ürktüm. Çirkin kadının çirkin odası. Masasını temizlerken üzerinde bulunan resim çerçevesine gayr-ı ihtiyari bakmış bulundum. Fotoğrafta bulunan Bayan Annabel’in yanındakini görünce donup kaldım. İnanamıyorum. Olamaz . Gördüğüm hayal ötesi bir şey olabilir mi. Hayıııııır !<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Harry’nin bu fotoğraftaki işi ne?     DEVAM EDECEK.<o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>DOĞU DENİZ &amp;4</title>
<link>https://fikirizleri.com/dogu-deniz-4</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dogu-deniz-4</guid>
<description><![CDATA[ Mevsimlik İşçiden Ömürlük Aşk ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_67f7ac5e7a122.webp" length="80514" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 23 Apr 2025 14:08:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>Muhsin Işık</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kardeş Bağı</title>
<link>https://fikirizleri.com/kardes-bagi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kardes-bagi</guid>
<description><![CDATA[ Kardeşlik sadece kan bağı ile mi olur yoksa can bağıyla bağlandıklarına da kardeşim diyebilir misin? Bence diyebilirsin çünkü kardeşlik kan bağı ile olmaz, can bağı ilede olur. Yeni yazımızı okurken  içinizi ısıtması dileğiyle… ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_68063b2a2e0e2.webp" length="15722" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 21 Apr 2025 17:53:28 +0300</pubDate>
<dc:creator>Yağmur Deryahan</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Aile neydi? Ailenin içindeki bağ nasıl bir şeydi...</p>
<p>Anneniz tarafından dünyaya gelirdiniz, doğarken anneniz hariç hiç kimse olmaz yanınızda fakat dış dünyada, yıllar geçtikçe kan bağınız olmasa bile yanınızda olan kardeşler edinirsiniz.</p>
<p>Kardeşlik için kan bağının olması gerekmez, aksine, bazen kan bağı olanlardan daha çok can bağı olanlar yanınızda oluyor.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>05.04.2019</strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>"Helin, yemin ederim beni mermiye tutacaklar geç kaldık diye, hadi kızım!" </strong>küpelerimide taktığımda aynaya son kez baktım. Mavi bir elbise giymiştim, kahve tonlarında bir ruj ve hafif bir göz makyajıyla tamamlamış, zarif bir kolye takmıştım; kumral saçlarımı fönletmiş, arkadan tutturmuştum.</p>
<p style="text-align: left;">Bugün birkaç yıl önce benim sayemde tanışıp sevgili olan, dört ay önce nişanlanan ve düğünleri olan arkadaşlarımın düğününe gidiyordum.</p>
<p style="text-align: left;">Düğün kır düğünü olacaktı ve mekan o kadar sakin, o kadar huzurluydu ki her şey hayal ettikleri gibiydi.</p>
<p style="text-align: left;">Düğünün yapılacağı bahçenin restoran kısmında onları tanıştırmış, gerçek aşkı bulmalarını sağlamıştım.</p>
<p style="text-align: left;">Siyah topuklu ayakkabılarımı giydiğimde Mine beni kapıda bekliyordu. Evden çıktıktan sonra yirmi dakikalık bir yolculuktan sonra mekana varmıştık. </p>
<p style="text-align: left;">Girişte tabelanın üst kısmında düğünümüze hoş geldiniz yazıyordu, altında ise beni duygulandıracak o cümle vardı: <strong>Biz iki yabancı olarak girdiğimiz bu kafeden, aile olarak çıkıyoruz!" </strong>gözlerimin dolmasına engel olamadığımda hemen makyajıma zarar vermeden elimle sildim.</p>
<p style="text-align: left;">İçeri geçtiğimizde bütün abilerimiz, ablalarımız, kardeşlerimiz buradaydı çünkü onların ailesi bendim, benimki ise onlar.</p>
<p style="text-align: left;">Biz girdiğimiz anda nikah merasimi başladığında hızlıca bende yerime geçtim, nikah merasiminden sonra ise içeriyi romantik bir müzik kapladı.</p>
<p style="text-align: left;">Çiftimiz ilk dans için piste geçtiğinde ise bende arkadaki abimin yanına doğru yürüdüm, ona baktığımda oda bana baktı, başını yana yatırıp dans eden çifte baktı önce, sonrasında ise <strong>“amma yakışıklıyım he”</strong> diye mırıldandı, güldüğümde<strong> “sen güzelliği tipte mi bakıyorsun?” </strong>diye sordum, kaşlarını çattığında ise devam ettim,<strong> “Güzellik veya yakışıklılık tipte değildir abicim.” dedim, “ bir kadının kalbini de tipinle alamazsın, kalbinle alırsın. O yüzden hangi derecede yakışıklı olursa ol, ki zaten yakışıklısın. Daima kalbinin güzelliğine bak, tipinin değil çünkü ben öyle yapıyorum ve şunu gördüm; sen tüm erkeklerden kat kat yakışıklı olanlardansın.”</strong> beni kendine çekip sımsıkı sarıldığında ise kollarımı sırtına doladım.</p>
<p style="text-align: left;"></p>
<p style="text-align: left;">İşte kardeşlik böyleydi. Aynı anneden değildiniz, aynı babadan değildiniz ama can bağı ile birbirinize tamamen bağlıydınız</p>
<p style="text-align: left;"><strong>KARDEŞ SANA UZAK OLAN DEĞİL, SENİ KALBEN ANLAYANDIR</strong></p>
<p style="text-align: left;"><em><strong>Yağmur Deryahan</strong></em></p>
<p style="text-align: left;"></p>
<p style="text-align: left;"></p>
<p style="text-align: left;"></p>
<p style="text-align: left;"></p>
<p style="text-align: left;"></p>
<p style="text-align: left;"></p>
<p style="text-align: left;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong></strong></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kalbin Çiçekleri</title>
<link>https://fikirizleri.com/kalbin-cicekleri</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kalbin-cicekleri</guid>
<description><![CDATA[ Kalbinde açan çiçeklere iyi bak. Soldurma, iyi bak, yaşat. Unutma, çiçekler aslında senin ruhunun canlılığı ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_67f17dfa6635c.webp" length="74218" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Apr 2025 12:00:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Yağmur Deryahan</dc:creator>
<media:keywords>Ruhun canlılığı, kalbin iyileşmesi.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ruhumuza gerçekten iyi bakıyor muyuz? Ya da baktığımıza emin miyiz?</p>
<p>Günde kaç kere kendine "<strong>iyi ki varsın</strong>" diyorsun, kaç kere ağzından <strong>"çok güçlüsün" </strong>lafı çıkıyor?</p>
<p>Şimdi öncelikle, kahveni aldın mı? Almadıysan yapıp gel, seni bekliyorum. Alt paragrafa geçme sakın almadan!</p>
<p>Aldın mı? Afiyet olsun. Şimdi başlayabiliriz.</p>
<p>Nasılsın, hayır ciddi soruyorum nasılsın?</p>
<p>Çoğu zaman kendimizle ilgilenemiyoruz hatta başkalarını iyileştirmek için kendimizi daha çok yıpratıyoruz, bu bir doğru. </p>
<p>Peki kendine hiç aynaya bakıp <strong>"Seni Seviyorum." </strong>dedin mi?</p>
<p>Kısa bir şey yazsam, okur musun? Cevabın evet ise alta bıraktım:</p>
<p><em><strong>Bir limanda otururken bir çocuk yanıma geldi. Saçları benimkine çok benziyordu, göz rengi bir tık daha açıktı ve ruhu capcanlıydı.</strong></em><br><em><strong>Hevesle bana baktığında “İyi misin?” diye sordu, tebessüm ederek “iyiyim.” dedim, “sende kimsin, ilk defa görüyorum seni.” derin bir nefes verdi önce, sonrasında ise heyecanla “Ben senim” dedi saçlarını göstererek, “görmüyor musun her şeyimiz aynı!” gözlerim dolduğunda “ne oldu sana” dedi, “ne oldu da bizi bu kadar yıprattın, ne yaptın da bu kadar yorgunuz…”</strong></em></p>
<p>Bu örneği verme sebebim; Başkalarını iyileştirirken kendini unutmaman için, ne yaşadın bilmiyorum ama ben gönülden inanıyorum ki bir gün iyileşeceksin, her anlamda.</p>
<p><em><strong>Yanındayım, yazılarımla.</strong></em></p>
<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SORGULAMA HASTALIĞI</title>
<link>https://fikirizleri.com/sorgulama-hastaligi-796</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sorgulama-hastaligi-796</guid>
<description><![CDATA[ İnsanlar üremeyi bırakırsa dünya nasıl bir yer olur? İnsanlar kendi iradeleriyle yok olmayı tercih ederlerse : Yaratıcı günün birinde tekrar çamurdan insan yaratır mı ? ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_67ef1336de9fe.webp" length="60562" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 04 Apr 2025 02:12:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Muhsin Işık</dc:creator>
<media:keywords>#roman #bilimkurgu</media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>SORGULUMA HASTALIĞI</title>
<link>https://fikirizleri.com/sorguluma-hastaligi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sorguluma-hastaligi</guid>
<description><![CDATA[ Ateistler kitabı destekliyor… ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202503/image_870x580_67e464cac2c46.webp" length="41952" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 03 Apr 2025 05:45:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Muhsin Işık</dc:creator>
<media:keywords>#Ateist #dindar #kitap #roman</media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>SORGULAMA HASTALIĞI</title>
<link>https://fikirizleri.com/sorgulama-hastaligi-748</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sorgulama-hastaligi-748</guid>
<description><![CDATA[ 4. BÖLÜMDE İNSANLAR NE DÜŞÜNÜYOR SİZCE ? ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202503/image_870x580_67e464cac2c46.webp" length="41952" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 31 Mar 2025 12:06:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>Muhsin Işık</dc:creator>
<media:keywords>Kitap roman din felsefe bilimkurgu</media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>SORGULAMA HASTALIĞI</title>
<link>https://fikirizleri.com/sorgulama-hastaligi-734</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sorgulama-hastaligi-734</guid>
<description><![CDATA[ 3. BÖLÜMDE ROWAN’IN KİTABI İNGILTERE DIŞINA ÇIKIYOR… ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202503/image_870x580_67e464cac2c46.webp" length="41952" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 29 Mar 2025 13:33:05 +0300</pubDate>
<dc:creator>Muhsin Işık</dc:creator>
<media:keywords>Kitap roman yaratıcı din felsefe bilim kurgu</media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kunduracı Hasan</title>
<link>https://fikirizleri.com/kunduraci-hasan-721</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kunduraci-hasan-721</guid>
<description><![CDATA[ Bu bir gerçek hayat hikayesidir. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202502/image_870x580_67b7411adf80b.webp" length="24392" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 28 Mar 2025 17:58:31 +0300</pubDate>
<dc:creator>Merve Geçit</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>SORGULAMA HASTALIĞI</title>
<link>https://fikirizleri.com/sorgulama-hastaligi-709</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sorgulama-hastaligi-709</guid>
<description><![CDATA[ 2. BÖLÜM - SESSİZ DALGALAR insanlar kitapla tanışıyor ve sorgulama hastalığına yakalanıyor… ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202503/image_870x580_67e464cac2c46.webp" length="41952" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 28 Mar 2025 11:14:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>Muhsin Işık</dc:creator>
<media:keywords>Roman kitap edebiyat yazar bilimkurgu</media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kime Güveniyorsun?</title>
<link>https://fikirizleri.com/kime-guveniyorsun</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kime-guveniyorsun</guid>
<description><![CDATA[ Bir köye vardım. Bostanlar, meyveler, sebzeler… Her biri sanki tek bir görünmez elden çıkmış gibiydi. Fark ettim ki, benim şehrimdeki sofralar, masalar; hepsi aslında buradan, bu görünmez mutfaktan besleniyordu. Ama biz, tabağımıza geleni kendi emeğimiz sanıyorduk. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202605/image_870x580_69f54024b6d70.webp" length="6292" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 28 Mar 2025 09:37:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>Ramazan Turhan</dc:creator>
<media:keywords>Şiir, edebiyat sanat aşk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center" style="margin-top: 0cm; text-align: center; background: white;"><strong><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">Kime Güveniyorsun?</span></strong><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;"><o:p></o:p></span></p>
<p style="margin-top: 0cm; background: white;"><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">Çölde ilerliyordum. Ne kadar zamandır yürüdüğümü hatırlamıyorum. Önce şehir vardı, ışıklarıyla, gürültüsüyle, sarhoş edici neşesiyle… Ama o şehirden kendi isteğimle mi çıktım, yoksa şehir mi beni tükürüp attı, bilmiyorum. Tek bildiğim, artık burada olduğumdu: Sessizlik, yalnızlık ve bitmeyen bir ufuk.<o:p></o:p></span></p>
<p style="margin-top: 0cm; background: white;"><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">Yanımda ne harita vardı ne su. Sırtımda pahalı ama anlamsız eşyalar, elimde kırık bir saat… Bir ara, “Benim gücüm yeter” diye mırıldandım. Kime? Kendime mi, yoksa beni duymayan bu boşluğa mı?<o:p></o:p></span></p>
<p style="margin-top: 0cm; background: white;"><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">İleride bir gölge belirdi. Üzerinde tozlu bir aba, elinde baston. Yavaş adımlarla yaklaştı, beni süzdü.<br>“Yalnız gidiyorsun,” dedi.<br>“Evet, ben kendi yolumu çizerim.”<br>Başını salladı: “Bu çölde kendi yolunu çizen, kendi mezarını kazar.”<br>Güldüm. “Ben güçlüyüm.”<br>Gözlerini kıstı: “O zaman sen mağrursun. Ama bil ki, burada güç değil, isim yaşatır. Bir reisin ismini al, himayesine gir. Yoksa bu kumlarda ne açlığa dayanırsın ne düşmana.”<o:p></o:p></span></p>
<p style="margin-top: 0cm; background: white;"><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">Alayla baktım. “İsim mi? Ne yapar bana bir isim?”<br>“Bismillah,” dedi sadece. Ve yürüyüp gitti.<o:p></o:p></span></p>
<p style="margin-top: 0cm; background: white;"><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">Yolun ilerisi daha sessizdi. Bir grup adam önümde belirdi, yüzleri sert. Eşkıya oldukları belliydi. Kalbim deli gibi atmaya başladı. Ne diyeceğimi bilemedim. O anda az önceki ihtiyarın sesi kulaklarımda yankılandı: “Bismillah…” Dudaklarımdan istemsizce çıktı bu kelime. Adamların gözleri değişti, kenara çekildiler. Hiçbir şey sormadan yol verdiler.<o:p></o:p></span></p>
<p style="margin-top: 0cm; background: white;"><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">Kumların arasında minicik bir çekirdek gördüm. Üzerinde dalları göğe uzanan koca bir ağaç yükseliyordu. Yıllardır kas yapmaya, kuvvet toplamaya uğraşmıştım; bu küçücük şey, benim yapamadığımı yapmıştı. “Bismillah” demişti, belli ki…<o:p></o:p></span></p>
<p style="margin-top: 0cm; background: white;"><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">Bir köye vardım. Bostanlar, meyveler, sebzeler… Her biri sanki tek bir görünmez elden çıkmış gibiydi. Fark ettim ki, benim şehrimdeki sofralar, masalar; hepsi aslında buradan, bu görünmez mutfaktan besleniyordu. Ama biz, tabağımıza geleni kendi emeğimiz sanıyorduk.<o:p></o:p></span></p>
<p style="margin-top: 0cm; background: white;"><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">Bir kadın, ineğin sütünü sağarken bana gülümsedi. “Al, iç,” dedi. Süt dilime değdiğinde anladım: Bu, hayvanın değil; Rahmet’in hediyesi. Ama şehirdeyken buna hiç böyle bakmamıştım.<o:p></o:p></span></p>
<p style="margin-top: 0cm; background: white;"><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">Kayalıkların arasında yeşil kökler gördüm. Taşları delip geçmişlerdi. “Bu mümkün değil,” dedim. Sonra kendi hayatımı düşündüm: Taş gibi sert kalbim, yıllardır hiçbir şeyle delinmemişti. Belki de ben hiç “Bismillah” dememiştim…<o:p></o:p></span></p>
<p style="margin-top: 0cm; background: white;"><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">Güneş tepemdeydi. İncecik yapraklar kavurucu sıcakta bile yeşildi. Ben ise gölgede bile susuzluktan yanıyordum.<o:p></o:p></span></p>
<p style="margin-top: 0cm; background: white;"><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">O an dizlerimin bağı çözüldü. Anladım ki bu çölde tek başına yürüyen ben değildim. Dünyada herkes bir yolcuydu. Kimisi isimsiz, korumasız, kendi gücüne güvenerek; kimisi bir İsim’le, güven içinde…<o:p></o:p></span></p>
<p style="margin-top: 0cm; background: white;"><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">Şehre geri dönüp dönmeyeceğimi bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Burada öğrendiklerim, oradaki hiçbir eğlenceye benzemeyecek. Ve belki bir gün, o ihtiyara rastlarsam, sadece şunu söyleyeceğim:<br>“Artık isimsiz değilim.”<o:p></o:p></span></p>
<p align="center" style="margin-top: 0cm; text-align: center; background: white;"><strong><i><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;">Sahipsiz yürüyenler, sahipsiz düşer...</span></i></strong><span style="font-size: 9.5pt; font-family: 'Helvetica',sans-serif; color: #222222;"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SORGULAMA HASTALIĞI</title>
<link>https://fikirizleri.com/sorgulama-hastaligi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sorgulama-hastaligi</guid>
<description><![CDATA[ İnsanlar yeni çıkmış bir kitabın tesiri altında kalarak, yaratıcının varlığını sorgulamaya başlıyor ve çoçuk yapmayı bırakarak dünya nüfusunun azalmasına sebep olurken onları nasıl bir gelecek bekliyor diye merak ediyorsanız takipte kalabilirsiniz. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202503/image_870x580_67e464cac2c46.webp" length="41952" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 26 Mar 2025 23:38:04 +0300</pubDate>
<dc:creator>Muhsin Işık</dc:creator>
<media:keywords>Bilim kurgu roman kitap</media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kutuda Yaşayanlar</title>
<link>https://fikirizleri.com/Kutuda-Ya%C5%9Fayanlar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/Kutuda-Ya%C5%9Fayanlar</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202503/image_870x580_67e01fd8addf8.webp" length="26428" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 23 Mar 2025 18:07:50 +0300</pubDate>
<dc:creator>c.gdrl</dc:creator>
<media:keywords>roman, fantastik, bilim kurgu, psikoloji, gerçek hayat, kurgu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span>Takvimler 2019'un son çeyreğini gösterirken akla takılan ufak bir soru işareti arkadaş, eş dost sohbetiyle çözülürken çıktı ortaya "Kutuda Yaşayanlar" kurgusu. </span><br><br><span>Bir arkadaşımın dediği "Can peki biz bir kutunun içerisinde yer alıyorsak?" yorumuyla fitil ateşlenmesiyle geldi "50260"lar," Zarzalog"lar "Kartog-ri Noki"ler... İlk fırsatta elime kalem, önüme kağıt alarak yazdım. Kolum yorulup "Bu böyle olmayacak." dememle telefondaki "Notlar" uygulamasına geçmem bir oldu. 2019'da her şey 20 sayfalık nottan ibaretti. </span><br><br><span>Son noktayı koyunca gönderdim eşe dosta, yorumları almak adına. Bir süre sonra kimisi dedi "Üst araması yapılmadan olmaz." kimisi dedi "Onunla hemen konuşamazsın." kimisi dedi "O iş öyle olmaz." gelen yorumlara göre tekrar yazım aşamasına girdi "Kutuda Yaşayanlar". Yazım bitimi sonrası "geliştirme" yorumu gelmemesi üzerine nadasa bıraktım ufak kurguyu. </span><br><br><span>O dinlene dursun o sırada yazıldı kalemimden sırasıyla "Oyunun İçinde" ve "Yeni Bir Başlangıç".</span><br><br><span>Takvimler 2022'yi, ders programları "Sınav senesi"ni gösterdiği vakit dershaneden dostum Arife </span><span>ile "Sınav senesi" demeden "Ders çalışmamız gerek." demeden saatlerce yaptığımız kritik sonucu daha da büyüdü ufak kurgu. </span><br><br><span>%85-90 bitmişken birisinden gelen o yorumlarla yıkıldı dünyam başıma... "Sen aklına geleni yazıyorsun olmaz öyle, tutarsız olur. İkinci mailini açmazlar bile." </span><br><br><span>Bir yıllık kaybıma sebep oldu bu sözler... Ta ki liseme ziyarete gidene kadar. </span><br><br><span>Rehberlik hocam bana "İşini bilmeyenlerin sana işini öğretmesine izin verme." cümlesiyle biten bir hikaye anlatması sonucu tüm bakış açım değişti... İşte o akşam koca kurguyu en başından alarak en baştan yazmaya başladım "Kutuda Yaşayanlar"i.</span><br><br><span>Azmin sonunun kitabı "Kutuda Yaşayanlar", umudu kaybetmemenin kitabı "Kutuda Yaşayanlar",16 yaşındaki bir çocuğun hayali ile 18 yaşındaki bir gencin kaleminin kitabı "Kutuda Yaşayanlar"...</span></p>
<p>Genç kurgusu, diyenler oluyor kapağındaki kıza bakarak içeriğinde ise "bilim kurgusal" ögelereden "psikolojik" ögelerden "fantastik" ögelere kadar üç büyük türü barındırırken yalın, yormayan okumaya teşvik eden bir kurguyla yol alıyor. </p>
<p>Vardır elbet ufak tefek kusurları, gençlik halidir mamafih ağaç yaşken eğilir. Bir gelenin ikisi de olur :) <br><br>Ufak bir kesit: <br>"İstemsizce onun üzüntüsüne ortak Burskar güçlü durmaya çalışarak "Aylin; yaşananları geri alamazsın, hiç kimse anlamaz. Ama yaşanmış, tecrübe edilmiş şeylerden ders alabilirsin. Böylelikle deneyimlerine güvenerek hiç olmadığın kadar dikkatli, hazırlıklı ve güçlü olursun. Geçmişinin senin yıkmasına izin verme, onu dışlayarak hiçe sayma. Her ne yaşanmış olursa olsun onu kabullen ve ondan güç al. Kendini dünden daha güçlü hale getirmek adına ondan beslen. Hayatın bir yapboz ise geçmişin birleşen parçalar, şu anın; arayarak bulduğun ve yerine koydukların, geleceğin; ise henüz bakmadığın geriye kalan parçalar. Hepsi bir arada olunca bütünü oluşturur." kendine nemli gözlerle bakan Aylin'in yanına oturup devam etti "Geleceğin, diğer parçalarla birleştiği vakit büyük resmin nasıl olacağını bilemeyiz ama geçmiş parçaları aradan çıkardığın vakit büyük resmi asla göremezsin." gözlerinden yaşlar gelirken banka yaslanıp Burskar'ı dinledi Aylin "İkimizin de eskilerden kalma acı dolu yaşanmışlığı var ama onların hiçbirini geri alamayız fakat kabullenip ders alabiliriz böylece daha dikkatli oluruz." dedi tüm içtenliğiyle konuşan Niryaki."</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kunduracı Hasan</title>
<link>https://fikirizleri.com/kunduraci-hasan</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kunduraci-hasan</guid>
<description><![CDATA[ Bu bir gerçek hayat hikayesidir ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202502/image_870x580_67b7411adf80b.webp" length="24392" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 20 Feb 2025 17:54:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>Merve Geçit</dc:creator>
<media:keywords>edebiyat, şiir, şair, yazın</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>Tekrardan merhaba! Benim kitabım satışa çıktı.</em></p>
<p></p>
<p>Siz hiç 18. yaşınızı kutlarken hayatınızın en büyük kâbusu</p>
<p>olacağını düşündünüz mü? Hasan da hayatında belki de ilk defa o gün çok heyecanlıydı. Ta ki bir kâbusa uyanana kadar.</p>
<p></p>
<p>Bundan sonra Hasan için, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.</p>
<p>Nereden bilebilirdi ki hayatının kâbusunun bugün başladığını?</p>
<p>Hayallerinin yarım kaldığı ve tüm yaşama sevincini yitirdiği bir anda</p>
<p>Hasan, yepyeni bir umuda uyanıp hayatında ilk kez aşkla tanışacak.</p>
<p>Peki ya bu aşk, yaşadığı tüm hayal kırıklıklarını tamir etmeye yetecek</p>
<p>mi yoksa en derinden yaralarını yeniden kanatıp, çok daha büyük bir kâbusa mı sürüklenecek?</p>
<p>Aşk varsa umut var... </p>
<p><strong>Merve Geçit </strong></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Asi Bir Mardin Hikayesi</title>
<link>https://fikirizleri.com/asi-bir-mardin-hikayesi-423</link>
<guid>https://fikirizleri.com/asi-bir-mardin-hikayesi-423</guid>
<description><![CDATA[ Bu Bir Mardin Hikayesidir. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202502/image_870x_67adf3974b8c1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 18 Feb 2025 14:25:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>Merve Geçit</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>4. </p>
<p></p>
<p></p>
<p>Polis, Mahir'in arabasına yavaş yavaş yaklaştığı sırada ise Mahir'in kalbi korkudan küt küt atıyordu.</p>
<p></p>
<p>Polisler onu bulmuş olabilir miydi? Bu kadar erken olması Mahir için beklenmedik bir olaydı. Elleri stresten terlemeye başlamıştı bile.</p>
<p></p>
<p>Polisin anlamasından korktuğu için kendi kendine</p>
<p>" Sakin, ol hiç bir şey olmayacak. Belki de her zaman olan bir çevirmedir. " Diyerek kendi kendini teselli etti.</p>
<p></p>
<p>Polis, tam arabanın yanına gelmişti ki Mahir adamına baktı ve " Gaza bas. Hemen uzaklaşalım buradan. " Dedi.</p>
<p></p>
<p>Adamı da başını salladı ve gaza bastı. Araba onlara gelen polis memuruna çarpsa da durmadan oradan hızla uzaklaştı.</p>
<p></p>
<p>Çarptıkları polis memuru ise yerde kanlar içinde yatıyordu. Bunu gören diğer polis memurları ise hemen kaçan arabayı yakalamak için harekete geçtiler.</p>
<p></p>
<p>Mahir yolda giderken ara ara gelen giden var mı diye arkasına bakıyordu. O sırada aracı kullanan şöförü dikiz aynasından onları takip eden polis aracını fark edince Mahir'e baktı ve " Abi, takip ediliyoruz. Ne yapalım?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Mahir de bunun üzerine başını yavaşça dikkat çekmemeye özen göstererek arka cama çevirdi. Gerçekten de arkasında arka arkaya takip ediliyorlardı. Polis araçlarının mavi ışıkları yanıp sönüyordu.</p>
<p></p>
<p>Mahir sinirle " Allah kahretsin. " Diyerek önüne döndü. Bir süre ne yapacağını düşündü.</p>
<p></p>
<p>Bu sırada ise polis arabasının "47MK 1980. Lütfen sağa çek. Tekrar ediyorum, lütfen sağa çek. " Diye anons ediyordu.</p>
<p></p>
<p>Ama bu, hiç bir işe yaramadı. Aksine Mahir'in içinde olan arabanın daha da hızlanmasına sebep oldu.</p>
<p></p>
<p>Polis memuru bir kaç kez daha arabanın durması için anons etti. </p>
<p></p>
<p>En sonunda arka tarafın camından çıkan bir silah Mahir'in arabasının tekerleklerine ateş etmesi sonucu Mahir'in arabası trafikte bir sağa bir sola yalpalamaya başladı.  </p>
<p></p>
<p>Eğer duruma el konulmazsa her an bir felaketin gelmesi demekti. </p>
<p></p>
<p>Mahir'in pes etmeye niyeti yoktu. O sırada canı yandığı sırada elini acıyan bacağına götürdü.</p>
<p></p>
<p>Elini geri çektiğinde ise bütün kanla kaplanmıştı. Bacağından ince ince kan sızıyordu. Muhtemelen kurşunlardan biri bacağına isabet etmişti. Bu kadar süre ne kadar dayabilirdi bilmiyordu.</p>
<p></p>
<p>Canı yandığı için ağzından küçük bir inilti kaçtığı sırada ise şoförü de dikiz aynasından ona baktı ve</p>
<p>" Mahir bey iyi misiniz? Yaralandınız mı?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Mahir de bunun üzerine </p>
<p>şöförüne baktı ve </p>
<p>" Ben iyiyim. Hemen Yan yola sap. " Dediğinde şöförü de " Ama Mahir bey. " Diyecekti ki Mahir de sinirle " Sana ne dediysem onu yap. " Diye bağırdı.</p>
<p></p>
<p>Şoför de bunun üzerine sadece başıyla onaylayarak arabayı son anda yan tarafta bulunan kavşağa kırdı.</p>
<p></p>
<p>Böylece polislerden kurtulmuş oldular. Polisler ise bunun üzerine yanlış yola girmişti. </p>
<p></p>
<p></p>
<p>Komiser sinirle " Allah kahretsin! Yanlış yola girdik. Hemen dön şuradan çabuk." Diye yüksek sesle bağırdığı sırada ise polis memuru da arabayı tekrar aynı yöne döndürdü.</p>
<p></p>
<p>Mahir de polislerden kurtulmak için arabayı tenha bir yere çektirmişti. Arabasının camından geldikleri yola bakıyordu.</p>
<p></p>
<p>O sırada uzaktan polis arabasının yanıp sönen sirenleri gözüktü. Polis arabaları Mahir'lerin girdiği yola girmişti.  </p>
<p></p>
<p>Mahir'in kaçma ihtimaline karşılık da kocaman yolun ortasında durmuşlardı. </p>
<p></p>
<p>Komiser arabadan inmiş, ciddi bir yüz ifadesiyle etrafa göz atıyordu. O sırada yanına gelen polis memuruna baktı ve " Herhangi bir haber var mı? Adamı buldunuz mu?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Polis de komisere baktı ve </p>
<p>" Giriş ve çıkışlar temiz. Herhangi bir hareketlilik yok. Aksine arabayı gören görgü tanığı yok. "diyerek bilgi verdi.</p>
<p></p>
<p>Mahir daha fazla dayanamayıp arabanın kapısını açtı ve aksayan bacağıyla arabadan indi. Bunu gören şoför de arabadan inerek ona doğru geldi.</p>
<p></p>
<p>Mahir'in koluna girerek onu yürütmeye başladı. Birlikte oradan ayrıldılar. Şoförü ise hala hastaneye gitmekte ısrarcıydı.</p>
<p></p>
<p>Yolda giderken Mahir'e baktı ve " Mahir bey, inat etmeyin. Gelin hastaneye gidelim. Eğer gitmezsek kan kaybından ölürsünüz." Dedi.</p>
<p></p>
<p>Mahir de şöföre baktı ve </p>
<p>" Az aşağıda bizi bekleyen başka bir araba var. Ona binip benim mekana gideceğiz. Sen yolda giderken doktora haber ver. Eve gelsin. " Dediğinde şöförü de daha fazla ısrar etmedi. </p>
<p></p>
<p>Aradan bir kaç dakika geçmişti ki polis memuru telaşla " Komiserim! " Diyerek komiserin yanına geldi.</p>
<p></p>
<p>Komiser heyecanla polis memuruna baktı ve " Evet, bu sefer bana güzel bir haber ver. Hadi koçum!" Dediğinde polis memuru da bunun üzerine başını evet anlamında sallayarak</p>
<p>" Dediğiniz gibi güzel bir haber komiserim. Takip ettiğimiz 47Mk1980 nolu plakalı aracı az ötede terk edilmiş bir halde bulduk. " Dedi.</p>
<p></p>
<p>Komiser memnun olmuş bir halde " Hadi, hemen gidelim." Diyerek telaşla önden ilerledi.</p>
<p></p>
<p>Denilen yere geldikleri sırada ise komiser terk edilmiş siyah film camlı olan mercedese baktı ve " Araç bu mu?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Polis memuru da komiseri başıyla onaylayarak " Evet, komiserim. Diğer ekip arkadaşlar da aracı inceledi. Aracın içinde birine ait kan izine rastlandı. Kime ait olduğunu tespit etmek için örnek alınıp incelenmek için lavabotura götürülecek. " Diyerek bilgi verdi. </p>
<p></p>
<p>Mahir de arabaya binmiş ve yola koyulmuştu. Yolda giderken can acısından kıvranıyordu. </p>
<p></p>
<p>Eve geldiklerinde ise araba durdu. O sırada evin önünde bulunan adamları arabayı görünce hemen arabaya doğru gelmeye başladı.</p>
<p></p>
<p>Mahir'i zar zor arabadan indirdikten sonra da iki adam koluna girerek eve doğru yürümeye başladı.</p>
<p></p>
<p>Eve girdiler. Mahir'i salonda bulunan kocaman koltuklardan birine yatırdılar. Adamlardan biri de koltukta yatan Mahir'e baktı ve " Abi, doktor yoldaymış. Birazdan burada olur. " Dediğinde Mahir de zar zor başını salladı. Adalet buydu ya. İnsan ne ekerse onu biçiyordu.</p>
<p></p>
<p>Mahir de sevdiği kadın için elini kana bulamıştı. Tahir denen o adamı gözünü kırpmadan vurmuştu. Gerçi yine olsa yine yapardı. Ama şimdi de onun bedelini ödüyordu. Belki de Asi'nin ahı tutmuştu.</p>
<p></p>
<p>O günden beri de onun o çaresiz hali gözünün önünden gitmiyordu. Sahi Asi neredeydi? Kaç gündür onu ne aramış ne de sormuştu.</p>
<p>Hiç mi merak etmemişti.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Öte taraftan da Tahir günden güne iyileşiyordu. Ailesi bir an olsun yanından ayrılmıyordu. Ailesi haberi alınca heyecanla Tahir'in odasına girmişti.</p>
<p></p>
<p>Tahir'in annesi oğlunu o halde görünce hemen onun yanına koşmuştu. Oğlunun o güzel yüzünü defalarca öpüp koklamıştı.  </p>
<p></p>
<p>" Ah, benim güzel oğlum. Seni o halde görünce ömrümden ömür gitti. Keşke dedim, oğlumun yerine o yatakta ben olsaydım. Yeter ki sana bir şey olmasın. " Diyerek sitem etmişti.</p>
<p></p>
<p>Tahir de bunun üzerine annesinin elinin üzerine ufak bir öpücük kondurdu ve " Korkma ana. Ben iyiyim. " Dedi.</p>
<p></p>
<p>O sırada gözü Asi'ye takıldığında ise Asi'nin bu anı dolu gözlerle izlediğini gördü. Onun da gözleri Tahir' i bulunca Asi de gözyaşı içinde ona gülümsedi. Bir süre öylece kaldılar.</p>
<p></p>
<p>Pansuman için gelen hemşire de odaya girdiğinde bu anı görünce " Burası çok kalabalık. Lütfen boşaltalım. Hastayı daha fazla yormayalım." Diyerek onları uyardı.</p>
<p></p>
<p>Bunun üzerine hepsi odadan çıktı. Akşama doğru da doktor odaya gelmiş Tahir'e müjdeli haberi vermişti.Tahir artık eve çıkabilcekti. </p>
<p></p>
<p>Mahir'in haber ettiği doktor da çoktan Mahir'in evine gelmişti. Elinde tuttuğu çantadan gerekli malzemeleri alarak Mahir'in yarasına müdahale etmeye başladı. </p>
<p></p>
<p>Mahir ara ara acıdan dişlerini sıksa da direnmek zorundaydı. Bu, ilk kez olmuyordu. Daha önce de kaç defa yaralanmıştı.</p>
<p></p>
<p>Doktor işini bitirince Mahir'in adamı da onu yolcu etmek için kapıya doğru ilerledi.</p>
<p></p>
<p>Doktor evden çıkarken de adama baktı ve " Ben, Mahir beyin yarasına müdahale ettim. Ama bu evde olacak şey değil. Yara her an mikrop kapabilir. O yüzden de en yakın zamanda acilen hastaneye gitmesi gerek. " Dedi.Ardından da evden ayrıldı. </p>
<p></p>
<p>Bu sırada adamı da kapıyı kapatıp içeriye girdi. Mahir'in yanına geldiğinde beti benzi atmıştı. Mahir'e baktı ve "Abi, bilmen gereken önemli bir konu var. " Dedi.</p>
<p></p>
<p>Bunu gören Mahir de zar zor "Ne oldu oğlum? Söylesene?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Adamı da başı öne eğik titrek bir sesle Mahir'e " Abi, bu hastanede olan adam. Tahir Korkmaz. Gözlerini açmış. Yakında hastaneden çıkar diyorlar. " Dediğinde Mahir de şok olmuştu.</p>
<p></p>
<p>24 saat sonra...</p>
<p></p>
<p>Polis memuru komiserin odasına telaşla girdiğinde komiser önünde duran dosyalardan başını kaldırıp polis memuruna baktı ve</p>
<p>" Evet, sonuçlar çıktı mı?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Polis memuru da başını evet anlamında sallayarak " Evet komiserim. Aracın içinde kurumuş kanın kime ait olduğu ortaya çıktı. " Dedi.</p>
<p></p>
<p>Komiser de heyecanla polis memuruna baktı ve " Kime aitmiş?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Polis memuru da komisere baktı ve o can alıcı cevabı verdi. " Sonuçlara göre kan örneği Tahir Korkmaza ait komise</p>
<p>rim." Dedi. </p>
<p></p>
<p>Komiser o an bir şeyden emindi. Artık bundan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı. </p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>YILLAR SONRA</title>
<link>https://fikirizleri.com/yillar-sonra</link>
<guid>https://fikirizleri.com/yillar-sonra</guid>
<description><![CDATA[ İlk kitabım Yıllar Sonra&#039;nın başlangıç paragrafı ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202502/image_870x580_67b32644a6651.webp" length="97198" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 17 Feb 2025 15:07:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>Özgür URTEKİN</dc:creator>
<media:keywords>Yazar-Kitap-Roman</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yıllar sonra doğduğun yere döndüğünde çocukluğunun hatıralarında kalan yer değildir artık orası. Deniz aynı deniz değildir, havanın kokusu, sevinç veren doğanın rengi bile de-ğişmiştir. 'Acaba gelmekle yanlış mı yaptım, anılarımda kalan o muhteşemliği hiç bozmasa mıydım?' diye düşünür insan. Sonra tanıdık birkaç sima bildik birkaç mekân görür sevinir. Ah ne güzel günlerdi o günler diyerek başlayan o sohbetler hiç bitmesin ister.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bay Romantik Yarı tekting hikayesi</title>
<link>https://fikirizleri.com/bay-romantik-yari-tekting-hikayesi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/bay-romantik-yari-tekting-hikayesi</guid>
<description><![CDATA[ Bu bir yarı tekting hikayesidir. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202502/image_870x580_67af2e5e35913.webp" length="40426" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 14 Feb 2025 15:02:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>Merve Geçit</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Azra'nın telefonuna mesaj geldiğini bildiren ses geldiğinde Azra, kimin olduğunu görmek için telefonu eline aldı.</p>
<p></p>
<p>Gönderen kişi bilinmeyen bir numaraydı.</p>
<p></p>
<p>Azra kendi kendine " Allah, Allah kim bu acaba?" Diye sorarken, mesajı açtı.</p>
<p></p>
<p>0508.. " Şiir sever misin?" </p>
<p>Azra: Severim de, siz kimsiniz ve numaramı nereden buldunuz?</p>
<p></p>
<p>Bir süre karşı taraftan ne cevap geleceğini beklerken anında mesaj gelmişti.</p>
<p></p>
<p>0508.." Sevindim, ben de geçen ay şiir yarışmasına katıldım. Eğer istersen, seninle ilk şiirimi paylaşmak isterim.</p>
<p></p>
<p>Azra okuduğu şeyle şaşkınlıkla tek kaşını kaldırdı.</p>
<p>Tanımadığı biri ona şiirini okumak istiyordu. Aslında ara ara şiir karaladığı olmuştu.</p>
<p></p>
<p>O, düşünürken bir kez daha mesaj geldi.</p>
<p></p>
<p>0508: " Evet, cevabın nedir?" </p>
<p>Azra içindeki merak duygusuna yenilerek, anında karşılık verdi.</p>
<p></p>
<p>Azra: " Ya! Öyle mi hayırlı olsun. Tamam, şiirini merak ettim açıkçası.. Bekliyorum."</p>
<p></p>
<p>Aradan bir kaç dakika geçmişti. </p>
<p></p>
<p>0508: " Geceye benzerdi gözlerin. </p>
<p></p>
<p>Yıldızlar gördükçe utanırdı güzelliğinden.</p>
<p></p>
<p>Ay bile utanırdı, senin o etrafa ışık saçmandan.</p>
<p></p>
<p>Güneş, kıskanırdı, senin o sıcak kanlılığını, </p>
<p></p>
<p>Ey sevgili, sen bu, dünyadaki</p>
<p>En güzel şeysin...."</p>
<p></p>
<p>0508: Sence nasıl olmuş?"</p>
<p></p>
<p>Azra şaşkınlıkla tekrar tekrar şiiri okuduğunda nutku tutulmuştu. Daha önce hiç kimse ona, böyle şiir yazmamıştı.</p>
<p></p>
<p>Açıkçası hoşuna da, gitmişti.</p>
<p></p>
<p>Azra yüzünde gülümsemeyle hemen yazmaya başladı.</p>
<p></p>
<p>Azra: Çok güzel olmuş ellerinize sağlık." </p>
<p></p>
<p>0508: Beğenmene sevindim. Hatta senin için bir sürprizim var, eğer bana gmalini yollarsan?"</p>
<p></p>
<p>Azra bu teklif karşısında biraz korkmuştu. Hiç tanımadığı bir insan gmailini istiyordu sonuçta.</p>
<p></p>
<p>Biraz düşündükten sonra da, aklına bir fikir geldi.</p>
<p></p>
<p>Azra: Buradan gönder, ben sana mail adresimi veremem."</p>
<p></p>
<p>0508: Ya, ver işte! Hem buradan olmuyor, bir şey yapmayacağım söz!"</p>
<p></p>
<p>Azra: Peki, madem gönderiyorum." diyerek mail adresini yolladım.</p>
<p></p>
<p>Azra: Bu arada nasıl bir sürpriz, yazı filan mı?"</p>
<p></p>
<p>0508: Teşekkür ederim, beni ne kadar mutlu ettin bilemezsin." </p>
<p></p>
<p>0508: Hayır, yazı değil. Şah çok hoşuna gidecek bir şey. Daha romantik, daha duygusal.." </p>
<p></p>
<p>Azra'nın yüzünde güller açarken tam o esnada telefonu titredi.</p>
<p>Daha romantik ve duygusal mı, demişti o?</p>
<p></p>
<p>0508: Yarın sürprizini göndermiş olurum, gerekirse bu gece uyumayacağım."</p>
<p></p>
<p>Azra içten içe tanımadığı bu kişinin haline üzülmüştü. </p>
<p></p>
<p>Azra: Ya, saçmalama! Uyu, kimsenin benim yüzümden hasta olmasını istemem." </p>
<p></p>
<p>0508: İnsan, değer verdiği birine bir şey yapacaksa, uyku yanında sıfır kalır." </p>
<p></p>
<p>Azra: Sen bilirsin!"</p>
<p></p>
<p>0508: Dövseydin:)"</p>
<p></p>
<p>Azra tanımadığı kişiye biraz sert çıktığını fark ettiğinde pişman olmuştu. Ne olurdu, sanki çenesini tutsaydı.</p>
<p></p>
<p>0508: Yarın sabah hazır olur, rüyanda beni gör." </p>
<p></p>
<p>0508 çevrimiçi oldu.</p>
<p></p>
<p>Azra o gece heyecandan uyuyamamıştı. Acaba sürpriz neydi, bütün gece hep bunu düşündü.</p>
<p></p>
<p>En sonunda sabaha karşı uykuya daldı.</p>
<p></p>
<p>Sabahleyin.</p>
<p></p>
<p>Azra erkenden kalkıp, telefonunu eline aldı. Gmailini açtığında Yusuf kişisinden bir yeni mail yazıyordu.</p>
<p></p>
<p>Azra rüyada olduğunu zannetti ama değildi. Gerçekten dediğini yapmıştı.</p>
<p>Demek adı, Yusuf'tu. </p>
<p></p>
<p>Tam o esnada telefonuna Yusuf'tan bir bildirim geldi.</p>
<p></p>
<p>0508: Günaydın, sürprizini beğendin mi, nasıl olmuş?" </p>
<p></p>
<p>Azra hemen cevap vermedi, maile tıklayarak ekranın açılmasını bekledi.</p>
<p></p>
<p>Karşısında siyah bir ekranda kendi fotoğrafı vardı. Arkada fon müziği olarak aşk şarkısı çalmaya başladı.</p>
<p></p>
<p>Fotoğrafın üstünde birden art arda aşk şiiri yazmaya başlayınca Azra hayranlıkla elini ağzına götürdü.</p>
<p></p>
<p>Gerçekten de, çok güzel olmuştu.</p>
<p></p>
<p>Azra: Çok güzel olmuş, bayıldım."</p>
<p></p>
<p>0508: Gerçekten mı, bunu duyduğuma çok sevindim. Bitirdiğimde sabah ezanı okunuyordu." </p>
<p></p>
<p>Azra: Yok artık."</p>
<p></p>
<p>Azra sabaha kadar sürdüğüne inanamıyordu. Bu, gizli romantik çok inatçı çıkmıştı.</p>
<p></p>
<p>0508: Süprizimdeki mesajı anladın mı?"</p>
<p></p>
<p>Azra merakla kaşlarını çattı. Ne mesajından bahsediyordu?</p>
<p></p>
<p>Azra tekrar videoyu baştan oynatarak izlemeye başladı.</p>
<p></p>
<p>Videoda dediği gibi, " Ben sana aşık oldum." Yazıyordu.</p>
<p></p>
<p>Azra ne cevap vereceğini bilmiyordu.</p>
<p></p>
<p>Azra: Ben, buradan tanıdığım biriyle hemen sevgili olmam. Ben gerçek hayatta bir aşk yaşamak istiyorum. Eğer başka şartlarda karşılaşsaydık belki olurdu. Sokakta filan.. Anlatabiliyor muyum?"</p>
<p></p>
<p>Azra böyle söyleyerek Yusuf'u kendinden soğutmak istiyordu.</p>
<p></p>
<p>0508: Ben de, hemen sevgili olalım demiyorum zaten. Onlar ileride olacak şey."</p>
<p></p>
<p>Azra: Hem sen nerede yaşıyorsun? Daha onu bile bilmiyorum." </p>
<p></p>
<p>0508: Annemler Ankara'da oturuyor, ama ben tek başıma Adana'yım. 1+ 1 evde yaşıyorum. Büyük evleri sevmiyorum."</p>
<p></p>
<p>Azra'nın o anda dikkatini Yusuf'un fotoğrafı çekti.</p>
<p></p>
<p>Fotoğrafta küçük, tatlı mı, tatlı kıvırcık kahve tüyleri olan bir köpek vardı</p>
<p></p>
<p>Azra merak ederken, hemen bu soruyu Yusuf' a yazdı.</p>
<p></p>
<p>Azra: Fotoğraftaki köpek senin mi, çok tatlıymış?" </p>
<p></p>
<p>0508: Evet, benim ama annemlerde kalıyor."</p>
<p></p>
<p>Azra: Benim de kedilerim var, belki sana fotoğrafını yollarım."</p>
<p></p>
<p>0508: Olur."</p>
<p></p>
<p>Azra: Hem ben makyaj sevmem. Yani, çok titiz de değilim. Gezmeyi de çok severim. Öyle şehir şehir gezeyim. Öyle baskıya filan gelemem. Hayır, dediysem hayırdır." </p>
<p></p>
<p>0508: Bana gönderdiğin maddeleri okudum ve cevap veriyorum. Ben de, kadında sadelik severim. Hem hayır dediysem hayırdır bencillik olur bence. İnsanlar birbirlerinin fikirlerine saygı duymak zorunda." </p>
<p></p>
<p>Azra bunun üzerine sinirlenmiş olacak ki, gülümsedi.</p>
<p></p>
<p>0508: Ben de, bugün doktora gittim."</p>
<p></p>
<p>Azra'nın o an yüzündeki gülümseme dondu. Bu, çocuk neyden bahsediyordu.</p>
<p></p>
<p>Azra: Ne oldu, neyin var?" </p>
<p></p>
<p>0508: Ben, kanserim. </p>
<p></p>
<p>Azra : Sen beni gördün, ben seni hiç görmedim."</p>
<p></p>
<p>0508: Dur, bir saniye. Arıyorum."</p>
<p></p>
<p>Arıyorum mu, demişti o? Azra görüntülü konuşmayı hiç sevmezdi ki..</p>
<p></p>
<p>Azra okurken çocuğa keşke öyle davranmasaydım, dedi.</p>
<p>Şimdi vicdan azabı duyuyordu. Bu, çocuk elini kolunu bağlamıştı. </p>
<p></p>
<p>Azra oflayarak "Ben, şimdi ne yapacağım. " Diye kendi kendine söylendi.</p>
<p></p>
<p>Tam o esnada Yusuf'tan bir görüntülü arama yazısı ekran da çıktığında bir süre öylece şaşkınlıkla bekledi.</p>
<p></p>
<p>Acaba aç samıydı, yoksa engelle semi? İçinden bir yerlerde Yusuf'u da merak etmiyor değildi.</p>
<p></p>
<p>Şimdi ne yapacaktı. Bir süre cevap vermedi. Hatta çocuk bir kaç kere aradı, Azra yanıtlamadı</p>
<p></p>
<p>En sonunda tekrar aradığında Azra, ne olacaksa olsun diyerek aramayı kabul etti.</p>
<p></p>
<p>Karşısın</p>
<p>da kıvırcık, gözlüklü, genç bir delikanlı gördüğünde açıkçası şok oldu.</p>
<p></p>
<p>Azra ilk defa bir erkekle görüntülü konuşuyordu. O yüzden heyecandan eli ayağına dolaşmıştı.</p>
<p></p>
<p>0508: Sustun?"</p>
<p></p>
<p>0508: Ben de, bugün arkadaşlarla dışarıya çıkacaktım. O yüzden hazır karşımdayken sana yazdığım şiiri okumaya başlayayım. Dur, şöyle."</p>
<p></p>
<p>Yusuf telefonu koltuğun kenarına koyarak, Azra'nın onu en iyi şekilde görmesi için açıyı ayarladı.</p>
<p></p>
<p>Azra onu merakla dinlemeye başladı.</p>
<p></p>
<p>Yusuf şiirini bitirdiğinde nasıl olduğunu görmek için Azra'ya baktı</p>
<p></p>
<p>0508: Sence nasıl? Beğendin mi?"</p>
<p></p>
<p>Azra : Çok beğendim."</p>
<p></p>
<p>0508: Ben de, şiir yazmaktan hoşlanırım. Her sabah erkenden kalkar, ilk önce güzel bir spor yaparım. . Ondan  bir demlik çay demlerim. Çayımı içerken de, film seyrederim. Hatta yanımda olsaydın, beraber korku filmi izlerdik.</p>
<p>Azra hala Yusuf'a bakıyordu</p>
<p>Sporu seviyordu demek, bu iyiye işaretti.</p>
<p></p>
<p>0508: Ne oldu, kaldın öyle? Sen korku filmi sevmez misin? Hatta korkunca bana sarılırdın, ben seni korurdum.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Azra: Se, severim tabiki.."'</p>
<p>Azranın tam o esnada kolu kayınca telefon yere düştü.</p>
<p>Telefonu eline aldığında neyse ki, ekran kapanmamıştı.</p>
<p></p>
<p>0508: Ne oldu, ekran gitti?"</p>
<p></p>
<p>Azra: Kolum kaydı, telefon elimden düştü.</p>
<p></p>
<p>0508: Bir daha ki, sefere telefon tutacağı al. Kıyamam ben sana."</p>
<p></p>
<p>Azra ne kadar da, düşünceli diye içinden geçirdi. </p>
<p></p>
<p>Azra: Peki, ailen ilişkine bir şey demiyor mu, yani benimkiler karışıyor?"</p>
<p></p>
<p>0508: Bu, benim özelim. Onları ilgilendirmez. Hem sen de, söyleme. Arkadaşım dersin, nereden bilecekler?"</p>
<p></p>
<p>Azra kendi kendine" Öyle kolaydı, sanki?" diye söylendi.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Tam o esnada kapı açıldığında Azra telaşla kapıya baktı.</p>
<p></p>
<p>Muhtemelen ailesi gelmiş olmalıydı.</p>
<p>Azra: Benimkiler geldi, kapatıyorum."</p>
<p>0508: Görüş."Derken arama sona erdi.</p>
<p></p>
<p>Azra ondan sonra ki iki gece boyunca Yusuf'a nasıl açıklama yapacağını düşündü, durdu.</p>
<p></p>
<p>Yusuf aklını başından almıştı. Ama hala kararı değişmemişti. Yusuf bir şekilde ilişkisini kesecekti.</p>
<p></p>
<p>Aklına gelen fikirle hemen Yusuf'la olan mesaj bölümüne girdi. Onu engelledik ten sonra da, derin bir nefes aldı.</p>
<p></p>
<p>Her ne kadar istemese de, bunu yapmak zorundaydı.</p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Asi&amp; Bir Mardin Hikayesi</title>
<link>https://fikirizleri.com/asi-bir-mardin-hikayesi-379</link>
<guid>https://fikirizleri.com/asi-bir-mardin-hikayesi-379</guid>
<description><![CDATA[ Bu bir töre hikayesidir. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202502/image_870x580_67adf3973fb9f.jpg" length="83106" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 13 Feb 2025 16:29:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>Merve Geçit</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>3.</p>
<p>Mahir gördüğü kişiyle donakaldı. O an elinde tuttuğu enjektörü ise arkasına gizlemişti.</p>
<p></p>
<p>Hemşire şüpheli bir tavırla bir yatakta yatan Tahir'e bir de hemen yanında bulunan Mahir'e baktı ve " Sizin ne işiniz var burada? Buraya girmek yasak. Lütfen çıkın derhal. " Diye bağırdı.</p>
<p></p>
<p>Mahir ise olayın şokunu atlattıktan sonra da hemen yan tarafta bulunan iğnelerden birini yavaşça eline aldı.</p>
<p></p>
<p>Niyeti karşısında bulunan bu hemşireyi ortadan kaldırmaktı.</p>
<p></p>
<p>Ardından da işine kaldığı yerden devam edecekti. Hemşire parmağını sallayarak " Size dedim beyefendi, beni duymuyor musunuz?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Mahir de hemşireye doğru yaklaştı, yaklaştı. Bunu gören hemşirenin ise az önce ki halinden eser kalmamıştı.</p>
<p></p>
<p>Aksine şimdi korkmuş gözlerle karşısında duran celladına bakıyordu. Bu adam hiç te normal bir hasta yakınına benzemiyordu.</p>
<p></p>
<p>Aksine az sonra ölüm fermanını verecek olan bir padişah gibi duruyordu </p>
<p></p>
<p>Mahir bir anda elinde tuttuğu iğneyi hemşirenin omzuna sapladı.</p>
<p></p>
<p>Hemşire acıyla inleyerek elini kanlı omzuna götürdü. Mahir ise hemşirenin omzuna çarparak odadan hızla çıktı.</p>
<p></p>
<p>Sesi duyan diğer hemşireler de odaya girdiğinde az önce ki bağıran hemşireyi yerde yatarken buldular.</p>
<p></p>
<p>Hemen başına toplanmış bir halde ona " Elif iyi misin? Ne oldu burada?" Diye sordular.</p>
<p></p>
<p>Elif de zar zor konuşarak</p>
<p>" Güvenlige haber verin, az önce bir adam yoğun bakımda yatan hastayı öldürmeye çalıştı." Dedi.</p>
<p></p>
<p>Bir diğer hemşire de hemen yatakta yatan Tahir'in başına geldi ve onun yaşayıp yaşamadığını kontrol etti.</p>
<p></p>
<p>Ardından da arkadaşlarına dönerek " Solunum iyi görünüyor, gene de doktor beye haber verelim." Dedi.</p>
<p>Diğer hemşireler de başlarını sallayarak telaşla odadan çıktı.</p>
<p></p>
<p>Güvenliğe bile haber verilmişti. Hastanede Mahir'in yakalanması için tam bir ohal ilan edilmişti. </p>
<p></p>
<p>Mahir ise hastaneden çıkmak için ön kapıya giderken hastanenin kapısında bulunan ve oradan oraya aceleyle koşuşturan insanları görünce o an olduğu yerde kaldı.</p>
<p></p>
<p>Kendi kendine " Allah kahretsin. Ben ne yapacağım şimdi. Ay, ben böyle işe. " Diyerek sinirle küfür etti.</p>
<p></p>
<p>Ardından da ne yapacağını düşünürken o sırada gözüne hemen yan tarafta bulunan giyinme odası çarptı. Kapıyı görmesiyle yüzünde bir gülümseme oluştu.</p>
<p></p>
<p>Eğer kılık değiştirse kimsenin dikkatini çekmezdi. Kapının önünde durduğunda açmadan önce etrafta kimse var mı yok mu diye kontrol etmek için etrafına bakındı.</p>
<p></p>
<p>Kimsenin olmadığını görünce de hızla odaya girdi ve kapıyı kapattı. Burası oldukça küçük bir odaydı. İçeride yan yana önlük ve formaların olduğu raflar diziliydi.</p>
<p></p>
<p>Mahir raflara tek tek göz gezdirdi. Ne giyeceğini düşünürken o sırada ise gözüne doktor üniforması çaprtı.</p>
<p></p>
<p>Hemen aceleyle üniformayı üzerine geçirdikten sonra da odadan çıkmadan önce durup etrafı dinledi.</p>
<p></p>
<p>Ardından da kapıyı yavaşça açarak bir hayalet misali dışarıya süzüldü. Üzerinde bulunan doktor üniformasıyla sanki o hastaneden biriymiş gibi etrafa bir hava katıyordu.</p>
<p></p>
<p>Yakalanmamak için de arka acil kapısına yöneldi ve gözden kayboldu.</p>
<p></p>
<p>Haberi duyan Tahir'in ailesi ise yoğun bakımın önünde toplanmış karşısında duran doktora bir ağızdan sorular soruyordu.</p>
<p></p>
<p>Tahir'in annesi doktora "Bu, nasıl olur doktor bey? Kim yapar böyle bir şeyi, ya benim oğluma bir şey olsaydı? Ya, o hemşire bir beş dakika daha geç kalsaydı. Bunun hesabını kim verecek, kim!" Diye feryat etti.</p>
<p></p>
<p>Doktor da karşısında bulunan acılı anneye iç çekerek baktı ve " Anlıyorum, ama zamanında hemşire hanım müdahale etmiş. Yani şimdilik bir sorun yok. Oğlunuzun durumu gayet iyi. Polisler de bu arada her yerde onu arıyor. İçiniz rahat olsun." dedikten sonra da yanlarından ayrıldı.</p>
<p></p>
<p>Öte yandan ise polisler de hastanede soruşturma başlatmıştı. Güvenlik kamerasından olayın nasıl olduğunu çözmeye çalışıyordu. Bu sırada orada bulunan Tahir'in ailesi de dahil olmak üzere görgü tanıklarının ifadesine başvurdu.</p>
<p></p>
<p>Olayı bizzat yaşayan hemşire ise olayın şokunu hala üzeriden atamamıştı. Göz yaşları içinde polis memuruna " Ben, odaya geldiğimde hastanın başındaydı. Sonra da bana saldırdı. " Diyerek gücü yettiğince anlattı.</p>
<p></p>
<p>Mahir ise çoktan onu bekleyen arabaya binmişti. Eve gitse polis onu anında yakalardı. İyi de nereye gidecekti. Otele gitse o da olmazdı. Polis, onu otel misafir kayıtlarından bulurdu. </p>
<p>En iyisi buradan uzaklaşmaktı. Kendini bir fare gibi hissediyordu. Hepsi o Mahir denecek adam yüzündendi.</p>
<p></p>
<p>En yakın adamı ona baktı ve</p>
<p>" Nereye gidiyoruz ağabey?" Diye sordu. </p>
<p></p>
<p>Mahir ise izlediği yoldan çevirdiği bakışlarını adama dikti ve " Sen, beni bizim yere götür. Orada bizi kimse bulamaz. " Dediğinde adam da başını sallayarak önüne döndü.</p>
<p></p>
<p>Mahir'in annesi ve Asi de salonda oturmuş, haberleri dinliyordu. Haberlerde sunucu " Evet, şimdi de siz değerli izleyicilere önemli bir gelişmeyi bildiriyoruz. Düğünde yaralanan Tahir Korkmaz hastaneye kaldırıldı. Bugün aldığımız bir duyuma göre hastanede kimliği belirsiz kişiler tarafından Tahir Korkmaz'ı öldürülme suretiyle bir saldırı olmuş. Neyse ki Tahir Korkmaz'ın sağlık durumu iyi. Kimliği belirsiz kişi ise polisler tarafından aranıyor. " Dediğinde ikisi de donup kalmıştı.  </p>
<p></p>
<p>Asi'nin ağzından o an şokla</p>
<p>" Tahir."diye bir fısıltı çıktı. </p>
<p></p>
<p>Mahir'in annesi ise "Ah, ne kadar gençmiş. Kim kıydı bu gencecik oğlana. " Diye ağıt yakarken o sırada da Asi ne yapacağını bilemez bir halde birden ayağa kalktı.</p>
<p></p>
<p>Kendi kendine salonda bir o yana bir bu yana yürürken </p>
<p>" Hayır, hayır. Bu mümkün değil. Bunu Mahir yapmış olamaz. Bu kadarını yapmaz. " Diyerek kendi kendine konuşuyordu.</p>
<p></p>
<p>Ardından da aklına gelen fikirle arkasını döndü. Hala olduğu yerde kendi kendine dövünen kadını görünce hemen onun önünde diz çöküp göz yaşlarıyla ona baktı ve " Anne, benim Tahir'i görmem lazım. " Dedi.</p>
<p></p>
<p>Mahir'in annesi de o an şokla Asi'ye baktı ve " Olmaz kızım. Sen ne dediğinin farkında mısın? Hem Mahir duyarsa ne olur,biliyor musun? ikimizi de öldürür. Yok yok, yapma kızım. Kendini beni de tehlikeye atma. Hem bak Mahir nerede kim bilir." Dedi</p>
<p></p>
<p>Asi ise aldığı cevap karşısında hayal kırıklığına uğradı. Derin bir nefes aldı ve elinin tersiyle göz yaşını sildi. Ardından başını sallayarak </p>
<p>" Tamam, anne. Haklısın."diyerek ayağa kalktı. </p>
<p></p>
<p>Annesine son bir kez baktı ve Ben odama gidiyorum." Diyerek odasına gitti. İçinden de " Ben, ne yapıp edip Tahir'i göreceğim. Onun yanında olacağım. " Dedi. </p>
<p></p>
<p>Annesinin uyumasını bekleyecek ardından da buradan gizlice çıkacaktı. Ama o zamana kadar da yapacağı tek şey sakin bir halde hastaneye gideceği anı beklemekti. </p>
<p></p>
<p>Saatler sonra..</p>
<p></p>
<p>Asi uyumamış, camdan dışarıya bakıyordu. O sırada evin ışıkları da söndü. Muhtemelen annesi yatmış olmalıydı.</p>
<p></p>
<p>Üzerine montunu alarak kapıya doğru ilerledi. Ses çıkarmadan odanın kapısını açtı. Nefesini tutmuş bir halde parmak ucunda merdivenlerden aşağıya indi.</p>
<p></p>
<p>Korumalara yakalanmamak için de mutfaktan bahçeye açılan kapıya doğru ilerledi. Etrafta kimse var mı diye kolaçan ederken o sırada evin kapısının önünde bir o yana bir bu yana yürüyen korumaları gördü.  </p>
<p></p>
<p>Mahir o günden beri güvenlik için koruma sayısını arttırmıştı. Deyim yerindeyse kuş uçurtmuyordu.</p>
<p></p>
<p>Asi hızlıca bahçeden koşarak arka sokağa çıktı. Orada bulunan bir taksiye binip gideceği yeri tarif etti. Taksi de hareket ederek hastaneye doğru yola çıktı. </p>
<p></p>
<p>Hastaneye geldiğinde ise taksiciye ücreti ödedikten sonra da hızla taksiden inerek hastaneye girdi.</p>
<p></p>
<p>Danışmanda bulunan görevliye Tahir Korkmaz'ın nerede olduğunu sorduğunda ise görevli de ona Tahir'in yoğun bakımda olduğunu söyledi.</p>
<p></p>
<p>Asi kadına teşekkür ettikten sonra da hızla merdivenlerden yukarıya çıktı. Sanki bacakları onu taşımıyordu.</p>
<p></p>
<p>Kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Nefes nefese merdivenlerden yukarıya çıktığında ise yoğun bakımı görmesiyle olduğu yerde durdu.</p>
<p></p>
<p>Az ötede sevdiği adam yatıyordu. Canının diğer yanı, onun için hayatını, canını bile verirdi.</p>
<p></p>
<p>O sırada gözleri ilk önce Tahir'in annesini buldu. Kadın bir köşede oturmuş içli içli ağlıyordu.</p>
<p></p>
<p>Babası ise elini başına koymuş öylece oturuyordu. Kendinden emin adımlarla ağır ağır onlara doğru yürüdü</p>
<p></p>
<p>Birazdan olacaklardan korkuyordu. Tam yani başında durduğunda ise ilk bir kaç dakika ne diyeceğini bilemedi. Sanki dili mühürlenmişti. Konuşamıyordu.</p>
<p></p>
<p>Hafifçe öksürdüğü sırada bütün gözler ona çevrildi. Asi hepsinin gözlerinde acı, biraz öfke, sitem, isyan gördü.</p>
<p></p>
<p>Asi ise bunların sebebinin kim olduğunu çok iyi biliyordu. O yüzden de bakışlarını yere dikti. En iyisi onlara bakmamaktı. </p>
<p></p>
<p>" Ben, ne diyeceğimi bilmiyorum. Çok geçmiş olsun. Hepsi benim yüzümden. Ne yaparsam yapayım, bunu asla telafi edemem. Ama izin verin onu son bir kez göreyim. Ona veda edeyim. Sonra söz bir daha karşınıza çıkmayacağım. " Diye konuştu. </p>
<p></p>
<p>Bir kaç dakika sessizlik oldu. O sırada bu sessizliği bozan Tahir' in annesinin " Geç, o da seni bekliyor." Diyen konuşması oldu.</p>
<p></p>
<p>Asi ise bu an karşısında dolu gözlerle kadına gülümsedi. O sırada oradan geçen hemşire de onları görünce Asi'ye "Buyurun, ben size yardımcı olayım. " Diyerek onu yönlendirdi.</p>
<p></p>
<p>Asi ise hazırlandıktan sonra da yoğun bakımın önünde durdu. Otomatik kapı açıldığında ise onu gördü. Sevdiğini.... </p>
<p></p>
<p>Sedyede boylu boyunca uzanmış yatıyordu. Yanında da kalp atışını gösteren alet vardı.</p>
<p></p>
<p>Asi derin bir nefes aldı ve yavaş adımlarla sedyeye doğru yürüdü.</p>
<p></p>
<p>Bir süre ayakta durmuş, oturacak bir yer aradı. O sırada ise hemen yan tarafta bulunan sandalyeyi görünce yatağın yanına çekti ve oturdu.</p>
<p></p>
<p>Derin bir nefes aldı ve o an gözünden bir damla yaş süzüldü. </p>
<p></p>
<p>Acıyla gülümseyerek </p>
<p>" Ben, geldim. Asi'n. Uzun zaman oldu değil mi? Şimdi sen bana neden geldin diye soruyorsun, içinden kendi kendine kızıyorsun biliyorum. Ama ben de böyle olsun istemezdim inan! Keşke senin yerinde ben olsaydım. Keşke seninle farklı koşullarda karşılaşsaydık. Seninle bir hayatım olacaktı. Çocuklarımız... Belki biri kız, bir erkek. Küçük bahçeli bir evimiz olacaktı. Buralardan çok uzağa gidecektik. Sadece ikimiz olacaktık. Ama olmadı. Senbelki beni unuttun. Haklısın da. </p>
<p>Ama inan ben seni asla unutmadım. Sevmekten de vazgeçmedim. Ölene kadar da seni seveceğim. " Diyerek Tahir'in elini aldı ve yanağına koydu.</p>
<p></p>
<p>Gözlerini huzurla kapattı. Bir süre öylece durdu. Tam o sırada ise boğuk bir ses " Asi." Dedi.</p>
<p></p>
<p>￼</p>
<p></p>
<p>Asi ilk başta hayal görüyor sandı. Başını yavaşça yukarıya kaldırdığı sırada ise ona bakan bir çift mavi gözle karşılaştı.</p>
<p></p>
<p>Tahir'e " Tahir, uyandın. Çok şükür uyandın. " Diye sevinçle sorduğu sırada ise Tahir de ona yorgun bir halde gülümsedi.</p>
<p></p>
<p>Asi de o an " Sana bir şey olacak diye çok korktum Tahir. Eğer olsaydı kendimi asla affetmezdim." Dediğinde Tahir de onun dudaklarına parmağını koymasıyla lafı yarıda kesildi.</p>
<p></p>
<p>Tahir " Korkma, ben iyiyim. " Dediğinde Asi de başını salladı.</p>
<p></p>
<p>Ardından da derin bir nefes aldı ve kekeleyerek "Ben, dışarıya haber vereyim. " Diyerek odadan çıktı.</p>
<p></p>
<p>Kapıda bekleyen insanlar onu görünce aceleyle yanına geldi. Asi de güzel haberi verdiği sırada ise hepsi sevinçle birbirine sarıldı. Asi o an bir şeyden emindi. Hayat ne olursa olsun çok kısaydı. İnsan sevdiğinin değerini kaybedince anlıyordu..</p>
<p></p>
<p>Mahir de mekana giderken o sırada polis çevirmesine takıldı. Adamı da Mahir'e baktı ve " Abi, şim</p>
<p>di ne yapacağız. " Dedi.</p>
<p></p>
<p>Mahir'in gördüğü tek şey kendilerine doğru gelen polis memuruydu. Yolun sonuna geldiğini çoktan anlamıştı. </p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ODA&amp; 1</title>
<link>https://fikirizleri.com/oda-1-341</link>
<guid>https://fikirizleri.com/oda-1-341</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202502/image_870x580_67a460c751dfa.jpg" length="72520" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 10 Feb 2025 10:04:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>Meral YILDIRIM</dc:creator>
<media:keywords>zaman. boyut, oda</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">20 yıl sonra yazmak istemek anormal bir durum mu bilmiyorum. Yazmak beyaz sayfalara yaşanmışlıkları dökmek belki başkaları için bir anlam ifade etmeyebilir. Ama yazar için bambaşka alemlere gitmek, geçmişteki yaşantılarını hatırlamak, onları dize dize sayfalara dökmek çok ama çok anlamlı olabilir. Burada yazacaklarımı belki kimse okumayacaktır. 2014’e ait bu ajanda defteri belki bir gün geri dönüşüm konteynırında diğerleri gibi tekrar hayat bulacak. Tek farkı üzerindeki yazılanların belki de anılarımın suya karışıp kaybolması olacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">…………….<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Bu gün biri bana şöyle dedi. Geçmişini çok karıştırma, geçmişin çok karanlık senin. Bunu söylerken gülümsüyordu, espri yaptığının farkındaydım. Ama akşam geldiğimde bu söz beynimde sürekli yankılanıyordu. Evet geçmişim karanlık benim. Geçmişimde tüm yaşadıklarıma ait lambaları kapatmıştım. Geriye dönüp baktığımda gülümseyerek hatırladığım tek bir anı var mı? Onu da bilemedim.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center; text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Çok çabalamıştım, çok çalışmıştım. Zaman zaman içine kapıldığım girdaplardan çıkabilmek için çok yara almıştım. Yaraları ancak zaman iyileştirir, bunu biliyorum. Ama şunu da biliyorum ki; kabuk bağlayan yaranın mutlaka izi kalır. Üzerinden 20 yıl geçse bile…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">Bu<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Akşam<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;"><span style="mso-tab-count: 1;">            </span>Eve geldiğimde hava iyice kararmıştı. Üstelik çok soğuktu. Soğuk iliklerime kadar işlemiş, yüzümdeki kasların uyuştuğunu hissetmiştim. Üzerimi çıkardıktan sonra rahat kıyafetler giyerek mutfağa geçtim. Sıcak bir kahvenin, dışarıda buz tutan bedenime iyi geleceğini düşündüm. 40 yaşındaydım. Ve son 20 yıldır hep aynı ev seremonilerini yapıyordum. İşten eve geliş saatim belli, uyuma saatim belli, sabah kalkma saatim belli. Her şeyi rutine bağlanmış otomat gibi hayat saatim çalışıyordu. Sıkıcı bir anlatım değil mi? Evet ben de sıkılmıştım, diyemeyeceğim. 20 yıl önceki ben, o kadar yorulmuştu ki<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>yaşadıklarından ,son 20 yılın sakinliği ve huzuru hala beni dinginleştirmemişti. Yapmış olduğum kahvenin buram buram taze kokusu beni düşüncelerimden sıyırıp aldı. Derin derin koklayarak salona geçtim.. Sabah çıkmadan şömineye<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>odunları yerleştirmiş,ama yakmamıştım. Ateşi yaktım. Karşısındaki kanepe de bulunan yün battaniyeyi dizlerimin üstüne çektim. Uzun uğraş sonucunda tutuşturduğum ateşin karşısında sıcak kahvemi yudumlarken, buz tutan bedenimin yavaş yavaş çözüldüğünü hissettim. Rahatlamış ve huzur bulmuş olduğumu düşündünüz değil mi? Ama hayır. Çünkü garip şeyler yaşıyorum şu anda. Birden yanan ateşe çevirdiğim bakışlarım donuklaştı. Sanki tekrar donmuştum. Ama bu defa havanın soğukluğundan değil. Hani geceleri uyurken üzerinize bir ağırlık çöker, kıpırdamak istersiniz, bağırıp çağırmak istersiniz. İşte öle bir şey yaşıyorum şu anda. Ama uyumuyorum, rüya da değilim . Kaskatı kesilen bakışlarım ,bedenim,elimdeki kahve ve karşımdaki ateş. Anlamsız bir an yaşıyorum. Her şey silikleşti. Beynim uyuşuyor ve karşımdaki görüntüler karışıyor. Ve karanlık. Göremiyorum…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">20 Mayıs<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">20 Mayıs 2000<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>ve saat akşamın beşi. Karşımda bulunan duvar saati ve takvimi görüyorum. Neden alevleri yükselen şömine ateşi değil de bu takvim ve saatin önündeyim. 20 Mayıs 2020 saat akşamın beşi. Anlamsız ve boş gözlerle bir süre bakakaldım. İrkildim birden. Ben yanan ateşin karşısında sıcacık kahvemi yudumluyordum. Yani öyle olduğunu düşünüyordum. Yoksa rüya mı görüyordum. Hem 2021 yılında değimliydim ben. Neler oluyordu ?. Kafamın içinde delice sorular dönmeye başladı. Birden başım döndü. Zavallı ayaklarım bu şaşkın bedenimi artık taşıyamıyordu ki ,tekrar beynimin uyuştuğunu hissettim. Sonrası mı? Bilmiyorum. Sonrasını hatırlamıyorum. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">………………………<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">Yaşarken ruhunuzun bedenden çıkıp öylesine başına buyruk dolaştığına inanır mısınız? Beden kafesi olmadan özgürce ,istediği gibi dolaştığı, kimsenin ayıplamadığı,eleştirmediği özgür bir yaşam şekli. Yaşamak sadece bedenle olan bir şey değil bana göre, gerçek anlamda yaşamak; ruhunla hislerinle istediğin gibi, istediğin yerde ,istediğini yapmaktır. Engellemeler olmadan, sınırlar olmadan, dilediğince yaşamak. Şimdi diyeceksiniz ki ; bunları neden anlatıyorsun. Ben de bazen yazdıklarıma anlam veremiyorum. Ama galiba karanlık ve ışıkları kapattığım geçmişimdeki hayatı, istediğim gibi geçiremediğimden bu özlem dolu cümleleri satırlara aktarmak istedim.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="center" style="text-align: center;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">………………………….<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">Saat 5<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">Göz kapaklarım sanki tonlarca ağırlık altında kalmışta açılmak için savaş veriyordu. Hafifçe araladığım gözlerim, karşısında yine o takvim ve saati gördü. Şimdi her şeyi hatırlamıştım. 20 Mayıs saat akşamın beşi. Her şey bu an itibariyle başlamıştı. Halbuki bu ve sonraki zaman dilimini beynimde yok etmek için ben geçmişimi karanlıklara gömmüştüm.Ama şu var ki beynim bana bu acımasızlğı tekrar gösteriyordu. Bunları düşünürken birden karşımda yıllardır kapıların ardına , sandıklara kitlediğim ve unuttuğumu düşündüğüm sen karşımda belirdin.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">Masmavi gözlerin omuzlarına düşen kumral saçların ve gemiş omuzlarınla bana doğru eğilmiş, gülümsüyordun..<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">-Daldın yine. Ne düşünüyordun bu kadar derin derin?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">Gördüklerimin sadece silüet olduğunu, gerçek olmadığını ve sadece benim sanrılarımdan oluştuğunu düşündüm. Ama değildi. Çok gerçekti. Etrafıma bakındım. Bir de sana baktım. Bu arada kendimi çimdiklediğimi ve acı hissettiğimi de hatırlıyorum.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">-Elini çabuk tut. Gemi hareket saati yaklaşıyor. Sen hala oyalanıyorsun.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">Aklım başıma yavaş yavaş geliyordu. Şu an yaşadığım sadece dejavuydu.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Beden penceresinden 20 yıl önce seyrettiğim sahneler yine aynen tekrar ediyordu. Şaşkındım. Yerimden doğrulup ona baktım. Acele içinde telaşla eşyalarını valizine tıkıştırıyordu.Bir yandan bana sesleniyordu.. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">-Hep senin yüzünden geç kalacağız. Hadi neyi bu kadar derin düşünüyorsun. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">Etrafıma şöyle bir bakındım. Evet uzun yıllar önce ailemden kalan bu malikane hiç değişmemiş, beynimdeki resmi tüm hatlarıyla aynıydı.. 1800 yıllardan kalma barok mimari tarzı olan<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>bu taş ev ne çok anılarla doluydu benim için. Tam 27 odası olan kocaman bir taş ev. Çoğunu bilmem bile. Çocukluğumda saklambaç oynama için saklandığımda hep kaybolduğumu hatırlarım. Bu eve ait tek girmediğim ve girmekten çekindiğim tavan arası ve mahzendi. Hep korkutucu ve gizemli gelmişti bana. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">…….<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">Ama bi dakika! Acele içinde saatime baktım. Saat akşamın beşi. Bu saatte ne gemisi ne yolculuğu. Hem benim seyrettiğim hayatın bu sahnesinde gemi yolculuğu yoktu. Ona dönerek;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">-Nerden çıktı bu seyahat işi?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">Eğilmiş, çekmeceden çıkardığı evrakları aceleyle çantasına yerleştiriyordu. Keskin mavi gözleriyle bir hışımla dönüp bana baktı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">-Sen hafızanı mı kaybettin. Noluyor sana bu akşam?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial',sans-serif;">Evet noluyor bana bu akşam. Bu zaman diliminde neden bulunuyorum. Bir zamanlar bir kitap okumuştum. Orada evrende boyut kaymaları olduğundan bahsediyordu. Bu kaymaların zaman sıkışmasından oluştuğunu yazıyordu. Biraz fantastik gelmişti. Pek anlamamıştım.. Şimdi düşünüyorum da yoksa yaşadığım bu an bir boyut kayması mıydı? Aynı şeyi aynı zamanda ama daha farklı yaşamak.<o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ŞEHRİN KARŞI KIYISI</title>
<link>https://fikirizleri.com/sehrin-karsi-kiyisi-kitabindan</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sehrin-karsi-kiyisi-kitabindan</guid>
<description><![CDATA[ Şehrin Karşı Kıyısı kitabımda yer alan bir bölüm ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_67f29ecbf2a09.webp" length="45676" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 02 Feb 2025 15:48:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Özgür URTEKİN</dc:creator>
<media:keywords>Yazar-Kitap-Roman</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>"Yıllar geçtikçe anladım ki bir kişinin geleceğine çocukluğu yön veriyormuş. Suskunluğumun sebebi konuştuğumda verilen tepkiler, güvensizliğimin sebebi en sevdiklerim tarafından aldatılmakmış. Sevgimi göstermemin yanlış olduğu öğretilmiş çocukluğumda. Öğrenemediklerim yüzündenmiş bilgiye açlığım. Öyle derin yaralar açıyor ki çocukken yaşadıklarımız o minik kalbimizde, büyüdüğümüzde onarmak çok zor oluyor, güzel bir çocukluk geçiren bir sıfır önde başlıyormuş hayata. Bu yüzden diyorum ki doğayı, insanları, hayvanları tüm canlıları kısacası hayatı seven çocuklar yetiştirelim. Bunu yaparken de aşırı korumacı olmayalım. Bazen düşmelerine izin verelim, yeniden ayağa kalkmanın önemini anlamaları için. Ağlamalarına izin verelim, güzel günlerin değerini kavrayabilmeleri için. Dünyayı yaşanabilecek hale getirmek istiyorsak mutlu çocuklar yetiştirelim." </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Uzun Bir Hikâye /Roman</title>
<link>https://fikirizleri.com/https%3Amstyayincilik.commagazaromanuzun-bir-hikaye</link>
<guid>https://fikirizleri.com/https%3Amstyayincilik.commagazaromanuzun-bir-hikaye</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202502/image_870x580_679db8ee01596.jpg" length="62115" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 01 Feb 2025 15:06:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Abdulaziz ADAKAN</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>UZUN BİR HİKAYE/ROMAN/GERÇEK BİR HAYAT HİKÂYESİ </p>
<p>Yazarımız, 1985 yılında Van’ın Gevaş ilçesine bağlı Kızıltaş Mahallesi’nde, soğuk bir Şubat günü dünyaya gelmiştir. İlk ve ortaokulu aynı ilçede bitiren yazar, ortaokuldan mezun olduktan sonra yaşadığı total işitme kaybı nedeniyle eğitimine dört yıl ara vermek zorunda kalmıştır. Ancak azmi sayesinde Van Mehmet Akif Ersoy Lisesi’nin yabancı dil (İngilizce) bölümünden yüksek bir puanla mezun olmuştur.</p>
<p></p>
<p>İlahiyat Fakültesi’ni çok istemesine rağmen maddi ve manevi sebeplerden dolayı eğitimine devam edememiştir. Yıllar sonra, yakın çevresinin teşvikleriyle, 2013 yılında Turizm Rehberliği bölümünden mezun olmuştur. Evlilik nedeniyle bu alanda çalışamasa da çeşitli sertifikalar alarak özel sektörde çalışmaya devam etmiştir.</p>
<p></p>
<p>“Biraz Şair Biraz Yazar” olarak kendini tanımlayan yazar, yılların birikimi olan ilk romanıyla edebiyat dünyasına adım atmıştır.</p>
<p></p>
<p>Roman, zorluklarla dolu bir yolculuğa çıkan genç bir adamın hikayesini anlatıyor. Başkarakterin, hayatın sunduğu zorluklarla mücadele ederken güçlenip direndiğine ve bu süreçte nasıl bilge bir insana dönüştüğüne tanıklık edeceksiniz. Aşkın ve hizmetin getirdiği tatmin duygusu ona rehberlik ederken, karşılaştığı çileler onu daha da güçlendirmiştir.</p>
<p></p>
<p>Bu hikaye, okuyucuyu derin bir düşünceye sevk ederken,</p>
<p>ilhâm verici bir yolculuğa çıkarıyor.</p>
<p>İşte 24 yılın ilk meyvesi: “Uzun Bir Hikâye”.</p>
<p></p>
<p>ESER: UZUN BİR HİKAYE</p>
<p>TÜR : ROMAN</p>
<p>Yazar : ABDULAZİZ ADAKAN</p>
<p>SAYFA : 152</p>
<p>Ebat : 13,5/19,5</p>
<p>İlk Baskı Yılı : 2025</p>
<p>Baskı Sayısı : 1. Baskı</p>
<p></p>
<p>Dil : Türkçe</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>UZUN BİR HİKÂYE ROMAN</title>
<link>https://fikirizleri.com/uzun-bir-hikaye-roman</link>
<guid>https://fikirizleri.com/uzun-bir-hikaye-roman</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://i.pinimg.com/736x/2d/fa/de/2dfade56a195b20d2f8f849b1ffd3630.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 01 Feb 2025 04:52:50 +0300</pubDate>
<dc:creator>Abdulaziz ADAKAN</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>Thor</title>
<link>https://fikirizleri.com/thor</link>
<guid>https://fikirizleri.com/thor</guid>
<description><![CDATA[ Thor kendini küçük bir çocuğu teselli eden yaşlı bir adam gibi hissetti.Histeri ile hareket etmenin bir anlamı yoktu ve Ulf gibi bir adamın yanında olan kişi her kim olursa olsun öylesine öldürüvermenin ciddi politik sonuçları olacaktı.Ulf;akıllı,güçlü ve bu özelliklerini siyasi nüfuza çevirmeyi becerebilmiş  bir savaş lordunun aptal oğlundan öte bir şey değildi.Woden tam da bu özelliklerinden dolayı Ulf&#039;un yanında saf tutmuştu.Birden bire ortaya çıkmış,herkesi etkisi altına almıştı.Çok yakışıklı olduğunu ve ruha işleyen sözler söyleyebildiğini duymuştu Thor.Dış görünüşü ve zekasıyla hatırı sayılır bir hayran kitlesi edinmişti ve tek bir amacı var gibi görünüyordu;güç elde etmek...Ulf&#039;un yanında güçlenip yayılabilmek için her türlü olanak mevcuttu.Thor acı acı güldü kendi kendine ve Woden&#039;nin zekasını tebrik etti.Güzellik ve iyi niyet gösterileriyle elde ettiği bir kısım olmuştu tabii yine tam da bu sebeplerden  dolayı ondan nefret edenler de olmuştu,işte bu boşluğu da korkuyla doldurmuştu Woden.İnsanları aslında olmadığı doğa üstü bir varlık olduğuna inandırmak...&quot;Zeki piç!&quot;diye düşündü.Şu gelen adamı sorgulamayı düşündü,duyacakları deli saçması olacaktı ancak herbir bilgi kırıntısına ihtiyacı vardı.
     Uppsala&#039;daki kraliyet kalesinin en güzel noktasında şifahane bulunuyordu,geniş ormanlara bakan bakan kule şifahane olarak kullanılıyordu, en son katı nekahat dönemindekiler için ayrılmıştı.Thor akşamın soğuk ve güzel havasını içine çeke çeke şifahaneye gitti.Kulenin kapıları açıldığında muhteşem bir ılıklık,devasa bir ocakta yanan ateşin köz haline gelmiş turunculuğu,çeşit çeşit otun karıştırılması ile oluşmuş keskin ve tatlı bir rayiha karşıladı onu.Çok uzun zamandır bildiği ancak kimseye itiraf etmediği bir gerçek vardı ki hiçbirşey ona bu görüntü,his ve kokular kadar yuva hissi vermemişti.Durdu o anın ve anın yaşattığı yuvada güvende olma hissinin belleğine kazınmasına izin verdi.Thor o an bilmiyordu ama bu anı onda binyıllar boyunca &quot;ev&quot;ile eş anlamlı olacaktı. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202501/image_870x580_679934f92a921.jpg" length="74135" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 29 Jan 2025 20:04:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aysun Ertaş</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çöpten Hayaller</title>
<link>https://fikirizleri.com/coepten-hayaller</link>
<guid>https://fikirizleri.com/coepten-hayaller</guid>
<description><![CDATA[ Bu bir bilim kurgu hikayesidir ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202501/image_870x580_679947e9ec361.jpg" length="56336" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 28 Jan 2025 23:05:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>Merve Geçit</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://fikirizleri.com/uploads/images/202501/image_870x_6799457f0e97c.jpg" alt=""></p>
<p>Çöpten Hayaller </p>
<p></p>
<p>Tek hayali, yazar olmak olan genç kız. O, kim mi? Yazar olmayan yazar. Kendi halinde yazdığı sitede aldığı bir mesajla bütün hayatı değişir. Yazdığı sitenin adını da Çöpten Hayaller koyar. Peki, ya! Yazdığı karakterler gerçek olursa? </p>
<p></p>
<p></p>
<p>1.</p>
<p></p>
<p>Zamanla baba kız işleri büyütmüş, tamirhane dükkanı daha da işlek hale gelmişti. Eskiden sadece iki ya da üç kişinin geldiği dükkana şimdi izdiham vardı.</p>
<p></p>
<p>Yelda ve babası bu durumdan hayli memnundu. Yelda, tamirhanenin bir köşesine de yaptığı maketi koymuştu.</p>
<p></p>
<p>Yaptığı makete de ilgi büyüktü. Herkes bu, genç kızı konuşuyor, bütün televizyon kanalları ondan " Yılın, genç girişimci kadını." bahesdiyordu.</p>
<p></p>
<p>Yolda gören herkes Yelda'yı durdurup onu tebrik ediyor, kimi zaman da fotoğraf çekiliyorlardı.</p>
<p></p>
<p>Yelda yine bir gün dükkandayken babasına baktı ve " Baba, hadi gel seni eski aşkların olduğu döneme götüreyim. Sen, ödül alırken orada yoktun." Dediğinde babası da derin bir nefes aldı ve " İyi madem. Götür bakalım. " dediğinde Yelda heyecanla zaman makinesinin düğmesini çalıştırdı.</p>
<p></p>
<p>Makine yine büyük bir gürültüyle çalıştı. Baba kız bir anda kendilerini eski siyah beyaz dönemde buldular.</p>
<p></p>
<p>Yelda ikinci kez buraya gelmişti. O yüzden babasına ne tepki verecek diye bakıyordu. </p>
<p></p>
<p>Babası ise hayranlıkla etrafı inceliyor, bir an nasıl burada olduğunu anlamaya çalışıyordu. </p>
<p></p>
<p>Şok içinde kızına baktı ve</p>
<p>" Kızım, bu bu nasıl oldu?" Diye sordu. </p>
<p></p>
<p>Yelda da " Meslek sırrı." Derken babasına gülümseyerek göz kırptı.</p>
<p></p>
<p>Tam o esnada ise yine o sokaktaydılar. İlk buraya geldiğinde gördüğü o ailenin evden kovulduğu zaman aklına gelince Yelda'nın içine bir hüzün çöktü.</p>
<p></p>
<p>Babası ise eski o günleri tekrar yakından şahit olduğu sırada ister istemez derin bir iç çekmiş, bu an karşısında duygulanmıştı.</p>
<p></p>
<p>O zamanlar ne güzeldi. Kimsenin kimsenin malına göz dikmediği yıllar.... Çünkü herkes eşitti. Ayrımcılık yoktu.</p>
<p></p>
<p>Şimdi ise kardeş kardeşin gözünü oyar hale gelmişti. Bazen sosyal medyada tatil fotoğrafları görünce insan. kendi kendine neden ben de gidemiyorum, neden benim de böyle bir ayakkabım yok derken bulurdu. </p>
<p></p>
<p>Eskiden öyle mi bayram sabahları dört gözle beklenirdi. Herkesin neşe içinde sohbet ettiği kocaman uzun masalar konulur, çocuklar sabahtan bayramlık giyer, ev ev gezip şeker toplardı.</p>
<p></p>
<p>Şimdi ki çocuklar ise bütün gün bilgisayar başında otururdu. Eskiden öyle kolay kolay hastalık da olmazdı. En fazla veba olurdu. </p>
<p></p>
<p>Çünkü insanlar organik beslenirdi. Şimdi ise her gördüğümüz insan obezdi. Gençler bile. Aklımıza gelmeyen binlerce hastalık vardı.</p>
<p>  Eski insanlar belki 100 yaşına kadar yaşardı. Hatta Yelda'nın memleketinde 100 yaşında olan bir komşuları vardı.</p>
<p></p>
<p>Yelda ve babası eski yeşil renkli olan otobüse bindiler ve şehir turu attılar. O zamanlar öyle metrobüs, otobüs metro yoktu.</p>
<p></p>
<p>O zamanlar insan sayısı çok azdı. O yüzden de otobüste itiş kakış olmazdı.</p>
<p></p>
<p>Şimdi ise öyle mi? Otobüsler tıklım tıklım ağzına kadar doluydu. Hatta yer olmamasına rağmen şoför en sinir olan o cümleyi, arkaya doğru ilerleyin diye söylerdi.</p>
<p>Sanki çok yer varmış gibi.... </p>
<p></p>
<p>Yelda ilk kez bir otobüste bu kadar rahat oturduğunu hatırlamıyordu. Camdan dışarıya yine o, aşık adamı görür mü diye heyecanla bakınırken tam o esnada ise kocaman bir ayakkabı dükkanının önünde durdular.</p>
<p></p>
<p>Yelda'nın o sırada gördüğü kişiyle heyecandan kalbi hızla atmaya başladı. İşte oradaydı. Adını bile bilmediği, hayatında ilk kez gördüğü o yabancı...</p>
<p></p>
<p>Dükkanın içinde arkasında kocaman ayakkabı raflarının bulunduğu sandalyesinde oturmuş, işini yapıyordu. </p>
<p></p>
<p>Yelda kendi kendine " İşte buradasın. Buldum seni." Diye fısıldadı. O sırada babası da bunu duymuş olacak ki merakla kaşlarını çatarak kızına baktı ve " Bir şey mi dedin kızım? Anlamadım. " diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Yelda o an şok olmuş bir halde babasına baktı ve </p>
<p>" Onu, ben dışımdan mı söyledim ya?" Diye kendi kendine sordu. </p>
<p></p>
<p>Babası ise hala ondan bir cevap bekliyordu. Yelda bir anda kendine geldi ve zoraki gülümseyerek babasına bakarak " E, eski zamanları özledin mi?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Babası da kendi kendine iç çekti ve başını salladı. Muhtemelen kızının deli olduğunu düşünüyordu.</p>
<p></p>
<p>Yelda ise başını tekrar cama çevirdi ve dışarıya bakmaya başladı. Genç delikanlı hala bıraktığı yerdeydi.</p>
<p></p>
<p>Yelda ve babası ayakkabı dükkanının hemen önünde indiler. Yelda o sırada genç delikanlı ve patronunun konuşmasına şahit oldu.</p>
<p></p>
<p>Patronu, genç delikanlının yanına geldi ve ona bakarak " Al, bunu. Bu, senin." Dedi.</p>
<p></p>
<p>Genç delikanlı ise patronunun bir elindeki zarfa bir de patroununa şok içinde baktı ve " Ne, bu Cemal abi?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Patrounu ise omuz silkerek </p>
<p>" Bilmem oğlum, aç kendin bak. " dedi.</p>
<p></p>
<p>Genç delikanlı başını salladı. Zarfın içinde ne olduğunu bir yandan deli gibi merak ederken bir yandan da kalbi hızla atıyordu.</p>
<p></p>
<p>Heyecandan titreyen elleriyle zar zor zarfı yırttı. İçinden de bir mektup çıktı. </p>
<p></p>
<p>Genç delikanlının o an içine bir ateş düştü. Bu, el yazısı, Handan'a aitti. </p>
<p></p>
<p>Yoksa düşündüğü şey miydi. Okumadan önce başını kaldırıp patronuna baktığında onunda nefesini tutmuş, heyecanla beklediğini gördü.</p>
<p></p>
<p>Genç delikanlı o an derin bir nefes aldı ve sessizce mektubu okumaya başladı.</p>
<p></p>
<p>Mektup aynen şöyle başlıyordu.</p>
<p>Hasan'ım.</p>
<p>Bu mektubu sana bir veda olarak yazıyorum. Hayatımın sonuna kadar unutamayacağım o geceden sonra karşına çıkacak hiç bir cesareti bulamadım.</p>
<p></p>
<p>Her günüm göz yaşıyla geçti. Keşke o gece yer yarılsaydı da içine girseydim, babam sana bu utancı yaşatmasaydı. Ama ne yazık ki bu, adam benim babam.... </p>
<p></p>
<p>Sana koşmak seninle kaçmak istedim. Ama yapamadım. Çünkü her şeye rağmen ailemi çiğneyemezdim. </p>
<p></p>
<p>Sana bunu yaşatıklarım için çok üzgünüm. Senden binlerce kez özür dilesem de bu acıyı telafi etmeye yetmez. </p>
<p></p>
<p>Hasan'ım affet beni. Yakında tekrar kavuşacağız. O zamana kadar ben seni bekleyeceğim..</p>
<p></p>
<p>Handan...</p>
<p></p>
<p>Genç delikanlı ise bu satırları belki de yüzlerce kez okumuştu. O an gözünden bir damla yaş süzüldü.</p>
<p></p>
<p>Yelda ise bu görüntü karşısında o, genç delikanlının yanına koşmak, ona sımsıkı sarılarak geçecek demek, onu teselli etmek istedi. Ama yapamadı.  </p>
<p></p>
<p>Sadece izledi. Kendi bu, satırları yazarken de çok kötü olmuştu. Aynı bu genç delikanlı gibi...Sonuçta Yelda bu hikayenin senaristiydi. </p>
<p></p>
<p>O sırada genç delikanlının bu halini gören patronu elini genç delikanlının omzuna koydu ve " Geçecek evlat. Elbet bir gün bu yaran da kabuk bağlayacak. Eskisi gibi senin canını yakmayacak. Unutmayacak ama alışacaksın. " dedi.</p>
<p></p>
<p>Genç delikanlı da derin bir nefes aldı ve göz yaşını sildi. Evet Handan onun bu zamana kadar ilk aşkıydı. Kendini bildi bileli hiç aşık olmamıştı. Şu anda ise ilk aşk acısını çekiyordu. İlk kez ihanete uğruyordu. Kendi kendine sinirle güldü. </p>
<p></p>
<p>Ne demişler hayat süprizlerle doludur diye.. Belki de hayatın onun için bir süprizi vardı kim bilir..</p>
<p></p>
<p>Yelda ve babası oradan ayrıldı. Aradan bir kaç gün geçti geçmedi, Yelda bu sefer de annesini alarak aynı yere geldi.</p>
<p></p>
<p>Kendi bile neden burada olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sanki içinden bir ses onun buraya ait olduğunu fısıldıyordu.</p>
<p></p>
<p>Hep kendini burada buluyordu. Bu sefer ne yapıp edip cesaretini toplayarak karakterinin karşısına çıkacaktı.</p>
<p></p>
<p>Annesiyle beraber yine dükkanın bulunduğu sokakta yürürken gözleri ayakkabı dükkanına takıldı.</p>
<p></p>
<p>Kendini camdan içeriye bakarken buldu. Genç delikanlı ise düne göre daha kötüydü. </p>
<p></p>
<p>Öylece bir köşede oturmuş, dalgın bir halde duvara bakıyordu. </p>
<p></p>
<p>Tam o esnada ise içeriye patronu girdi. Yanında da tanımadığı bir arkadaşı vardı.</p>
<p></p>
<p>Patronu genç delikanlıya baktı ve " Günaydın, oğlum." Dedi.</p>
<p></p>
<p>Genç delikanlının o an duvara takılı gözleri patroununa çevrildi. Kuru soğuk bir ses tonuyla " Günaydın, ustam. " dedi.</p>
<p></p>
<p>Patronu ise onun bu halini acısına vererek üstüne gitmedi. </p>
<p></p>
<p>Arkadaşıyla birlikte koltuğa geçip oturdular. Arkadaşı sohbet sırasında patronuna " Ben, yeğenim Fatma'yı fotoğraf çekimi için fotoğrafçıya getirdim. Ama kapalıymış. Gitmeden de size uğramak istedim. " dedi.</p>
<p></p>
<p>O an hiç beklenmedik bir şey oldu. Genç delikanlının ilk defa duyduğu bu isimle bakışları adama döndü ve " Yeğeniniz mi?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Adam da gülerek başını salladı ve " Evet, Fatma benim yeğenim. Kendisi Almanya başvurusu için müracaatta bulunacak. Altı tane vesikalık istediler. Biz de fotoğraf çektirmeye geldik." Dediğinde genç delikanlı bu sefer kendi kendine" Almanya. " dedi.</p>
<p></p>
<p>Evet evet Almanya'ya gitse hayatı kurtulurdu. En azından geri döndüğünde daha zengin bir halde dönerdi. O zamanlar sadece işçi olarak yurt dışına gidiliyordu.</p>
<p></p>
<p>Şimdi kime sorsan herkes bir Avrupa sevdalısı olup çıkmıştı. Tek hayalleri yurt dışında yaşamaktı. Ve genç delikanlı hayatında ilk kez doğru bir karar verecekti.</p>
<p></p>
<p>Adam gittikten sonra da enine boyuna iyice düşündü taşındı. Burada durup bir ömür boyu Handanın hasretini çekemezdi.</p>
<p></p>
<p>Onun da bir hayatı, çok sevdiği eşi ve çocukları olmalıydı.</p>
<p></p>
<p>Ustası da genç delikanlıyla uzun uzun konuştu. Aynı adam bugün de gelmişti. </p>
<p></p>
<p>Genç delikanlı derin bir nefes aldı ve adama bakarak </p>
<p>" Fotoğrafı var mı?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Adam ilk başta şasırsa da başını salladı ve " Evet, var tabi. Buyur." Diyerek cebinden çıkardığı eski siyah beyaz bir fotoğrafı genç delikanlıya uzattı.</p>
<p></p>
<p>Genç delikanlı ise fotoğrafa bakar bakmaz daha ilk görüşte bu kadına vurulmuştu. Kadının geceye benzeyen simsiyah saçları, ay gibi beyaz teni, kapkara gözleri dikkat çeken özellikleriydi.</p>
<p></p>
<p>Genç delikanlı adama baktı ve " Tamam. Yeğeninize söyleyin, ben onunla görüşmek istiyorum. Fabrikanın oraya gelirim." Dedi.</p>
<p></p>
<p>Adam da duyduğu bu haber üzerine heyecanla başını salladı ve yerinden kalkarak dükkandan dışarıya çıktı.</p>
<p></p>
<p>Yelda da annesine baktı ve " A, annem. Bak! Ne güzel eski ayakkabılar var. Hadi, gel bakalım. " dedi.</p>
<p></p>
<p>Annesi de başını salladı ve önden ilerledi. Yelda da içinden gelen bir cesaretle dükkana bir adım attı. İçeriye girdiğinde ise her yerde raflara dizilmiş eski ayakkabılar vardı.</p>
<p></p>
<p>Dükkan sahibi onları görünce gülümseyerek yanlarına geldi ve " Hoş geldiniz, buyurun nasıl yardımcı olabilirim?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Yelda'nın annesi de adama gülümseyerek baktı ve " Merhaba, biz sadece bakıyorduk. Acaba bu ayakkabının otuz sekizi var mı?" Diye sordu.</p>
<p></p>
<p>Adam da Yelda'nın annesine baktı ve " Tabi, depoda olacaktı." Dedikten sonra da genç delikanlıya " Oğlum, buraya bir bak." Diye seslendi..</p>
<p></p>
<p>O sırada Yelda'nın da gözleri genç delikanlıya çevrildi. Genç delikanlı da başını salladı ve ayağa kalkarak yanlarına geldi.</p>
<p></p>
<p>Yelda belki de ilk kez bir karakteri yakından inceleme fırsatı buldu. Simsiyah kıvırcık saçlı esmer tenli, kapkara zeytin gibi gözleri sanki eski türk filmi jönlerini andıran bir delikanlıydı.</p>
<p></p>
<p>Yelda genç delikanlıya baktı ve " İyi misiniz?" Diye sordu. Genç delikanlı da anlam vermeye çalışan bir halde kaşlarını çatarak genç kıza baktı. </p>
<p></p>
<p>Yelda da durumu toparlamak için derin bir nefes aldı ve " Solgun görünüyorsunuz." Dedi.</p>
<p></p>
<p>Genç delikanlı da zoraki gülümseyerek " İyiyim, sağ olun. Biraz rahatsızım da ondan." Dedi. Hiç tanımadığı bu yabancıya gerçek sebebini açıklayacak değildi.</p>
<p></p>
<p>Genç kız delikanlıya baktı ve </p>
<p>" Pardon, adınız neydi?" Diye sordu. </p>
<p></p>
<p>Genç delikanlı da merakla " Hasan." Dedi. Demek adı Hasan'dı.</p>
<p></p>
<p>Genç kız ise delikanlıya gülümseyerek baktı ve " Memnun oldum. Ben de Yelda. Sizin hikayenizin yazarıyım. " dedi. </p>
<p></p>
<p>Bir insan kendi yazdığı karaktere aşık olurmuydu. Olurdu demek ki. Yelda o gün</p>
<p> anlamıştı. Bu, iyi kalpli, yardımsever, merhametli insana aşık olmuştu.</p>
<p></p>
<p>Ve Yelda o gün bir karar aldı. Bu, yaralı adamın yarasına merhem olacak, onu iyileştirecekti. </p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Efsanelerin Şafağı</title>
<link>https://fikirizleri.com/efsanelerin-safagi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/efsanelerin-safagi</guid>
<description><![CDATA[ BÖLÜM 1
                                          Baslangıç

            Bin yıllar öncesi...Günümüz İsveç&#039;inin güney batı kıyıları...

         Hava dakikalar içinde parmakları koyu mora çevirecek kadar soğuktu.Bu soğuğa aldırmayan bir viking savaşcısı Baltık denizine bakan yamaca hızlı adımlarla tırmanıyordu.Soluğunun yarattığı buhar,cılız sarı ışığını tembel tembel dünya üzerine göndermeye başlamış olan  güneşi kapatıyordu adeta.Derin bir uçuruma bakan tepenin en ucuna gelip durduğunda gece siyah elbisesini batıdaki engin denizin üzerinden yavaş yavaş çekmeye başlamıştı.Uzun saçı ve sakalı birbirine karışmış,kirden,çamurdan ve kandan gerçek rengini kaybetmiş kıyafetleri içindeki hırpani savaşçı yüzünü batıya çevirdi,soluk mavi gözlerini kısabildiği kadar kıstı.Sonunda aradığı şeyi gördüğünde soluğu kesildi  ve hiçbir viking savaşçısının yapmayacağı şeyi yaparak dizlerinin üzerine çöktü.İnançlı biri sayılmazdı ama Ymir&#039;e içinden onu ve diğer savaşcıları özellikle komutan Thor&#039;u kurtarması için dua etti. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202501/image_870x580_679935ef44f69.jpg" length="68232" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 28 Jan 2025 21:37:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aysun Ertaş</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>