<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Mesut Çalışkan</title>
<link>https://fikirizleri.com/rss/author/mesut-caliskan</link>
<description>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Mesut Çalışkan</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Bu web sitesinin telif hakları © Fikir İzleri &amp;apos;ne (veya belirtilen kişiler hak sahibi olanlara) aittir ve ilgili mülkiyet, telif hakkı, ticari marka, kültür sanat, patent veya diğer kanunlar kapsamında korunmaktadır. © 2025 Fikir İzleri — Tüm hakları saklıdır. | Her Kalem Bir Söz, Her Fikir Bir İz Bırakır</dc:rights>

<item>
<title>KALBİN UNUTMAMAKLA İLE İMTİHANI…VEFÂ</title>
<link>https://fikirizleri.com/kalbin-unutmamakla-ile-imtihanivefa</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kalbin-unutmamakla-ile-imtihanivefa</guid>
<description><![CDATA[ Vefa biraz da hatırlamaktır. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6a9ab4055f976.webp" length="28782" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 04 Sep 2026 15:13:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>KALBİN UNUTMAMAKLA İLE İMTİHANI…VEFÂ</p>
<p>İnsan, kendisine yapılan iyilikleri unuttuğu gün yalnızca geçmişini değil, kendinden bir parçayı da kaybeder. Bazı kelimeler vardır, söylendiğinde yalnızca bir anlam taşımazlar. İnsanın içinde bir kapı açarlar.</p>
<p>“Vefa” da böyledir.</p>
<p>Bu kelimeyi duyduğumuzda zihnimizde hemen bir dost, bir anne, bir baba, eski bir arkadaş, yıllar önce bize uzanmış bir el belirir. Belki artık hayatta olmayan birinin yüzü gelir gözümüzün önüne. Birlikte geçirilen eski günler, söylenmiş birkaç güzel söz, zor zamanlarda verilmiş bir destek hatırlanır.</p>
<p>Vefa biraz da hatırlamaktır. Fakat yalnızca hatırlamak değildir. Hatırladığını kalbinde taşımaktır. İyiliği üzerinden yıllar geçse de küçültmemektir. Bir insanın hayatımızdan çıkmasıyla ona ait güzellikleri de hayatımızdan çıkarmamaktır. Bugün insan ilişkilerinde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri de bu olsa gerek. Çünkü zamanımız çok hızlı akıyor, insanlar birbirlerinin hayatına kolayca giriyor ve aynı kolaylıkla çıkıyorlar. Dostluklar bazen bir telefon ekranındaki birkaç satıra sığıyor. Bir zamanlar aynı sofrayı paylaşan insanlar, bugün birbirlerinin hayatından habersiz yaşayabiliyorlar. Maalesef menfaat bittiğinde ilişkinin de bittiği bir çağın içinden geçiyoruz. Böyle bir zamanda vefayı yeniden hatırlamak, aslında insanı yeniden hatırlamaktır. Çünkü vefa, insanın insana verdiği değerin zamana karşı direncidir.</p>
<p>Kur'an'da ahde vefa üzerinde ısrarla durulması boşuna değildir.</p>
<p>“Ahitleştiğiniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin.” (Nahl, 16/91) İnsanın ağzından çıkan söz, yalnızca ses olarak havaya karışıp gitmez. Söz, insanın karakterine yazılır. Hele bir söz Allah'ın adı verilerek söylenmişse, artık meselenin içinde yalnızca iki insan yoktur. Allah vardır, şahitlik vardır, sorumluluk vardır. Kur'an'ın başka bir yerinde müminler anlatılırken onların Allah'a verdikleri sözde durdukları özellikle vurgulanır. (Ahzâb, 33/23) Bu ayetleri düşündüğümüzde vefanın sadece bir “güzel huy” olmadığını anlarız. </p>
<p>Vefa, insanın verdiği sözle kendisi arasındaki bağdır.</p>
<p>Şartlar değiştiğinde de sözünü hatırlayabiliyor musun?</p>
<p>İşine gelmediğinde de verdiğin sözü tutabiliyor musun?</p>
<p>Kimse seni denetlemediğinde de emanete sahip çıkabiliyor musun?</p>
<p>İşte asıl mesele budur. İnsanların yanında dürüst olmak kolaydır, asıl imtihan ise insanın yalnızken de aynı insan kalabilmesidir. Allahu Teâlâ hiçbir kula karşı borçlu değildir. Biz O'na muhtacız, O, bize muhtaç değildir. Bu sebeple Allah'ın vefasından söz ederken insanî anlamda bir borç ve karşılık ilişkisi düşünmek doğru olmaz. Fakat Allah'ın vaadi haktır, O'nun rahmeti kulundan önce gelir. İnsan unutur ama Allah unutmaz. İnsan nankörleşir ama Allah nimet vermeye devam eder. İnsan defalarca hata eder, lâkin Allah tövbe kapısını kapatmaz. İşte kulun vefası biraz da bütün bunları hatırlamakla başlar. Kendisine verilen nimetleri kendinden bilmemek. Hayatını yalnızca kendi başarısının eseri sanmamak. Her nefeste bir lütuf bulunduğunu fark etmek. Belki gerçek şükür de burada başlar. Çünkü şükür, nimeti fark etmektir. Vefa ise nimetin sahibini unutmamaktır. İnsan Rabbine karşı vefalı olmak istiyorsa, önce kendisine verilen hayatın bir emanet olduğunu anlamalıdır. Ömrünü istediği gibi tüketebileceği bir mülk değil, hesabını vereceği bir emanet olarak görmelidir.</p>
<p>Vefanın insan hayatındaki en güzel örneklerinden birini Resûlullah Efendimizin hayatında görürüz. Hz. Hatice validemiz...Bu isim bile vefadan söz etmek için yeterlidir. Hz. Hatice, Efendimizin yalnızca eşi değildi. En zor günlerinde yanındaydı. İlk vahyin ağırlığını taşıdığı günlerde onu teselli eden, ona inanan ve yanında duran ilk insanlardan biriydi. Sonra vefat etti. Fakat Resûlullah'ın gönlündeki yeri ölümle kapanmadı. Hz. Âişe validemiz, Efendimizin Hz. Hatice'yi sık sık andığını, bir koyun kestiğinde onun dostlarına da gönderdiğini anlatır. Bunu okuduğumda vefa kelimesinin ne kadar derin olduğunu yeniden düşünüyorum. Çünkü Hz. Hatice artık yoktu, Efendimizin ondan bekleyeceği hiçbir dünyevî karşılık da yoktu, fakat hatır vardı, dostluk vardı, geçmişe duyulan sadakat vardı.</p>
<p>Bir insanın hayatımızdaki yeri, onun ölüm tarihiyle sona ermiyorsa orada vefadan söz edebiliriz. Belki de vefanın en güzel taraflarından biri budur. Ölümün bile bazı iyilikleri silememesi...Vefa, sadece sevdiğine gösterilmez. Burada vefanın daha geniş bir anlamına ulaşırız. </p>
<p>Vefa sadece bize yakın olanlara gösterilecek bir duygu değildir. Çünkü iyilik gördüğümüz insanlara iyilik yapmak nispeten kolaydır. Peki bize hiçbir şey veremeyenlere karşı nasılız?Bir hayvana karşı...</p>
<p>Bir ağaca karşı...</p>
<p>Bir nehre karşı...</p>
<p>Bir toprağa karşı...</p>
<p>Henüz dünyaya gelmemiş bir çocuğa karşı...</p>
<p>İşte burada insanın ahlâkı daha açık görünür. Resûlullah Efendimiz, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su veren kişinin Allah tarafından bağışlandığını haber verir.</p>
<p>Bu hadisin üzerinde biraz durmak gerekir.</p>
<p>O köpek insana ne vermişti?</p>
<p>Hiçbir şey…</p>
<p>Teşekkür edebilir miydi?</p>
<p>Hayır…</p>
<p>Yapılan iyiliğin karşılığını verebilir miydi? Hayır…</p>
<p>Öyleyse neden bu davranış bu kadar değerliydi?</p>
<p>Çünkü iyiliğin ölçüsü, karşılığında ne aldığımız değildir. İyiliğin ölçüsü, onu neden yaptığımızdır. İşte vefa burada başka bir hâle bürünüyor. Bize yapılan iyiliği unutmamak kadar, bize emanet edilen varlığa zarar vermemek de bir vefadır.</p>
<p>İnsan kâinatın neresinde duruyor?</p>
<p>Bence vefa meselesinin en çok konuşulması gereken taraflarından biri de burasıdır. İnsan kendisini kâinatın sahibi gibi görmeye başladığında her şeyi tüketmeye başlıyor. Ağaç, odun oluyor. Su, tüketilecek bir kaynak oluyor. Toprak, üzerinde kazanç elde edilecek bir arazi oluyor. Hayvan, yalnızca kullanılacak bir varlığa dönüşüyor. Deniz, içine atık bırakılabilecek bir alan hâline geliyor. Oysa insanın çevresindeki hiçbir şey yalnızca “kullanılacak eşya” değildir. Hepsinin bir yaratılış hikmeti vardır. Kur'an, insanların kendi yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulmanın ortaya çıktığını bildirir. (Rûm, 30/41) Bu ayeti yalnızca çevre sorunlarına indirgemek elbette doğru olmaz. Fakat insanın yaptığı şeylerin yeryüzünde bir karşılığı olduğunu görmek bakımından çok güçlü bir uyarıdır. Bir ağacı gereksiz yere yok etmek yalnızca bir ağacın yok edilmesi değildir. Bir ormanı yok etmek, belki bizden sonra gelecek insanların hakkına dokunmaktır. Bir nehri kirletmek, bugün doğmamış bir çocuğun hakkına girmektir. Suyu israf etmek, bize verilmiş nimetin kıymetini bilmemektir. Bütün bunlara sadece “çevre meselesi” olarak bakmak eksik kalır. Bunun bir de emanet meselesi tarafı vardır. Ve emanetin olduğu yerde vefa vardır. Bir ağacın gölgesinde oturamayacağını bile bile…Bazen insanın yaptığı iyiliğin güzelliği, ondan faydalanmayacak olmasıdır. Bir ağaç dikersiniz, belki yıllar sonra büyüyecek ve belki siz o günleri göremeyeceksiniz. Belki gölgesinde bir başkası oturacak ve belki meyvesini siz değil, hiç tanımadığınız bir insan yiyecek, yine de o ağacı dikersiniz. Çünkü insan yaptığı her iyiliğin karşılığını kendisi almak zorunda değildir.</p>
<p>Bir iyilik vardır, insana döner. Bir iyilik vardır, çocuğuna döner. Bir iyilik vardır, torununa döner. Bir iyilik vardır, hiç tanımadığı bir insana ulaşır. Bir iyilik de vardır, yalnızca Allah bilir. “Kimse bilmezse de Halık bilir" sözü ne güzeldir. İşte vefa biraz da böyle bir şeydir. Kendinden sonrasını düşünmek.</p>
<p>Sahabe-i Kiram'ın hayatında vefa, kelimelerden çok davranışlarda görülür. Onlar “inandım” demenin ne anlama geldiğini hayatlarıyla gösterdiler. Mekke'den Medine'ye hicret eden Muhacirleri düşünelim. Evlerini bıraktılar, mallarını bıraktılar, hatıralarını bıraktılar ve doğdukları topraklardan ayrıldılar. Bütün bunları Allah'a verdikleri sözün gereği olarak yaptılar. Ensar ise onları yalnızca uzaktan karşılamadı. Kardeşliklerini paylaşarak gösterdi. Sofrasını paylaşan, evini paylaşan, imkânını paylaşan bir kardeşlikti bu. Vefanın sözden davranışa geçtiği yer tam olarak burasıdır. Çünkü herkes iyi günde dosttur. Zor gün geldiğinde insanın yanında kim kalıyorsa, gerçek dost odur. Bir insanın “Senin yanındayım.” demesi güzel bir sözdür. Fakat asıl vefa, yanında olmanın bedeli ortaya çıktığında belli olur.</p>
<p>İnsanlara iyilik yapmak zor değildir. İyiliğin karşılığını beklememek zordur. Bir dostu sevmek zor değildir. Dost artık sana bir fayda sağlamadığında onu hatırlamak zordur. Bir büyüğe saygı göstermek zor değildir. Sana verecek hiçbir şeyi kalmadığında ona aynı saygıyı göstermek zordur. Bir insanın yanında olmak zor değildir. Herkes ondan uzaklaştığında yanında kalmak zordur. Galiba vefanın zor tarafı bu olsa gerek. Menfaatin bittiği yerde insanın karakteri görünür. Bu yüzden vefa, insanın en gerçek sınavlarından biridir.</p>
<p>Anne ve babaya vefa da en önemli hususların başında gelir. Belki de vefanın en doğal adreslerinden biri anne ve babadır. Bir çocuk dünyaya geldiğinde kendisi için hiçbir şey yapamaz. Yürüyemez, konuşamaz, karnını doyuramaz, hastalığını anlatamaz. Birileri onun için uykusuz kalır. Birileri onun için kendi rahatından vazgeçer. Birileri onun elinden tutar. Sonra çocuk büyür, roller değişmeye başlar. Bir zamanlar onun elinden tutanların eli titremeye başlar. Bir zamanlar onun peşinden koşanlar artık yavaş yürür. İşte o zaman çocuk için vefa imtihanı başlar. Kur'an'ın anne ve babaya iyiliği Allah'a kulluktan hemen sonra zikretmesi boşuna değildir. İnsan, kendisine yapılan ilk büyük fedakârlıkları unutmamalıdır. Anne ve babaya vefa yalnızca hayattayken onların ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Onların gönlünü hoş tutmak, hayırla anmak ve vefatlarından sonra dualarla hatırlamak da bu vefanın devamıdır. Çünkü bazı borçlar para ile ödenmez. Bazı borçlar ömür boyu hatırlanarak taşınır.</p>
<p>Vefa, geçmişte yaşamak değildir Vefayı bazen yanlış anlıyor olabiliriz. Geçmişi hatırlamak, geçmişte yaşamak değildir. Bir insanın kendisine yapılan iyiliği hatırlaması, bugününü terk etmesi anlamına gelmez. Aksine insan geçmişine vefalı olduğu ölçüde geleceğine daha sağlam yürür.</p>
<p>Bir medeniyetin mirasını korumak, yeni bir medeniyet kurmaya engel değildir. Bir öğretmeni unutmamak, yeni öğretmenlerden öğrenmeye engel değildir. Bir dostu hatırlamak, yeni dostluklar kurmaya engel değildir. Vefa, geçmişe zincirlenmek değildir. Geçmişten aldığın güzelliği geleceğe taşıyabilmektir. Bu sebeple vefa, biraz da nesiller arasındaki görünmez bağdır. Bizden önce yaşayanlardan aldıklarımızı bizden sonra yaşayacaklara bırakmak... Belki medeniyet dediğimiz şeyin içinde biraz da bu vardır.</p>
<p>İnsan kendisine de vefalı olmalı... </p>
<p>Belki vefanın en az konuşulan tarafı budur. Kendisine verilen ömrü hoyratça tüketmemelidir, aklını köreltmemelidir, Vicdanını susturmamalıdır, kalbini kinle çürütmemelidir. Kendisine verilen yetenekleri hiç kullanmadan bırakmamalıdır. Çünkü insanın kendi varlığı da bir emanettir.</p>
<p>Vefa, geçmişten devraldığın emaneti unutmamak ve onu geleceğe güzellikle teslim etmektir.</p>
<p>Vefa, insanın kendisine verilen hayat karşısında söyleyebildiği en güzel “unutmadım” sözüdür.</p>
<p>Mesut Çalışkan                         </p>
<p>04.09.2026</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sandal</title>
<link>https://fikirizleri.com/siir-3205</link>
<guid>https://fikirizleri.com/siir-3205</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e8c015b797a.webp" length="22712" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 26 Apr 2026 15:39:07 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ve gün gelir, rüzgârlar sert eser, dalgalar kabarır..İşte o zaman anlaşılır kimin gerçekten yolcu, kimin sadece sürüklenen olduğu.</p>
<p>Bir yere bağlı olan, kökü olan, davası olan insan dimdik kalır;</p>
<p>Diğeri ise dalgaların insafına terk edilir.</p>
<p>Çünkü insanı ayakta tutan şey, sadece yürüdüğü yol değil;</p>
<p>Neye bağlı olduğu, nereden geldiği ve nereye ait olduğudur.</p>
<p></p>
<p>Sandal</p>
<p>***</p>
<p>Bir sandal düşün…</p>
<p>Ne denizin ortasında kaybolmuş</p>
<p>Ne de kıyıya küs.</p>
<p>Bir yere bağlı</p>
<p>Ama esir değil.</p>
<p>***</p>
<p>Rüzgâr geldiğinde bilir nereye eğileceğini,</p>
<p>Dalgalar yükseldiğinde susar,</p>
<p>Direnmez her şeye…</p>
<p>Ama teslim de olmaz.</p>
<p>***</p>
<p>Çünkü onun bir bağı var—</p>
<p>Görünmeyen ama kopmayan,</p>
<p>Bir koçboynuzu değil sadece;</p>
<p>Bir hatıra, bir söz, bir yön…</p>
<p>***</p>
<p>Bazıları açığa özenir,</p>
<p>Derinliği özgürlük sanır,</p>
<p>Oysa derinlikte kaybolan çoktur,</p>
<p>Kendini bulan az.</p>
<p>***</p>
<p>Bir sandal daha vardı uzakta,</p>
<p>Bağsız, yönsüz, savrulmuş…</p>
<p>Her dalgada başka bir hikâye,</p>
<p>Ama hiçbirinde kendisi yok.</p>
<p>***</p>
<p>Ve anladım</p>
<p>Bağlı olmak zincir değilmiş,</p>
<p>Yönsüzlükmüş asıl esaret.</p>
<p>***</p>
<p>Ben,</p>
<p>Bir koçboynuzuna bağlı kalmayı seçtim;</p>
<p>Çünkü biliyorum,</p>
<p>İnsan en çok</p>
<p>Bir yere ait olduğunda özgürdür.</p>
<p>***</p>
<p>NOT :</p>
<p>Bir sandal metaforu etrafında şekillenen düşünsel satırlar</p>
<p>***</p>
<p>MESUT ÇALIŞKAN </p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ŞİİR/ YORGUN GÖNÜLLER</title>
<link>https://fikirizleri.com/siir-yorgun-gonuller</link>
<guid>https://fikirizleri.com/siir-yorgun-gonuller</guid>
<description><![CDATA[ #şiir #şair #şiirsokakta #şiirhayattır #şiirheryerde #şiirdefteri #edebisözler #hikmetlisözler #edebiyat #edebiyatnotları #anlamlisozler #söz ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202512/image_870x580_694578024b739.webp" length="16348" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 19:07:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>             **<strong>Yorgun Gönüller</strong>**</p>
<p>Ne karanlık günler Yâ Râb, yüzler, benizler solgun, </p>
<p>Kardeşlik duyguları ölmüş sanki, kalpler kırgın, </p>
<p>Akraba, eş-dost, baba-evlat aileler birbirine dargın, </p>
<p>Yetmez mi, bir hiç uğruna yediğimiz bunca vurgun,</p>
<p></p>
<p>Herkesi almış bir endişe, gönüller yorgun mu yorgun, </p>
<p>Gülmek unutulmuş sanki, bütün hisler durgun, </p>
<p>Kardeş kardeşin etini yerken acımasızca, bu iş pek yaygın, </p>
<p>Ayrılık ateşi körükleniyor sürekli, büyürken yangın,</p>
<p></p>
<p>Hakîkat perdelenmiş, Beyinler meflûç ve baygın,</p>
<p>Dalkavukluk revaçta, etek öpenler pek saygın, </p>
<p>Ey insan, bunca yuvarlanış karşısında yok mudur kaygın, </p>
<p>Yâ Râb! Kesmedik ümidimizi.. bekliyoruz..bekliyoruz zira, âdildir Sen'in yargın.!</p>
<p> <strong>Mesut_Çalışkan</strong></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şiir (Şehitlere İthafen)</title>
<link>https://fikirizleri.com/siir-sehitlere-ithafen</link>
<guid>https://fikirizleri.com/siir-sehitlere-ithafen</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202507/image_870x580_686d0cd8907bc.webp" length="27044" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 08 Jul 2025 15:23:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>                  <strong>Yok mu Yå Råb!.</strong></p>
<p>Yok mu Ya Râb, Yâ Râb yok mu, şu karanlik günlerin sabâhı,</p>
<p>Nûrunla  şenlendir bizi, ne olur kaldır nikâbı</p>
<p>Kavrulurken kulların nârdan...çekerken</p>
<p>azâbı,</p>
<p>Yağdr.. yağdır zalimlerin üstüne, binbir</p>
<p>gazâbı,</p>
<p>Gülsün artık masumun yüzü, umutsuz gecenin </p>
<p>sabâhı...</p>
<p>                                                      <strong>Mesut Çalışkan</strong></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şehr&amp;i İstanbul</title>
<link>https://fikirizleri.com/sehr-i-istanbul</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sehr-i-istanbul</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_685d779c2fab1.webp" length="39500" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Jun 2025 19:46:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords>#istanbul #ayasofya #süleymaniye #sultanahmet #çamlıca #eminönü #fatih #dolmabahçe #fetih #şiir #boğazköprüsü #kızkulesi #galatakulesi #üsküdar #kadıköy #beşiktaş #eyüpsultan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>                       *<strong>DestansıŞehir</strong>*</p>
<p>Öyle bir zümrüd-ü Anka'sın ki..Ey Şehr-i İstanbul,</p>
<p>Zerâfetin karşısında aşka düşer, her bir kul,</p>
<p>Kıymet biçemez sana, ne altın, ne para, ne de pul,</p>
<p>Gönülleri mest eyleyen, kadîm şehir İstanbul,</p>
<p></p>
<p>Dürri yekta câmiilerinde Kur'ânlar okunur,</p>
<p>Ezanların sadâsı, hüşyar gönüllere dokunur,</p>
<p>İç huzuru arayanlar, Eyyüp Sultan'a sokulur,</p>
<p>Kucaklayan ikliminde ey İstanbul, kardeşlik nakışı dokunur,</p>
<p></p>
<p>Her köşende saklıdır, ayrı bir medeniyet, ayrı bir tarih,</p>
<p>Bağrında nice şahsiyetler misafirdir, kimi evliyâ, kimi sâlih,</p>
<p>Niceleri dayandı surlara, ancak gülmedi onlara talih,</p>
<p>Peygamber muştusuyla feth eylemişti seni Sultan Fatih,</p>
<p></p>
<p>Hep şanlı, kadîm geçmişinle anacaktır seni tarih,</p>
<p>Hep destansı cümlelerle, yazacaktır seni tarih,</p>
<p>                                      <strong>   〽️esut Çalışkan </strong></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bayram Sevinci</title>
<link>https://fikirizleri.com/bayram-sevinci-1194</link>
<guid>https://fikirizleri.com/bayram-sevinci-1194</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_683c68bef3a83.webp" length="40056" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 31 May 2025 16:46:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>                       <strong>  *Bayram Sevinci*</strong></p>
<p>     Sevinçler vardır geçicidir, sevinçler vardır, kalıcı ve bir yönüyle nesilden nesile aktarılır.</p>
<p>     Evet, çoğumuz geçmişin sevinçlerini, huzurunu, bayramlarını, belki de yitirdiğimiz cenneti özlemle, hasretle, hüzünle, bir kaç damla gözyaşı ile anar…bir ah! çeker, ‘Heyhat nerede o eski bayramlar, nerede o eski günler!’ der ve iç geçiririz. Ne yazık ki her geçmiş bayramın lezzeti de bir sonraki bayram da yeniden aranır ve özlenir.</p>
<p>     Bu eski bayramlarda ne vardı ki, hep özlenir oluyor, hep hasretle ve hüzünle yâd ediliyor. Güzellik geçmişin bayramlarında mı, bayramlara değer katan örf, âdet, ananelerde mi, insanların davranışlarında mı? </p>
<p>Kesilen hayvanlar mı farklıydı, yapılan ikramlar mı? İbadet yerleri, camiler mi, kurban yerlerinin havası mı? Sahiden ‘ah o eski bayramlar’ dedirten özlem dolu ifadelerin sebebi neydi?</p>
<p>     Toplumları toplum yapan bir çok değer vardır. Bu değerler manzumesidir ki bireyleri, toplumları ayakta tutar. Bunlar dini değerler olabilir, kültürel değerler olabilir veya hukuk kuralları olabilir. Dörtbaşı mamur bir toplum olabilmenin yolları bu ve benzeri değerlere sahip çıkmaktan, bu mirası yiyip bitirmeden sonraki nesillere aktarmaktan geçer. Aktarılmayan, unutulan veya unutturulan her bir değer, toplumun yavaş yavaş özünden kopmasını, varoluş gayesini unutmasını, belki bir yönüyle de başka toplumlara da örnek olabilme ihtimalini ortadan kaldırır.</p>
<p>Her inanç toplumunun da kendine ait değerleri, kıymet verdiği günleri, kadîm gelenekleri, ritüelleri vardır. İslam dünyasının da en önemli din kaynaklı ritüeli bayramlardır. Bu, tutulan oruç sonrası, mükâfât olarak lütfedilen bir bayram olsun, veya insanın Allah'a verdiği sözü yerine getirmesi sonrası kurban bayramı olsun, değişmeyen belli ritüelleri vardır. Kurban kesmek gibi, akraba, eş dost ziyareti gibi, en güzel ikramlıkların hazırlanması gibi…</p>
<p>Ama bayram sevinci genelde doğaçlama ve insanın içinden gelir. Bu coşku ve sevinç çok da ritüellere bağlı olmadan ortaya çıkar. Bayram vesilesiyle Allah'ın insan içine attığı o kelimelerle tarif edilemez duygular ancak yaşanarak hissedilebilir. Kanaatimce, Adem Peygamber’den bu güne kadar değişmeyen insan duygularının, günümüz insanına kalıtsal bir miras olarak kalmasıdır. Sevinç de bu duyguların en ulvilerinden birisidir. Burada nüans, sevinç kaynaklarının varlığı, kudsiyeti, nesilden nesile aktarılması olsa gerek.</p>
<p>Bayramlarımız da kadîm gelenekler olarak bozulmadan bize aktarılmış ve adeta onun bir meyvesi olan sevinç dahi içimize konulmuş. Bu sevinçleri doyasıya yaşamanın yegâne şartı da toplumu ayakta tutan milli, manevi her türlü değerin capcanlı yaşatılması gerçeğidir. Bu sevinçlere yer, mekan, insanlar katkıda bulunabilir ancak asıl olan yapılan ibadetlerle insani değerlerin yüceltilmesi, toplumu toplum yapan güzel örf, adet ve geleneklerin yaşatılmasıdır…bu değerlerle insan daha fazla bir coşkuya ve içinde hiç sönmeyen sevince kapılır. Ailenin birlikteliği, insanların içtenliği, yardımlaşma, dayanışma, bütün olumsuz duygu ve düşüncelerden sıyrılıp o mutlu anın yaşanması, dedikodudan uzaklaşma, herkesin birbirini içtenlikle, güler yüzle ve samimiyetle selamlaması, küçüğün büyüğe saygısı, büyüğün küçüğe merhameti…Ve başında ‘tatlı yiyelim, tatlı konuşalım’ sadedinde hazırlanan birbirinden lezzetli ikramların hazzı v.s. bayram sevincini katlayarak artıran unsurlar.</p>
<p>     Evet, bayramları bayram yapan insani değerlerin yüceltilmesi, onların nesilden nesile aktarılması ve insanda var olan ve hiç bitmeyecek olan sevincin, Bayram Sevinci olarak yeniden hayat bulmasıdır. Mutluluk, huzur ve sevinç yoksa orada bayram da yoktur. Büyüğe hürmet yoksa, bir yetimin başı okşanmıyorsa, yardıma muhtaç insanlar hatırlanıp, ihtiyaçları giderilip gönülleri alınmıyorsa, orada çok da paylaşımın verdiği sevinçten, bayram sevincinden söz etmek doğru olmasa gerek.</p>
<p>Önemli olan, ilk yaratılıştan beri insan içinde, mayesinde var olan sevinci, ulvi değerlerle yoğurarak ve katlanmış olarak ortaya çıkarmak ve toplumsal sevinci artırarak bunları bir sonraki nesile miras bırakabilmektir.</p>
<p>     Eksilmesin, artsın sevincimiz, kalmasın gamımız</p>
<p>     Manevi değerleri üstün tutmadadır kıvancımız,</p>
<p>     Bize mutluluk, cennet vâdediyor inancımız,</p>
<p>     Birlik beraberlik içinde mübarek ola bayramımız,</p>
<p>                                      31.05.2025</p>
<p>                                   <strong>Mesut Çalışkan</strong> </p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yağmur</title>
<link>https://fikirizleri.com/yagmur</link>
<guid>https://fikirizleri.com/yagmur</guid>
<description><![CDATA[ Şiir tadında makale ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_67f964a9274c4.webp" length="30936" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 11 Apr 2025 14:14:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>**YAĞMUR**</p>
<p></p>
<p>Yağmur, Cenab-ı Hakk'ın yeryüzüne düşen rahmet damlaları, düştüğü her yeri yeşerten, düştüğü her yeri dirilten, adeta bir ab-ı hayat kaynağı. Yağmur, sen olmadan hayat olmaz, sen olmadan yeryüzü olmaz, ağaç olmaz, orman olmaz, dağ olmaz, aşkla düşüp çatlattığın kaya kök salmaz. Sen olmadan dere olmaz, çay olmaz, çağlayan olmaz… Bereketle inmez isen usulca derinliklere, kuyular, barajlar dolmaz, sen olmadan kurumuş çöllere hayat bahşolmaz. </p>
<p>Allah seninle yeniden yeniden yeşertir her şeyi…her yıl her yer rengarenk sanki cümbüş evi. Seninle yumuşatır katı toprağı, hiç ummadığın yerden çıkartır otu, yaprağı. </p>
<p>Sen gelmeden olmaz, telaşa düşer bütün yeryüzü…dualar yükselir de semâlara, aşka gelir kara bulutlar ve o muhteşem gökyüzü. </p>
<p>Adeta herkes, her şey hep bir ağızdan duaya çıkmış gibi yalvarır yakarırlar, seni çağırırlar…yakarır ağaçlar; Yağdır Mevlâm Su Yağdır Mevlam Su, yağdır ki gökler yaşarsın, yağdır ki dallar yeşersin, yağdır ki tomurcuklar, çiçekler meyveye erişsin. </p>
<p>Yakarır dağlar, yakarır ovalar, obalar, tarlalar, boynu bükük başaklar…Yağdır Mevlam Su…</p>
<p>Yağdır ki çayır bitsin, çimen bitsin, ot bitsin, yağdır ki onu yiyen koyun kuzu yetsin. </p>
<p>Yağdır Mevlâm, çaylar dolsun, dereler taşsın, bereket saçmak için bentleri aşsın…Celâl'de Cemâli gören varlık şaşsın. </p>
<p>Yağmur, Allah'ın Hayy ismi sende gizlidir, hakikatte her şey O'nun (C.C) fazlıdır. O sırla dokunduğun her şeye hayat verirsin, cansız otu yeşertir, mübarek koyuna yedirirsin, saklıdır memesinde abı hayat çeşmesi, onda yumuşacık yün bitirirsin, kırktırırsın da onları, tahta kirmende eğirtirsin. </p>
<p>Yağmur, kurt, kuş, böcek, sinek hepsi bekler senden himmet, kimseye boyun eğmez, çekmez mihnet,</p>
<p>Yağmur, Rahmân seninle yumuşatır gönülleri, dudağı çatlamış benizleri…yağar yağarsın da coşturursun hep bizleri. Ey yağmur, yağ ne olur yağ ki, rahmete susamış mürde gönüller de seninle dirilsin, insanlık aşkla şevkle gerilsin. Rahmet deryalarında coşsun, âli himmet davranıp senin gibi varlığın hizmetine koşsun. </p>
<p>O yumuşacık ikliminle bırakma kimsede bir sertlik, sevgisizlik, kin, adavet…sen gibi herkese, her şeye ayırt etmeden dağıtsınlar suhuletle adalet.</p>
<p></p>
<p>Yağmur, rahmetin billurdan katresi, düşünce bereketle sevindirirsin herkesi. Sen ki cömert olan Rabbin en güzel hediyyesi…</p>
<p>Yağmur, ey yağmur! Bütün varlık ancak ancak seninle olur mamur…</p>
<p>                   〽️esut Çalışkan </p>
<p></p>
<p> </p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şiir Yeşeren Umutlar</title>
<link>https://fikirizleri.com/siir-yeseren-umutlar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/siir-yeseren-umutlar</guid>
<description><![CDATA[ #yağmur #bulut #damla #rahmet #umut #hayat #yaşam ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_67efb4aac6880.webp" length="47698" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 04 Apr 2025 13:33:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords>#yağmur #bulut #damla #rahmet #umut #hayat #yaşam</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Yeşeren Umutlar</em></strong></p>
<p>Gökyüzü o rengarenk ışıldayan duvağını çıkarmış, yasa bürünmüş gibi...</p>
<p>O yasın arkasında rahmetten imbik imbik damlayan, her yeri çemenzâra, gülistâna çeviren billurdan damlalar,</p>
<p>Yeşeriyor ağaçlar, tomurcuklar, yapraklar ve yeşeriyor katılaşmış o münbit topraklar...</p>
<p>Kainattaki bunca dirilişe, uyanışa, tesânüde, dayanışmaya rağmen yeşermiyor fikirler, yeşermiyor umutlar, yeşermiyor hayatlar...</p>
<p>Her şey karanlık olsa da dayanmalı Kudret'e, râm olmalı Hikmet'e, Hayy olanı zikretmeli soluklar...ancak O'nun dilemesiyle, 'ol' demesiyle dağılır kara kara bulutlar ve yeniden yeşerir insanlığı besleyen umutlar...</p>
<p>                 *〽️esut_Ça* </p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şiir &amp; Elvedâ Şehr&amp;i Ramazan</title>
<link>https://fikirizleri.com/siir-elveda-sehr-i-ramazan</link>
<guid>https://fikirizleri.com/siir-elveda-sehr-i-ramazan</guid>
<description><![CDATA[ Gidiyor yine rahmet ayı, Elvedâ Şehr-i Ramazan elvedâ ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202503/image_870x580_67e566f292116.webp" length="37974" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 27 Mar 2025 18:02:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords>#ramazan #oruç #iftar #sahur #teravih #dua #duazamanı #duavakti #tevekkül #teslim #tesbih #zikir #teheccüd #gece #geceduası #seher #sehervakti #sabah #sabahduası #kuran #kuranıkerim #hatim #meal #tarifler #pratiktarifler #pratiktatlılar #iftarmenüsü #iftarsofrası #şiir #şair</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>***<strong>Elvedâ Şehr-i Ramazan</strong>***</p>
<p>Vuslatı beklenen misafir, yine gidiyor, elvedâ,</p>
<p>Gönüllere tatlı bir hüzün bırakıp, ediyor vedâ,</p>
<p>Uhrevî duygulardan ırak eylemesin bizi Hüdâ,</p>
<p>Onbir ayın sultânı ramazan gidiyor.. elvedâ,</p>
<p></p>
<p>Çaldı damağımıza, en unutulmaz tatları,</p>
<p>Terâvihle cem eyledi, hâlis mü'min kulları,</p>
<p>Sahurda fısıldamıştı, nice manevi sırları,</p>
<p>Onbir ayın sultanı ramazan gidiyor... elvedâ,</p>
<p></p>
<p>Bin aydan hayırlı geceyi sînesinde sakladı,</p>
<p>Tövbe eden âbid kulları, fecre kadar akladı,</p>
<p>Hüşyar gönülleri, sonsuz nuruyla pakladı,</p>
<p>Onbir ayın sultanı ramazan gidiyor... elvedâ,</p>
<p></p>
<p>Hasretinle çok bekletme, ey Şehr-i Ramazan,</p>
<p>Senin olmadığın aylar, bizlere hep hazan,</p>
<p>Ümitle bekleyeceğiz, gözler gönüller sûzan,</p>
<p>Rahmet ayı, yine gelmek için gidiyor elvedâ,</p>
<p>Ey Şehr-i Ramazan, elvedâ sana.. elvedâ!</p>
<p>                                                <strong>Mesut Çalışkan</strong></p>
<p><strong>                                                 27 Mart 2025</strong></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Deneme Öykü (Şifâcı Songül)</title>
<link>https://fikirizleri.com/deneme-oyku-sifaci-songul</link>
<guid>https://fikirizleri.com/deneme-oyku-sifaci-songul</guid>
<description><![CDATA[ Songül Ege’nin güzel mi güzel, şirin mi şirin, binbir bitki örtüsüyle örtülmüş bir köyünde dünyaya gelir. Sağlıklı, sevimli, güleç yüzlü, topacık bir kız çocuğudur. Çok hareketli, cana yakın, cıvıl cıvıl, bir o kadar da meraklı. Kırlarda oynamayı, gezmeyi, manzara resmi yapmayı çok sever ve merakından dolayı da bitkilerle çok ilgilenirdi. Bir gün babasıyla şehire alışverişe giderler. Orada uğradıkları Eczacı Duygu Hanımla olan sohbeti, onun hayat yolculuğunda dönüm noktası olur. Ancak, çok arzuladığı şey, belki de ölümünden sonra gerçek olacaktı. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202502/image_870x580_67a35f922fd9a.jpg" length="111762" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 05 Feb 2025 14:51:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords>Deneme- Öykü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>                          Şifâcı Songül </strong></p>
<p> Söke ilçesi Yamaç Köyünde doğan Songül, çok huzurlu bir köy ortamında yetişir,</p>
<p>- Köyün bitki örtüsü, manzara gibi doğası ve Songül'ün merakı, onu resim yapmaya ve değişik bitkileri toplamaya teşvik eder, </p>
<p>- Gerek kabiliyeti, gerek öğretmenlerinin yönlendirmesi ile resimle daha çok ilgilenmeye ve güzel resimler yapmaya başlar, </p>
<p>- Ancak, anne ve babası onun daha revaçta olan bir meslek dalına atılmasını isterler, </p>
<p>- Songül'ün hayat yolculuğu, ilçede karşılaşıp, sohbet ettikleri Eczacı Duygu Hanım ve erkek arkadaşı Yiğit’in sayesinde bambaşka bir yere evrilmeye başlar, </p>
<p>- İdealler mi? Onlar hep gerçekleşmeyi bekleyen, ama bazen hayat bulan, bazen de hayal kırıklığı ile sonuçlanan hayaller olarak kalabiliyor. </p>
<p>- Bakalım, Songül'ün hayalleri, idealleri gerçekleşebilecek mi?</p>
<p></p>
<p>Anadolu; kadîm topraklar. Binlerce yıldır, nice medeniyetlere beşiklik etmiş, o beşikte nice kültürleri, yaşamları ve nice yüce şahsiyetleri sallayıp, büyütüp yetiştirmiştir. Doğusundan batısına kadar, her bir bölgede; bilgeler, şairler, edipler, filozoflar, devlet adamları boy göstermiştir. Topluma değer katmış, toplumun geleceğine, tarihine yön vermiş niceleri… niceleri.... </p>
<p>Songül de 1972 yılında, bereketli, bilge insanların adeta at koşturduğu, Batı Anadolu topraklarının tarihi yerlerinden, Aydın/Söke’de dünyaya gelmiştir. Doğduğu Yamaç Köyü, şirin mi şirin, yeşil mi yeşil, doğa harikalarıyla bezenmiş adı gibi yamaca kurulmuş bir köydür. Sevimli, nur topu gibi derler ya, aynen öyle bir kız çocuğu. Evin son ve tek kız çocuğu olduğundan adını da Songül koymuşlar. Hem son güldü, hem de solmasını istemedikleri son bir gül. Songül’ün çocukluk yılları köyde geçti. Çok neşeli, hayat dolu ve cesur bir kızdı. Kırlarda, bayırlarda adeta çocukluğun tadını çıkarıyordu. Kimsenin gidemediği yerlere gider, tırmanamadığı yerlere tırmanır, erkek çocuklara adeta taş çıkartırdı. Dağlardan, yamaçlardan kekik, kır çiçekleri, ada çayı gibi bitkileri toplamayı vazife edinmişti kendine. Dedik ya kadîm topraklar; zira Songül’ün iki kuşak öncesine kadar dayanan bir şifacılık geleneği de vardı. Onlar da kırlardan topladıkları otlarla ilaçlar yapar, insanların şifasına vesile olmaya çalışırlardı. Eskilerin ocak dedikleri, el verme dedikleri yetenekler belki de Songül’de hayat bulacaktı. Songül’lerin birkaç koyun, birkaç tane de keçileri vardı. Onlarla kırlara çıkar, oynar, otlatır ve vakit geçirmeye bayılırdı. Hele keçilerin onunla oyun oynarcasına kendini süsmesi, ayakları üzerinde zıp zıp zıplaması çok hoşuna giderdi. Adeta arkadaş gibiydiler. Otlatmadan döndükten sonra onların sağım işlerini de annesiyle beraber yapar, sağılan sütten, sevimli kedileri Pamukçuk’un payını vermeyi ihmal etmezdi. Songül çocukluktan beri resim çizmeye de yetenekliydi. Ta küçüklükten, el melekeleri çok kıvrak ve yumuşaktı, sanki resim çizmek için özel yaratılmış gibiydi. İnsan figürlerini, manzara resimlerini çok kolay çizer, etrafındakileri de şaşırtırdı. Öğretmeni ondaki bu kabiliyeti fark etmiş ve yeteneklerinin gelişmesi için çok çabalamıştı. Onu teşvik etmek için resim malzemelerini kendisi alır, hediye ederdi. Selçuk öğretmen, resim derslerini genelde dışarıda yaptırırdı. Okul bahçesinin köy manzarasına hâkim olan kuzey tarafında, çocukları serbest bırakır ve herkesin gördüğü, istediği manzarayı çizmesini isterdi. “Çocuklar! Şu an görerek manzara çiziyorsunuz, ancak ileride bu sizin hayal dünyanızın gelişmesine de yardımcı olacak, oturduğunuz yerden de güzel resimler yapabileceksiniz.” derdi. Sınıfta güzel resim yapan çocuklar vardı ama en güzel resimleri genelde Songül çizerdi. Bazen arkadaşlarının onu kıskandığı olur, resmini bozmak için koluna vururlar, dikkatini dağıtacak muziplikler yaparlardı. Songül sınıflar arası küçük çaplı resim yarışmalarında birincilikler alıyor, ailesini, kendisine emek veren Selçuk Öğretmen’i de gururlandırıyordu. Önlük yakasında bir sürü kırmızı kurdelesi vardı. İlkokulu köyde, ortaokulu da ilçede başarıyla bitiren Songül, lise çağına gelmiş, yine ilçenin en köklü lisesine kaydını yaptırmıştı. Artık, biraz daha serpilmiş, akranlarına göre uzunca idi. Eski kıvır kıvır tavırlarından kısmen sıyrılmış, şimdi daha ağır başlı, genç bir hanımefendi olmuştu. Kumral, bukleli ve dalgalı saçlarıyla çok çabuk dikkat çeker, endamlı ve asil yürüyüşü ile de ayrıca ilgi odağı olurdu. Tabii en çok da bir üst sınıfta okuyan, yakın köylerden Avşarlı Yiğit’in. Yiğit de yakışıklı 1.78 boylarında, köyün zenginlerinden bir ailenin çocuğu. Bakımlı, giyimine dikkat eden, ciddi ama bir o kadar da şirin tavırları olan, arkadaşlarının imrendiği bir delikanlı. Songül ile Yiğit’in tanışmaları Selçuk Efes’e yapılan bir lise gezisinde oldu. Otobüste yan yana oturdular. Mahcup edalarla ilk tanışmalarını yaptılar. Gezi boyunca çekingen bir şekilde sohbet ettiler. Yiğit’in gözleri lacivert ve çok derin bakışlıydı, anında karşıdaki insanı etkisi altına alırdı. Ve Songül de bu derinlikte kaybolmuş ve ilk görüşte Yiğit’e âşık olmuştu. Songül’ün yumuşak tavırları, inci gibi dişleri, yanağındaki gamzeli gülücükleri, Yiğit’i mest etmeye yetmişti. Hele kumral bukle bukle saçların dalgalanması, içinde adeta başka meltemlerin esmesine sebep oluyordu. İkisinin içinde de ığıl ığıl akan aşkın ateşi, onları birbirine bağlamıştı. Fiziki olarak da birbirlerine çok yakışıyorlardı. Hatta arkadaşları onlara “Siz bulmuşsunuz birbirinizi, birkaç seneye kalmaz kesin evlenirsiniz.” diyerek takılırlardı. Kim bilir, belki de geleceği görüyorlardı. Ama aileler böyle bir şeye razı olur muydu? Bırakın razı olmayı, köy yerde, böyle bir ilişki duyulursa halleri nice olurdu? </p>
<p>Songül lise yıllarında da resim yapmaktan vazgeçmedi, yine güzel resimler yapıyor, yarışmalara katılıyor, ödüller, taltifler alıyor bundan da çok mutlu oluyordu. Bazı resim sergilerinde yıllardır yapmış olduğu seçme resimleri de sergileme fırsatı buluyordu. Artık kendini geleceğin ressamı olarak hayal edebiliyordu. Ancak onun ressam olmasının önünde kocaman bir sorun vardı… Ailesi! Üniversitede resim bölümünde okumayı düşünen Songül’ün, ailesi kendisi gibi düşünmüyordu. Özellikle de babası. Aslında derslerinde başarılı bir kızdı. Fen ağırlıklı bölümleri rahatlıkla kazanıp okuyabilecek azmi de, çalışkanlığı da vardı. Ancak o sevdiği bölümü okuyup, sevdiği işi yapmak istiyordu. Ailesi, o dönem revaçta olan tıp, eczacılık gibi bölümlerde okumasını, daha kabul görür bir meslek sahibi olmasını istiyorlardı. Eskiden beri, kırlardan envai çeşit toplayıp getirdiği bitkileri, onlardan karışım yaptığı çayları, yumuşacık elleriyle hazırlayıp sürdüğü merhemleri, insanların şifalanması için yaptığı onca şeyleri de kast ederek “Bu kız acaba eczacı mı, doktor mu olacak?” diyerek kendi kendilerine söylenirlerdi. </p>
<p>Bu arada, bir okul gezisi ile başlayan masum aşk, yavaş yavaş derinleşiyordu. Genç sevgililer daha sık bir araya geliyorlar ve tutkulu şekilde konuşuyorlar, ileriye dönük planlarını paylaşıyorlardı. Yiğit; kendinden ve hatta Songül’den de çok emin tavırlarla “Kızım, ben Ege Üniversitesi Eczacılık bölümüne gireceğim ve sen de benimle aynı bölüme tıpış tıpış geleceksin. Övünmek için değil ama ikimizde de bu yeterliliğin olduğunu düşünüyorum. Yoksa seninle evlenmem.” gibi sözler söylerdi. Songül; “Ama gök gözlüm, ben sevdiğim resim bölümüyle ilgili üniversite okumak istiyorum, hem kimse beni amacımdan geri de döndüremez.” der ve hafiften tartışırlardı. Günler, aylar birbirini kovalıyor, genç âşıkların içi içine sığmayan gençlik ve masum aşk maceraları pekişerek ilerliyordu. Tabii ki ilk etapta ailelere duyurmamaya özen gösteriyorlardı. Aynı köyden olan arkadaşlarını da ağızlarından bir şey kaçırmamaları hususunda adeta yalvarırcasına sıkı sıkı tembihte bulunuyorlardı. Bir kış mevsiminde, Songül çok hastalanmış ve babasıyla doktora görünmek için ilçeye gelmişlerdi. Hastalığı zatürreye çevirdiği anlaşılmış, birkaç gün hastanede yatmak zorunda kalmıştı. O hastane ortamı çok bunaltıcı idi. Sürekli ilaç kokusu, ağlayan, inleyen insanlar. Hastalara ani müdahale eden doktorlar, hemşireler. Ameliyata girenler, çıkanlar. Tam bir ana baba günü, derler ya, öyle. Onun için en güzel şey ise annesinin azık olarak yanlarına koyduğu incir, zeytin ve patatesli ekmekti. Üçünü de çok sever, bayıla bayıla yerdi. İki zor geçen günün akşamı, doktorlar son muayenesini yapmış, sabahleyin taburcu edileceklerini, ancak tedavisini aksatmadan evde devam etmelerini söylemişlerdi. Reçete yazılmış ve yedi gün de rapor verilmişti. Aslında rapor işi de iyi olmuştu. Her öğrencinin hayali okuldan bir şekilde uzak kalmak olunca, farklı şeyler yapmak için gün doğardı. Hem gezer, hem ders çalışır, hem de bol bol resim yapma fırsatı bulurdu. Babası ile beraber, devamlı ilaç aldıkları Duygu Hanım’ın eczanesine gittiler. Duygu Hanım, ilçenin eski eczacılarından, elli yaşına yakın, sarıya boyanmış saçlı, ojeli tırnakları ile bakımlı, mütebessim, ismi gibi de duygulu bir hanımefendi idi. İçerisi yoğun ilaç kokuyor, hastaların biri giriyor, biri çıkıyordu. Kimisi Duygu Hanıma özel ilaçlar hazırlatıp, sonra alacağını tembihliyor, kimisi tansiyonunu ölçtürüyor, kimisi de doktora gitmeden tavsiye ilaçlar veya karışımlar soruyordu. Kimisi de ilacın fiyatını soruyor “üzerimde bu kadar para yok, sonra getirsem olur mu?” diyerek, Duygu Hanım’ın o mütebessim ağzından çıkan “Tabii ki! Ne demek amcacığım, burası sizin sayılır, bir daha ki sefere ödersiniz.” sesini duyup, sevine sevine “Allah razı olsun kızım, sen de derdimizden anlamasan kimse anlamıyor.” duasıyla ilacını alıp gidiyorlardı. Neden sonra sıra Songüllere geldi. Duygu Hanım “Buyur Şefik amca, geçmiş olsun, şöyle geçin oturun.” dedi. Şefik amca reçeteyi uzattı ve köşede döşemeleri eskimiş, altlarından ipler sarkan, koltuğa oturup beklemeye koyuldular. Duygu Hanım, köyden geldikleri için onlara daha fazla zaman ayırıyor, sohbet ediyordu. Songül’ün meraklı bakışları hemen dikkatini çekti ve “Senin kızın galiba, sen de otur bakalım kızım, önce geçmiş olsun, biraz sohbet edelim.” dedi. Ona okul hayatına, ideallerine ve eczaneyi neden meraklı gözlerle süzdüğüne dair sorular sordu. Songül; “İlk defa eczaneye giriyorum. Şimdiye kadar hiç işim olmadı çünkü. İlaçlar burada mı yapılıyormuş diye merak eder dururdum. O yüzden bakıp anlamaya çalıyordum. Aslına bakarsanız, benim resim yapmaya kabiliyetim ve ilgim var resimle ilgili de bir üniversite okumak istiyorum. Ancak küçüklüğümden beri otları, şifalı bitkileri de merak ederim. Bunlar nasıl oluyor, insanlara nasıl şifa olabiliyorlar gibi. Hatta karışımlar yapar, köydeki insanların şifa bulması için yardımcı olurum. Yaptığım şeyler, onlara da iyi gelir, sevinerek teşekkür ve dua ederler. Ama yine de benim arzum üniversite tahsilli ressam olmak.” Babasına biraz muzipçe bakarak; “Tabii, annem ve babam benim gibi düşünmüyor ve daha revaçta bir meslek sahibi olmamı istiyor. Hatta sizin gibi eczacı veya bir doktor...” Duygu Hanım; “ Ooo! Çok güzel, ben de memnun olurum. Evet, annen baban haklı, sen zeki bir kıza benziyorsun, maşallah gözün çakmak çakmak. Bence de sen eczacı olabilirsin, sende o potansiyeli görüyorum. İstersen okul çıkışlarında veya fırsat bulduğun zamanlarda yanıma gel, daha ayrıntılı görüşelim. Hem ben ne yapıyorum, canlı canlı seyredersin. Ayrıca resimlerinden de getir, onlar üzerine de sohbet ederiz, olur mu?” Songül’ün adeta gözleri parladı, hastalıktan eser kalmamış gibi heyecanla; “Sahiden mi? Evet evet olabilir, ortamı çok sevdim. Zaman zaman size uğrarım. Söz resimlerimden de getireceğim.” dedi ve sözünde de durdu. Yıllarca Duygu Hanımı ziyaret etmeyi ihmal etmedi. Babasıyla beraber ilaçları aldılar, nasıl kullanılması gerektiğini öğrenip, Duygu Hanımla vedalaşıp eczaneden ayrıldılar. Songül’ün içi içine sığmıyor, sanki yeni bir şeyler keşfetmişçesine heyecan duyuyordu. Yanakları hem hastalıktan hem de sevinçten pembe pembe oldu. Neredeyse kırlardaki gibi sevinçten sek sek oynayıp zıplayacaktı. Babası; “Kızım, çok heyecanlandın, kendini fazla yorma istersen, sen köy minibüsünün yanına git ve beni bekle, ben çarşıdan annenin bazı siparişlerini alıp hemen geliyorum. Sonra beraber köye döneriz.” dedi. Yaklaşık yarım saatlik bir alışveriş ve on beş dakikalık yolculuktan sonra köye vardılar. Songül’deki heyecan ve neşe annesinin de dikkatini çekti. “Hayırdır lüle saçlım, nedir seni bu kadar heyecanlandıran? Maşallah, sanki hastalığı atlatmış gibisin?” Daha kızcağız bir şey diyemeden, babası söze girdi ve “Kızımız eczacı oluyor hanım! Kızına ilaç almak için Eczacı Duygu Hanım’ın yanına uğradık. Kendisi kızımızı çok sevdi, ilgilendi. Eh! Kızındaki cevheri de gördü tabii. Ne de olsa okumuş insan, hemencecik madeni keşfediyor. Yani bayağı sohbet ettiler, kızın da kararını verdi artık, bıyık altından ince ince güldü ve hadi gözümüz aydın, dedi. Daha ne olsun, zaten otla, çöple uğraşıyor, tabii ki eczacı olsun. Annesi de şaşkınlıkla; “Öyle mi kızım, ne çabuk karar değiştirdin. Bizim burnumuzdan getiriyordun, illa resim öğretmeni olacağım, ressam olacağım, beni zorlamayın başka bir şey olmam diye. Allah Allah! Hadi hayırlısı bakalım! Songül birden; “Amaan anne, baba ya! Yok öyle bir şey. Baba sen de baskı yapıp durmasan, ben ressam olmak istiyorum ve ilk hedefim resim bölümü olacak. Beni zorlamayın isterseniz. Anneciğim, Duygu Hanımla sadece konuştuk. Hem kendi mesleğiyle ilgili hem de benim uğraşılarımla ilgili. Ne yalan söyleyeyim, ortamı da, Duygu Hanımı da çok sevdim. Hele dükkânın arkasında bazı karışımlarla ilaç yapmaları daha çok ilgimi çekti. Kendi kendime “benim yaptığım işe ne kadar da çok benziyor” diye hayıflandım. Çok cana yakın, sevimli ve ilgili bir insan. Anne! Hem bana resimlerini de getir bakayım, benim de resme ilgim var, dedi. O bile ilk görüşmemize rağmen ilgi gösterdi de... Siz? Siz hala dalga geçiyorsunuz ya! Devam edin bakalım.”</p>
<p> Yiğit, aylarca hazırlandığı üniversite sınavına girmiş, istediği gibi eczacılık fakültesini kazanmıştı. Ancak çok istediği ve memleketlerine yakın olan, hemen yanı başlarındaki İzmir Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesini birkaç puanla kaçırmıştı. Tercihlerinden birisi olan Çukurova Üniversitesi Eczacılık Fakültesine yerleştirildi. Evet, eczacılığı kazanmıştı kazanmasına da; içine hemen bir sancı çöküverdi. Songül ile arasına gurbet girecekti. Nasıl dayanacaktı bu hasrete? Ege Üniversitesi olsaydı ne iyi olurdu! Topu bir buçuk, iki saatlik yol işte. Hafta sonları Söke’ye geldiğinde, hemen kaçamak yapıp onunla görüşürdü. Offf ya off! Zaman zaman radyoda dinlediği “Gayri dayanamam ben bu hasrete, ya beni de götür, ya sen de gitme!” türküsü, hislerine, hasretine sanki tercüman oluyordu. Bu haberi Songül’e nasıl verecekti. Zira Songül de sınav sonucunu dört gözle bekliyor, içi içine sığmıyordu. Sanki sınava kendisi girmiş gibiydi. Gerçi seneye aynı duyguları o da yaşayacaktı. Hem heyecanla, hem de biraz endişe ile, “inşallah İzmir olur da, gök gözlümden ayrılmam.” diye dua ediyordu. Yiğit birkaç gün Songül’e görünmemeye çalıştı ancak ne kadar saklayabilirdi ki? Ve sonunda söylemeye karar verdi. Okulun son günleri olduğu için öğrenciler düzenli okula gelmiyordu. Nihayet haftanın son günü Songül okula gelmişti, zaten boş geçen ders aralığında bir fırsatını bulup, bir araya geldiler. “Evet, gök gözlü deli oğlan, şimdi söyle bakalım. ÖSS (Öğrenci Seçme Sınavı) sonucu ne oldu? Meraktan çatlayacağım. Kaç gündür ortalıkta görünmüyorsun, ben de zaten okula her gün gelmiyorum… Cevap? “Eee! Artık karşında bir eczacı adayı duruyor kızım. Evet kazandım Songül’üm, hedefime ulaştım çok şükür, mutluyum ama nasıl söylesem bilmiyorum… İçim bir o kadar da buruk.” “Gerçekten mi ya? Çok sevindim. Çok çalıştın ama, hak ettin buraya girmeyi. Eee kayıt için İzmir’e ne zaman gideceksin? Pardon! Heyecandan sormayı unuttum. İçini burkan şey neydi acaba? Endişelendim şimdi. Yiğit’in boğazı düğümlendi, ağzı kurudu, boynunu büktü. “Şey, evet kazandım ama İzmir’i değil, maalesef Mersin’de bulunan Çukurova Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni. Ortalık bir anda adeta buz kesti. Songül de ne diyeceğini bilemedi, o da yutkundu, sanki başına kaynar su dökülmüşçesine, şaşkınlığını gizlemeye çalıştı. Adeta korktuğu şey başına gelmişti. “Şaka yapmıyorsun, değil mi? Hadi şaka olduğunu söyle. ” “Maalesef Songül’üm beş altı puanla kaçırdım, diğer tercihlerim de olmadı, puanlar birbirine çok yakın. İnan çok üzgünüm. Mesafe çok uzak, ayrılığa nasıl dayanırım bilemiyorum.” Songül ağlamaklı ve biraz da hayalleri yıkılmış vaziyette idi. Ancak hadiseler karşısında çok çabuk toparlanır, hiçbir şey olmamışçasına davranabilirdi. Yiğit onun bu yönüne de adeta şapka çıkartırdı. “Ya şu özelliğin inan çoğu erkekte bile yok, helal olsun sana.” diyerek övücü sözler söylerdi. Songül Yiğit’in gözlerine derin derin baktı ve birden onu teselli etmek istercesine sarılarak sırtını sıvazladı. Hemen kendini toparladı ve “Düşündüğün şeye bak ya, sen koskoca eczacı oluyorsun bir tanem, gerisini düşünme. Seneye ben de sınava girer aynı üniversiteden tercih yaparım ve hasretliği bitiririz.” Tabii Songül bunu söylüyordu ama içinde de başka bir ateş vardı. Zira bu kararı almak resim bölümünden vazgeçmek anlamına geliyordu. Ama olsundu, gök gözlü Yiğit’i ile beraber olacaktı ya! Resim bölümünü okumasa da, amatör şekilde de olsa yine ilgilenebilirdi. Bu düşünceler Songül’ün içini yaka yaka geçti gitti ama hiç sezdirmemeye çalıştı. Yiğit “Sahiden mi? Songül “Evet, sahiden canım, samimi söylüyorum. Tek tercih yaparım, olur biter. Başka üniversitelere gitmem, artık ben de senin ayrılığına dayanamam.” dedi ve onu teselli etti. Aradan tam bir yıl geçmiş Songül de uzun bir hazırlığın ardından üniversite sınavına girmiş, yüksek bir puan almıştı. Çok arzu etmesine rağmen, çocukluktan beri hayali olan resim bölümünü tercih etmedi. Bu tercihi yaparken içinde öyle fırtınalar kopmuştu ki, adeta canından can gitti. Yıllarca arzuladığı, rüyalarını gördüğü ve gelecek hayallerini onunla şenlendirdiği resim bölümünü tercih etmeyecekti. Ne için, kim için? Ve değer miydi bu kararı değiştirmeye? Artık resim yapmak, onun için sadece bir hobi olarak kalacaktı. Tercihini, riskli olmasına rağmen, sevdiğiyle sözleştikleri gibi tek tercih olarak yaptı. Bu seçimiyle üniversiteye girememe gibi bir durum da olabilirdi. Neyse ki sınav sonucu bütün olumsuzlukları ortadan kaldırmıştı. Sonuç açıklanmıştı ama yine sevinç hüzün iç içe yaşanıyordu. Postacıdan zarfı alır almaz heyecanla açtı ve beklediği sonucu gördü. Sevinçten ayakları sırtına yapışacak şekilde eve koşturdu. Gıcırtılı bahçe kapısından içeri daldı. Yüksek sesle “Anne, baba müjde üniversite sınavını kazandım. Ressam oluyorum, resim bölümünü kazandım, hem öğretmen hem de ressam olacağım.” Annesi “Ne diyorsun kızım sen, gerçek mi?” “Evet anne gerçek.” Babası üst katta idi, dışarıdan sesler duyuyor ama anlayamıyordu. Neden sonra “Hayırdır, neler oluyor, nedir bu sevinç, bu telaş?” deyip aşağıya baktı. Songül, “Sınavı kazandım baba, şükürler olsun kazandım. Resim bölümünü kazandım. Babası yukarıdan biraz hayal kırıklığına uğramış gibi çok da sevinememişti. Ama Songül trajediye hemen noktayı koydu ve şaka yaptım. Sonuç tam da sizin istediğiniz gibi oldu. Eczacı oluyorum ve Çukurova Üniversitesi Eczacılık bölümünü kazanmışım.” dedi. Annesi iyice şaşırdı. "Biraz önce resim bölümü demedin mi kızım, dalga mı geçiyorsun? Hem orası neresiymiş, neredeymiş bu okul?" “Mersin’de buraya bayağı uzak, on bir, on iki saatlik bir mesafede.” Babası üst kattan sevinçli haberi duyar duymaz apar topar merdivenlerden inmeye yeltendi, bir anda dengesini kaybedip aşağı kadar yuvarlandı, aynı anda belki de sevinçten kalp krizi gibi bir şey geçiriyordu. Sanki son nefesini veriyor gibi “Kızım Allah’a şükürler olsun, duam kabul oldu, ne mutlu sana, sen bizim gururumuzsun. Hayat buraya kadarmış kızım.” dedi ve nefes alıp vermesi zorlaştı. İkisine de derin ama takatsiz gözlerle son bir kez bakarak, hakkınızı helal edin!” dedi demedi, oracıkta ruhunu teslim etti. Bir anda Songül ve Fatma teyze feryad figan bağırmaya, yardım çığlıkları atmaya başladılar. Fatma teyze bir ara sendeledi, bayılayazdı. Bu bağrışmalar olurken hemen yan bahçeden komşular içeri doluştular. Ağlayanlar, dizini dövenler “Vah Şefik amca vah! Ne iyi insandı, kendi halinde, kimseye zararı dokunmayan hatırnaz bir insandı” “Tüh! Tüh! Daha yaşı da gençti, ne oldu adama bir anda yahu deyip söyleniyorlardı. Köyün erkekleri de koşuşturarak geldiler. Evleri camiye yakındı, köyün imamı da koşturarak hemen geliverdi. Sağını, solunu çevirdiler, nefesine baktılar. Gerçekten, altmış sekiz yaşına bir sürü yaşanmışlıklar sığdıran, köyün samimi Şefik amcası ölmüştü. Ama sanki tebessüm ederek bu dünyadan göçüp gidiyordu. Son haber onu ziyadesiyle memnun etmişti. İmam “Allah rahmet eylesin! Maalesef Şefik amcamız Hakk’ın rahmetine kavuştu. Allah rahmet eylesin. Artık bize düşen, son vazifemizi hakkıyla yerine getirmek. Gerekli hazırlıkları yapalım, yakınlarına da haber verilsin. Şehir dışında olan yakınları gelinceye kadar cenazeyi köyün morguna koyalım. Ben de salâyı vereyim, mevtayı yarın ikindi namazına müteakip defnederiz inşallah!” dedi. Ertesi gün şehir dışından gelen oğulları ve bütün yakınlarının katılımıyla Şefik amcanın cenaze namazı kılındı, herkesten helallik alındı ve köy mezarlığına annesinin ayakucuna defnedildi. Çünkü bu onun sağlığında sürekli dile getirdiği bir vasiyeti idi. Evet, Şefik amcanın ölümü ailesini, köyü yasa boğmuş. Songül ve eşi Fatma teyzeyi de derinden sarsmıştı. Songül bu ölümden kendisini sorumlu tutacak, o ıstırabı içinden ölünceye kadar atamayacaktı. Artık onları yep yeni bir yaşam bekliyordu. Ve bunca acılara rağmen de hayat devam ediyordu. Bir şekilde toparlanıp yeniden ayağa kalkmak gerekiyordu. Fatma teyze yalnız kalmıştı. Köyde tek başına yaşaması zor olacaktı. Bir müddet köyde kalmaya devam etti ancak kış şartları onun yalnız yaşamasını zorlaştırıyordu. Karla uğraşmak, odun kırmak, hayvanların bakımı, sağımı derken, hayatın zorluğu omuzlarına çökmüştü. Oğullarının da baskısıyla, ilk iş çok sevdikleri hayvanları sattılar. Oğulları annelerini nöbetleşerek yanlarına götürüp bakıyorlardı. Songül de üniversiteye başlamış ve devlet yurduna yerleşmişti. Bu durum annesini yanına getirip bakabilmesine de imkan vermiyordu. İmkanları olsa bir ev tutabilseler ve beraber kalabilselerdi. Ne iyi olurdu! Ama bütün olumsuzluklara rağmen, onun için en güzeli de hasretle beklediği Yiğit’e kavuşmasıydı. Yine kendisinden bir sınıf önde olarak üniversite hayatına başarılı bir şekilde devam ediyorlardı. Songül’ün okul masraflarını şimdilik köydeki gelirleri karşılıyordu. Ağabeyleri de tek kız olan Songül’ü çok severler, yere göğe sığdıramazlardı. Onlar da eğitim boyunca yardımlarını esirgemediler. Kız çocuğu okumalı ve kendi ayakları üstünde durmalı cahil kalmamalı diye düşünüyorlardı. </p>
<p>Yiğit, bir yaz günü, ikinci sınıfın sonlarında iken acı bir haber aldı. Köyde, kendisinden iki yaş küçük olan erkek kardeşi Taner trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Adeta şoka uğradı. Apar topar memleketine gitti. Gencecik fidan gibi kardeşinin vefatı, anne ve babasını adeta yakıp küle çevirmişti. Köy halkı da çok üzüldüler, ağıtlar yaktılar. Ama hayatın en acı gerçeği de buydu. Herkes doğuyordu ama kimisi genç, kimisi yaşlı, kimisi de çocuk yaşta hayata veda edip gidiyordu. Büyük bir keder ile Taner’i toprağa verdiler. Taner saf, temiz bir köy delikanlısı idi. Okumak istemediğini, babasına yardımcı olmak için köyde kalacağını söylemişti. Köyün zenginlerinden oldukları için mal da çoktu, iş de çoktu. Zeytinlikle, incirlikler, tarlalar, hayvanlar v.s. v.s. Yiğit’in yokluğunda, iki yıl boyunca babasına bayağı yardımcı olmuştu. Adeta onun eli ayağı gibiydi. Ama artık o yoktu. Yokluğuna zor da olsa alışmak zorundaydılar. Babası Yiğit’i çok severdi, kıyamazdı da, ama bunca işleri de çekip çevirecek, nezaret edecek, genç, dinamik birisine ihtiyaç vardı. Zira kendisi de yaşlanmıştı. Ve Yiğit'ten başka da erkek evlatları yoktu. Bir ablası vardı, o da ellili yaşlara gelmişti. İstemeye istemeye oğluna durumu anlattı ve okulu bırakmasının, doğru olacağını söyledi. Köydeki ve ilçedeki işlerin başına geçmesini istedi. Yiğit bir yıkıma daha uğramıştı. Kardeşini kaybetmenin şoku, bir de bu şok. Okulunu, hayalini kurduğu mesleğini çok seviyordu, ayrılmak istemiyordu. Ancak babasının yaşlanması, başka kimsenin olmaması, ona seçenek de bırakmıyordu. Mecburen okulunu bırakmak zorunda kaldı. Boynu bükük kös kös köyüne döndü. İki yıl okuyabilmişti ve artık eskiden olduğu gibi köyün ve ilçedeki ticarethanelerinin işlerine bakacaktı. Ama Songül ne olacaktı? Tam yeni kavuşmuşken… yine gurbet, yine hasret. Kader ağlarını örmüştü bir kere. İsyan etseler kime ve neye edeceklerdi ki, neyi değiştirecekti… Hiçbir şeyi. Bu duruma Songül de çok üzüldü ama onun elinden de bir şey gelmiyordu ki. Bu kabullenmişlik içinde Songül üniversiteye devam etti, Köyüne dönen Yiğit ilk zamanlar çok zorlandı. İsyan edesi geliyordu ama sesini de çıkaramıyordu. Çaresizlik başka çıkar yol bırakmamıştı. Köy hayatına adapte olamadı ancak sonra sonra alışıp o eski günlerdeki gibi babasının eli ayağı oluverdi. İki yıl hemen su gibi geçiverdi. Dedik ya kader ağlarını örer, insan o bilinen ama kendisinin kısıtlı iradeyisle dahil olduğu, yazılan seneryoya uymak zorunda kalır. Köyde tek başına kalan ve Şefik amcanın ölümüne çok üzülen Fatma teyze, kızının da gurbet ellere gidişine ziyadesiyle üzülmüştü. Üzüntüden, mevcut bazı müzmin hastalıklardan ve yıllardır peşini bırakmayan yüksek tansiyon hastalığı, derken felç geçirmişti. Hastaneye yetiştirdiler, haftalarca hastanede yatmak zorunda kaldı. Yapılan tedavi sonucunda üst tarafı ile ilgili bir sorun yaşamasa da, artık vücudunun alt bölgesini kontrol edemez hale gelmişti. Maalesef tekerlekli sandalyeye bağımlı olarak hayatını devam ettirmek zorundaydı. Ve mutlak surette bir yardımcıya ihtiyacı vardır. Oğullarının hepsi şehir dışında, iş sahibi, çoluk çocuk sahibi insanlar olmuşlardı. Oğulları da iyi çocuklardı. Hani helal süt emmiş derler ya, öyle. Bu hususta da anlayışlı davranıyorlar, huysuzluk çıkartmıyorlardı. Annelerini de üzmemek için ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorlardı. Onların gelip köyde kalmaları mümkün olmadığı gibi yanlarına götürüp bakımını yapmaları da zor olacaktı. Ve Yiğit’in kaderi neyse, sanki Songül’ün kaderi de benzer şekilde cereyan etmekteydi. Ailecek bir çıkar yol bulamadılar ve Songül’ün üniversiteyi bırakmasının en uygun seçenek olduğuna karar verdiler. Songül de işin farkındaydı. "Olmaz, nasıl olur, yıllarımı verdim, bu aşamada okulu bırakmak benim için çok zor!” bile diyemiyordu. İçinden buna benzer ne düşünceler geçiyor ama dile getiremiyordu. Zira dillendirse, zinhar annesi duyarsa nasıl izah ederdi. Zaten babanın ölümünde kendisini suçluyordu ve ikinci bir olaya kesinlikle müsaade edemezdi. O yüzden çok da itiraz edemeden kabullenmek zorunda kaldı. Üniversite hocaları, arkadaşları "başka bir yol bulsanız, böyle başarılı bir eğitim hayatını sonlandırmasanız, yazık olacak onca emeğe" şeklinde ikna yoluna gitseler de, Songül üniversiteden ayrılmak zorunda kalmıştı. Bir daha dönerim umuduyla da kaydını şimdilik dondurmuştu. Ama hadiseler umduğu gibi gelişecek miydi? Artık Songül bir köyde, Yiğit de diğer köyde hayatlarını sürdürmeye başlamışlardı. Bu zamana kadar ilişkilerini gizleyen bu gençler, üniversiteden arkadaşımdı bahanesiyle daha rahat görüşebiliyorlardı. Yiğit köye daha rahat ve sık gelip giderek Songül’ü ziyaret ediyordu. Hem kendisi teselli buluyor, hem de dertdaş sevdiceğine teselli vermeye çalışıyordu. İlişkilerin boyutu ilerlemiş, durum iki köyde de duyulmuştu. Aynı kaderi paylaşan âşıkların evlenmeleri ile ilgili yadırganacak bir şeyleri de kalmamıştı. Yıllarca vuslat arzusuyla yanıp kavrulan âşıklar, nihayet kavuşacaklardı. Zaten Songül’ün annesi de onun bir an önce evlenmesini, kendisi henüz hayatta iken bir yuva kurmasını istiyordu. Yiğit'in hatırnaz, saygılı tavırları da hoşuna gitmiş, kendince lüle saçlımı bu çocuk mutlu eder diye düşünmüştü. Ağabeyleri de bu duruma karşı çıkmayıp bilakis destekçi oldular. Yiğit de durumu ailesine açtı ve "Müsaadeniz ve rızanız da olursa, ben karşı köyden üniversiten de arkadaşım olan Yamaçlı Songül ile evlenmek istiyorum. Zaten az çok tanıma fırsatı buldunuz." dedi. Yiğit'in ailesi de Songül’den hoşlanmışlar; “Oğlan kardeşini kaybetti, zaten okulunu da bizim için bitiremedi, kahroldu. Hiç olmazsa sevdiği kişi ile evlenmesine rıza gösterelim, mutlu olsun da, aman başka tatsızlık çıkmasın. Bakarsın bir de köyü kenti terk eder, sonra uğraş dur. Kız da güzel, endamlı, terbiyeli, akıllı. Bu kız Yiğitimize göre.” düşüncesindeydiler. Gerekli hazırlıklar yapıldı, usulünce kız istendi ve düğün yapıldı. Songüllerin durumuna binaen, düğün Yiğit'in köyü Avşar'da yapıldı. Güzel bir düğün ile lise yıllarından beri devam eden arkadaşlık, ebedi bir birlikteliğe doğru yelken açıyordu. Tabii evlilikle beraber Songül’ün de Avşar'a taşınması gerekiyordu ve felçli annesine de bakmak zorundaydı. Her ne kadar, Fatma teyze köyünden ayrılmak istemese de fazla bir seçeneği de yoktu. Yiğitlerin köydeki evleri konak, iki katlı ve genişçe bir yerdi. Belki üç aileyi bile barındırırdı. Lâkin, Fatma teyze hısımının evine yerleşmeyi çok doğru bulmadığı için gitmek istemedi. Çözüm olarak her iki köye de yakın, hemen Söke’nin girişinde bir ev kiralayıp oraya taşındılar. Hem Yiğit'in ilçedeki ticarethaneye geliş gidişine kolaylık oldu. Hem de Songül'ün yıllardır fırsat buldukça görüştüğü Eczacı Duygu Hanıma yakınlaşmış oldular. Mutlu bir aile yuvaları oldu. Yıllardır çekilen sıkıntılar bitmişti sanki. Ancak genç yaşta olmalarına rağmen bunca yaşanılan sıkıntılar, insan üzerinde psikolojik ve fizyolojik etkiler bırakabiliyordu. Belki bu sebeplerden Songül, hamileliğin dokuzuncu haftasında bir düşük yaptı. Bu durum aileler üzerinde büyük bir üzüntüye sebep oldu. Sıkıntıyı iki yıl içinde ancak atlatabildiler. Hayatlarında mutlaka bir olumsuzluk oluyor, zaman zaman da ümitsizliğe kapıldıkları oluyordu. Ama hayat da inişleriyle, çıkışlarıyla devam edip gidiyordu. Kadere boyun eğip, bu dünya düzeninin böyle olduğunu kabulleniyorlar, sabırla ve inançla geleceğe ümitle bakmayı istiyorlardı. Bu arada Songül de boş durmuyor, hem resim yapıyor, hem de eskiden ilgilendiği otlarla şifalı karışımlar yaparak, insanlara faydalı olmaya çalışıyordu. Eczacılık Fakültesinde geçirdiği iki yıl, ona ayrıca bir tecrübe ve birikim kazandırmıştı. Şimdi, yaptığı işi daha bir bilinçle yapıyor, hastaneye, eczaneye gidemeyen yakın köy insanlarına, şifa kapısı oluyordu. İçinden çıkamadığı bir durum olursa, hemen gök gözlüsüne soruyor, sık sık da Eczacı Duygu hanıma danışıyordu. Duygu Hanım zaman zaman "Benim mesleğimi elimden alacaksın kız." diye takılıyor "Aman dikkatli ol yavrum, sakın, bilmediğin şeyleri şifa olur diye insanlara verme!" diyerek de tembihliyordu. Zira, Duygu Hanım da biliyordu ki, o yıllarda kırsalda işler benzeri usullerle yürüyordu. Çünkü köylü ciddi hastalanmadan, işi olmadan sıklıkla şehre inmezdi. Küçük rahatsızlıklarını eski yöntemlerle tedavi etmeye çalışırlardı. Kadîm bölgenin, kadim bilgelikleri onlara bu şeyleri öğretmişti sanki. Belki de, kısmen eczacılık eğitimi almış Songül sayesinde işler daha kontrollü olur, insanlar yanlış uygulamalardan kurtulurlardı. O yönüyle de Songül’e ayrıca güvenirdi. Songül de o güveni boşa çıkarmıyor, hassaslardan hassas davranıyordu. Yakın çevresi, uzak çevresi üzerinde iyi bir güven tesis etmişti. Birkaç yıl sonra Songül tekrar hamile kaldı. 1997 yılı bir bahar günü, kendisi gibi güzel mi güzel, gözleri babası gibi lacivert, nur topu gibi bir kız evlat doğurdu. Çehresi geniş ve ay gibi parlıyordu. Görür görmez insana huzur veren bir çehresi vardı. Songül’ün ağzından bir anda, maşallah güI simalı yavrum sözü çıkıverdi. Bu ifade onu ziyarete gelen kayınpederinin hoşuna gitmişti. Taze dede, isim verme konusunda çok da geleneklere takılmadan, "Torunumuzun adını Gülsima koyalım." var mı itirazı olan? Herhalde yok galiba.” Orada hemencecik kulaklarına ezanı, salâyı okudu ve "Gülsima… Gülsima! diye seslendi, Allah adıyla yaşatsın, ömrünü hayırlı ve uzun etsin! İnşallah hayırlı bir evlat olur" dedi. Herkes çok mutluydu. Songül ve Yiğit'in omuzlarına tatlı bir sorumluluk daha yüklenmiş oldu. Yıllar yılları kovalıyor, hayat bir değirmen taşı gibi dönüyor, hem insanları hem de hadiseleri öğütüyor, kıvama getiriyordu. Songül kırklı yaşlara gelmiş, etrafına şifa dağıtan, Otacı Teyze adıyla anılır olmuştu. Çevresinde çok sevilir ve itibar görürdü. Resimle de irtibatını kesmedi. Eczacı Duygu Hanım’ın girişimiyle, haftada iki gün Halk Eğitim Merkezinde resim dersleri de veriyordu. Yiğit de bir zirai ilaçlama şirketinin bayiliğini almış ve işi büyütmüştü. Yıllar sonra yine huzurlu bir ortam yakalamışlar, onun tadını çıkarmak istiyorlardı. Ama içlerinde de hep bir endişe vardı. Zira, onca yaşanmışlıklar onları bayağı pişirmiş, zorluklar karşısında daha dayanaklı hale getirmişti. Bu arada Gülsima da yetişkin bir kız olmuş, üniversite sınavına hazırlanıyordu. Anne babasının karışımı, 1,70 cm boylarında endamlı bir kız olmuştu. O da anne ve babası gibi zeki ve idealistti. Onların yaşam hikayelerini dinlemiş, kah sevinmiş, kah üzülmüş, ama her ikisinin de eczacı olamayışı onda derin teessür uyandırmıştı. Hele annesinin, belki üniversiteye tekrar dönerim ümidiyle kaydını dondurması, ama yaşananların buna imkan vermemesi. Zaten bu durum Songül'ün içinde de bir uhde olmuştu. Resim bölümü demiş olmamış, eczacılığa yönelmiş o da yarım kalmıştı. Ama olsun, şimdi alaylı olarak, en azından insanlara şifa dağıtıyor, Halk Eğitim Merkezinde de resim dersleri veriyordu ya. Yiğitlerin maddi sorunu yoktu ama artık kendi başlarına da durumları iyi olmuş, bir de araba almışlardı. Hemen Songül'e de ehliyet aldılar. Belki de o civarda ehliyet alan ilk kadındı. Yıllarca köylere arabayla şifa dağıtmaya gittiler. Gülsima’yı küçüklükten beri yanında taşırdı. Ne olur ne olmaz diyerek, kimseye de bırakmazdı. Adeta gözünden bile sakınırdı. Genç kız olunca da durum çok değişmedi. Fırsat buldukça köylere beraberce gidiyorlardı. O da meraklıydı ve annesinden bir şeyler öğreniyordu. Evet, kim bilir, kadîm toprakların, kadîm gelenekleri böylece nesiller boyu birbirine devredip gidecekti. Kaderin acı cilvesi bir kez daha karşılarına çıkıyordu. Otacı Teyze Songül ve kızı Gülsima, yüksek dağ köylerinden birine şifa için gitmişler ve geri köylerine dönüyorlardı. Ege’nin dağlık ve virajı keskin yolları çoktu. Araçlar, hele büyük araçlar virajı dönerken tekerin birisi dışarıda kalır, herkesin yüreği ağzına gelirdi. İçleri darala darala bir an önce virajların bitmesini isterlerdi. Maalesef, korkulan şey oldu ve Songül’ün kullandığı araba da keskin virajı alamayarak uçuruma yuvarlandı. Üç dört takla atan arabanın camından dışarı fırlayan ve başını taşa çarpan Songül son dakikalarını yaşamaktaydı. Gözü etrafı tam göremese de, anne yüreğiyle kendi canının derdini bırakmış, kızını düşünüyordu. Gülsima'ya ne oldu acaba diye endişelenmişti. “Gülsima! Gülsima! Kızım hayatta mısın? Zor nefes alıp veriyor, adeta Azrail’le pazarlık halinde ölümle pençeleşiyordu. Sağ salim kızını bir daha görebilseydi keşke! Öldürmeyen Allah öldürmüyor işte. Gülsima kazadan hafif yaralarla kurtulmuş, şoku atlatarak annesinin yanı başına gelmişti. Onu o halde görünce, şoka girmişcesine ağlamaya başladı ve can hıraş "Yardım edin, yardım edin! Annem ölüyor, ne olur yardım edin! İmdat! Kimse yok mu? diye bağırıyordu. Annesinin yanı başına çöktü. "Anneciğim, anneciğim ne olur sana bir şey olmasın. Allah’ım! Ne olur anneme bir şey olmasın, onu bize bağışla” diye feryat figan ağlıyor ve dua ediyordu. Bir ara göz göze geldiler. Songül, sanki babasının son nefesini verirken kendisine baktığı gibi derin derin baktı ve geleceği müşahede ediyor gibi "Yavrum, Gülsimam" deyip, hafif bir tebessümle gözlerini yumdu. Yıllarca çile ve ıstırap içinde hep yarım kalan hayallerinin peşinde koşan Songül, arkada yine derin bir acı bırakarak, dünyadan göçüp gidiyordu. Ölüm haberi, hem kendi köylerinde hem de civar köylerde duyuldu. Herkesi derin bir hüzne ve göz yaşına boğdu. Büyük bir keder ve hüzünle cenaze namazı kılındı. Cenazesine çok kalabalık insanlar teşrif etmişler, hayırla yad ediyorlardı. Dualarla, ağıtlarla kendi köylerinin mezarlığına defnedildi. Artık o da zaman zaman gelip ziyaret edilecekler kervanına katılmıştı. Belki de eşi, kızı Gülsiması onun hatırasını yaşatmak isteyeceklerdi. Ölen ölür gider ama geride kalanlara da çok acılar, silinmez hatıralar bırakır giderler. Evet, Yiğit ve Gülsima da çok zor yıllar geçirdiler. Songül etrafında öyle silinmez izler bırakmıştı ki, unutmak imkânsızdı. Fatma teyze, ağabeyleri, eşinin yakınları büyük hüzün ve keder içinde ama bir o kadar da dayanışma içinde olayı göğüslemeye çalıştılar. Songül artık yaşamıyordu ama ya idealleri? Yıllar su gibi akıp, geçip gidiyordu. Annesinin ideallerini gerçekleştirmek istercesine deli gibi ders çalışan Gülsima, üniversite sınavına girmiş ve sınavı kazanmıştı. O da annesi gibi heyecanla sınav sonuç belgesinin gelmesini bekliyordu. Babası da merak içindeydi. Evet, yine postacı müjdeli haberle geliyor, herkesin beklediği ideallerin zarfını Gülsimaya uzatıyordu. Gülsima heyecanla zarfı açtı ve sonuca baktı. Sevinç ve hüzün gözyaşları, inceden inceden gül yanaklarından süzülüyordu. Acı bir tebessümle babasının gözlerine bakıyordu. “Ne oldu kızım, nereyi kazanmışsın?” Gülsima, artık dayanamadı ve hıçkırıklara boğuldu ve cevap veremedi. Adeta dermanı kesilmiş kollarıyla, sonuç belgesini babasına doğru uzattı.</p>
<p>Sınav sonuç belgesinde; hem Songül’ün hem de Yiğit'in idealleri olan Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesini kazandınız yazıyordu. Bir ideal belki de biricik kızları Gülsima tarafından hayat bulacaktı. Ve 2021 senesi geldiğinde Gülsima fakülteyi başarıyla bitirmiş, uzatmalı bir hayali gerçekleştiriyordu. Babası hem üzgün ama bir o kadar da gururluydu. Gülsima adına hemen bir eczane açtı ve adını da beraberce koydular.</p>
<p> <strong>Songül’ün Şifa Eczanesi…</strong></p>
<p>Mesut Çalışkan </p>
<p>08.03.2022</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SARIKAMIŞ &amp; ŞİİR</title>
<link>https://fikirizleri.com/sarikamis-siir</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sarikamis-siir</guid>
<description><![CDATA[ Sarıkamış Şehitlerine İthafen ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202501/image_870x580_679a1bea30994.jpg" length="60878" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 03 Feb 2025 12:58:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords>Şiir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>*SARIKAMIŞ*</p>
<p>Sarıkamış'ta zemherî soğuğu sarmıştı her yeri,</p>
<p>Giyecek yok, tir tir titriyor ordunun her eri,</p>
<p>Koşuşturuyorlar çaresiz bir ileri, bir geri,</p>
<p>Açlıktan kalmamıştı, Mehmetçiğin hiç feri,</p>
<p></p>
<p>Dağlar yaman, kar yaman, her yer sis duman,</p>
<p>Bekliyordu tepenin ardında amansız bir düşman,</p>
<p>Haddini bildirecekti Mehmetçik, el mi yaman, bey mi yaman,</p>
<p>Lâkin kaçış yoktu ölümden, kader ağını ördüğü zaman,</p>
<p></p>
<p>Sırta giyecek palto yok, ne de ayağa bir çarık,</p>
<p>Ayazdan kavruluyordu eller, parmaklar yarık yarık, </p>
<p>Kiminin başında Enverîye serpuşu, kiminde ise sarık,</p>
<p>Bir türlü gelmiyordu takviye ordusu, bütün ümitler kırık,</p>
<p></p>
<p>Revân oldular, düştüler yola.. müdafa-i vatan aşkına,</p>
<p>Düşmana baskın verip, çevirecekler idi şaşkına,</p>
<p>Yürüyordu habersizce kuzular şehadete ayaklar yalın..başta kına,</p>
<p>Bekliyor kutluları Cebel-i Ekber, Allah-Muhammed aşkına,</p>
<p></p>
<p>Karlı dağlarda düşmana aman vermeden öldüler,</p>
<p>Kanlı yaraları bezlere saramadan öldüler,</p>
<p>Çıkıp da gazâ yerine, varamadan öldüler,</p>
<p>Kimi sakat, kimi de gâzi döndüler,</p>
<p></p>
<p>Sarıkamışta şehitler urbasıyla öldüler, </p>
<p>Zemherîde Mehmed'i </p>
<p>Sîne-i Millet'e gömdüler,</p>
<p>***</p>
<p>*〽️esut_Ça*</p>
<p>Allah cenneti ile şereflendirsin</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hatıralar</title>
<link>https://fikirizleri.com/hatiralar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/hatiralar</guid>
<description><![CDATA[ Bir tren yolculuğunda başlamıştı yolculuğumuz ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202501/image_870x580_679a9cc0a9c5b.jpg" length="101822" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 30 Jan 2025 00:26:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords>Şiir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>                  <strong> *** Hatıralar ***</strong></p>
<p>Bir akşam vakti trende başlamıştı yolculuğumuz,</p>
<p>İçince kahveyi, ancak çıkmıştı yorgunluğumuz,</p>
<p>Ne de olsa kırk yıl hatırı vardı, acı bir kahvenin,</p>
<p>Kırk yıllık hatıralarda buluştu, çocukluğumuz,</p>
<p></p>
<p>Geçmiş, hep güler yüzüyle karşılamıştı bizleri,</p>
<p>Sanki bayram havası var, silinmemişti izleri,</p>
<p>Arkadaşlık, dostluk, samimiyet… </p>
<p>her şey candan,</p>
<p>Her köşe başına uğradıkça, yaşartmıştı gözleri,</p>
<p></p>
<p>İp atlayan, seksek oynayan, toza bulanan çocuklar,</p>
<p>Koşarken düşenleri, annesi ufaktan şefkatle pataklar,</p>
<p>Bir köşede uçan balon, pembe pamuk şekeri,</p>
<p>Bir tepede, uçurmak için fırlatılan, kağıttan uçaklar,</p>
<p></p>
<p>Sıcacık halleriyle, elleri öpülesi nineler, dedeler,</p>
<p>Köşe fırından, koku saçıyor yumurtalı pideler,</p>
<p>Bağırıyor çerçi, leblebi, üzüm, keçiboynuzu geldi!..</p>
<p>Koşturuyor çocuklar heyecanla, bayram etsin mideler,</p>
<p></p>
<p>Ne de güzeldi ramazanlar, mis kokulu sahurlar,</p>
<p>Top patlamasını beklerken o gelmeyen iftarlar,</p>
<p>Seslenirken anneler, top patladı haydi gelin çocuklar!</p>
<p>Kuzine sobalarda pişen yemeklerle kurulurdu sofralar,</p>
<p></p>
<p>Hey gidi çocukluk yılları, ne de çabuk geçtiniz,</p>
<p>Dostluk bahçesine, koca bir çınar diktiniz,</p>
<p>Silinmez hatıralar, yıkılmaz kadîm dostluklar, </p>
<p>Evet, ey tatlı çocukluk yılları, hatıraları seçtiniz,</p>
<p></p>
<p>Bir akşam vakti trende başlamıştı yolculuğumuz, </p>
<p>Kırk yıllık hatıralarda buluştu çocukluğumuz,</p>
<p>                  <strong> 〽️esut Çalışkan</strong> </p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sarıkamış Şehitlerine İthafen</title>
<link>https://fikirizleri.com/sarikamis-sehitlerine-ithafen</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sarikamis-sehitlerine-ithafen</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202501/image_870x580_679a1bea30994.jpg" length="60878" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 29 Jan 2025 21:30:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords>Şiir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>                <strong>  *SARIKAMIŞ*</strong></p>
<p>Sarıkamış'ta zemherî soğuğu sarmıştı her yeri,</p>
<p>Giyecek yok, tir tir titriyor ordunun her eri,</p>
<p>Koşuşturuyorlar çaresiz bir ileri, bir geri,</p>
<p>Açlıktan kalmamıştı, Mehmetçiğin hiç feri,</p>
<p></p>
<p>Dağlar yaman, kar yaman, her yer sis duman,</p>
<p>Bekliyordu tepenin ardında amansız bir düşman,</p>
<p>Haddini bildirecekti Mehmetçik, el mi yaman, bey mi yaman,</p>
<p>Lâkin kaçış yoktu ölümden, kader ağını ördüğü zaman,</p>
<p></p>
<p>Sırta giyecek palto yok, ne de ayağa bir çarık,</p>
<p>Ayazdan kavruluyordu eller, parmaklar yarık yarık, </p>
<p>Kiminin başında Enverîye serpuşu, kiminde ise sarık,</p>
<p>Bir türlü gelmiyordu takviye ordusu, bütün ümitler kırık,</p>
<p></p>
<p>Revân oldular, düştüler yola.. müdafa-i vatan aşkına,</p>
<p>Düşmana baskın verip, çevirecekler idi şaşkına,</p>
<p>Yürüyordu habersizce kuzular şehadete ayaklar yalın..başta kına,</p>
<p>Bekliyor kutluları Cebel-i Ekber, Allah-Muhammed aşkına,</p>
<p></p>
<p>Karlı dağlarda düşmana aman vermeden öldüler,</p>
<p>Kanlı yaraları bezlere saramadan öldüler,</p>
<p>Çıkıp da gazâ yerine, varamadan öldüler,</p>
<p>Kimi sakat, kimi de gâzi döndüler,</p>
<p></p>
<p><strong>Sarıkamışta şehitler urbasıyla öldüler, </strong></p>
<p><strong>Zemherîde Mehmed'i </strong></p>
<p><strong>Sîne-i Millet'e gömdüler,</strong></p>
<p>***</p>
<p>            <strong>  *〽️esut_Ça*</strong></p>
<p>Allah cenneti ile şereflendirsin</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sarıkamış Şehitlerine İthaf</title>
<link>https://fikirizleri.com/sarikamis-sehitlerine-ithaf</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sarikamis-sehitlerine-ithaf</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com" length="4096" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 29 Jan 2025 18:44:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Mesut Çalışkan</dc:creator>
<media:keywords>Şiir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>                        *SARIKAMIŞ*</strong></p>
<p>Sarıkamış'ta zemherî soğuğu sarmıştı her yeri,</p>
<p>Giyecek yok, tir tir titriyor ordunun her eri,</p>
<p>Koşuşturuyorlar çaresiz bir ileri, bir geri,</p>
<p>Açlıktan kalmamıştı, Mehmetçiğin hiç feri,</p>
<p></p>
<p>Dağlar yaman, kar yaman, her yer sis duman,</p>
<p>Bekliyordu tepenin ardında amansız bir düşman,</p>
<p>Haddini bildirecekti Mehmetçik, el mi yaman, bey mi yaman,</p>
<p>Lâkin kaçış yoktu ölümden, kader ağını ördüğü zaman,</p>
<p></p>
<p>Sırta giyecek palto yok, ne de ayağa bir çarık,</p>
<p>Ayazdan kavruluyordu eller, parmaklar yarık yarık, </p>
<p>Kiminin başında Enverîye serpuşu, kiminde ise sarık,</p>
<p>Bir türlü gelmiyordu takviye ordusu, bütün ümitler kırık,</p>
<p></p>
<p>Revân oldular, düştüler yola.. müdafa-i vatan aşkına,</p>
<p>Düşmana baskın verip, çevirecekler idi şaşkına,</p>
<p>Yürüyordu habersizce kuzular şehadete ayaklar yalın..başta kına,</p>
<p>Bekliyor kutluları Cebel-i Ekber, Allah-Muhammed aşkına,</p>
<p></p>
<p>Karlı dağlarda düşmana aman vermeden öldüler,</p>
<p>Kanlı yaraları bezlere saramadan öldüler,</p>
<p>Çıkıp da gazâ yerine, varamadan öldüler,</p>
<p>Kimi sakat, kimi de gâzi döndüler,</p>
<p></p>
<p>Sarıkamışta şehitler urbasıyla öldüler, </p>
<p>Zemherîde Mehmed'i </p>
<p>Sîne-i Millet'e gömdüler,</p>
<p>***</p>
<p>*〽️esut_Ça*</p>
<p>Allah cenneti ile şereflendirsin</p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>