<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Kerem DEMİR</title>
<link>https://fikirizleri.com/rss/author/kerem-demir</link>
<description>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Kerem DEMİR</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Bu web sitesinin telif hakları © Fikir İzleri &amp;apos;ne (veya belirtilen kişiler hak sahibi olanlara) aittir ve ilgili mülkiyet, telif hakkı, ticari marka, kültür sanat, patent veya diğer kanunlar kapsamında korunmaktadır. © 2025 Fikir İzleri — Tüm hakları saklıdır. | Her Kalem Bir Söz, Her Fikir Bir İz Bırakır</dc:rights>

<item>
<title>YAZAR KATLEDİLDİ!</title>
<link>https://fikirizleri.com/yazar-katledildi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/yazar-katledildi</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202507/image_870x580_6884128c92d8c.webp" length="23454" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 26 Jul 2025 02:05:08 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kerem DEMİR</dc:creator>
<media:keywords>Kerem DEMİR</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>        * Çellist Vesislava Todorova'nın Çellosundan,</p>
<p>                                                "The  Godfather" parçası... *</p>
<p>                                      </p>
<p>                                              ... </p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Öç benimdir, karşılığını ben vereceğim." </p>
<p>                                                                       İncil</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Continental kilisede derin bir sessizlik hakimdi... Başpiskopos Richard JEREMY kürsüye çıktı ve kırışmaya yüz tutmuş çehresinden, masmavi gözbebeklerindeki derin üzüntüyle, elindeki methiyeyi okumaya başladı:</p>
<p>(Dudakları çok fazla kurumuştu, ses tonunu ayarlamak için kısık sesle bir buçuk kez öksürdü. Yutkunmaya çalıştı ama yutkunamadı.) </p>
<p>-Sayın Konsil, değerli Continental üyeleri ve aşağılık akrabalarım! </p>
<p>diye yankılandı kısık ve bitkin sesi... (Ancak çok sevdiği bir yakınını kaybedenler böyle bir suçlama duygusuna kapılabilirler ve ilk suçlamaya maktulün yakınlarından başlarlar.) Kilisedeki ölüm soğukluğu hissiyatı, daha da derin bir boyuta ulaştı ve herkesin burun kemiği sızlamaya, her birinin gözleri daha fazla dolmaya başladı. Biraz sonra gözyaşlarının frenleri boşalanlar için artık onları durdurmak hiç kolay olmayacaktı ve hepsi birden hıçkıra hıçkıra ağlayacaklardı. </p>
<p>-Sevgili kuzenim, çocukluk arkadaşım ve can dostum Mr. Hamilton Jeremy 'nin ölüm acısı ve de intikam duygusu yüzünden bu haldeyim... </p>
<p>(Yüzü tamamen solgundu... Derinden bir iç çekti ve artık tutamadığı gözyaşlarına rağmen devam edebildi. ) </p>
<p>-Onu bu kutsal yerde son yolcuğuna uğurlarken, burada herkesin bilmesini istediğim: Sizi temin ederim ki bayanlar ve baylar, can dostumun ölümüne sebep olanları bulana kadar, hiç uyumayacağım! Dinlenmeyeceğim! Sakalımı kesmeyeceğim! ve Tanrıya... Dua etmeyeceğim! </p>
<p>Mahzun bakışları öfke ile harmanlanmış olduğu sırada; gözleriyle onlara "hemen gel" işareti yaptı, aziz Petrus Nikola ve aziz Peter D'Artagnan tarafından iki kişi kollarına girilerek, böylelikle aşağı inebildi çünkü dizleri hiç tutmuyordu, ayakta durmakta çok zorlanıyordu. Başpiskopos Richard, geçmişte müthiş bir hukukçuydu ve uluslararası alanlardaki yüksek mahkemelerde, yargının en üst düzey makamlarında bile şöhretinden sıkça bahsedilirdi. Geçmişte politik sebeplerden dolayı avukatlık ofisini kapatmış ve artık bir din adamı olarak hayatına devam etmeyi seçmişti...</p>
<p>                                              ... </p>
<p>Katolik mezarlığında, yağmurun şırıltısından başka çıt ses yoktu. Simsiyah takım elbiseler jilet gibi ütülenmiş; kadın, erkek, genç, yaşlı demeden, siyah güneş gözlüklerinin saklamaya çalıştığı gözyaşları, sessiz birer çığlık gibi yağmura karışıp süzülüyordu... Bu çok derin bir acıydı ve yıllar boyunca hatırlanacaktı. Henüz çok genç yaştaki büyük bir usta yazar, müthiş bir edebiyatçı, dev kaleminden yazdığı şaheser niteliğinde sanat eserleri ile, yüzyıllar boyunca topluma ayna tutacak, öldükten sonra bile halen birilerinin gönüllerini kazanmaya devam edecek ve asla onun üstün perspektifi, derinlemesine yüksek maneviyatı, güzel kalbi asla unutulmayacaktı. Öldükten yıllar yılar sonra bile o, her daim saygı ve rahmetle anılacak, kendinden sonraki nesillerin bile gönüllerini fethetmeye devam edecekti. </p>
<p>                                        ... </p>
<p>Üç ay öncesinde Mr. Hamilton Jeremy evinde sabah kahvesini yudumlarken, beklenmedik bir misafir kapısını çaldı. Ayağa kalktığında; cam motifli ahşap kapıdan, her zamanki mütevazi, güler yüzlü William'ın silüeti göründü. Hemen gidip kapıyı açtı. William devlet görevlisiydi ve ona bir telgraf getirmişti. </p>
<p>-Hoş geldin William, kaç para ödemem gerekiyor? </p>
<p>-Teşekkürler Mr. Jeremy. İki sterlin on pound efendim. </p>
<p>-Bugün harika görünüyorsun, gülümsemeye devam et! </p>
<p>-Sizi görmek güzeldi Mr. Jeremy, iyi sabahlar efendim. </p>
<p>Sabah sabah bu gizemli telgraf, New York'tan yazar arkadaşı Ms.Josephen tarafından gönderilmişti. Ms.Josephen, çok çekici bir kadın olduğu kadar üst düzeyde, saygın ve büyük bir usta yazardı...</p>
<p>-Sevgili meslektaşım Mr. Jeremy, eserlerinizi okurken kaleminize hayran kaldığımı sizden gizlemek haksızlık olurdu. Benim de yakın zaman önce katılmış olduğum Continental Yazar Topluluğu, bizler gibi usta yazarları bir araya getirmek için kurulmuş. Bilim kurgu, fantastik, macera, şiir, dram, gündem... Birçok farklı türde yazan büyük kalemler ve usta yazarların olduğu harika bir topluluk. Yazarlar olarak, her birimiz burada fikir alışverişleri yapabilir, birbirimize haber verebilir, birlikte toplumu aydınlatabiliriz ve böylelikle çok daha fazla okuyucu kitlesine eserlerimizi ulaştırabiliriz. Bu güzel toplulukta gerçek edebiyat tutkunlarına, bizlere katılmayı düşünürseniz, çok büyük sevinç ve onur duyarız. </p>
<p>Saygılarımla... </p>
<p>Araştırmacı Yazar Ms. Josephen OXFORD </p>
<p></p>
<p>  Mr. Jeremy; bir seksen boylarında, atletik yapılı, esmer tenli ve kelimenin tam anlamıyla çok yakışıklı bir İngilizdi. Gözleri aşırı keskin oluşuna rağmen, entelektüel bir hissiyat için nadiren numarasız gözlük takardı. Kimsenin sözünü kesmezdi, iyi bir dinleyiciydi. Ses tonu, konuşması ve diksiyonu o kadar düzgündü ki o kunuştuğu zaman çevresindekiler pür dikkat odaklanır, çıt ses çıkarmadan can kulağıyla herkes onu dinlerdi. Bir yazara da bu yakışırdı zaten. Onun oturuşunda ya da ayağa kalkarken kıyafetini düzelttiği sırada, yüksek seviyede bir karizma hissedilir, tüm hayran bakışlar kaçamak şekilde onun üzerine çevrilirdi. Hayranları sadece karşı cinsten ya da onun yaş grubundakilerden oluşmaz; kadın, erkek, çoluk çocuk, genç, ihtiyar herkes onu, yüzüne karşı açıkça överdi ve Mr. Jeremy bu durumdan çok utanırdı, burnunun tam ucu, boncuk boncuk terlerdi. O; yapay kokuları pek haz etmez, zira onun teni asla kötü kokmazdı. Birlikte oturduğu tüm kadınlar; onun kendine has, eşsiz ten kokusuna özellikle hayran kalırlar ve bunu çokça dile getirirlerdi. Bu genetik bir durumdu çünkü annesi, rahmetli babasının da Mr. Jeremy ile aynı ten kokusu olduğunu söylerdi. Simsiyah; uzun kaşlarının altındaki anlamlı, derin ve oldukça zeki, kurdumsu bakışları ve gözleri ile gözbebeklerinin aynı tonda koyu parlak siyah rengi sayesinde, onun gözbebekleri doğuştan kamufle olmuş gibiydi, gözlerine yakından bakınca bile gözbebeklerini görebilmek pek mümkün değildi. Bu sebepten bakışları çok canlı, çok çarpıcıydı. Yüzüne baktığı insanların adeta ruhlarına dokunur, bakışlarıyla onları övebilir, sevebilir, hatta kimilerini sadece bakışlarıyla dövebilirdi. İlk intibada sert ve keskin mizacının derinliklerinde yatan sessiz fırtınaları, saklı çölleri ve onun dışarı değil de içeri doğru ağlayabildiğini sadece ve sadece onun gibiler anlayabilirdi, gerisi fasa fisoydu. </p>
<p>                                       ...</p>
<p>Bu tatlı davet üzerine iyi veya kötü kendisine her telden arkadaş edinebilen, belki yüzlerce arkadaşı bulunmasına rağmen yalnızca birkaç sadık dostu olan Mr. Jeremy, hızlıca hazırlandı ve meşhur İngiliz klasiği Rolls-Royce arabasına atlayıp kendisini beklemekte olan arkadaşının yanına doğru efendice sürmeye başladı. Bu arkadaş; erken yaşına rağmen yedi büyük günahın tamamını işlemiş ve hatta dokuzuncuyu ve onuncuyu bile türevlemeyi başarmış, genç bir yetenekti! Korkutucu derecede zeki; bazen çocuksu ruhlu, komik espriler yapan ve genellikle de soğukkanlı, sakin ve uykusuz biri olan bu adam, Mr. Jonathan'dan başkası değildi. Mr. Jonathan, yanında oturan dokuz yaşındaki yeğeni Mr. Wilfred Matthew ile birlikte Mr. Jeremy'i Londra'da her zamanki buluştukları Sam's Riverside restaurant bahçesindeki denize bakan tarafta, asma köprüye yakın her zamanki masada karşıladı. Her ikisi de çok birikmişlerdi fakat çocuğun yanında her şeyi konuşamazlardı. </p>
<p>-Aziz dostum, seni görmek ne kadar güzel. </p>
<p>-Seni de öyle Jonathan. </p>
<p>-Heyy kimler var burada! Mr. Wilfred Matthew! Bu sürpriz ne kadar da hoş. Nasılsınız Bayım? </p>
<p>-Teşekkürler Mr. Jeremy. Gelmenize çok sevindik efendim. Ayrıca, arabanız çok güzelmiş. </p>
<p>Mr. Jeremy, Wilfred Matthew'ın vaftiz babasıydı. </p>
<p> Papa Aziz Gregorius, ağır günahkar olduğu için amcası Jonathan'ı vaftiz babası olarak uygun bulmamış, onun yerine yakın arkadaşı Mr. Jeremy'i vaftiz babası olarak seçmişti. Kırmızı şarapla kutsanmış, kutsal ekmekten çiğnemişlerdi... </p>
<p>Öğleden sonra saat 14:00 civarında, yumurta, pastırma, sosis, pişmiş fasulye, mantar, domates, puding ve kızarmış ekmek içeren bir menü sipariş ettiler. Bu tür modern kahvaltıların saati bazen 15:00'e kadar bile sürebilirdi. İngiltere'de bu durum, güneşli bir gün ortasında aniden yağmur başlaması gibi gayet normal kabul edilirdi. İki sağlam dost epey arayı açtıktan sonra tekrar bir araya gelmiş ve çocuğun yanında konuşulabilecek konular kısıtlıdır. Biraz düşündükten sonra Mr. Jonathan alnından; kaşlarının üzerine doğru dökülen kumral, kıvırcık saçlarının arasından zeki, sempatik, delici bakışlarıyla ve emaneten yüzüne takındığı muzip gülümseme ile:</p>
<p>-Eevett, lütfen önce sen başla Jeremy! </p>
<p>(Cevap gecikmedi) </p>
<p>-Pekala, Sayın Centilmen! </p>
<p>(Kısa bir gülüşme, kısık seslerle)</p>
<p>-Bugün bir telgraf aldım, dünya çapında bir arkadaş grubuna beni davet ettiler ve hepsi de benim meslektaşım. Continental Yazar Topluluğu... Sanırım onlara katılacağım ve bunun için heyecanlıyım, ayrıca sevinçli olduğum kadar da tedirginim. Umarım içlerinde kibirli insanlar yoktur. </p>
<p>-Tebrikler Mr. Jeremy. Yazar meslektaşlarınızla birlikte olmanız eminim size kendinizi çok daha iyi hissettirecek, müthiş arkadaşlar listenize birkaç yeni birey daha ekleyeceksiniz, bu harika bir duygu, heyecanlanmakta haklısınız. Ayrıca lütfen endişelenmeyin, Continental Yazar Topluluğu'nda kendinizden daha ukala birine rastlayacağınızı sanmıyorum, bu konuda kimse sizinle yarışamaz!</p>
<p>(Aynı anda sesli gülüşme) </p>
<p>Gülümsemenin getirdiği bir iç çekme ardından ve halen yüzünde yapışılı kalan gülümseme ile arkasına yaslanarak:</p>
<p>-Eevett Mr. Jonathan! Eşsiz bir sohbetiniz var, sizi dinlemeye devam etmeliyiz. Pekala sizde haberler nasıl, umarım her şey yolundadır? </p>
<p>-Elbette yolunda, Ms. Martha Matthew iş görüşmesine Chicago'ya giderken bana da sevgili yeğenim Wilfred'i bıraktı. Tam bir hafta boyunca Wilfred ile beraber piyasanın içinden geçeceğiz, düşünebiliyor musun! </p>
<p>(...) </p>
<p>-Harika bir amcasın Jonathan, eminim Mr. Wilfred senin yanında harika vakit geçirecektir. Siz ne düşünüyorsunuz Bayım? </p>
<p>-Eğlenceli görünüyor efendim. Sizlerle olmak güzel. </p>
<p>-Sen ne akıllı bir çocuksun böyle! Jonathan, istediği her zaman lütfen onu benim yanıma getir. Seni bu arabayla gezdiririm, ayrıca atıştırmalıklarda ve pastalarda hiç sınır yok. </p>
<p>                                              ... </p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İncirli Kurabiye</title>
<link>https://fikirizleri.com/incirli-kurabiye</link>
<guid>https://fikirizleri.com/incirli-kurabiye</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_67f8f393f3050.webp" length="49554" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 10 Apr 2025 19:20:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kerem DEMİR</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sevimlidir oysa nefret etmek, cümle önyargıdan. Bir bardak çayın yanındaki incirli kurabiye gibi... </p>
<p>Elmalı turtaya benzer bazı hayaller, duygusal bir empatidir çilekli pasta. </p>
<p>Dünya'nın bir yerlerinde mutlaka saat beş olmuştur, birkaç bulut, pamuk şekeri gibi...  </p>
<p>İşte öyle sükunet dolu bir akşam, dolunaya nöbetçiyim şu sıralar, bütün gündüzler kara kayıp! </p>
<p>"çıt" Ses yok! Ağlamaktan hangi yetişkin buldu çare, yakından çirkin mi, yoksa daha mı güzel kurabiye! </p>
<p>Ben Nazım Hikmet değilim ama sen Piraye'sin... Bayat görürsem seni günün birinde, ekmek çarpsın beni! </p>
<p>Eskimez, yaşlanmaz, ölmez incirli kurabiye. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bana &amp;quot;Sen&amp;quot; Diyebilirsin</title>
<link>https://fikirizleri.com/bana-sen-diyebilirsin</link>
<guid>https://fikirizleri.com/bana-sen-diyebilirsin</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_67f549a09692f.webp" length="50284" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 08 Apr 2025 11:22:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kerem DEMİR</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Bana "sen" diyebilirsin çünkü sana "sen" demek istiyorum...</p>
<p>Kılıçtan ince nezaketin canıma tak etti, sarayda mı büyüdün! </p>
<p>İstersen saygısız olduğumu düşün, istersen kaba saba gör beni. Bana "sen" diyebilirsin...</p>
<p>Nereye kadar sizler bizler, Hanımlar da Beyler de defolup gitmeli! </p>
<p>Habersiz girip kalbimin baş köşesine, oturup yerleşen "sen" değil misin! </p>
<p>Bundan sonra "sen" sensin, ben de "sen"im. Sen benimsin, ben de senin... Bana "sen" diyebilirsin.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Konuşmayalım Sevgilim</title>
<link>https://fikirizleri.com/konusmayalim-sevgilim</link>
<guid>https://fikirizleri.com/konusmayalim-sevgilim</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_67f3d102f3f2e.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 07 Apr 2025 16:20:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kerem DEMİR</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Konuşmayalım sevgilim, ikimiz birden.</p>
<p> </p>
<p>Her şeyi susalım tek seferde, ağırdan demlenelim, aşkın nar ateşi vardır. </p>
<p></p>
<p>Konuşmaktan hayırlıdır susmak, sükutta mücevher vardır.</p>
<p></p>
<p> Konuşmayalım, yaş yerde yatan dilin kemiği mi vardır! </p>
<p></p>
<p>Gözlerin mi söyler en çok yalanı, yalanın kardeşi yılandır! </p>
<p></p>
<p>Sen elif ol ben lal olmuşum, cümle lafı güzaflar gönlüme dardır.</p>
<p> </p>
<p>Gülüşündeki sanatı işlemişken zihnime, konuşmayalım, sevgilim ikimiz birden... </p>
<p></p>
<p>Serseri kalbimin susma hakkı vardır. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ELMA</title>
<link>https://fikirizleri.com/elma</link>
<guid>https://fikirizleri.com/elma</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_67f41075619b8.webp" length="24776" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 07 Apr 2025 16:15:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kerem DEMİR</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir elmanın iki yarısına benzetilirdi aşıklar; oysa bütün halde güzeldi elma, yarım kalmalıydı bazı aşklar, böylesi daha güzeldi...</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Burası Cehennem Taburu!</title>
<link>https://fikirizleri.com/burasi-cehennem-taburu</link>
<guid>https://fikirizleri.com/burasi-cehennem-taburu</guid>
<description><![CDATA[ Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar... İçinizdeki savaşçınız ve mücadele ruhunuz nasıl böyle ön plana fırlattı kendini, siz bile şaşıracaksınız! Şimdi en sevdiğiniz koltuğunuza iyice yapışın ve harika bir maceranın orta yerine ışınlanmaya hazır olun... Burası, Cehennem Taburu! ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_67f549668e296.webp" length="25212" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 07 Apr 2025 16:12:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kerem DEMİR</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>"Aaa! Cezasını vermesin beya! Bu bozuk ciyazla bi şeyler çalınabiliyomuş! Eyi kötü ses te çıkattırılıyo be! Tüü! Eem de çaldıklarımı kayıt bile edebiliyomuş, seveyim senin gözünü teknoloji gibi beya! İiç mi iç umudum yoktu bu kanundan. Bi akordiyonu bozukmuş bunun, ona da şindik bi ayar çektim mi, tamam işte beya! Miss! Canavar gibi ciyaz bu daaa yepyeni çalışır er bir tarafı! "</p>
<p>Diye söylendi Üsnü... Rahmetli dedesi inat etmiş, ille de Trakya'lı olduğu belli olsun diye onun adını, kimliğine bu şekilde yazdırmayı başarmıştı. Saatler süren bu enstrüman tamiri boyunca, yüzünde kocaman bir gülümseme asılı kalmıştı. Defalarca kez kendini gülerken yakalıyordu. Orduevi'nde bulduğu bu müzik aletine maziden beri duyduğu hayranlık; bu gönülden bağlılık, onu içinde bulunduğu durumdan hemen sıyırıp, saklı bir cennetin kapıları önüne getirmişti. En sevdiği müzik aleti ile vakit geçirirken tarifi zor, fevkalade bir mutluluğun en tatlı yerindeydi Üsnü. Büyük bir heves, yüksek bir heyecan ve bir o kadar da tedirgin hissediyordu. Çünkü bu enstrümanı zamanında tamir edemezse, askeri bir cezaya çarptırılabilirdi! Hayatta başka hiçbir işten anlamazdı. Tek yapabildiği, bir müzik aleti çalmaktı. Fakat bu konuda o kadar yetenekliydi ki belki de dünyada ondan daha iyisi yoktu. Çaldığı eserlerlerle; dinleyicilerini hıçkıra hıçkıra ağlatabilir, bitkin bir insanı döktürürcesine oynayabilirdi. Adeta dinleyicilerin duygularını kukla gibi hareket ettiriyor, "benim" diyen bir ruhsuzun bam teline dokunabiliyordu... Ağır manipülatif, anhedoni, huysuz ve nevrotik bir kadınla, aile baskısı sebebiyle zorla evlendirilmişti. Eğer o zengin kadınla evlenmezse, "Sokmam bi daa seni bu maaleye! Akkımı da elaal etmem! Geemeycen mezarıma da sakın senin mezarına da ben geemem Üsnüü!" diye bağırmıştı babası, avazı çıktığı kadar! Seferberlik çıktığını duyunca; bari bir müddet karısının çenesinden kurtulmak ümidiyle, savaşa katılmak için orduya yazılmıştı Üsnü." Abe naşayım madem savaşa da kafamızı dinneriz baare beya! Başka türlü kurtulamaycam bu naalet karının çenesinden! Yidi beni Allah yisin bunu!" diye söylenerek, uzun süre kendi iç dünyasında, çok derin düşüncelere dalmıştı ve nihayetinde karar vererek orduya katılmıştı... Sonunda müzik aletini başarıyla tamir etti. Müzisyen olduğu için onu Orduevi'ne almışlardı, gel gör ki ne fayda, savaş kapıdaydı... Şimdi onu başka bir askeri birliğe göndermişlerdi. Zaten en başından, askerlikle ilgili hatırladığı pek birşey kalmamış gibiydi. Bir anlık hevesle gitmişti, askerliğinden belki güzel hatıralar kalmıştı zihninde ama onun hatırladığı kadar da kolay değildi. Disiplin, çelikten bir örs gibi her sabahın beşinde, buz gibi ensesindeydi. Müzik aletini geride bırakmış; bütün sosyoekonomik imkanları yok olmuş ve daha kapıdan içeri girerken tüm eski hayatı, bir ceket gibi sırtında parçalanıp yok olmaya yüz tutmuş, çırılçıplak kalmış bir müzisyen olarak, askeri üniformasını giymişti. Bu şerefli üniforma, yeniden dünyaya gelmiş gibi hissettirdi kendini ona. Fakat gerçekten yeterli gücü, sabrı var mıydı, şüphedeydi. Müzik çünkü, çalabilmek, dinleyebilmek, paylaşabilmek... Onun için en büyük özgürlük, işte tam olarak buydu! Bugün dağın tepesinde, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde, tam anlamıyla özgürdü Üsnü. Hem de herkes tutsakken, kendi zihinlerinde. Onun zihninde nağmeler, notalar ve sadece sevdiği şarkılar vardı. Ağustos'un son günleri, saat öğleden sonra üçü beş geçiyordu... Şu anda burada tuvalete gitmek yasak! Bütün kapıları kapattılar, kimseyi salmıyorlar, hiçbir yere. Günün orta yerinde tuvalet yasağı çıkarmışlardı! Az önce bir haber gelmişti onlara dışarıdan, bugün hava otuz dokuz derece imiş. Üstüne üstük koğuştan dışarı adım atmak da yasakmış. Birkaç kişi birden bağırmaya başladı, "Altıma işesem ne farkeder!" "İşerim lan burda!" falan gibi kelimeler işitildi. "Ne halt varsa yasaklanmış! Ölelim mi yani!" Diye nidalar pencereden göğe yükselirken; zor durumda olanlar plastik şişelere işediler, kapaklarını da sımsıkı kapadılar, nezaketli çocuklardı hepsi. Bütün gün sular seller gibi terlediği için iyiki de böyle bir şeye ihtiyaç duymadığını düşündü Üsnü. Sabahın saat ikisinde, üçünde ve dördünde yoklamalar için uykudan uyandırılıp tek tek sayılmalarının ardından, saat beşte her biri kendiliğinden uyanmıştı zaten... Haritaya derin derin baktı bu sabah; memleketin bir ucundan, taa öteki ucuna göndermişlerdi Üsnü'yü, resmen sürülmüştü. Yolculuğun tamamı berbat, uzun, meşakkatli ve çok zahmetliydi. Şoför ve muavin, sigaralarını gizlice araçta içtiler ve yaklaşık beş saat boyunca hiç mola vermediler. On dört saati bulan bu yolculuk boyunca; yolcuların kimi açlık, kimi sigara, kimi de tuvalet krizine girdiler defalarca kez ama ne hikmettir hiç şikayet eden olmadı... </p>
<p></p>
<p></p>
<p>-Allah kurtarsın! </p>
<p></p>
<p></p>
<p>-Allah qurtarsın gardaş! </p>
<p></p>
<p></p>
<p>-Allah kurtarsın hafız! </p>
<p></p>
<p></p>
<p>-Rafığh Allah gurtarsın Rafığh! </p>
<p></p>
<p></p>
<p>-Allah ğhurtarsın bremın! </p>
<p></p>
<p></p>
<p>-Allah gurtarsınq yiğidim! </p>
<p></p>
<p></p>
<p>+Ne bu bööle beya, mapusaneye mi düştük?</p>
<p></p>
<p></p>
<p>-Kaşlarını çatma öyle acemi... Burası cehennem taburu! Burdan çıkış yok! </p>
<p></p>
<p></p>
<p>Geldiği tam iki hafta olmuştu ve o gün dahil üç gündür de hastaydı zaten Üsnü. Bir yere çıkacak hali bile yoktu. Fakat her şeye katlanmayı en başından göze almış ve bu yola kendi isteğiyle çıkmıştı. Belki bu yolculuk on yıl sürse, belki de bir daha asla eve dönemeyecek olsa bile, o bunu kabul etmişti ve o kadına geri dönmek istemiyordu. Canının son raddesine, kanının son damlasına kadar vazgeçmeyecekti ve kader ne getirirse ona razıydı. Çevresinde; sürekli olumsuz konuşan, mızmızlanan hatta kimi sessizce dudaklarını büzerek, kimi de hıçkıra hıçkıra ağlayan kocaman adamlar görüyordu. Çünkü savaş eğitimi, savaşın bizzat kendisidir... Bir mesleğe yönelik eğitim aldığınızda eğitiminizi başarı ile tamamlarsanız ve nasibiniz varsa, bunun sonucunda o mesleği icra etmeye başlarsınız, işi kazanmışsınız demektir. Fakat savaş eğitiminde, daha önceden ölüme hiç bu kadar yaklaşmadığınızı iliklerinize kadar hissedebilir ve dahi ölebilirsiniz de... Savaş kandır, acıdır, gözyaşıdır! Zafer kazanmak ise muallakta olduğunu düşünürseniz, gerçekten de sonsuza kadar muallakta kalmaya devam edecektir. Bu tökez telleri, onun hayatındaki olumsuz düşüncelere ne kadar da çok benziyordu böyle! Dümdüz hayat yolunda yürüyor zannederken kendini, gece bilmeden üstüne bastığı tel, ondan çok uzaklardaki düşmanı, yani şeytani duygularını harekete geçirirmiş meğer. Bütün sahte dostları gerilla tuzağıymış mesela... Yakındaki dost zannettiğimiz düşman, işte gerçek bir bubi! En tehlikeli onlardır. Deniz seviyesindeki sessiz bir ortamda, iki arkadaşınız usulca dedikodu ederlerse, sessiz kalmayı başarırsanız elli metre uzaklıktan onların ne konuştuklarını rahatlıkla duyarsınız. Gece karanlığında yönünüzü kaybettiniz, endişelenmeyin! Eğer gökyüzünün tamamı gözlenemiyor, bir takım yıldızı tanınmıyor ise diğer yıldızların herhangi birinden yararlanılabilir... Yapılması gereken, herhangi bir yıldızın ne tarafa hareket ettiğini izlemektir. Herhangi bir çubuğu yere dik şekilde sabitleyin ve tam yıldıza nişan alır gibi on dakika gözlemleyin. Eğer yıldız sağa doğru hareket ediyorsa bakmakta olduğunuz yön Güney, yıldız sola hareket ediyorsa bakılan yön Kuzey, yukarı hareket ediyorsa Doğu, yıldız aşağı doğru hareket ediyorsa sizin bakmakta olduğunuz yön Batı'dır. Kar bir günlük ise, kar kalınlığı ne kadar olursa olsun ayak izlerini ayrıntılı şekilde görebilirsiniz. Kısa çimler sık ise, ayak izlerinin özelliklerini taşımaz ancak eğilmesi neticesinde diğer yerlere nazaran bir koyuluk meydana gelir. Düşman akarsuya girerek izini kaybettirmeye çalışırsa, su içinde ayakla basılan yerler taşların dönmesine neden olur. Dönen taşların alt kısımları koyu renkli ve lekelidir. Bir kibrit çöpü, hayvansal yağlar kullanılarak su geçirmez hale getirilebilir. Su geçirmeyen kibrit yaklaşık on iki saniye yanık kalır. Muhtemel bir hayatta kalma mücadelesinde emilerek, besin olarak kullanılabilir. Günün birinde bir tank avlamak isterseniz eğer... Bütün bunları niçin öğreniyordu ki! Sonuç itibarıyla silahsız insanların, kadınların ve çocukların arasına elbet bir gün dönecekti... Fakat su uyur düşman uyumazdı ve bela asla geliyorum demezdi! Sürekli çevresinde; ayağındaki botun ağırlığından şikayet eden ve bunun bir saçmalık olduğunu zannederek anlam veremeyen arkadaşları vardı. Fakat onlar günün birinde; bir merak uğruna Çin'deki Şaolin Manastırı'na da gitseler, hadi bir merak daha deyip kung fu ritüeline katılsalar, ayaklarına kiremitler tuğlalar bağlayacaklardı iple. Onlar bundan sonra, o şekilde hareket edecekler yürüyeceklerdi ve o ipler çözüldüğü vakit, artık uçabileceklerini falan zannedecektiler. Bacak kasları en iyi ve en pratik bu şekilde güçlenebilirdi. Çünkü savaşta koşamazsan, yürüyemezsen, olduğun yerde ölürsün! Nihayetinde; onca notaya, şarkıya, ritime rağmen, Üsnü'nün hep duymayı beklediği o yılmaz, o güçlü, o robotik ses:</p>
<p></p>
<p>-Tabur rahat! </p>
<p></p>
<p>-İstirahat et! </p>
<p></p>
<p>        ve kulakları yırtarcasına, toprak zeminin sallandığını bize hissettiren o toplu haykırış:</p>
<p></p>
<p>+ Sağol! </p>
<p></p>
<p>      Türk balası kurt olur, bastığı yer yurt olur! Bilirim ki yeryüzünde nerede bir cehennem vardır, Kahraman Türk Askeri gidip orayı çiçek bahçesine çevirecektir Allah'ın izniyle. Allah,Türk Askerini ve dahi tüm Vatan Sevdalıları'nı korusun...</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>En Gizli Köşem</title>
<link>https://fikirizleri.com/en-gizli-koesem</link>
<guid>https://fikirizleri.com/en-gizli-koesem</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x_67ef3c278c6fa.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 03 Apr 2025 19:51:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kerem DEMİR</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dokunurdum dudaklarına, kış gününde ateşe yaklaşmak gibi. Çizgi çizgi, hücre hücre dokunurdum... Her bir satır başına, mısrasına, bent bent dokunurdum. Özenle inceleyip bütün çizgilerini, ciltler dolusu okurdum dokunurken, cümle cümle. Kıtalarca cennet bahçelerinin saklandığı en gizli köşemdi dudakların. Seher vakti derin uykudayken cümle alem, sıcak ekmek misali iştah kabartan, bütün uykumu yok eden sabahın köründe, ne ikna edici bir yöntemdir bu! Kuytu karanlık alıp yıldızları çekilmeden daha, buram buram kahve kokardı dudakların. Mümkün değildi aymamak, sabah uykusu değersizleşirdi sen başlamışken güne, sen ayaktayken de uyumak haramdı bana. Yudum yudum koklamadan seni doymak istemezdim uykuya ve aslında tembel bir adamdım ben. Hayatımdaki tüm başarıların, en kıymetli anahtarıydı dudakların. Ne uyumak mümkündü ne de uykusuz kalmak, ne yemek mümkündü ne de aç kalmak... Kitap kitap dokunurdum her bir harfine, ölümden önceki son arzu gibi, tatlı bir umuttu dudakların. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Değil Her Renk</title>
<link>https://fikirizleri.com/bir-degil-her-renk-768</link>
<guid>https://fikirizleri.com/bir-degil-her-renk-768</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_67ec5d6f28cde.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 02 Apr 2025 00:41:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kerem DEMİR</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kış güneşinde, dağ manzarasına karşı, bir fincan acı kahve senin gözlerin. Neşeli çocukların koşup oynadığı huzurlu bahçe, bir değil her renk senin gözlerin. Onlarca eğri kılıç kuşatmış etrafını, hepsi birden gece gündüz nöbetçi! Nadide bir sanat şaheseri; denizden berrak, güneşten parlak, dünyadan uzak gözlerin. Belki biraz öfke, belki şefkat, belki de Bayram şekeri. Anlatması zor... Bir değil, her renk senin gözlerin. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sade Kahve</title>
<link>https://fikirizleri.com/sade-kahve-758</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sade-kahve-758</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202501/image_870x580_679939129df67.jpg" length="59149" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 01 Apr 2025 17:32:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kerem DEMİR</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Şekersiz kahve içemezdim ben, o dünyalar tatlısını tanıdığım güne kadar... Öğrendim ki sonradan, acı içmekmiş tutkunun zirve noktası, yalnız başına. Tatlıya mahal yokmuş meğer. </p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>