<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Merve BİLGE</title>
<link>https://fikirizleri.com/rss/author/merve-bilge</link>
<description>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Merve BİLGE</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Bu web sitesinin telif hakları © Fikir İzleri &amp;apos;ne (veya belirtilen kişiler hak sahibi olanlara) aittir ve ilgili mülkiyet, telif hakkı, ticari marka, kültür sanat, patent veya diğer kanunlar kapsamında korunmaktadır. © 2025 Fikir İzleri — Tüm hakları saklıdır. | Her Kalem Bir Söz, Her Fikir Bir İz Bırakır</dc:rights>

<item>
<title>Fahim Bey ve Biz (Abdülhak Şinasi Hisar )</title>
<link>https://fikirizleri.com/fahim-bey-ve-biz-abdulhak-sinasi-hisar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/fahim-bey-ve-biz-abdulhak-sinasi-hisar</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202509/image_870x580_68bf4736b97ac.webp" length="28568" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 09 Sep 2025 00:14:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Merve BİLGE</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Birinci tekil şahıs ağzından anlatılan olaylar kahramanın bir tanıdığının başından geçenler ve <br>kahramanın onunla bizzat yaşadığı anılardan teşekkül etmektedir.Roman anlatıcının Fahim Bey'in <br>ölüm haberini gazetede görmesi ile başlar.( "Bir gün gazetede "Hazin bir vefat" başlığı altında kısa <br>bir fıkra çıktı. "Bursa eşrafından, eski malahatgürazlarımızdan, Tütün İnhisarı İdaresi Mütercimi <br>Ahmet Fahim Bey ecel-i mev'udiyle vefat etmiştir. Merhum her cihetle faziletli, hür fikirli, geniş<br>bilgili, çok nezaketli, şahsına hörmet telkin ettirmiş ve dostları tarafından çok sevilmiş bir zattı. <br>Vefatı zayiattandır. Mevla rahmet eyleye!"<br>İşte öünün cesedi üstüne atılan birkaç kürek toprak gibi, hatırası üzerine kapanan birkaç <br>satır yazı! O ölüyü bilmeyenlerden b fıkrayı okuyanlar sanki ne duyarlar?Bir taalihin ademe <br>göçmesinden onunla alakası olmayan ne anlar.")<br>Ardından kahramanın Fahim Bey'le olan ilk karşılaşmaları anlatılıır.("İşte böyle bir akşam babamın <br>yanına çıkınca orta yapılı, orta yaşlı, teni kehrüba gibi sarımtırak, dudaklarının üstünü kaplayan <br>muntazam kesilmiş sert ve koyu siyah bıyıklarıyla, başı bir kuş kafasını andıran ve insana pek ciddi <br>olmak hissini veren birisin,n onun ısrarlarına rağmen oturmayarak gitmeye hazırlandığını gördüm. <br>Babam, nasıl olup da daha evvel görüşmediğimize şaşırarak bizi birbirimize tanıştırdı. "Nasıl olur <br>da oğlum en iyi arkadaşımım hala tanımaz, ya nasıl olur da en iyi dostum oğlumu hala bilmez?" <br>diyordu")<br>Devamında Fahim Bey'in hayatıyla ilgili şu tanımı yapar (" O zamanlarda iki felsefeleri varmış. Biri, <br>memnun ve mesut, "optimizm"; diğeri müşteki ve bedbaht "pesimizm" ki, bir gece içinde birkaçar <br>saatlik fasılaile, lodos ve poyraz gibi estikleri olurmuş" ) Gerçekten de kitabın bir bölümünde bu <br>görüşün hayatının küçük anlarına olduğu kadar da geneline yayılmış olduğunu ve Fahim Bey'in <br>başlarda optimist bir hayat yaşadığını görürüz.<br>Bu tanışmanın ardından kahramanın devamlı babasından dinlediği hayat hikayesi bize <br>nakledilir ve devamında beraber olan anıları anlatılır. Fahim Bey okuduğumuz kadarıyla çok ince <br>fikirli, çok bilgili bir adamdır. Okuldan sonra kiraladığı konakta babasının kendinden hoşnut olması için <br>senelerce yaşamış, bir yandan da geçim için iş kovalamıştır. Bir ara yakaladığı sefirlik fırsatını da yine <br>kendine yakışır bir hikayeyle taçlandırır ve kendisini tanıyan herkesin diline düşecek o sayısız <br>kıyafetleri diktirir.<br>Zaman geçer Fahim Bey Saffet Hanım ile evlenir. Adından iş projelerine olan tutkusu <br>başlar.Bunlar için harcadığı çaba ve gösterdiği ciddiyet Fahim Bey'in arkasından deli olduğu <br>söylentilerini yayacaktır. Gönülden inandığı bu işlere yatırımcı bulma ümidiyle kapı kapı gezmiş, iş <br>hanında kendine bir ofis açmış, hatta işleri bilfiil devam ediyormuşçasına hesap kitap dahi yapmıştır. <br>Yazar onun bu hallerini <br>("Fahim Bey halden ziyade istikbalde yaşayan bir adamdı.<br>...<br>Fahim Bey, cidden, kendine mahsus bir hayal aleminde yaşayanbir manyak, bir "mythomane" <br>olmuş değil miydi? o bir ömürdür tahakkuk etmeyen bu işten hala aynı emniyetle bahsetmeye nasıl <br>kuvvet buluyordu?") şeklinde izah etmiştir.<br>Fahim Bey her zaman için büyümeyen bir çocuk gibi çokça umutla yaşamaktadır.Entelektüel <br>yanı kuvvetli ve okumayı pek seven Fahim Bey'in kendisine zıt olan eşi ve onun kendine olan innacını <br>taze tutmak için diraladığını düşündüğümüz iş yerinde başka bir şeyi yoktur. Yazar kendisini iş <br>hanında ziyaret ettiğinde onu uykuda bulur, bana kalırsa Fahim Bey hayatı boyunca uykudadır. <br>Gördüğü pek çok rüyadan bir tanesi tüm çevresi ve kendisine umut olur. Zamanla rüya unutulur fakat <br>onun ısrarı bitmez. Ömrünün son zamanlarında ise ikinci felsefenin hüküm sürdüğü görülür. <br>"Görülüyor ki artık onda pesimizm hakimdir!" diyerek bize bu dönemin başlangıcı haber verilir. Artık <br>ümitleri solmuş ve dostlarının çoğunu yitirmiş yaşlı bir adamdır. Yazar onun ölümü üzerinde durmaz <br>ve genel ölüm kanaatlerinin ardından Fahimn Bey'e hitap ve suallerde bulunur.<br>Ne gazete elden düşmüş, ne cenaze defnedilmiş, hatta belki de kahamanımız ilanı okuduğu <br>koltuktan dahi kalkmamıştır ki Fahim Bey'in hayatı, zihinde varlığının ve ölümünün anlarının <br>muhakemesi edilmiş, bitmiştir. Eğer olsaydı olay örgüsü için anın içinde yarım asır derdim, fakat olay <br>bir çember şeklinde örülmüştür.Şimdi başlar, geçmişe döner ve kronolojik bir anı takibinin ardından <br>bugüne döner.Bu çizilen çemberde ömrün saatini, düşünce aleminden süzülen anılarla birleştirip pek <br>çok yerini çizdiğim bu kitap başlı başına bir zaman imgesi olarak görüyorum. Yazar sanki her bir <br>niteliği, karakteri ve mısrasıyla hayatın geçiciliği, ömrün biticiliğiyle bizleri yüzleştiriyor. Saffet <br>Hanım'ın misafirliğe giderken kurduğu saati gibi süremiz dolunca kalkıyoruz hayat masasından ve bir <br>dostun kalkışına duyulan elemle çeviriyoruz sayfaları. Serüvenine şahit olduğumuz Fahim Bey'e <br>rahmet diliyoruz kitabı kapatırken.</p>
<p></p>
<p>Merve Bilge SERTKAYALI</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yakup Kadri, Sodom ve Gomore, Milli Edebiyat</title>
<link>https://fikirizleri.com/yakup-kadri-sodom-ve-gomore-milli-edebiyat</link>
<guid>https://fikirizleri.com/yakup-kadri-sodom-ve-gomore-milli-edebiyat</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202509/image_870x580_68bc57b342e37.webp" length="23838" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 06 Sep 2025 18:48:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Merve BİLGE</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yazar, gazeteci ve siyaset adamı Yakup Kadri milli edebiyatın en önemli isimlerinden <br>biridir. Milli mücadeleyi canı gönülden desteklemiş, bunu İkdam Gazetesi'ndeki yazılarında <br>heyecanla dile getirmiştir.Yahya Kemal ile birlikte nevyunanilik akımını başlatmıştır. <br>TDK'nin kurucu üyelerinden olup dilin sade ve anlaşılır olması için eserlerini gözden geçirip <br>gerekli gördüğü kelimeleri değiştirmiştir.Her ne kadar ferdi olarak etkilendiği filozoflar <br>karamsar olsa da milliyetçilikte iyimser ve geleceğe güven doludur. Millete dönerek içsel <br>yalnızlığından kurtulmaya çalışmıştır. Öndere olan inancı ve onun çevresindekilere saygı, <br>milli değerleri yeniden keşif, Batı'dan özellikle Fransa'dan soğuma, Anadolu topraklarında <br>mana bulma onun itemlerindendir. Eserlerindeki kahramanları bir takım özellikleri ile bir <br>hayvana benzettiği bölümlerdeki başarılı tasvirleri dikkat çekicidir. Yazarın kültürel <br>birikimini romanlarında yaptığı diğer pek çok alandaki eserlere göndermelerden rahatlıkla <br>anlaşılabilmektedir. Bunun yanı sıra yaptığı atıflar karşılık bulması bakımından <br>okuyucusunun da kültürel olarak ne kadar donanımlı olduğu hakkında bir ip ucu niteliği taşır. <br>Mustafa Baydar'ın edebiyatın işlevi hakkındaki sorusunu " Türk edebiyatı kendine <br>göre bir yol izliyor, nehir gibi akıyor. Nehir kanalize edilir de bu gibi cereyanlar kanalize <br>edilemez. Öyle olsa devlet adamlığı gayet kolay olurdu.Devlet adamı yalnız seyircidir, o her <br>şeyi olduktan sonra anlar. Tarihin olayları yerin altından akıp gidiyor.Kim derdi ki,bir gün <br>gelip 1967-1968'de bütün dünyayı saran gençlik hareketleri olacak? Kim bize haber <br>verebilirdi? Profesörler mi anladı, hayır. Hiç kimse anlamadı.Bütün tarihi olaylar <br>insanların ve devlet adamlarının iradeleri dışında bir seyir takip edeler. Doğal olayları <br>önceden anlamak bir dereceye kadar kabildir. Mesela yarın yağmur yağacak mı, <br>yağmayacak mı? Ama yarın ihtilal olacak mı, olmayacak mı? Ben anlamam. <br>Edebiyatımızın şimdilik izlediği akım, sosyal meseleleri ön plana alması, bu konuları <br>işlemesidir. Edebiyatımız halka doğru gidiyor. Ama bu,nereye kadar devam eder, onu <br>kestirmek epeyce zordur. Dediğim gibi olaylar, bizim dışımızda cereyan ediyor. Yoksa başta <br>bulunan büyük adamlar, ne olacağını bilseler,birçok büyük yıkımın önünü alırlardı" <br>şeklinde cevaplamıştır. Eserlerinde hem ayakları yere sağlam basan bir gerçekçilik hem de <br>yarınlara kalacak milli, beşeri ve evrensel değerleri bir araya getirmeye çalışır. Onun <br>romanları tez ve dönemi yansıtmakla " nehir roman"dır. Sodom ve gomore de işte tam böyle <br>bir dönem romanıdır. Ateşkesin ardından işgal altında olan İstanbul'un resmini çizer. Ahlaki <br>değerlerin yok oluşu, ihanet ve işbirliği içinde olanların halleri ve yozlaşmanın sonuçlarını <br>yansıtmıştır. Romanın ana kahramanlarından Necdet, milli mücadeleyi İstanbul'dan takip <br>etmek zorunda kalmış olup buna bir hayli üzülen, Leyla adlı diğer kahramanımıza olan <br>aşkının tutsağı olmuştur. İstanbul'u kendisine benzetir, her ikisi de ait olmadıkları bir davanın<br>ve kendisine uygun olmayan aşklarda bin bir günaha şahit olmuş, bu aşkın uğruna kimlik <br>kaybı yaşamışlardır. Roman üç kişinin ağzından anlatılır. Mükemmel bir sembolik anlatım <br>vardır. Kurgu o kadar gerçek ve akıcıdır ki durup bakmadan fark edilmeyebilir. Fakat <br>kahramanların konuşma sırası dahi İstanbul'un halinin izahıdır. Romanın genelinde İstanbul, <br>karakterleri için kişisel bir gerilim ve sınanma yeridir. Her biri ait olduğu davayı arar. Roman <br>işgali temsil eden Capitain ile başlar. Leyla'nın ağzından devam eder ve Necdet ile son bulur. <br>Milliyetlerine bağlı ve karakter olarak zıt olan bu iki adamın aynı kadın ve aşk ile sınanıp <br>ardından benliklerine dönüşleri anlatılır. Leyla bu iki adamın arasında kalarak bir İstanbul <br>temsilidir. Nasıl ki İstanbul İngiliz işgalinde kendini değerlerini bir bir yitirmiş ise Leyla da <br>öyle kendini kaybetmiştir. Sonunda her ne kadar kendini özüne döndürmek istese de artık eski <br>Leyla değildir. Bu tahribat ilelebet İstanbul'da bir leke olarak kalacaktır. Roman boyunca <br>Necdet'in iç dünyası ile uyumlu tasvir edilen İstanbul, Necdet'in benliğidir. Her bir mekan ve <br>kişi bu temsil için kurgulanmış gibidir. Adını lanetlenen iki şehirden alır. İstanbul da tıpkı bu <br>iki şehir gibi ahlaki değerlerini yitirmektedir. İngilizlerin getirdiği eşcinselliğe değinen yazar, <br>günahı ateş temizler vurgusu yapar onların üzerine gökten düşen ateş ise milli mücadeledir. <br>Yine şahıslar üzerinde ülkenin sosyal ve siyasal durumuna değinmeyi ihmal etmez. Necdet <br>gerek arkadaşları gerekse gazeteler vasıtası ile milli mücadeleyi yakından takip etmektedir.<br>Necdet'in Anadolu ile yüzleşmesinin ardından İstanbul'un yalanlarla daldırıldığı o derin <br>uykudan acı acı bahsetmesi Yakup Kadri'nin bizlere bir mektubu gibi açık ve içtendir. <br>Romanın bizce en önemli bölümü olup kitabın bütünleyicisi, özetidir. Gün doğmaktadır, milli <br>mücadele dağların arkasındaki kızıllık ile gelen o büyük yangındır. Bu sözde medeniyetin o <br>yangında yok olduğunu görmek Necdet'in en büyük arzusudur. Başlı başına milli mücadele <br>romanıdır. <br>Eserleri ve destekleri sebebiyle "Milli Mücadele Romancısı" olarak anılmaya başlanmıştır. <br>Köylü-Aydın ilişkisini ilk kez bilinçli şekilde gündeme taşıyan isim olmuştur.Reşat Nuri <br>Güntekin Yaban romanı için "Her Türk'ün ezberlemesi gereken bir kitap" diyerek bahseder<br>.Tam anlamı ile aydın-köylü karşıtlığını anlatır. Türk aydını halk ile ayrışır ve o kadar <br>yalnızdır ki Ahmet Celal bu yalnızlığı " Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi<br>arasında, aynı derin uçurum var mıdır, bilmiyorum! Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir <br>Anadolu köylüsü arasındaki fark , bir Londralı İngiliz ile bir Pençaplı Hintli arasındaki <br>farktan daha büyüktür.Bunu yazarken, elim titriyor." sözleriyle izah etmiştir. Yaban, <br>Türkiye'nin ilk toplumcu romanlarından biri olarak kabul edilir ve dönemsel toplumsal <br>sorunlara duyarlı bir yaklaşım sergiler.Yazar, eserinde modernleşme sürecindeki çatışmaları, <br>geleneksel değerlerin bölümlerini ve yeni düzenin yarattığı karmaşıklığı işler. Yakup Kadri, <br>karakterlerini derinlikli bir şekilde çizerken, içindeki içsel çatışmaları ve çevreleriyle olan <br>bitenleri inceler. Baş karakterin, geleneksel yaşam tarzı ile modern dünya arasında sıkışıp <br>kaldığı bir yerde bulunması, eserin temel çatışmasını oluşturur.Aynı zamanda eserin içinde <br>barındırdığı derin semboller ve metaforlar, okuyucuya çeşitli katmanlarda anlamlar sunar.Bazı <br>eleştirmenler, romanın belirli yerlerinde aşırı romantizm veya alegorik anlatımın <br>karmaşıklığının okuyucuyu zorlayabileceğini savunmuşlardır. Ayrıca, zaman içinde toplumsal <br>ve kültürel değişimlere paralel olarak eserin anlamının bazı okuyucular için yitmiş olabileceği <br>bir nokta da mevcuttur.</p>
<p>Merve Bilge SERTKAYALI</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Önce Söz Vardı</title>
<link>https://fikirizleri.com/once-soez-vardi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/once-soez-vardi</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202509/image_870x580_68bc564d40189.webp" length="18328" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 06 Sep 2025 18:42:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>Merve BİLGE</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İncil'den bir ayet. Peki ya bizim için ne anlatıyor gelin ona bakalım. Anlaşılacağı üzere önce <br>kelam vardı demek varlıktan önce sesin ve anlamın olduğunu bunun üzerine hayatın teşekkül <br>ettiği anlamına geliyor. En azından bir takım dilciler ve ben bu kanıdayız. Ayetin farklı anlamları <br>hakkında farklı görüşler var elbette ki. Fakat konumuz bu değil. Bilindiği gibi dinimiz İslam'ın<br>kitabı ve kutsal kitapların sonuncusu olan Kuran-ı Kerim'in de il ayeti "Oku"dur. Yine rabbimiz <br>biliriz ki peygamberleri ile söze ihtiyaç olmadan konuşmuştur. Tüm bunlar konuşmanın <br>kökenini bulmada dini perspektifin geçerli anektodlarıdır. Dil bilimi de bir bilim dalı olmakla <br>dinsel gerekçelere ne kadar ihtiyaç duyar bilemem fakat bunları göz ardı edemeyen uzmanlar da <br>olmuştur. Buradan giriş yapmamın temel nedeni ise ayetin bende uyandırdığı o güçlü yazma <br>isteği. Bu konuyu uzun zamandır (derste işlediğimizden beri yani yaklaşık bir yıldır) ele almak <br>istiyordum. Dillerin, konuşmanın ortaya çıkışı hakkında çok benzersiz fikirler var. Kimi bilim <br>adamı bunun evrim esnasında oluştuğunu ve bir anda beynin dil ile ilgili bölümünün aktif hale <br>gelerek geliştiğini savunurken, kimisi de zaman içinde insanların korunma vb sebepleri ile <br>kalabalık yaşamaya başladığından beri iletişim ihtiyacına girdiğini ve sesler, kelimeler derken <br>bugün elde edilen farklı diller ve o yazılan uzun komplike cümlelere gelindiğini savunuyor. İşin<br>Hz. Adem'in cennette Allah tarafından eğitildiği ve konuşma yeteneği bahşedilerek tüm <br>kelimeler ve dillerin ona öğretildiği tezini savunanlar tarafı da var. Bence insanı insan yapan şey <br>düşüncedir. Elbette ki düzenli tekrar eden davranışlar karşısında hayvanlar ne yapması <br>gerektiğini ezberleyebilir ya da içgüdüsel olarak bir takım işeri halledebilirler ama hangi <br>hayvanın medeniyet kurma, hayatın ve ölümün farkına varma, gelecek nesillere bir şey bırakma <br>ya da icat yapma gibi bir kaygısı olabilir ki. Kafamı b noktada kurcalayan şey bir şekilde <br>kelimeleri bulduk ve onları kabul edip ezberleyerek hafızamızın en büyük kısmını buna <br>harcayarak çeşitli diller öğendik ilâ-ahir fakat kelimeler öncesi nasıl düşünüyorduk? Şunu <br>demek istiyorum diyelim ki atalarımız çok çok çok eskiden bir av planladılar. Bunu <br>arkadaşlarına anlatmak istediler. Mimik ve çizim kullanmaya başladılar. Buna günümüzde beden <br>dili ve görsel dil olarak adlandırarak dil olarak kabul ettik. Şu kesin ki dil olmadan iletişim yoktu. <br>Peki kendi kendine bunu tasarlarken ne yapıyordu? İmgeleme olduğunu söyleyebiliriz sanırım. <br>Önce o varlığı sonra onu nasıl tuzağa düşürdüğünü ve ardında öldürdüklerini kurguladı. Sorun <br>çözülmüş gibi dursa da burada bir deney konusu var. Su demeden, suyu anımsatan ya da ondan <br>olan herhangi bir şeyi içinizden geçirmeksizin suyu imgeleyebiliyor musunuz? Benim beynim <br>gördüğüm kadarıyla tamamen sözel işliyor. Yapacağım şeyleri görmekten ziyade genel olarak <br>hikaye okur gibi içimden geçiriyorum. Bu noktada söz olmadan önce düşüncenin varlığı <br>(komplikeve içgüdüsel olmayan bir düşünceden bahsediyorum) mümkün görünmüyor. Yani <br>"hareket, bobin, bakır, iletkenlik, artı-eksi kutuplar" gibi kelimeleri bilmeden elektrik üretimi <br>mümkün olur muydu? Eğer böyleyse en büyük icadımız dil değilse nedir? Soruyorum ve <br>sorguladım. Bunun gibi bir konuşmayı birkaç kişiye daha yaptım. Düşüncelerini neyle <br>şekillendirdiğini ve iç sesini ne kadar kullandığını sordum. Farklı cevaplar aldım.Hala sadece <br>imgeleme kullandığını söyleyenler de oldu. Bilemiyorum ama bu bana her şeye rağmen imkansız <br>geliyor. Peki siz iç sesinizi ne kadar kullanıyorsunuz? Bunun kitap okuma ya da zeka gelişmişliği <br>ile bir ilgisi var mı? Bilinçaltı düzenleme vb anlatılarda devamlı imgeleme kullanılmasının <br>tavsiye edilmesi ile ilkel günlerimizin ilgisi var mı? Gerçekten düşünceyi nasıl tanımlamalı ve <br>önce hangisi vardı? Sanırım bunlar şu anki bilgi birikimim ile cevaplayabileceğim sorula değil. <br>Bir gün bu yazıyı alıntılayarak güncellemede bulunmak için çalışacağım. Sizi de bu konu <br>hakkında düşünmeye davet ediyorum.</p>
<p>Merve Bilge SERTKAYALI</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Reşat Nuri GÜNTEKİN ve Çalıkuşu</title>
<link>https://fikirizleri.com/resat-nuri-guntekin-ve-calikusu</link>
<guid>https://fikirizleri.com/resat-nuri-guntekin-ve-calikusu</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202509/image_870x580_68b9e2026dfd9.webp" length="138842" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 04 Sep 2025 22:05:16 +0300</pubDate>
<dc:creator>Merve BİLGE</dc:creator>
<media:keywords>Reşat Nuri GÜNTEKİN, Çalıkuşu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><br>Edebiyatımızın en önemli yazarlarından olup, dönemin şartlarını, yaşayış biçimini ve hatta <br>istenen idealleri bize, yormadan aynı zamanda bayağılaşmayan yumuşacık dili ile anlatmıştır.<br>Askeri doktor olan babası Nuri Bey'in vazifesi gereği Anadolu'nun acılarına tanık olan <br>yazarımızın çocukluğu, babasının büyük kitaplıkları arasında geçmiş, kendisi d öğretmenlik <br>vazifesine gönül vermiştir. Milli Eğitim Bakanlığı'nda müfettiş olarak görev yaptığı yıllarda <br>gezdiği Anadolu köylerini eserlerinde bize adeta resmetmiştir. Gezileri hakkında "Ben çok <br>gezerim.Bunlar diplomat gezileri gibi planlı, programlı şeyler değildir;daima kendi <br>sınırlarımız içerisindedir; yelken gemileri gibi esecek rüzgara göre rota değiştirir. Bazı <br>saatlerce tenha bir istasyonda tren, yahut güneşle beraber uyumuş bir kasabanın otelinde <br>uyku beklerim. Fazla bir yağmur, yahut kar fırtınasında bir iki gün bir köyde kapanıp <br>kalırsam arayıp soranım bulunmaz. Gün olur ki bomboş bir ovanın ortasında otomobil <br>bozulur; şoför, oradan geçen kamyonlardan pompa,tel, meşin ve lastik parçaları tedarik <br>edip makine veya tekerleği tamir edinceye kadar etrafta dolaşırım; yahut eski taş basması <br>Muhammdiyelerdeki Cennet bağı resimlerini andıran cılız bir ağacın altında otururum. Bu<br>saatlerde vakit öldürmek için icat ettiğim çarelerden biri de elime geçen kağıt parçasına <br>yollarda gördüğüm öteberiyi karmakarışık not etmektir." demiştir.Anadolu Notları kitabı da <br>diğerleri gibi bu notların eseridir. Romancılığı hakkında sorulan sorulara ise " Konu, pek ilkel <br>şekilde aklıma gelir.Hiçbir zaman,hemen derhal bu konunun planını yapıp da yazmaya <br>başladığım vaki değildir.Bulduğum konuyu,zihnimde bir kenara atarım. Onu francala <br>hamuru gibi kendi kendine kabarması için uzun müddet bırakırım. Çok defa aradan birçok <br>senenin geçtiği de olur. Bu müddet zarfında konuya bazı ilaveler yaparım. Bazı kısımlarını <br>atarım, çıkarırım." şeklinde cevaplıyor. Memleketçi yazarlarımızdan olan Güntekin, realist <br>çizgiden ayrılmadan, kahramanları idealize etmeden yansıtmayı başarmıştır. Merhameti ile <br>tanınan yazarımızın kahramanları bütünüyle iyi ya da kötü değildir. Yuvarlak bir karakter <br>çizimi vardır. Yazarın kendisine ün kazandıran, en çok okunan, hakkında Atatürk'ün "Çok <br>ağrım vardı. Senin Çalıkuşu'nu okurken ağrım sızım hafifledi." dediği Cumhuriyetten bir <br>yıl önce yayınlanan ve dönemin sosyokültürel yapısını bizlere gösteren başyapıtı "Çalıkuşu" <br>adlı eserinden detaylıca bahsetmek istiyorum. Yüze yakın eser vermesine rağmen Atilla <br>Özkırımlı' nın da dediği gibi "Çalıkuşu'nun yazarı" olarak tanınmıştır. Peki Çalıkuşu'nu bu <br>kadar önemli kılan nedir? Az çok bahsettiğimiz dönem romanı olmasının dışında aşk <br>hikayesinin içine gizlenmiş bir memleket meselesini anlatması sayesinde basımının ardından <br>yüzlerce kadın öğretmenin Anadolu'ya tayinini istemesine sebep olmuştur. Son derece yalın <br>ve akıcı dili her kesim tarafından okunurluğunu arttırmıştır. Hep bahsettiğimiz aydınların <br>Anadolu'ya yönelmesi tabirin canlı bir portresini çizmiştir. Fransız okulunda eğitim görmüş, <br>modern yaşamın alışığı,İstanbul Hanımefendisi olan Feride Anadolu'nun köylerinde <br>öğretmenlik vazifesi yapmak için şehrinden ayrılmıştır. Bu süreçte yaşadıkları, Anadolu'da <br>gördükleri, halkın ona ve eğitime karşı duruşu hem Feride'yi hem de okuyucuları hayrete <br>düşürür. Böylece henüz yüzleşmemiş olan kesim de Feride ile Anadolu'yu gezer. Bu romanın <br>en önemli özellilerinden biridir. Halkın eğitimi için seferberlik başlamasına neden olur. <br>Özellikle bir kadının gözünden ele alınmış,toplumun kadına bakış açısı, iş hayatında kadının <br>yaşayacağı zorluklar, yaklaşımlar gözler önüne serilirken, bir yandan da buruk yaşam öyküsü <br>ve merhametli yanıyla Feride, Anadolu'nun haliyle de uyum içerisinde anlatılmıştır. Aynı <br>Feride gibi ülkenin bucaklarında da bir yetimlik ve öksüzlük vardır. Devlet sırtını halka <br>dayamıştır. Yeniden şahlanmak için büyük bir fedakarlık lazımdır, tıpkı Feride'nin kendini <br>Anadolu evlatlarına adayışı gibi, arada güçlü bir sevgi vardır. Eser, diğer dönem <br>romanlarından ayrılıp hem etki kitlesinin büyüklüğünü hem de ölümsüzlüğünü içerisine <br>gizlendiği aşk hikayesine borçludur. Feride başına buyruk bir tavırla değil yaşadığı hayal <br>kırıklıklarıyla gitmiş, bu da onu okuyucu önünde sempatikleştirmiştir. Anne-babasının <br>dizinin dibinde büyümüş bir kız profilindense, Feride'nin yalnız ve hırçın bir çocukluk <br>geçirmesi de yine böylece okuyucuyu bu yolculuğa hazır hale getirmiştir. Tamamen idealize <br>edilmiş olsaydı bu suni karakter okuyucuya insani bir pay bırakmazdı ve Feride'yi <br>sevmelerine engel olurdu.<br>Kendi aldığı eğitim ve köyde verildiğine şahit olduğu eğitim Doğu-Batı <br>yüzleşmesinin ilk anıdır. Okul vardır lakin içinde ilim ve bilim yoktur.Cezalar, sınıflar dersler <br>eğitim esaslarından bîhaberdir. Romanda pek çok köy ve şehir gezmiş olan Feride sabit <br>kahraman olup çokça dekoratif kahramana da yer verilmiştir. Sıradan bir insanın <br>karşılaşacağı kadar karakter vardır. Bu hem romanın gerçekçiliğini arttırmış hem de sosyal <br>yönünü ağırlaştırmıştır. Yaratım esası ile Feride bir karakterdir. Fakat kendisinden sonra <br>yazılacak romanlara ilham olmasıyla bir "tip" özelliği taşır.Okuduğu Fransız mektebi onun <br>milli duygularına hasar vermemiş, çocukluğunun ve çevresindekilerin üzerindeki etkisini <br>korumuştur. Babasından ince fikirli oluşunu, Hüseyin'den maceracı ruhu almıştır. Romanın,<br>Feride, aşığı ve bir de aşık ve maşukun yardımcıları olan iki kahramanı temel alarak örülmüş <br>olan bu olay örgüsüyle halk hikayeline benzer bir yanı da bulunmaktadır. Bunun için Feride <br>edebiyatta bir arketipi de canlandırır. Aşıklar önce kavuşmuş, ardından ayrılmış ve tekrar <br>kavuşmuştur. <br>Yazımında idealleri ve hayat hikayesindeki bir takım benzerliklerle Halide Edip'in<br>Feride'ye rol model alındığını düşünsek de, esasen Feride Halide Edip'in coşku ve <br>milliyetçiliğinden uzaktır, genç kadın öğretmenlere ve aydınlara örnek bir karakter olmanın <br>ötesine geçememiştir. Feride bir gözlemcidir. Günlük tarzı yazımıyla geriye dönüşlü bir <br>anlatıma, bugün-dün-bugün ilerlemesi ile de ilmikli zaman örgüsüne örnektir.<br>Basım farklılıkları:<br>1-5. bölümler ilk baskıda yazarın ağzından anlatılmıştır. Beşinci baskıdan sonra birinci bölüm <br>günlük haline getirilmiş ve eser yedi günde yeninden tefrika edilmiştir. Altıncı baskıdan sonra <br>son halini almıştır. Önceki basımalarda yer alan sınıf-kafes benzetmesi kaldırılmıştır.</p>
<p></p>
<p>Merve Bilge  SERTKAYALI</p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>