<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Hanife Demir</title>
<link>https://fikirizleri.com/rss/author/hanifedemir</link>
<description>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Hanife Demir</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Bu web sitesinin telif hakları © Fikir İzleri &amp;apos;ne (veya belirtilen kişiler hak sahibi olanlara) aittir ve ilgili mülkiyet, telif hakkı, ticari marka, kültür sanat, patent veya diğer kanunlar kapsamında korunmaktadır. © 2025 Fikir İzleri — Tüm hakları saklıdır. | Her Kalem Bir Söz, Her Fikir Bir İz Bırakır</dc:rights>

<item>
<title>Delilik (Yemek Masası)</title>
<link>https://fikirizleri.com/delilik-yemek-masasi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/delilik-yemek-masasi</guid>
<description><![CDATA[ Engin’in bakışları karısını bulurken yüzündeki ifade bile hissizdi. Hâlbuki çok sevdiği karısına eskiden endişe ile bakardı. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a7c25ebda864.webp" length="14332" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 13 Aug 2026 11:02:32 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sıktığı yumruğu, titreyen çenesi ve buğulu gözleri ile bakışlarını masadan çekmedi. Göz göze gelmekten itinayla kaçıyordu, zira daha fazla dayanamaz yüzüne tükürürcesine haykırabilirdi; zalimliğini ve iğrenç kötülüğünü. Kocası Engin, anlamış gibi kucağında yumruk yapmış ellerini tutup sakinleştirmeye çalışıyordu lâkin ablasının ağzından çıkan her sözcük bir taş olup yüreğine çarpıyordu. “Ah! Nevin şu adamın hâline bak. Hadi seni anladık da kocana bunu neden yapıyorsun? Adam bir deri bir kemik kalmış. Yemekte mi yapmıyorsun artık? Enginciğim ne zaman istersen bize gelebilirsin, istediğin yemeği yaparım...” Hâlâ konuşmaya devam eden kadın ve kocasının onaylayan sessizliğine karşı ellerini hızla çekti avuçlarından. Engin’in bakışları karısını bulurken yüzündeki ifade bile hissizdi. Hâlbuki çok sevdiği karısına eskiden endişe ile bakardı. “Bence artık seni sevmiyor, sadece acıyor. Benden söylemesi.” Sağ tarafından gelen sesle irkilip bakışlarını o yöne çevirdi. Siyah küt saçları ve boynundaki tuhaf kayış kolye ile yanında oturuyordu. Siyah ojeli tırnakları ile önündeki yemeği karıştırırken dudaklarını iğrenerek buruşturmuştu. Bu gerçek olamazdı! Yine halüsinasyon görüyor olmalıydı. Lâkin ilk defa bir kalabalık içindeydi ve yalnız değildi. Üstelik hemen yanında yemeğini karıştırıyordu! Bakışları Nevin’i bulunca yüzündeki ifadeyi anlamsızca süzdü. “Bence senin yaptığın yemekler daha güzel.” Kalbi ağzında atarken yerinden hızla doğruldu. Bütün yüzler aniden kalkan kadına döndüğünde, aynı sorgulayan bakışlar o yabancı kızda da vardı. Sonunda sorgulamaya başladı. Kendinin farkında değil miydi? Yoksa bu yaşanılan her şey ona yapılan bir komplo muydu?</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bölüm 9</title>
<link>https://fikirizleri.com/boelum-9</link>
<guid>https://fikirizleri.com/boelum-9</guid>
<description><![CDATA[ “Demek ki hâlâ bir yerlerde insanlık kalmış.” ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a7b7667bc4cc.webp" length="22510" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 12 Aug 2026 16:03:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>“Çocukken en büyük hayalin ne?” diye sorduklarında, o hep aynı cevabı verirdi:</p>
<p>Büyümek.</p>
<p>Sanki büyümek, tüm dertlerin ilacı, her zorluğun çözümüydü.</p>
<p>Daha o yaşlarda isyankâr ve özgürlüğüne düşkündü. Oyun saatlerinin kısıtlı olması, zorla yaptırılan ev ödevleri, dışarı çıkmak için sürekli izin almak zorunda kalması… En büyük meseleleri bunlardı. Ve inanıyordu: Büyüyünce hepsi sona erecek, bir kuş kadar özgür olacak, dilediğince kanat çırpabilecekti.</p>
<p>Ama kimse söylemedi ona…</p>
<p>Asıl ağır zincirlerin büyüyünce takılacağını.</p>
<p>Kimse, yaş aldıkça düşüncelerin bile prangalara vurulabileceğini anlatmadı. Çocukken söylenen yalanlar en fazla alaycı bir kahkahayla geçiştirilirken, yetişkin olduğunda doğruları söylemenin bile ne büyük bedelleri olabileceğini kimse söylemedi.</p>
<p>Büyümenin bedelini en ağır şekilde ödemişti.</p>
<p>Son günlerde çocukluğuna hasret kalması bundandı. Artık büyümüştü. Ama çocukken hayalini kurduğu özgürlük, sadece kitap sayfalarında kalmıştı.</p>
<p>Gerçekte, doğruların belirli bir tarafın tekelinde olduğu bir ülkede, özgür düşüncenin bedeli ağırdı.</p>
<p>Küçükken yalnızca dışarı çıkmak için izin alması gerekiyordu; şimdi ise tek bir kelimesiyle “vatan haini” suçlamasıyla ölümü bekliyordu.</p>
<p>Karar çoktan verilmiş, kalemi kırılmıştı.</p>
<p>Özgürlük, şimdi uzanamayacağı kadar yüksekte bir yıldızdı.</p>
<p>Çocukken zincir sandığı şeylerin şimdi ne kadar hafif olduğunu büyüyünce fark etmişti. Dört duvar arasında, bir idam cezasının soğuk gölgesi boynunda sallanırken aklından geçen tek şey, sağlıklı olma hakkını bile elinden alan bu bozuk terazinin daha ne kadar can yakacağıydı.</p>
<p>Bu aralar yarım yamalak olan uykusu bile onu terk etmişti. Emir’den haber alamıyor, doktorun kahramanlık yapmaya çalışmasını da bir türlü sindiremiyordu.</p>
<p>Ali yere çömelmiş, parmaklarının arasından toprağı ufalıyordu. Küçük bir karınca yuvasının kenarından geçen kum taneleri gibi akıp gidiyordu avuçlarındaki her şey. İçini kemiren sessizlik, duvarların ötesinden gerçeklerin yankısıydı.</p>
<p>Ayak sesleri yaklaştı.</p>
<p>Büyük bir gölge düştü üzerine ama başını kaldırıp bakmadı. Mehmet, elleri cebinde yanına gelmişti. Başını hafif yana eğmiş, Ali’yi izliyordu.</p>
<p>Çökmüş omuzları Mehmet’i rahatsız etmişti. Ali her zaman başı dik, bakışları keskin bir delikanlıydı. Onu şimdi böyle çaresiz görmek sarsıcıydı.</p>
<p>Bu düzensiz adalet, ölüme kafa tutan korkusuz Ali’yi bile dize getirmişti.</p>
<p>Kaşları çatılırken yumruğunu sıktı. Yakasına yapışıp bir yumruk sallamakla üzüntüsünü paylaştığını söylemek arasında gidip gelirken derin bir nefes alıp sakinleşmeyi bekledi. Sonra ağır hareketlerle yanına çömeldi.</p>
<p>“Delikanlılık ölmüş diyorlar. Mezar taşı dikilmeden gömmüşler,” dedi. Sesinde hafif bir isyan vardı.</p>
<p>Ali, yerdeki bakışlarını Mehmet’e çevirdi.</p>
<p>“İnsanlık ölmüş, delikanlılık ölmüş; çok mu? Bak bakalım, bu dört duvar arasında insanlık kalmış mı?” dedi. Dudaklarından hafif bir “cık” sesi yükseldi. Bütün hüznünü kaşlarını kaldırıp aşağı indirerek tamamladı.</p>
<p>“Emir dayanıklı çocuktur, iyi olacak,” dedi Mehmet, Ali’nin omzuna hafifçe dokunarak.</p>
<p>“Ayrıca,” diye ekledi, “insanlık ölmüş olsaydı, bu kadar insan onun için çabalamazdı.”</p>
<p>Doktor Funda’nın çabasını ima ediyordu.</p>
<p>Ali’nin dudaklarından hafif bir kıkırtı döküldü.</p>
<p>“İyilik bile bizimle dalga geçiyor,” dedi. Başını geriye yaslayıp mavi gökyüzüne baktı. Yüzünde hüzünle karışık bir gülümseme vardı. Doktorun o deli cesareti karşısında sinirlenmekle kahkahalarla gülmek arasında gidip geliyordu.</p>
<p>Bir süre sessizlik çöktü.</p>
<p>Sonra Ali’nin sesi, neredeyse bir fısıltı gibi duyuldu:</p>
<p>“Bu dört duvara bir doktor atadılar… Güya psikolojik destek… Sözde ölüme hazırlamak için… Ama bence…”</p>
<p>Duraksadı.</p>
<p>Mehmet, bütün dikkatini Ali’ye verdi.</p>
<p>“Delikanlılığı düşmeyen omuzlarımda, korkusuz yüreğimde arıyorsun ama sana kötü bir haberim var. Her insanın korkuları vardır. Ölümden korkmuyordum, çünkü yaşamak bana pek cazip gelmiyordu. Ama o doktor geldiğinden beri… Ölümden korkuyorum.”</p>
<p>Bir an sustu.</p>
<p>“İnsanlık zaten çoktan bitmiş, karanlık her yeri yutmuş diye düşünüyorsun… Yaşamanın ne anlamı var? Ölümü kabulleniyorsun. Sonra biri çıkıyor karşına… Gözlerinin içine öyle bir masumiyetle, öyle içten bakıyor ki, sadece iyi yanlarını göstermek istiyorsun. Seni senden çok düşünüyor. Derdini kendi derdi gibi taşıyor. Senin gerçeğini dile getirmeye bile çekinirken, gözünü kırpmadan en imkânsızı sırtlanıyor.</p>
<p>O an diyorsun ki:</p>
<p>Demek ki hâlâ bir yerlerde insanlık kalmış.</p>
<p>Ve işte o zaman soruyorsun kendine…</p>
<p>O hâlde ölmenin ne anlamı var?”</p>
<p>Ali sustuğunda bahçede rüzgâr bile bir an durdu sanki.</p>
<p>Mehmet, yanındaki adama uzun uzun baktı.</p>
<p>Gözlerinde ne öfke kalmıştı ne de öğüt verme arzusu. Sadece hayranlıkla karışık, tarifi zor bir bakış vardı. Duygularını açık etmeyen bir adamın içine sızmanın garip şaşkınlığı vardı üzerinde.</p>
<p>Her defasında aynı oluyordu.</p>
<p>Ali konuştuğunda Mehmet ne diyeceğini bilemiyor, sadece dinliyordu.</p>
<p>Düşünceleri kendisininkinden farklı olan birini bu kadar sevebileceğini daha önce hiç düşünmemişti.</p>
<p>Ama Ali…</p>
<p>Başka bir şeydi.</p>
<p>Bir an başını yana çevirdi, hafifçe güldü kendi kendine.</p>
<p>O da Doktor Funda’yla tanışmış, onunla konuşurken yüzünde iyiliğin iz bıraktığını fark etmişti. Ama şimdi biri çıkıp da “Ne hissettirdi?” diye sorsa, Ali kadar anlatamazdı.</p>
<p>Ali kelimeleri seçerken insanın içini parçalayan yerden tutardı.</p>
<p>Mehmet ise yalnızca hissederdi.</p>
<p>Gerçi Ali kadar insan sarrafı değildi belki. Ama Ali’nin “iyilik” diye tanımladığı doktor için hissettiklerinin bundan fazlası olduğunu da sezmişti.</p>
<p>Yine de sormadı.</p>
<p>Çünkü Ali, ne zaman neyi paylaşmak isterse anlatırdı.</p>
<p>Daha fazlasını değil.</p>
<p>“Aynı yerden bakmıyoruz hayata belki,” diye mırıldandı. “Ama aynı yerden hissediyoruz.”</p>
<p>Elini Ali’nin omzuna koydu.</p>
<p>“İşte tam da bu yüzden… Seninle konuşunca kendimi daha az kirletilmiş hissediyorum…”</p>
<p>Duraksadı.</p>
<p>“Yoldaş.”</p>
<p>Ali’nin bakışlarını yerden kaldırmadan tebessüm etti.</p>
<p>Sonunda yoldaşın oldum ha… diye geçirdi içinden ama sözcüklere dökmedi. Zira o gülümseme yetiyordu.</p>
<p>Mehmet, o tebessüme aynı gülümsemeyle karşılık verdi.</p>
<p>“Çünkü sen hâlâ içine gömülmemiş bir vicdansın, Ali,” diyerek sustu.</p>
<p>Sonrasında ikisi de sessizliği paylaştı.</p>
<p>Bu sessizlik, bahçe molası bitene kadar sürdü.</p>
<p>Kapı, Funda’nın öfkeli adımıyla ardına kadar açıldı.</p>
<p>İçeriye girerken odaya keskin bir hava doldu. Müdür masanın arkasında ayakta duruyor, Savcı da karşısında elleri belinde dikiliyordu.</p>
<p>Funda’nın gözleri doğrudan Savcı Gökhan’la buluştu.</p>
<p>Ne bir selam verdi ne de gözlerini kaçırdı.</p>
<p>O anda odadaki hava, sigara dumanı gibi ağırlaşmıştı.</p>
<p>Savcı Gökhan, dudaklarında küçümseyici bir gülümsemeyle genç kadına baktı.</p>
<p>“Hoş geldiniz, Doktor Hanım,” dedi. Sesinde alayla karışık bir soğukluk vardı.</p>
<p>“Bizi biraz meşgul ettiniz.”</p>
<p>Funda ellerini arkasında kenetledi, dik durdu.</p>
<p>Günlerdir Emir’in acı içinde kıvranmasına şahit olmuştu. O anlar gözlerinin önüne geldikçe bu adamdan iliklerine kadar nefret ediyordu.</p>
<p>“Sizi meşgul etmek gibi bir niyetim yoktu. Sadece işimi yapıyordum.”</p>
<p>Savcı başını hafifçe eğdi.</p>
<p>“İşinizi yapmak mı? Sahte kimliklerle doktor sokmak mı işiniz? Kayıtsız tedavi uygulamak mı? Yoksa emirleri hiçe saymak mı?”</p>
<p>Müdür yerinden kıpırdandı fakat Funda, Savcı’nın sözünü kesmedi.</p>
<p>Sonra sakin ama buz gibi bir ses tonuyla yanıt verdi:</p>
<p>“İşimi yapıyorum, evet. Bir insanı ölmek üzereyken kaderine terk etmek, benim ne mesleğime ne de insanlığıma yakışırdı.”</p>
<p>Savcı yavaşça masanın önünden ayrıldı. Birkaç adım atarak Funda’nın tam karşısına geçti.</p>
<p>“Elinizdeki yetkileri kötü kullanmak için mi doktor oldunuz?” diye sordu, gözlerini kısarak.</p>
<p>Funda bir adım ileri çıktı.</p>
<p>“Elimdeki yetkileri insan hayatını korumak için kullandım. İnsan hayatı, sizin kalemle üstünü çizdiğiniz dosya numaralarından ibaret değildir.”</p>
<p>Savcı’nın yüzünde bir anlık öfke parladı.</p>
<p>“Hangi hayattan bahsediyorsunuz, Doktor Hanım? Onların hayatı çoktan bitti! Şu an sadece uzatmaları oynuyorlar.”</p>
<p>Funda, onun sözlerindeki o derin insanlık yoksunluğunu iliklerine kadar hissetti. Anladı ki bu adamın içine dokunacak bir vicdan kırıntısı bile kalmamıştı.</p>
<p>Yine de sesini bozmadı.</p>
<p>Müdür araya girmek istedi ama Savcı elini kaldırarak onu susturdu.</p>
<p>“Ölüme mahkûm edilmiş bir adam için kendi kariyerinizi riske attınız. Neden? Yoksa başka bir şey mi var?”</p>
<p>Bakışları sinsice keskinleşmişti.</p>
<p>Funda gözlerini onunkilere dikti. Sesi soğuk ve netti:</p>
<p>“Ben insanlık için riske giriyorum. Artık siz nerede kaybettiyseniz… Bu yüzden anlamanızı beklemiyorum.”</p>
<p>Odada hava bir anda titredi.</p>
<p>Müdür sonunda dayanamayıp araya girdi.</p>
<p>“Sayın Savcım,” dedi, sesi kararlıydı. “Doktor Hanım belki prosedürü ihlal etti, evet. Ama unutmayın, eğer o çocuk hücrede ölseydi, hepimiz çok daha büyük bir skandala karışacaktık.”</p>
<p>“Bu bir tehdit mi, Müdür Bey?” diye sordu dişlerini sıkarak.</p>
<p>“Ben burada sadece cezayı değil, adaleti sağlamak için bulunuyorum. Eğer adaletin yerini ölüm alıyorsa, o zaman yanlış tarafta duruyorum demektir,” dedi Müdür Bey, geri adım atmadan.</p>
<p>“Siz ikiniz de yaptığınızın bedelini ödeyeceksiniz,” dedi buz gibi bir tonda.</p>
<p>Tam dönecekken Funda bir adım öne çıktı.</p>
<p>“Aslında öyle olmayacak,” dedi ve devam etti:</p>
<p>“Mahkûm Emir Atalay’ın acilen sevk işlemlerini başlatacağım. Tam teşekküllü bir hastaneye nakledilecek ve orada tedavi edilecek. Üstelik siz de bu sürece onay vereceksiniz.”</p>
<p>Odaya koca bir bomba bırakmış gibi bir sessizlik çöktü.</p>
<p>Savcı, gözlerini daraltıp alayla sırıttı.</p>
<p>“Kendinize bu kadar çok güvenmenizi takdir ediyorum. Ancak bu odadan çıkar çıkmaz, kuralsızlıklarınızı ve sahtekârlıklarınızı rapor edeceğim.”</p>
<p>Funda, sakin bir ifadeyle tebessüm etti.</p>
<p>“Yazabilirsiniz. Ben de belki eski bir gazeteci dostumla eski günleri yad ederim,” dedi.</p>
<p>Ardından bir an durdu.</p>
<p>“Tabii, bir sabah bu cezaevindeki insanlık dışı uygulamalar ortaya çıkarsa… Yularınızı elinde tutanlar yalnızca kulaklarınızı çekmekle kalmaz; koltuğunuzu da altınızdan alır. Sonra hayatı bitmişlerden farkınız kalmaz.”</p>
<p>Savcı’nın yüzü bir anda kireç gibi oldu.</p>
<p>Yumrukları sıkılmış, nefesi hızlanmıştı.</p>
<p>Ama Funda’nın duruşu zerre değişmedi. Gözlerinin içine meydan okurcasına bakıyordu.</p>
<p>Hiçbir şey söylemeden öfkeli adımlarla kapıya yürüdü. Tam çıkacakken geriye dönüp son bir bakış fırlattı:</p>
<p>“Doktor Hanım… Cezaevinde duygulara yer yoktur. Bunu acı bir şekilde öğreneceksiniz. Uğruna kariyerinizi tehlikeye attıklarınız zaten ölüler. Bunu ne kadar erken kavrarsanız, zamanı geldiğinde o kadar az etkilenirsiniz.”</p>
<p>Kapı sertçe kapandı.</p>
<p>Odada kalan sessizlik, bir tür zafer gibi yankılansa da Savcı’nın söylediği son sözler iki bedeni de derinden sarsmıştı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Asker Ocağı</title>
<link>https://fikirizleri.com/asker-ocagi-4329</link>
<guid>https://fikirizleri.com/asker-ocagi-4329</guid>
<description><![CDATA[ Babasının asker anıları ile büyümüş emekli bir asker kızı olan Eylül&#039;ün en büyük hayali, bu anılara yakından şahitlik ederek onları; kendi gözlerinden kaleme almaktır, lâkin gittiği askeriye de Yüzbaşı Ömer onu pek güzel karşılamaz. Hatta Eylül&#039;ü, arkası sağlam şımarık bir kız çocuğu olarak görür. Eylül ise kadraj da güzel duran ama  korkutucu olan bu adamın geçmişini merak eder. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a720e9a7b742.webp" length="31620" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 07 Aug 2026 16:00:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Güneşin çarşaf gibi örttüğü yüksek dağlara bakarken içindeki heyecanı bastırmak daha zor geliyordu.</p>
<p>​Yıllar sonra hayalini gerçekleştirebilmenin mutluluğu içinin kıpır kıpır olmasına yetmişti lâkin uykusuzluk bile üzerine yapışmış, atamıyordu.</p>
<p>​Taşlı yolda beşik gibi sallanan minibüs midesini ağzına getirse de bunu kafasına takmadı; zira hayaline dakikalar kalmıştı.</p>
<p>​Eylül, emekli bir asker kızıydı. Hayal ettiği mesleği yapabilmek için bütün varını yoğunu ortaya koymuş, bir dergide köşe yazarı olmayı başarmıştı. Tabii ki hedefleri ve hayalleri daha büyüktü. Babası da bu yolda her zaman en büyük destekçisi olmuştu. Eylül, babasının askerlik anılarıyla büyümüş bir kızdı üstelik. Bu sebeptendir ki hayallerinden biri de onları yazmaktı. Büyük uğraşlar neticesinde sonunda buradaydı, asker ocağında; Mehmetçikleri onların gözünden yazabilecek, içlerine girip hislerine tercüman olabilecekti.</p>
<p>​Babasının anlatmaya doyamadığı ve hasret duyduğu anılara yakından şahit olacaktı.</p>
<p>​Askeriyenin tel örgüleri görünmeye başladığında derin bir nefesi içine çekerek yaslandığı camdan başını kaldırdı.</p>
<p>​Araba büyük yokuşu da geçerek düz bir zemine vardığında askeriyenin kapısı da görünmüş, yavaşlamaya başlamıştı. Yanındaki sırt çantası ve fotoğraf makinesine uzanıp birini boynuna, diğerini sırtına geçirdi. Minibüs durur durmaz yerinden hızla ayaklanıp kendini dışarıya attı. Büyük demir kapının önünde nöbetçi askerler ellerinde tüfekleriyle bakarken nöbetçi kulübesinden bir asker çıktı.</p>
<p>​"Merhabalar, ben Eylül Demir. Binbaşı Yusuf Şahin'in misafiriyim. Beni bekliyordu." dedi heyecanla kimliğini göstererek.</p>
<p>​Asker, Eylül'ün heyecanını anlamış olacak ki tebessüm ederek kimliğe baktı.</p>
<p>​"Binbaşım bizi haberdar etti, buyurun." diyerek kapıyı açtığında çantasının kayışlarını heyecanla sıktı.</p>
<p>​"Teşekkür ederim." diyerek kendini içeri atmış, askeriye binasına doğru hızla yürümüştü. Yeşil alanda göz gezdirirken 10 metre ileride şınav pozisyonu almış bir grup askeri gördü. Onların da başında dikilmiş komutanları tok ve ürkütücü sesiyle sayarken askerlerin çoktan perti çıkmış gibiydi.</p>
<p>​Arkası dönük olan komutan önüne döndüğünde olduğu yerde titredi Eylül. Komutanlar bilerek seslerini tok ve ürkütücü tutar ki askerler her zaman mesafesini korusun; lâkin bu adam sesinden daha sert ve ürkütücü duruyordu. İster istemez biraz gerilmiş; yerde ter içinde şınav çekmeye çalışan erlere üzülmüştü.</p>
<p>​Fakat en nihayetinde burası asker ocağıydı, anne kucağı değil diye düşünerek bu anı resmetme heyecanıyla boynunda asılı olan fotoğraf makinesini alıp kadrajı onlara çevirdi.</p>
<p>​Flaş patlayıp da ikinci fotoğrafı çekmek için mercekten baktığında komutanın sert bakışlarıyla karşılaştı. İşte o zaman anladı, aslında ona ne kadar çok yaklaştığını.</p>
<p>​"Sen de kimsin? Kim soktu seni buraya?" diye bağırıp üstüne yürüyen adamla ürküp geriledi.</p>
<p>​"B-Ben..."</p>
<p>​"Seni kim soktu buraya!" diye bağıran adamla içini büyük bir korku kaplayan Eylül, kaskatı kesilmişti.</p>
<p>​"Yüzbaşım!" Binbaşı Yusuf Şahin'in sesiyle bakışlarını Eylül'den çekmişti. Eylül rahatlayıp Binbaşı'ya minnet dolu bir bakış attı.</p>
<p>​"Kendisi benim misafirim olur, biraz ara ver de konuşalım." dedi hâlâ şınav çeken erleri göz ucuyla gösterip arkasını dönmeden önce. Bu, "Beni takip et." demekti.</p>
<p>​Yüzbaşı Ömer, elindeki makineyle yan yana poz veren erlerin fotoğrafını çeken kadından bakışlarını çekerek yanındaki kendinden rütbeli dostuna döndü. İkisi de ağaçlık içinde bulunan çardakta oturuyordu.</p>
<p>​"Ne bu şimdi? Kim bu?" diye sordu Ömer Komutan. Sesinde saf bir kızgınlık hâkimdi.</p>
<p>​"Ömer, yardımına ihtiyacım var." Arkadaşının yalvaran bakışlarına kaşlarını çatarak bakarken neler olduğuna anlam verememişti. Daha sonra arkadaşının anlattıklarına dalıp giderken ne yapacağını bilemeyerek o çardakta saatlerce bekledi.</p>
<p>​Sigara içmek için kapı önüne çıktığında görüş açısına giren kızla sıkıntılı bir nefes verip bedenini başka tarafa çevirdi. Gördükçe siniri tepesine çıkıyordu sanki.</p>
<p>​Dostunu zor durumda bırakacak bir şey yapmaktan çekindiği için görmezden gelmeye çalıştı ama ne mümkün, her yerdeydi!</p>
<p>​Ona bakınca, özel alanını işgal eden arkası sağlam, şımarık bir kızdan başkasını görmüyordu.</p>
<p>​Eylül, ağaç altında oturup gülüşerek derin bir sohbete girmiş askerleri çektikten sonra kamerasını bu defa birkaç metre ileride sigara içen bedene çevirmişti ki yan profilden gördüğü yüzü hemen tanıdı ve gerildi; zira sabahki korkutucu bakışların sahibi komutandı. Elindeki sigarasını dudaklarına götüren adamla duraksarken parmakları onu resme almak için karıncalandı. Kadrajı esmer adama çevirdiğinde, dudaklarının arasındaki sigaranın dumanını dışarıya bıraktığında hareketsiz kaldı; zira öyle bir görüntü oluşturmuştu ki parmakları deklanşöre değememişti. Ne kadar karizmatik ve fotojenik olduğunu düşündü.</p>
<p>​Binbaşı'ya verdiği sözü hatırlayarak yüzünü buruşturdu. Ömer'in, Eylül'ün burada kalması için sunduğu tek şart; o fotoğrafların içinde olmayacak, özel hayatı işgal edilmeyecekti.</p>
<p>​Ama Eylül için ne mümkün... Kadraja en çok yakışan adamı çekemediği için içten içe üzülüyordu. Derin bir of çekip yemekhaneye doğru yürüdü, arkasından bakan adamın bakışlarının yoğunluğundan habersiz.</p>
<p>​Ömer'in, neredeyse her yerde olan Eylül'den rahatsız olmasının bir sebebi de uzun zamandır karşı cinsi sadece çarşı izinlerinde gören askerlerine yapılan bu emrivakiydi.</p>
<p>​Hayalini gerçekleştirmiş gerçekleştirmesine lâkin bir sürü erkeğin göz hapsinde olması ister istemez onu rahatsız ediyordu. Sürekli flört karışık konuşma çabaları da ayrı bir sıkıntıydı.</p>
<p>​Yediği pirinç pilavı neredeyse boğazına dizilmek üzereyken aynı ses yankılandı yemekhane duvarlarında:</p>
<p>​"Önünüze dönün!" Ömer Komutan'ın sesiyle irkilirken her ne kadar fotojenik bir adam olsa da korkutucu olduğu su götürmez bir gerçekti. Onunla yalnız kalmaktan ya da bakışlarının hedefi olmaktan ölesiye korkuyordu; sanki yüzbaşı değil de hayduttu.</p>
<p>​Bu düşünceleri kafasından atıp etrafına baktı. Sanırım tek korkan kendisi değildi; zira artık kimse ona bakmıyordu. Minnettarlıkla korku hissi arasında geldi gitti.</p>
<p>​Önündeki sandalye çekildiğinde irkilip bakışlarını büyük bedene çevirdi. Bu oydu! Kendisi gerilen bakışlarıyla Ömer Yüzbaşı'yı süzüyor olsa da onun sert bakışları yemeğindeydi. Bir kere bile göz göze gelmeden onu yok saymış, yemeğini yıyordu.</p>
<p>​Bu tavrına kaşlarını çatarak baktı. Hiç yemek adabı bilmez miydi bu adam? "Afiyet olsun." bile dememişti. Ne diye hemen karşısına oturmuştu? Sinirle nefes alıp verirken yine o korkutucu sesini duydu:</p>
<p>​"Yemeğin benim yüzümde mi?" Başını bile kaldırmadan sorduğu soruyla alaylı bir ses çıkardı: "Hıh!"</p>
<p>​"Afiyet olsun Yüzbaşım." dedi bastırarak. Sesinde alay da hâkimdi. İşte o zaman o korkutucu bakışlar onu buldu.</p>
<p>​"Burası asker ocağı! Ünlüler geçidi değil. Bence yeterince manzara resmi çektin. Git artık!" diyerek cevap vermesini beklemeden tepsisini alıp ayaklandı. Eylül cevap verecek durumda değildi; zira iliklerine kadar titremiş ve bu adamdan nefret etmişti.</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>O Adam</title>
<link>https://fikirizleri.com/o-adam</link>
<guid>https://fikirizleri.com/o-adam</guid>
<description><![CDATA[ Gizem, gerilim, dram ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202512/image_870x580_6944ea18b27ae.webp" length="15808" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 09:01:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords>Gizem</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Rüzgârın yalayıp geçtiği saçları yüzüne çarpıp geçerken oturduğu koltuğa daha çok sindi. Başını yanındaki cama yaslamış zaman kadar hızla geçip giden ağaçları izlemeye dalmıştı ki yanındaki adamın horultularına kulaklarını tıkamak istedi. Lâkin ne mümkün, küçücük otobüste huzurun esamesi bulunmuyordu. Sarı uzun saçlarını kulaklarının arkasına atıp ayağının altındaki çantasına uzandı. Ön cebinden kulaklığını çıkarıp telefonundan rastgele bir müzik açarken başını geriye yaslayıp sadece müziğin sesine kulak verdi. Ailesi geldi aklına; şimdiden deli gibi özlemişti. Annesinin keşkeği, kız kardeşinin cıvıl cıvıl sesi ve en sadık dostları. Özlemediği tek kişi babasıydı. Babası ona evin kapısını gösterdiğinde onun için bitmişti. Bir babası yoktu artık. Bunun sebebi de, en değerli varlığı gururuydu. Velhasıl, şimdi yollardaydı işte. Kuzeni ona başka bir ilde iş bulmuş bir süre onu idare edeceğini düşünmüştü. Bittabi öyleydi, bu iş velinimetti zira. Babasıyla arasında her zaman böyle sürtüşmeler yaşanırdı. O her zaman müzisyen olmak isterdi, lâkin babası zorla hukuk okumasını sağlamıştı. Arkadaşlarından tut, ilişkilerine kadar her şeyine karışırdı. Hatta saçını uzattığında babası öfkeden kudurmuş, gözüme gözükme demişti. Bir gün böyle olacağını bilmiyordum dese yalan olurdu. Sadece daha erken olmasını bekliyordu. Keşke babası birazcık da olsa onu anlayabilseydi. Üzerindeki yorgunluk ve gerginlikle ne zaman uykuya daldığını bilmeden telefonuna düşen bildirim ile uyandı. Yabancı bir numaradan mesaj geldiğini görüp kaşlarını çattı. Mesajı açtığında anlamayarak birkaç defa okudu. “Bu senin kaderin, kaçmak imkansız! Artık olman gerektiği yerdesin” Yanlış numara olduğunu düşünerek klavyeye parmaklarını gezdirip gönderdiğinde önündeki koltukta bir telefondan bildirim sesi geldi. Umursamazca dudaklarını büküp telefonuna dönmek üzereyken otobüsün camına yansıyan telefonun ışığıyla ekranı net bir şekilde gördü. “Yanlış numara kardeşim” yazıyordu. Kaşlarını çatarken kalbi göğsünü yumrukluyordu. Zira az önce kendi attığı mesaj ile aynıydı. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm bölüm 8</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-boelum-8</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-boelum-8</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_68f089e798a54.webp" length="6756" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 16 Oct 2025 09:00:34 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bölüm 8</p>
<p>  Emir’in gözlem odasına alınmasıyla içerideki plan sessizce devreye girdi. Gardiyanlar, onun aklını yitirdiğine ve saldırganlaştığına inanmıştı; böylece ne bir itiraz ettiler ne de ilgilendiler. Müdür Bey ne istediyse sorgulamadan yaptılar. Emir’in delirmiş aklıyla uğraşmak isteyecekleri en son şey bile değildi. Hatta gözden uzakta kapalı bir odada kalması işlerine gelmişti. Oysa gerçek, duvarların ardında saklıydı. Emir’in vücudu ateş içindeydi, halsizliği artmış, nefes alması bile zorlaşmıştı. Cezaevi revirine götürülseydi, orada bırakılıp kaderine terk edileceği kesindi. Belki de revir diye koğuştan aldıkları Emir’i karanlık bir hücreye tıkıp ölümünü bekleyeceklerdi ki bu daha olasıydı. Ama şimdi gözlem odasında yalnızdı ve kısa bir süre sonra Funda’nın başka bir psikiyatrisi arkadaşı kılığında gelen bir doktor içeri alınacaktı. Resmi olarak psikolojik gözlem altında görünse de, aslında bu bir kurtarma operasyonuydu. Çünkü içeride bazı hayatlar ya ihmalle söner ya da sessizce bir umutla yeniden alevlenirdi.</p>
<p>Funda doktor arkadaşını kapıda karşılarken yüreği yerinden fırlayacak gibiydi. Cezaevi yönetimi, “farklı bir bakış açısıyla” Emir’in psikolojik durumunun değerlendirilmesini mantıklı bulmuş, hatta desteklemişti. Bu da Funda’nın elini güçlendirmişti. Doktor arkadaşının sahte kimlik kartını hazırlamak zor olmamıştı; yılların acil servis pratiği ve Funda’nın titiz planlaması sayesinde sistemde herhangi bir açık oluşmamıştı. Adam içeriye “Uzman Psikiyatrist Dr. Haluk Tan” olarak girdiğinde gardiyanlar biraz mesafeli ama şüphelenmeden onlara eşlik etmişlerdi. </p>
<p>“Ek bir değerlendirme için yardımınızı istedim,” demişti Funda, gardiyanların duyabileceği şekilde. “Bazen başka gözle daha farklı detayları yakalayabilir.”</p>
<p>“Tabii, çok iyi düşünmüşsünüz Funda Hanım,” diyerek onu onaylayan Haluk, koridor boyunca sohbet ederken genelde sahte belirtiler üzerine konuşuyorlardı.</p>
<p>Gerçekteyse Haluk, Emir’in fiziksel durumuna acilen müdahale etmeye gelmişti. Ateşini düşürmeye, enfeksiyonunu durdurmaya çalışacaktı. Odaya girer girmez hızla işe koyuldu. Funda hem gözcülük yapıyor hem de elinden geleniyle yardım ediyordu.</p>
<p>Emir’in ateşi hâlâ yüksek, nabzı zayıftı. Funda, gözlem odasının küçük camından aralıklarla dışarıya bakıyor, koridordan gelen ayak sesine kulak kesiliyordu. Derken, uzaklardan yaklaştıkça ağırlaşan bot sesleri duyuldu. Gardiyanlardan birinin kontrol için yaklaştığını anladıklarında içerideki hava aniden soğudu.</p>
<p>Doktor hızla serum takmaya çalışırken Funda, sakin görünmeye çabaladı. Kapı sertçe tıklatıldı. Gardiyanın sesi yankılandı:</p>
<p>“İyi misiniz içeride? Çok sessizsiniz.” </p>
<p>Funda, sesini kontrol altına alarak cevapladı:</p>
<p>“Psikoz krizi geçirdi. Halüsinasyonları arttı, kendine zarar verecek gibiydi. Mecburen sakinleştiriciyle uyuttuk. Lütfen rahatsız etmeyin.”</p>
<p>Kapının arkasındaki kısa sessizlik ölüm gibi çöktü odaya. Sonra gardiyanın uzaklaştığını duyunca, içerideki herkes nefesini bıraktı. Funda, göz göze geldiği doktor arkadaşına başıyla onay verdi. “Devam et,” dedi fısıltıyla. Bu küçük an, bir ömrü kurtarabilirdi.</p>
<p> Ateş düşürücü ilaç, serum ve gizlice getirilen antibiyotikler… Burası, cezaevinin gri duvarları arasında kurulmuş sahte bir psikiyatrisi sahnesiydi ama içeride verilen mücadele gerçek bir hayatta kalma savaşıydı.</p>
<p>Aynı saatlerde koğuşta Ali, Yusuf’un anlattığı her cümlede Doktorun ne kadar ileri gittiğini fark ettikçe duvarlar üstüne üstüne geliyordu. Ona daha önce söylemişti; buradaki insanların ona verebileceği tek şey çaresizlikti. Ve bu çaresizlik hissi onu her adımda biraz daha bitiriyordu. Bağlandığı her insan, omzunda koca bir yük olacaktı. Daha birkaç ayda geldiği bu aşama, tahmin ettiği geleceğin daha hızlı ona ulaştığıydı. </p>
<p>“Sakin ol. Ali’m,” diyerek omzunu sıkan Durmuş’a baktı.</p>
<p>“Bizim yüzümüzden başı belaya girecek,” diyerek yüzünü sıkıntıyla sıvazladı.</p>
<p>“Heh… Senin karın ağrın Emir için değil, doktor için…” diyen adamla kaşlarını çattı.</p>
<p>“Sende başlama be abi! Biz Emir’i hayatta tutmak için her şeyi yaparız, daha önce de yaptık. Ama kalemi çoktan kırılmış bizler için yaşamaya devam edecek olanların hayatlarını alt üst edip gitmek istemiyorum. Bir kişi daha olmaz,” Dedi çaresizce. </p>
<p>“Allah bütün günahlarımızı affeder ama arkamızda bıraktığımız enkazların hesabını nasıl vereceğiz?”</p>
<p>“Haklısın, iki gözüm de. O da belki hayrını böyle yapıyor. Yaradan onu bizimle sınıyor. Bize bir hayrı dokunmazsa, o Allah’a nasıl hesap verecek?”   </p>
<p>“Ölümden korkmuyorum ama arkamdan gözü yaşlı bırakacağım tek bir kişinin düşüncesi bile uykularımı kaçırıyor.” Dedi şakağını ovarken. </p>
<p>                                                            ***</p>
<p>Sabahın gri ışığı, cezaevinin yüksek duvarlarına dokunmadan yukarıya süzülüyordu. Koridorda yankılanan ilk ayak sesleri, betonun soğukluğuna karışıyor, demir kapılar birer ritüel gibi açılıp kapanıyordu. Her sabah aynıydı aslında; aynı sessizlik, aynı küf kokusu, aynı sorgusuz devinim… Ama bu sabah, havada görünmeyen ama hissedilen bir tedirginlik asılıydı. Sanki duvarlar bile bir sır taşıyordu. Ve tüm sessizlik içinde, duvarların ardında bir çift göz onları izliyordu. </p>
<p>Rıfat…</p>
<p>Cezaevinde yıllardır görev yapan Rıfat, emir- komuta zincirine körü körüne bağlı, sabit fikirli bir memurdu. Ama onları diğerlerinden ayıran en belirgin özellik, Savcı’nın en güvendiği adam olmasıydı. Emir’in gözlem odasına alınmasını başından beri gereksiz bulmuştu. Ancak, Doktor Haluk’un gelişiyle birlikte içeride dönen başka bir şeyler olduğundan şüphelenmişti.</p>
<p></p>
<p>Ziyaretçi formundaki bilgileri dikkatle incelemiş, Haluk’un bağlı olduğu hastaneyi tanımıştı. Aynı hastanede çalışan teyzesinin kızıyla yaptığı kısa bir telefon görüşmesi şüphelerini doğruladı: Haluk bir Psikiyatrisi değil, acil servis doktoruydu. Bu da zaten bütün şüphelerini doğrulamıştı. </p>
<p>Rıfat hemen harekete geçti. Savcıya gitmeden önce eline bir kanıt geçirmek istiyordu. Gizlice Funda’nın odasına girerek masadaki belgeleri karıştırdı. Gözleri, üzerinde antibiyotik ilaçlarının isminin yazılı olduğu bir reçeteye takıldı. </p>
<p>Gülümseyerek cebine koydu.</p>
<p>Ertesi sabah, ağır bir zarf savcının masasına bırakıldı. İçinde, Haluk’un sahte kimlik bilgileri, Funda’nın ilaç notları, gözlem odasına taşınan tıbbi malzemelerin listesi vardı. En altta ise al yazısıyla yazılmış tek bir cümle:</p>
<p>  “Cezaevinde sistem dışı ve kayıtsız bir tedavi uygulanıyor. Bilginize.”</p>
<p>Savcı, o gün olağan saatinden erken geldi. Elindeki zarfı sımsıkı kavramış, adımlarını hızlandırmıştı. Müdürün kapısını açmadan önce duraksamadı. Öfke gözlerinden okunuyordu. Müdür’ün odasına hışımla girdi.</p>
<p>“Sayın Müdür,” dedi tok bir sesle. “Kayıtsız, gizli bir tedaviyle ilgili anlatacağınız bir şey var mı?”</p>
<p>Sesinde buz gibi bir öfke vardı.</p>
<p>Müdür, koltuğundan yavaşça doğrulurken aklında sadece Emir vardı. İyileşmeden önce yakalanmış olmaktan korku duyuyordu. Emir’i revir yerine hücreye atmayacaklarını umut etse de böyle olmayacağını biliyordu. Bu adam en büyük şeytandan bile daha kötüydü. Emir’i hücreye atıp ölüme terk etmek için kitabına göre uyduracağı bir sebep bulurdu. Ancak, bu defa oğullarından birini kolay kolay yedirmeyecekti. Son damlasına kadar savaşacaktı.</p>
<p>“Buyurun Savcı Bey?”</p>
<p>Savcı elindeki zarfı masaya bıraktı. “Sizin yönettiğiniz cezaevinizde, bazı mahkûmlar psikoz bahanesiyle gözlem odasına alınıyor. Ama gerçekte, fiziksel bir hastalıkları olmamasına rağmen tedavi ediliyor. Üstelik hiçbir kayıt tutulmadan. Bu açıkça yasal bir suçtur.” </p>
<p>Müdür’ün kaşları çatıldı.  </p>
<p>“Hiçbir belirti göstermeden mi?” diye sordu.</p>
<p>Savcı yüzünde sinsi bir gülümsemeyle:</p>
<p>“Sanırım haberiniz vardı?” </p>
<p>Müdür derin bir nefes aldı, sonra kendinden emin cevapladı:</p>
<p>“Tabii ki haberim vardı. Benden habersiz bu cezaevinde kuş bile uçamaz” dedi üstüne bastırarak.</p>
<p>Savcı öne eğildi.</p>
<p>“Bunun sonuçları olur, farkındasınız değil mi?”</p>
<p>“Ben yalnızca ölmek üzere olan bir çocuğun hayatını kurtarmaya yardım ettim.”</p>
<p>“Revire gönderebilirdiniz.”</p>
<p>“Daha önce gönderdim. Ne olduğunu biliyorum. Bu riski bir daha alamazdım.”</p>
<p>Savcı dudaklarını büzerek sırıttı.</p>
<p>“Hani sizden habersiz kuş bile uçmazdı.”</p>
<p>“Haberim yoktu demiyorum. Her şeyin farkındayım. Ama memurlarım benim değil, sizin gibi bir başkasının emirleriyle hareket ediyor.” Dedi dişlerini sıkarak. </p>
<p>Bu, doğrudan bir meydan okumaydı. Savcı’nın gözleri kısıldı.</p>
<p>“Demek ki emirlerinizi yerine getirecek kadar size saygı duymuyorlar. Belki de cezaevi yeni bir yöneticiye ihtiyaç duyuyordur.” </p>
<p>Yüzünde ilk kez açık bir memnuniyet vardı. Bu hatayı uzun zamandan beri bekliyordu.  </p>
<p>“Ayrıca,” dedi ses tonunu yükselterek, “Tedaviye ihtiyacı olmayan bir mahkûm için kuralları çiğnemek… Pek de etik bir seçim olmadı. Başınız büyük bir belaya girecek.”</p>
<p>“Emir çok hastaydı! Ölüyordu!” diye bağırdı Müdür, öfkesini artık saklamadan. </p>
<p>“Öyle mi?” dedi savcı alayla.</p>
<p>“Ama revirde öyle bir kayıt yok. Demek ki öyle bir hatalıkta yok.” Dedi alaylı sesiyle. Kitabına göre uyduracağı bir bahaneyi bulmuştu bile. Müdür’ün yüzü korkuyla kasıldı. Neredeyse Savcı’nın ayaklarına kapanmak üzereydi. Ancak, o anda kapı sertçe açıldı.</p>
<p>Funda, içeriye öfkeyle girdi. Bakışları Savcı’nın yüzüne kilitlenmişti. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kızıl Maske</title>
<link>https://fikirizleri.com/kizil-maske</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kizil-maske</guid>
<description><![CDATA[ Cüneyt Baskomiser ve ekibi bu defa Kızıl Maske adında bir seri katilin peşine düşer. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202509/image_870x580_68d94aee3a0dd.webp" length="14340" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 28 Sep 2025 17:49:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords>Bölüm 1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sırtında hissettiği soğuk duvara biraz daha sokulup ses çıkarmaktan korkarak sımsıkı kapattığı dudaklarından ellerini çekip titreyen elleriyle cebindeki telefona ulaştı. Tuşlara zorlukla dokunup arama tuşuna bastığında yaslandığı duvardan sürünerek yere çöktü. Saniyeler sonra açılan ahizeyle, “Yardım edin! Beni öldürecek!” diye fısıldadı. Ama sesi karşı tarafa zor gidiyordu. “Derin bir nefes alıp sakinleşin hanımefendi ve bir daha söyleyin.” Diyen ses daha iyi duyabilmek için önündeki cihazın sesini biraz daha açıp hoparlöre aldı. Şimdi merkezdeki herkes korku içinde kalmış kadının sesini duyuyordu. “O- Onu öldürdü! Aman Allah’ım gözlerimin önünde onu öldürdü!” diye ağlamaya başladı. Sakinleşmek bir yana panik atak geçiriyordu. Çağrıya cevap veren çalışan bir yandan yanındaki iş arkadaşına dönüp telefonu gösterdi. Komutu alan arkadaşı telefonun izini takip edip en yakın ekibe haber verdi. “Hanımefendi adınızı öğrenebilir miyim?” diye sordu, soğukkanlılığını koruyan acil çağrı merkezi çalışanı olan genç kız. Bu işe başlayalı neredeyse beşinci yılı deviriyordu. Ve bu beş yılda birçok asılsız ihbarlar geliyordu. Hem gerçekten ihtiyacı olanları ihmal ediyor hem de ciddi konuları kötüye kullananlar oluyordu. Şimdiden çok yıprandığını hissetmişti. Bu süre boyunca gerçekten acil yardıma ihtiyacı olanlar elbette vardı. Günün sonunda birilerine yardım etmiş olma hisside olmasa çekilecek iş değildi. Şimdi ise telefonun diğer ucunda gerçekten çok korkmuş biri vardı ve kaçıncı kez olduğunu hatırlamadığı o korku, onu da yine esir almıştı. Elinden geldiğince eğitimde öğrendiklerini soğukkanlılığını koruyarak uygulamaya çalıştı. “Onu öldürdü, şimdi beni öldürecek.” Gözyaşları içinde ağlayan kadını sakinleştirmek için ne yapabileceğini düşündü. Zira bu şekilde nasıl yardım edebileceğini bilmiyordu. Sağlıklı bir bilgi almak neredeyse imkânsızdı. Korku içinde kalmış kadın aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu. “Hanımefendi size bu şekilde yardımcı olamam. Biraz sakinleşip isminizi söyleyebilir misiniz?” diye sorarken merkezdeki diğer çalışanlarda endişeyle izliyordu. Hepsi telefonun diğer ucundaki sese odaklanmıştı. “B-Ben Pırıl Şura” dediğinde herkesin kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. Zira telefonun diğer ucundaki kişi ünlü bir Dj sanatçısıydı. “Merhaba Pırıl benim adımda Buket. Şimdi senden birkaç defa derin nefesler alıp sakinleşmeni istiyorum.” Diyerek Pırıl’ın nefes alışverişini dinledi. “Şimdi sakinleştin mi?” </p>
<p>“Evet” diyen kadının sesi şimdi daha sakin geliyordu.</p>
<p>“Harikasın! Şimdi bana tane tane çok detaya girmeden neler olduğunu anlat. Güvende misin?” diye sorarak teyit etmeye çalıştı.</p>
<p>“Bilmiyorum. Elinden kaçıp yakındaki bir inşaata saklandım.”</p>
<p>“Biz çoktan telefonundan yerini tespit ettik ve bir ekip gönderdik. Senden sadece bulunduğun yerden ayrılmamanı istiyorum. Ve mutlaka iyice saklandığından emin ol. Yaralı mısın?”</p>
<p>“H-Hayır i-iyiyim ben ama onu öldürdü.” Dedi tekrar ağlamaya başlayarak.</p>
<p>“Pırıl sakinleşmen gerekiyor. Bana neler olduğunu anlat. Kimi öldürdü? Peşindeki kim?”</p>
<p>“T-Tamam. Onunla çalıştığım gece kulübünde tanıştım o…” duyulan boğuk bir gürültüyle “Aman Allah’ım beni buldu!” diyerek ağlamaya başlayan kadının sesi yine korku içinde geliyordu.</p>
<p>“Sakin ve sessiz olmaya çalış” diyerek yandaki ekrana baktı. Polis ekiplerinin konumunu gösteriyordu. “Ekipler ile aranda üç dakika var.” dediğinde, “Sesini duyuyorum artık çok geç” diyerek ağlamaya devam etti. “Pırıl sakın saklandığın yerden çıkma ve bekle” </p>
<p>“Hayır! Buraya geliyor kaçmalıyım” Diyen kadının sesi aniden kesildi.</p>
<p>“Neler oluyor?” diye sordu yanındaki arkadaşı. Herkes endişeyle birbirine bakıyordu. </p>
<p>“Pırıl olduğun yerde kal. Orası çok karanlık seni saklandığın yerde bulamaz ama hareket edersen sesini takip edecektir. Hareket etme ve benimle irtibatı koparma” </p>
<p>“Çok geç! Orada daha fazla duramazdım.” Dedikten sonra bir sessizlik olmuş saniyeler sonra, “O burada” diye fısıldayan kadının çığlığı herkesi ürkütmüştü.</p>
<p>“Hayır! Bırak beni, dokunma bana”</p>
<p>“Pırıl! Pırıl neler oluyor? Pırıl cevap ver!”</p>
<p>“Ne olur bırak beni, ölmek istemiyorum. Yalvarırım bırak! Kimseye bir şey söylemem” </p>
<p>“Pırıl!”</p>
<p>“Yo… Lütfen” diyerek çırpınan kadın “Korkuyorum” diye fısıldadıktan sonra kulakları sağır eden büyük bir çığlık atmış sonrası büyük bir sessizlik olmuştu. Herkesin yüzünde dehşet dolu bir ifade vardı. Buket ise göğsünü tutmuş korku dolu bakışlarıyla olduğu yerde çakılıp kalmıştı. “Pırıl” dedi son kez kısık yakarış dolu bir tonda. Sonrası ise çok tuhaf bir şey olmuştu. Telefondan önce bir hışırtı daha sonra sık nefesler alıp veren bir ses, hoparlörden yayılmaya başlamıştı. Herkes korku ve endişeyle bu sesi dinliyordu.</p>
<p>“Kimsin sen? Ona ne yaptın?” diye sordu Buket son bir çırpınışla. Sesinde bir miktar hayal kırıklığı ve öfke vardı. Bir taraftan gözyaşları akıyordu. Telefonun diğer ucundaki ses sıkıntılı bir nefesi yüksekçe verip ahizeyi kapattı. Dıt Dıt… Sesinden başka hiçbir ses yoktu. Herkes ölüm sessizliğine kapılmıştı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm 7. Bölüm</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-7-boelum</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-7-boelum</guid>
<description><![CDATA[ Bölüm 7 ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_68ab3d7203b72.webp" length="37462" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 24 Aug 2025 19:27:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>     BÖLÜM 7</p>
<p>                        (UMUT YILDIZI)</p>
<p></p>
<p>Umut, bir yıldız kadar küçük bile olsa, karanlık gökyüzünü aydınlatacak kadar parlaktır.</p>
<p>Yüzüme vuran güneş, pencerenin aralığından sızan rüzgâr yeli içimde koca bir fırtına oluyordu. Hep oradaydı, vardılar. Ancak daha önce hiç bu kadar hüzünle karşılamamıştım. Ne zaman dünyanın güzelliklerine dalsam, onlardan yoksun olan kader mahkûmlarına üzülüyorum. Bu defa da mutluluğumu yarım yaşıyorum. Aslında haftalardır farkında olmadan kendimi kötü düşüncelerle yıpratıyordum. Uykusuz gecelerim artmış, arkadaşlarımla hafta da bir yaptığım eğlenceli toplantılara ara vermiştim. Sanki yüzümde oluşan her gülücük onlara haksızlıktı. Böyle hissetmemem gerekiyordu ama elimde değildi. Ali’nin başından beri haklı olmasına ise tahammül edemiyordum.</p>
<p></p>
<p>Kolarrımı göğsümde bağlamış güneşin sıcaklığını yüzümde hissederken vurulan kapıyla irkildim. Başımı kapı aralığına çevirdiğimde beni mahcup bakışlarıyla Yusuf karşıladı. Yüzünde her daim bu ifade olur, karşımda ezilip büzülürdü. Ona defalarca artık arkadaşız desem de o benim arkadaşlığımı kendine layık görmüyordu. Belli ki çocukluğundan beri hor görülüp ötelenmişti. Diğer mahkûmlarla karşılaştırıldığında o yalnızdı, kimsesiz.</p>
<p>“Gelsene Yusuf” diyerek gülümsediğimde çekingen adımlarla gösterdiğim boşluğa oturdu.</p>
<p>“Ee nasılsın bakalım bugün?” </p>
<p>“İyiyim doktor hanım. Sen nasılsın?” diye sordu çekinerek. Gelişme vardı. Artık beni de soruyordu.</p>
<p>“İyiyim. Teşekkür ederim Yusuf. Ee verdiğim görevi yaptın mı?”</p>
<p>“Yaptım” diyerek hevesle elini cebine attı. Masanın üzerine tesbihleri bırakırken yüzündeki heyecan görülmeye değerdi. </p>
<p>“Hepsi harika görünüyor. Ellerine sağlık”</p>
<p>“Şimdi sen bunları satabilecek misin doktor hanım” diyerek sordu heyecanla.</p>
<p>“Tabii ki. Ama bak aklıma ne geldi. Senin gibi bazı mahkûmlara da bu tür el becerisini geliştirebilecek görevler verdim. Ailelerin katılımının da olduğu küçük bir kermes yapabiliriz. Orada satabiliriz, ne diyorsun?”</p>
<p>Yüzündeki gülümseme solarken tereddütlü bakışlarını bana çevirerek, “Böyle bir şeye izin vereceklerini sanmıyorum.” Diye mırıldandı umutsuzca. Ama beni tanımıyordu.</p>
<p>“Sen orasını bana bırak” dedikten sonra çantamdan bir poşet çıkarıp önüne koydum. </p>
<p>“Bunlar yeni boncuklar. Sen yapmaya devam et gerisini ben hallederim.” Dedim güven vererek. Başını eğmiş kucağındaki ellerini izlerken sessizdi. Saniyeler sonra belki dakikalar… Dolu gözlerini bana çevirdi. Yüzüm endişeyle kasılırken yanlış bir şey söylemiş olmaktan korkmuştum. Ama o beni hüngür hüngür ağlatacak bir şey söyledi.</p>
<p>“İyi ki geldin abla. Ölümden önce seni tanıdığım için mutluyum.” Gözleri buğulanan ben miydim yoksa o mu, emin değilim ama yutkunamadım. Birinin hayatında bir anlam olmak kelimelere sığmayacak kadar yoğundu. Ali’nin saçtığı negatif enerjiden sonra iyi gelmişti. Vazgeçmenin eşiğine gelmişken ise yıkılmaz bir güç vermişti. Yüzüm tebessümle büyürken onun bakışları kapı ile benim arasında gidip geldikten sonra masaya eğilmişti. Sanki başka birinin duymasını istemeyerek fısıldadı: “Senden bir iyilik istesem doktor hanım. Çok mu ileri gitmiş olurum?” diye sordu tereddütle. Kaşlarım merakla çatılırken devam etmesini bekledim. </p>
<p>“Emir çok hasta ama tedavi ettiremiyoruz.”</p>
<p>“Neden? Cezaevinin reviri var.”</p>
<p>“Daha önce Emir’i götürdüler ve günlerce işkence ettiler. Geldiğinde çok kötüydü, uzun bir süre yatağından çıkamadı. Az kalsın ölüyordu ama gardiyanların umurunda olmadı ölüme terk ettiler kardeşimizi.” Derken sesi titriyor benim ise duyduklarım ile kanım donmuştu. </p>
<p>“Belli ki daha zamanı değildi, Allah onu bize bağışladı ama koğuşta o zor nefes aldığı süre boyunca yas havası vardı. Çoktan ölmüş gibi…” Duraksayan adam zorlukla yutkundu. Belli ki o günleri yeniden hatırlamış koca bir taş olup oturmuştu içine. Ben ise sadece hayal edebiliyordum. Hayali bile nefesimi keserken onlar yaşıyordu. O konuşurken kendimi sıktığımı kaslarımın ve çenemin ağrısından anlamıştı. Derin bir nefes alıp, “Müdür Bey’in haberi yok muydu? O sizi çok seviyor, böyle bir konuda ihmalkâr davranacağını sanmıyorum” Aklıma takılan konuyu sorunca yüzünde acılı bir tebessüm oluştu.</p>
<p>“Müdür babam!” derken bile sesindeki tını yüreğini çıkarıp masanın üstüne koyuyordu sanki.</p>
<p>“İşkencelerden ölmediysek onun sayesinde. O bizim babamız ama onun da gücünün yetmediği şeyler var. Bu hapishanenin müdürü sözde ama üzerimizde hiçbir söz hakkı yok. Savcı olacak o şerefsiz canına okuyor. O yüzden sana geldim ya. Müdür baba eli kanda olsa Emir’e en iyi doktorları bulur ama o savcı olacak adam buralardan sürülmesi için her şeyi yapar. Yenisi kim bilir neler eder. Onların gözünde oksijen israfıyız artık. Allah için yardım et doktor hanım. Bu cezaevinin gardiyanlarının %)90’ı savcının adamı. Bize yardım eden memurda izinde. Koğuştan revire diye alırlar, hücreye atarlar kardeşimizi. Aç susuz bırakıp acı çekerek ölmesini beklerler. Sonra da tedavi işe yaramadı öldü derler. “ </p>
<p>Duyduklarım aklımın alamayacağı kadar dehşet vericiyken yutkunmakta güçlük çekiyordum. Neydi bu? İnsanlığı nereden sonra kaybetmiştik?</p>
<p>“Peki, ben ne yapabilirim?” diye sordum.</p>
<p>Yusuf’un gözlerindeki umut kırıntılarıyla yüzleşirken içimde çakan öfke ve çaresizlik rüzgârı aynı anda esti. Ne yapabilirdim? Yalnızca sistemin bir parçasıydım, ama bazen parçalar da yer değiştirerek düzeni bozabilirdi. Gözlerimi Yusuf’tan ayırmadan bir süre düşündüm.</p>
<p>“Sen tedavi etsen, doktor hanım?” diye sordu heyecanla.</p>
<p>“Fiziksel hastalıklar konusunda müdahil olamıyorum, benim alanım değil,”dediğimde yüzündeki heyecan yerini çaresizliğe bıraktı. Tam o anda, aklıma düşen bir ihtimalle gözlerim parladı. </p>
<p>“Emir’i revire değil, gözlem odasına aldırmamız lazım,” dedim yavaşça. Sanki duvarlar bile bizi dinliyordu. Yusuf başını kaldırdı, merakı gözlerinden okunuyordu.</p>
<p>“Psikolojik bir sorun şüphesiyle… psikoz riski. Halüsinasyonlar gördüğünü, saldırganlaştığını söyleriz. Müdür Bey’in de yardımını almamız gerekecek ama onu arka planda tutmaya çalışırız. Ben onunla konuşurum, Emir’i geçici gözlem altına aldırabiliriz.”</p>
<p>Yüzündeki o kocaman gülümsemeyle bana bakarken, aynı gülümseme benim de yüzüme yerleşmişti.</p>
<p>“Ali abime de söyledim; ‘Yardım edebilecek biri varsa, o da Doktor Hanım’dır.’ Dedim ama senden yardım istememizi istemedi,” dediğinde gülümsemem soldu. Göğsümdeki organ daha hızlı artarken, aynı zamanda kırıldığını da hissediyordum.</p>
<p>“Yardım etmeyeceğimi mi düşündü?” diye sordum, sesimde tereddütle.</p>
<p>“Hayır! Aksine, yardım edeceğinizden emindi. Ama sizi bu işe karıştırmak istemedi.” </p>
<p>Yardım edebileceğime inanması bir anlığına içimi ısıttıysa da, beni yine dışarı bırakmış olması içten içe canımı acıttı. Beni bir türlü kabullenemiyordu. Bu, aylardır hazırlandığım bir sınavdan kalmışım gibi hissettiriyordu.</p>
<p>Emir’e yardım etmek istememin dışında, Ali’ye de kendimi kanıtlama isteğime engel olamıyordum. Sanki onun takdirini kazanmak her şeyden önemliydi. Böyle düşündüğüm için kendime kızsam da, gerçeğim buydu.</p>
<p>“Benim dışarıda güvendiğim bir doktor arkadaşım var. Müdürün onayıyla onu ziyaretçi gibi içeri aldırabilirim. Gözlem odasında Emir’i yalnızca o ve ben ilgileniriz. Gardiyanlar, onun da benim gibi psikiyatrisi olduğunu düşünecek. Tedavisini orada yürüteceğiz. Siz de koğuştaki herkesle birlikte, Emir’i özel odaya aldırmadan önce gardiyanlara onun tuhaf davranışlarından bahsedeceksiniz. Delirdiğini düşünmeliler. Aksi takdirde gözlem altına alınması pek inandırıcı olmaz.” </p>
<p>Yusuf’un gözleri doldu, ama bu kez çaresizlikten değil, yeniden yeşeren bir umutla. </p>
<p>“Sen kanatsız bir meleksin. Bu karanlık dört duvar arasında bir yıldız gibi ışıldıyorsun. Allah senden razı olsun,” derken yüzümün kızardığını hissediyordum. Sonunda birilerinin hayatına dokunabilmiştim.</p>
<p>Sırtımda dünyanın yükü, elimde minicik bir umutla ayağa kalktım. Bu cezaevinin karanlığına inat, küçük bir odayı aydınlatacak bir ışık yakmaya kararlıydım. </p>
<p></p>
<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-1616</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-1616</guid>
<description><![CDATA[ Bölüm 6 ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_68a4827da868d.webp" length="41440" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 19 Aug 2025 16:56:40 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>     BÖLÜM 6</p>
<p>Koğuşta günler hep aynıydı. Beton duvarlarının nemi, demir ranzaların gıcırdayışı, mazgaldan süzülen cılız ışık…Zaman boğuk bir çan gibi yankılanıyordu. Sohbetler aynıydı, kavgalar aynı, hüzünler hep tanıdık. </p>
<p>Ali, sabahnamazından sonra uyuyamamıştı. Emir’in kitabını eline almış, okuyordu. </p>
<p>Küçük Prens</p>
<p>Gerçekten mi? Bu kitaba biraz şaşırmıştı. “Bizim prens, doğru kitabı bulmuş.” Düşündükçe kıvrılan dudaklarına engel olamıyordu.</p>
<p>“Lal perisi…Her hareketini kendi imzası gibi taşıyor,” diye mırıldandı. Ama tebessümü, yüzünden silinmiş dünkü tuhaf bakışmayı hatırlayınca silinip gerilmişti. İçini büyük bir sıkıntı kaplıyor düşünmeden edemiyordu.</p>
<p>“Umarım korktuğum başımıza gelmez Lal Perisi” </p>
<p>Bu ismi ona dün takmıştı. Çünkü esmer adam genç kızı bir Lal Perisine benzetmişti. Bütün hüznünü ve acısını içine atıyor, kimselere göstermiyordu. Aklına doktor geldikçe onu bu isimle anıyordu. Sanki onu düşünmeyi bırak anması bile yasaktı. Korkuyordu. Yaşanmaması gereken bir kaderi yaşamak ve yaşatmaktan ödü kopuyordu.</p>
<p>Üst ranzadaki Yusuf öksürüp boğazını temizlediğinde daldığı karmaşık düşüncelerden çıktı.</p>
<p>“Ulan, bahar geldi sandık da ciğere kış çökmüş gibi,” dedi horoz gibi bir sesle.</p>
<p>Ali hafifçe gülümseyip elindeki kitabı yastığın altına koyup yataktan kalktı. Kahvaltıdan sonra kendini yatağa geri atan Yusuf ile hasta olacağını anlamıştı. Gerçi Emir de hâlâ uyukluyordu.</p>
<p>“Üşüttün herhalde. Gece açık bıraktın camı, söylemiştim sana.” </p>
<p>“Açmazsam nefes alamıyorum ulan. Zaten içerisi mahşer gibi.” Diye homurdanmaya devam eden adam ile gözlerini devirdi Ali. Emir de onun yüzünden hasta olmak üzere olduğunu düşünüp içten içe kızmıştı. Onların ranzası camın dibindeydi. Kendisi de Emir’in alt ranzasının hemen yanındaki ranzada uyuyordu. Emir yatağından kıpırdanırken boğuk sesiyle homurdandı.</p>
<p>“Yusuf abi, bir sabah da sessiz ol uyuyalım. Her sabah yurttan sesler korosu gibisin”</p>
<p>“Ulan sen daha uyuyor musun? Kahvaltıya kalktın mı sen?”</p>
<p>“Ben uyuyorum çünkü daha küçüğüm. Annen seni hiç,‘uyusun da büyüsün’ diye uyutmadı mı?” diye söylenirken iki adamın yüzüne de hüzün bulaşmıştı.</p>
<p>“Bırak uyusun Yusuf, geç saate kadar kitap okudu.”</p>
<p>“İyi madem” diye mırıldanan Yusuf ile gardiyanın düdük sesi duyuldu.</p>
<p>“Bahçe molası, 10 dakika!!”</p>
<p>Ali başını Yusuf’a çevirip ceketini üstüne geçirirken, “Bugün çıkma sen hastasın zaten, dönünce görüşürüz.” Diyerek omzunu sıktı.</p>
<p>“Gene solcularla mı bakışacaksın?” diye sordu kinayeyle.</p>
<p>“Dert aynı olunca konuşulacak çok şey oluyor,” dedi Ali.</p>
<p>“Hıh. Sen böyle böyle yoldan çıkacaksın haberin yok.” Diye alayla homurdandı.</p>
<p>Ali omzunu silkerken bahçeye çıkmadan önce camın önünde durdu. Güneşli bir gün değildi ama ağaçların yapraklarını uçuran rüzgârın kanatlarında özgürlük vardı. Demir kapı açıldı. Birkaç mahkûm önden dışarı fırladı. Ali ağır adımlarla peşlerinden yürüdü.</p>
<p>Bir ağacın çiçekleri hapishane bahçesinin büyük duvarlarını aşıp uçuşurken dudakları kıvrıldı. Baharı en çok bu yüzden severdi. Gökyüzü ve sokaklar çiçek yaprakları dile dolardı. Hepsi sıcak kar tanelerine benzerdi. Bakışları bu defa bahçenin sağ duvarındaki köşede Mehmet’i buldu. Elinde buruşmuş bir sigara, ucunu yakmadan dudaklarının arasına bırakıp geriye yaslanmıştı. Göz ucuyla ona doğru yaklaşan Ali’yi görünce dudaklarında memnun bir gülümseme ulaştı. Bu soğuk dört duvar adam gibi adamlarla çekilir oluyordu. Güzel bir adam görmek bütün dertlerini unutturuyordu. Ali, ona doğru yürürken aralarındaki birkaç metre mesafeyi sessizce geçti. Oturmadı ama yanındaki duvara yaslanıp ellerine ceplerine koyup gülümsedi. </p>
<p>“Selamın aleyküm, yoldaş”</p>
<p>Mehmet başını eğdi, sigarayı kulağının arkasına sıkıştırdı.</p>
<p>“Aleyküm selam, Ali kardeş. Yoldaşlık kolay iş değil, sırtını dönünce konuşan çoktur.”</p>
<p>“Aynı yolun yolcusuyuz neticede. Aynı yol, aynı son… Yoldaş olmak için başka gerçek sona gerek var mı?” Diyerek omuzlarını salladı Ali. Mehmet işte bu yüzden Ali’yi kendi yoldaşlarından daha çok seviyor, saygı duyuyordu. Ali boş konuşmazdı. Onun ağzından çıkan her sözcüğün değerli bir anlamı vardı.</p>
<p>“Ayrıca, Sırtını döndüğünde konuşan kendini kolay kolay saklayamaz. Bit metre uzaktan anlarsın kaypak olduğunu. O yüzden kulağın değil, kalbin açık olacak.”</p>
<p>“Kalp de kandırır bazen Ali kardeş, Bazen cellat bile şefkatle vurur baltayı.” </p>
<p>“Ben baltayı tutan olmadım hiç. Ama bazen baltanın düşeceği başla, o baltayı tutan arasında kalırsın.” </p>
<p>Bir süre ikisi de sustu. Bazen keşke Ali ile dışarıda karşılaşsaydım dediği anlar olmuştu. Belki iyi dost olurlardı. Ama sonra Ali’nin söylediği gibi arada kalmak istemezdi. Belli ki kader onlar için en hayırlı sonu yazmıştı. Kırıp dökmeden ölüme el ele gideceği gerçek bir dost. Yoldaş diyemiyordu ona çünkü ne yoldaşlar görmüştü sırtından bıçaklayan. Mehmet, bu adamı onların arasına koyamıyordu. Kendince yakıştıramıyordu. Aynı dili konuşmak böyle bir şeydi işte. Mehmet kendini açıklamak zorunda kalmıyordu. Ali, o söylemese de ne demek istediğini hep anlıyordu.</p>
<p>Bahçede ayak sesleri, uzak bir köşede tartışan iki mahkûm onların sessiz sohbetine zarar veremiyordu.</p>
<p>“Sen hâlâ Nazım okuyor musun?” diye sordu Ali.</p>
<p>“Her gün bir dize gizli gizli. Okumazsam unuturum. Unutursam kim olduğumu da unuturum. Burada unutmam için her şeyi yapıyorlar, o ayrı.”</p>
<p>“Bizimkilerden çoğu sevmez. Düşman gibi görürler. Ama ne yaptığına değil, kelamına bakmak lazım. Bazı sözler adamı değil, davasını anlatır.” Diye söyleyen Ali ile bakışlarını esmer adama çevirdi Mehmet. Yüzündeki gülümsemeye mâni olamazken ağır hareketlerle ayaklandı. Bakışlarını Ali’ye çevirdi. Sanki sözlere gerek yok gözlerimden anla der gibi bakıyordu sonra tereddütle elleri Ali’nin omzuna değdi. Dostça hafif sıkarken, “Ah be Ali kardeş. Hayatım boyunca senin gibi bir yoldaş aradım yanıma ama kısmet, bulamadım. Kaderin cilvesi bu ya… Ölüme giderken getirdi seni bana.” </p>
<p>Gardiyanın sesi yükseldi.</p>
<p>“Bahçe molası bitti!”</p>
<p>Mehmet son kez sevgi dolu bir gülümseme ile esmer adama bakıp elini cebine attı. Buruşturulmuş bir kâğıdı uzattı. </p>
<p>“Dün gece yazdım. Şiir değil ama… belki okursun” diyerek omzunu pat patladıktan sonra gardiyana doğru yürüdü. </p>
<p>“İnsan en çok sustuklarını yazar be Yoldaş Mehmet” diye arkasından mırıldanarak buruşmuş kâğıdı cebine koydu.</p>
<p></p>
<p>Koğuşa geri döndüğünde hâlâ uyuyan Emir ile kaşları çatıldı. Yanına yaklaşarak dizlerinin üzerine çöktü. Anlındaki ter yüzündeki kızarıklık endişelenmesine neden olurken avucunu yüzüne değdirdiğinde tenindeki sıcakla irkilip ellerini çekti. </p>
<p>“Ne oldu?” Durmuş’un sesiyle bakışlarını yanındaki abim dediği adama çevirirken endişesini saklayamadı.</p>
<p>“Ateşi var.” </p>
<p>Durmuş çatılan kaşlarıyla çocuğun anlına ellerini koydu. Yüzü sıkıntıyla kasılırken çaresiz bakışlarını Ali’ye çevirdi.</p>
<p>“Bugün Kadir izinli. Diğer gardiyanlarında umurunda olmaz.”</p>
<p>“Ne oluyor?” Araya giren meraklı bakışlara dönen iki adamın yüzünden her şey okunuyordu.</p>
<p>“Ateşi var.”</p>
<p>“Siktir! Benim yüzümden mi?” diyerek endişeli bakışlarını çocuğun yüzüne değdirdi Yusuf.</p>
<p>“Günlerdir halsizdi zaten.” </p>
<p>“Müdür baba…”</p>
<p>“Onu bu işe karıştırmayalım. Başı bizim yüzümüzden yeterince ağrıyor. Savcı bir gölge gibi her hareketini, ilk fırsatta göndermek için takip ediyor. O fırsatı eline vermek olmaz.”</p>
<p>“Oha budum!” diye heyecanla atılan Yusuf ile iki bedende ona döndü.</p>
<p>“Bugünkü seans sırası ben de. Doktora çıtlatsam, bir şey yapabilir mi?” diye soran Yusuf ile esmer adamın kaşları çattı.</p>
<p>“Olmaz öyle şey. Onun yardımı dokunmaz bize”</p>
<p>“Niye olmasın… En azından ilaç tedarik edebilir bize.”</p>
<p>“Katılıyorum. Tek umudumuz doktor bacı” diyen Yusuf ile sıkıntılı bir nefes verdi.</p>
<p>“Emir bu sefer atlatamaz Ali kardeşim.” Diyen Durmuş abi esmer adamın omzunu sıktı. Daha önce de böyle hasta olmuş, idam sehpasından önce hastalık alıp götürmek üzere yakalarına yapışmıştı. Emir’i aylar önce işkence için aldılar ve geri döndüğünde birçok şeyini kaybetmişti. Bunlardan biri de sağlığıydı. Şimdi ne zaman basit bir grip bile geçirse, Emir için ölümcül oluyordu.</p>
<p>“Haklısın abi” diyerek yeniden kardeşinin önünde diz çöktü. Saçlarını şefkatle okşarken titreyen ellerine acı dolu bir bakış attı. Vallahi de billahi de kendi için bir an bile korkmamıştı, ama söz konusu sevdikleri olunca korku bir canavar gibi karanlıktan çıkıp esmer adamı sobeliyordu.</p>
<p>“Şimdi tek umudum sensin Lal Perisi.” Diye mırıldandı sessizce.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-1439</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-1439</guid>
<description><![CDATA[ 5. Bölüm ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_688ca95898b04.webp" length="17740" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 01 Aug 2025 14:48:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords>Dram</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p> BÖLÜM 5</p>
<p> (Sanki)</p>
<p>Aşk hastalığının ilk belirtisi, sorgulamayı bırakmaktır.</p>
<p>Funda, artık dumanı tüten kahvesine değil, karşısında oturan adama bakıyordu. Gelmemek için birçok sebebi vardı belki ama gelmek için… Yüreğini sıkıştıran, onu uykusuz bırakan sebebi henüz bilmiyordu. Bilmediği birçok gerçeği bu adamdan öğrenmişti. Belki de ‘sebebi’ yine bu adamdan öğrenirdi diye gelmeye karar verdi. Ya da sadece kendine bir neden ararken güç bela bu bahaneyi bulmuştu. Sessizliği paylaştıkları şu birkaç dakikada, kafasının içinde neler döndüğünü merak ederken buldu kendini.</p>
<p>Ölümden korkmadığını söylerken bile tek korkusu, kader mahkûmu arkadaşlarının korkularıydı. Kafasındaki sesler sanki sadece onları haykırıyordu. Başkaları için endişelenmekten, ölüm korkusuna yer kalmamıştı. Bu iyi miydi, kötü mü, emin olmasa da gerekirse onunla sessizliği bile paylaşabileceğini hissediyordu artık.</p>
<p>Yağmur camı dövmeye başladığında adam başını kaldırıp dışarıya baktı. Yüzünde beliren hafif tebessümle birlikte Funda’nın yüzüne de aynı ifade yerleşmişti; ama henüz bundan habersizdi. </p>
<p>“Bizim oralarda pek yağmur yağmaz…” Ali’nin sessizliği bozmasıyla Funda, meraklı bakışlarını esmer adama çevirdi.</p>
<p>“O yüzden kimse kaçmaz yağmurdan. Çünkü oralarda yağmur rahmettir. Tek bir damlası boşa gider diye ödleri kopar da çatılarından akan suların altını kovalarla doldururlar. Annemin de vardı, renk renk, boy boy kovaları… O gün yağmur yağdıysa bizi o dolan kovaların suyu ile yıkardı. Yanan cayır cayır sobanın hemen dibindeki büyük leğen… Ara sıra elindeki tas ile kafamıza vururdu. Çünkü biz hareket ettikçe yerler su içinde olurdu.” Dedi yüzündeki acı dolu tebessümü korurken konuşmaya devam etti.</p>
<p>“Sanırım o günlerden sonra bir başkası tarafından ilk defa yıkanacağım. Mavi leğenden gasil taşına oradan da musallaya…” dedi acılı bir tebessümle. Funda’nın ise bütün bedeni titremiş yutkunmakta zorlanmıştı. Karaladığı deftere bakarken çizdiği musalla taşına dolu gözleriyle baktı. Kalemi hızla masaya bırakırken ellerinin titrediğini yeni fark ediyordu. </p>
<p>“Sana söylemiştim doktor, sen buraya ait değilsin.” Dediğinde, Funda titreyen göz bebeklerini esmer adama çevirdi.</p>
<p>“Neden yapıyorsun bunu? Sadece yardım etmeye çalıştığımı görmüyor musun? Üstelik sana rağmen” dedi kızgınlıkla.</p>
<p>“Sebebimiz aynı demek ki… Çünkü ben de sana yardım etmeye çalışıyorum. Buradaki insanlarla kurduğun her bağ, o dar ağacında onlarla kopacak. Ve sen ömrünün geri kalanını onların yasını tutarak geçireceksin. Gözlerini her kapattığında onların yüzlerini hatırlayacaksın. Belki de ipte sallanışlarını…”</p>
<p>“Yeter!” diyerek bağırdığında ağlıyordu. Esmer adamın dudaklarından dökülen her sözcüğü dehşetle dinlemişti Şaşkın ve kızgındı. Bu kadarı da fazlaydı… Gözlerini araladığında ‘Ben demiştim’ diyen bakışlara yumruklarını sıkarak baktı. Profesyonelliği bir an bıraktığı için kendine kızdı ama nihayetinde insandı. Derin bir nefes alarak kalktığı sandalyeye geri oturdu.</p>
<p>“Bırak da ona ben karar vereyim” dedi soğukkanlılıkla. Sesi biraz soğuk ve tavırlı çıkmıştı. </p>
<p>“Peki.” Diyerek geriye yaslanan adam ile kaşları havaya kalktı. ‘Peki mi?’</p>
<p>Bir an da tavır değiştiği için şaşkındı. Belli ki onunla oynuyordu. Bıkkınca bir nefes veren Funda, bu oyuna katılmaya karar verdi.</p>
<p>“Günlerini nasıl geçiriyorsun?” Diye sordu.</p>
<p>Amacı Ali’nin sert kabuğunu kırıp onunla bir sohbetin içine girmekti. Belki o zaman onu daha iyi tanıyabilme fırsatı bulurdu. En azından kafasından neler geçiyor bilmek istiyordu.</p>
<p>“Kitap okuyorum” Dedi hiç düşünmeden.</p>
<p>“Ne okuyorsun mesela?”</p>
<p>“Yasak olmayan ne varsa…” Omzunu silkerek.</p>
<p>“Sana kitap getirebilirim. İstediğin bir şey var mı?” diye sordu heyecanla. Sonunda onunla paylaşacağı bir şey bulmuştu.</p>
<p>“Benim istediklerimi buraya sokamazsın. Hem biz kitaplaşıyoruz zaten aramızda. Başka kitaba gerek yak” diyerek kestirip atmıştı ama Funda’nın da pes etmeye niyeti yoktu.</p>
<p>“Ben de kitaplaşmak isterim, sakıncası yoksa…” diye sorarken şirin olmaya çalışıyordu. Bu hâli Ali’nin tebessümüne neden oldu ama hemen sildi. </p>
<p>“Peki.” Dedi omuzlarını silkip dudaklarını büzerek. Bu yeni iletişimleri Funda’nın hoşuna gitmişti. Öyle ki kalbi pır pır ediyordu ama farkında olamayacak kadar mutluydu.</p>
<p>“Son okuduklarımızı getirelim” derken bile esmer adam ile bir şeyleri paylaşmanın heyecanı sarmıştı içini. </p>
<p>“Son okuduğum kitabı solcu Mehmet’e verdim.”</p>
<p>“Solcu Mehmet derken… Sen ülkücü değil miydin?” diye sordu çatık kaşlarıyla. Yanlış mı hatırlıyordu acaba? Belki de dosyasına bir daha bakmalıydı.</p>
<p>“Düşüncelerimiz farklı olabilir ama düşman değiliz.” Dedi umursamazca.</p>
<p>“Ama zaten bu yüzden burada değil misiniz?”</p>
<p>“ Hayır. Ben kardeşim dediğim adamın sırtına bıçak saplayan kalleş yüzünden buradayım.”</p>
<p>“Ama o katil de bir solcu değil miydi?” diye sordu Funda merakla.</p>
<p>“Öyleydi. Ama her şeyden önce kötü bir insandı. Bu dünya ada iki tür insan var. İyi insan ve kötü insan, başka yok… Ve o adam kötü bir insandı. Üstelik ona arkası dönük birine bıçak saplayacak kadar.”</p>
<p>“Böyle düşünmene sevindim” diyen Funda, aynı zamanda şaşkındı. Ali matruşka gibiydi. İçini açtıkça başka gizemli bir sürpriz onu karşılıyordu. Onunla sohbet etmek şimdiden bağımlılık yapmıştı.</p>
<p> “Yani kavga etmiyor musunuz?”</p>
<p>“İlk zamanlar kavga ettiğimiz doğru ama sonra müdür babanın başını çok ağrıttılar tepedekiler. Biz de kavga etmemeye gayret ettik. O sırada birbirimizi tanıma fırsatı olunca bir şekilde beraber yaşamayı öğrendik.”</p>
<p>“Müdürünüzü seviyorsunuz galiba?” Diye soran Funda ile esmer adamın yüzünde acı bir tebessüm oluştu.</p>
<p>“Babamız gibidir.” Bunu öyle içten söylemişti ki içim sıcacık olmuştu. Sonra o adamın da onları ne kadar çok düşündüğü aklıma gelmiş hüzünle dolmuştu içim. Bir babanın oğullarını kendi elleriyle ölüme göndermesi acıların en büyüğü değil de neydi? Düşünmek bile istemedi Funda. O zaman anladı Funda müdürün sabahki tavrını.</p>
<p>“Yolun sonunda dar ağacına da beraber kol kola gidecekken neden düşmen kalalım?” diyerek duraksayıp konuşmaya devam etti.</p>
<p>“Sen yanmasan, ben yanmasam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…”</p>
<p> “Nazım Hikmet… Solcu değil miydi?” diye sordu Funda. </p>
<p>“Ruhun kafesteyse, bedenin özgür olsa da bir şey fark etmiyor… Dediğim gibi tek ortak noktamız sevgi Hoş gün geçtikçe ortak noktalarımız zamanımızın aksine çoğalıyor. En çok da bu yüzden solcu Mehmet’i severim. Yanındaki kim olursa, kurşunun önüneatlayacak kadar cesur biridir.”</p>
<p>Funda gülümsedi.</p>
<p>“Güvendiğin biri olması güzel.”</p>
<p>“Aynı yolun yolcusuyuz.” Dedi dudakları kıvrılarak.</p>
<p>“Her lafın sonunu böyle bitirmek zorunda mısın?” diye homurdanan Funda’nın kaşları çatılmıştı.</p>
<p>Ali’nin gülümsemesi büyürken gamzeleri ortaya çıktı. Funda’nın o an, ifadesi yüzünde donmuş gülümsemenin esmer adama ne kadar çok yakıştığını düşünüyordu. Zaman genç kız için adeta durmuştu. Ali ise saniyeler sonra yüzüne dalgınca bakan genç kız ile gülümsemesi silinmişti. Esmer adam rahatsızca yerinden kıpırdanıp bakışlarını kaçırarak boğazını temizledi. Funda daldığı gamzelerden yüzeye çıktığında, tuhaf kasvetli ortamın yeni farkına varmıştı.</p>
<p>“Tamam. Bir dahaki gelişinde kitap getirirsin.” </p>
<p>“İstediğin…”</p>
<p>“Yok.”</p>
<p>“Peki. O zaman bugünlük burada bitirelim.” </p>
<p>Ali başını olumlu anlamda sallayıp ayaklandığında, “Bana kendini açtığın için teşekkür ederim Ali.” Dedi Funda, içinden gelen bir dürtüyle.</p>
<p>“Umarım Pişman olmazsın Doktor.” </p>
<p>“Kes şunu!” diyerek yüzünü buruşturdu Funda.</p>
<p>“Tamam tamam” kıkırdamayla konuşup kapıyı tıklattı Ali. Gardiyanlar içeriye girerken Ali’ye tebessümle baktı memur. Gözlerini hayranlıkla esmer adamın üstünde tutuyordu belli ki ona saygı duyup seven gardiyanlar da vardı. Funda mutlulukla gülümsedi. Bu bir nebze içini rahat ettirmişti. Zira biliyordu ki cezaevlerinde işkenceler meşhurdu. Onun arkasını kollayanların da olması iyi hissettirmişti. İçinin rahatlamış olmasını bile sorgulayamıyordu. Çünkü genç kız farkında olmasa da Ali’nin korktuğu o bağ çoktan sıkı sıkıya kenetlenmişti.</p>
<p>Ali, son kez Funda’ya tebessümle bakıp koridorda kaybolurken genç kız gidişini izledi. Görüş açısından kaybolduğunda silinmeyen keyifli gülümsemesiyle müdürü bulmaya karar verdi. Sabahki patavatsızlığını telafi etmek istiyordu. Zira onu artık daha iyi anlayan bir yanıyla çoktan kuşanmıştı. </p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm 4</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-4</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-4</guid>
<description><![CDATA[ Bölüm 4 ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_684fef9a4b507.webp" length="21092" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 16 Jun 2025 13:19:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>    BÖLÜM 4</p>
<p> (KADER MAHKÛMU)</p>
<p>Çaresizlik, insan ruhuna vurulan en ağır kırbaçtır.</p>
<p></p>
<p>Victor Hugo bir kitabında; ‘Darağacı, devrimleri yok edemeyen tek anıttır’ dediğini hatırlıyorum. Hatta şöyle devam ediyordu: ‘Gerçekten de toplumu budamak, dallarını koparıp, kellesini uçurmak için gelen devrimlerin insan kanına doyduklarına nadir rastlanır. Ölüm cezası ellerinden kolayca bırakmadıkları bir bıçaktır.’ </p>
<p>Onlara karşı çıkan, sözlerine katılmayanları cezalandırmak tek çare sanan hükümet daima yıkılmaya eninde sonunda mahkûmdur. Bir haftadır cezaevinde görev yapıyordum ama o bir haftada bile yanlış bir şeylerin olduğuna şahit oluyordum. Ölüme mahkûm edilmeyi bırak o demir parmaklıklar da bile hak etmeyen insanlar vardı. Sokaklar canavarlar ile kaynarken tel örgülerle çevrili dört duvar masum insanların yeriydi. Yanlış bir şeyler vardı elbette ama bunun sebebi bozuk terazi miydi, bilmiyorum. </p>
<p>Geceleri beni uykusuz bırakan bu düşünceler arasında Ali ismindeki mahkûmun söyledikleri de kafamda dönüp durmaya devam ediyordu. Doğru olabilir miydi? </p>
<p>Donuk bakışlarla pencereme çarpan yağmur damlalarını izlerken bunları düşünüyor ama düşündükçe işin içinden çıkamıyordum. O kadar dalgındım ki yalnız olmadığımın farkında bile değildim.</p>
<p>“Funda kızım, iyi misin?”</p>
<p>Amcamın endişeli sesiyle kendime gelirken irkilerek gözlerimi ona çevirdim. Meraklı ve endişeli bakışlarıyla beni süzüyordu.</p>
<p>“İ- iyiyim amca. Geldiğini duymadım.”</p>
<p>“Fark ettim. Uzaklara dalıp gitmiştin. Gerçekten iyi misin kızım?” diye sordu. Sanırım birkaç defa seslenmiş ama duymamıştım.</p>
<p>“Yüzündeki kaygı sesine de yansımıştı. Ne diyeceğimi bilemediğim için gözlerimi odanın içinde gezdirip saniyeler sonra zihnimde beliren soruyu sordum:</p>
<p>“Amca… bu iş için bana nasıl ulaştılar biliyor musun? Ben böyle bir başvuruda bulunmadım.” Diye sordum tereddütle.</p>
<p>“Anlamadım Funda?” dedi sorgulayan bakışlarıyla. Amcam ya çok iyi bir oyuncuydu ya da bir fikri yoktu.</p>
<p>“Saçmaladım boş ver…” dedim ellerimi sallayarak. Üzerini kapatmaya çalışsam da yüzündeki endişe bir an bile dağılmadı.</p>
<p>                                                ***</p>
<p>Düne kadar geri geri attığım adımlar, yerini kararlığa bırakmıştı.İç sesim, ‘Buraya kadar geldin. Sebebi ne olursa olsun, sana ihtiyaçları var. Pes etmek yok, ‘diyordu.</p>
<p>“Hoş geldiniz, Doktor Hanım.” Diyerek gülümseyen yüzüyle beni kapıda karşılayan müdür Bey ile ben de gülümsedim.</p>
<p>“Hoş buldum Müdür Bey.”</p>
<p>“Hemen başlayacak mısınız? İsterseniz bir çay ikram edeyim?” diye soran adamın nazik teklifi içimi ısıtmıştı ancak bir an önce başlamak istiyordum.</p>
<p>“Teklifiniz için çok teşekkür ederim. Bir ara sözüm olsun, ama önce işimin başına dönmek istiyorum.” Dedim.</p>
<p>Gülümseyen yüzü solarken ilk başta nazik teklifini reddettiğim için kırıldığını sandım. Ama mırıldandığı o tek kelime bir kurşun gibi boğazıma saplanmıştı.</p>
<p>“İş…” </p>
<p>O kelimeyi öyle yorgun ve yenik bir ses tonuyla söyledi ki, söylediklerimde bir yanlış var mı diye kendimi tedirgince sorgularken utanmıştım. Sözlerim netti: Bu benim işimdi. Ama belli ki Müdür Bey için mesele bundan fazlasıydı. O duygularını görevlerinin önüne koymuştu. Lâkin onu anlıyordum. Hatta bir miktar utanmam bundandı. Geçirdiğim o bir hafta bile beni çok etkilemiş, duygularıma ket vuramamıştım. O yıllardır bu insanlarla birlikteydi ve mutlaka güçlü bir bağ kurmuştu. </p>
<p>“Tabii… buyurun, başlayabilirsiniz.” Diyerek bize yaklaşan memuru işaret etti. Memura selam verdikten sonra takip etmemi bekledi. Ben ise pişman bakışlarımı Müdür Bey’in üzerinden zorlukla çekip memurun peşinden uzun koridoru yürümeye başladım.</p>
<p>Birkaç defa kaçamak bakışlarımı arkama çevirip Müdür’e baktım. Ellerini arkasında bağlamış, omuzları düşük, pencereden dışarıya hüzünle bakıyordu.</p>
<p>İçimde tarif etmesi zor bir ağırlıkla, bana ayrılan odaya girdim. Gözüm hemen pencereye kaydı. Tel örgülerin ardından yarım yamalak görünen ormanın kasveti içimi boğdu.</p>
<p>Kapı aralandı. Pos bıyıklı, esmer, ellili yaşlarda bir adam ağır adımlarla içeriye girdi. Gözleri kısa bir an bana takıldı, sonra odada gezinerek karşımdaki boşluğa bir kum çuvalı gibi kendini bıraktı. Parmakları arasındaki tesbihi iki eliyle çevirirken gözlerini boncuklardan ayırmıyordu.</p>
<p>“Hoş geldiniz. Ben Funda. Sizin isminiz?” diye sordum yumuşak bir ses tonuyla. Bir taraftan elimdeki not defterine bir şeyler karalıyordum. Bakışları sorumla önce bana sonra not defterine çarptı.</p>
<p>“Ne yapacaksın bacım ismimi?” dedi bitkin bir sesle. Burada olmaktan bile hoşlanmıyordu ve bunu vücut diliyle çok iyi anlatıyordu. Gözlerime bile bakmamaya çalışıyordu.</p>
<p>“Sadece tanışmak istedim.”</p>
<p>“Tanışmayalım” dedi çatık kaşlarıyla.</p>
<p>“Size seslenmem için… Üstelik dosyanız önümde. İstesem oradan da öğrenirdim. Ama ben sizi sizden dinlemeyi tercih ederim” dedim herkese söylediğim gibi. Çünkü gerçek buydu. Onları onlardan dinlemeyi istiyordum.</p>
<p>“Osman.” </p>
<p>“Osman Bey, bana biraz kendinizden bahseder misiniz?” diye sordum memnuniyet dolu bir gülümsemeyle.</p>
<p>“Neyimden bahsedeyim? Bacım ne yapacaksın, öğrenip?”</p>
<p>“Tanımak istiyorum demiştim ya…”</p>
<p>“Ölümden bahsetmeyecek miyiz?” diye sordu bir an da sözümü kesip.</p>
<p>Kaşlarım çatılırken sorusu dudaklarım arasından çıkan nefesi yarıda bıraktı. Şaşkın bakışlarımı onda tutarken sıkıntılı bir nefes verip, “Bahsetmesek olmaz mı?” diye sordum be de.</p>
<p>“O yüzden geldiğini söylediler bize. Ölüme hazırlayacaksın ya bizi. Bahsetmeyelim de arkamdan korkak mı desinler?” </p>
<p>“Kim diyecek Osman? Ayrıca kim söyledi?” diye sordum merakla. Ama sorularımı duymazdan gelip bakışlarını çevrede dolaştırdı. Başka sorularıma cevap vermeyince karalamama geri döndüm. Ne kadar isterse o kadar zaman vermeye devam edecektim. Nasılsa eninde sonunda kendilerini açıyorlardı.</p>
<p>“Oraya ne yazıp duruyon…” diye sordu sonunda sessizliği bozarak. Söylemiştim… Eninde sonunda…</p>
<p>Gülümseyerek defterimi ona çevirdim. Gördüğü kendi eskiz portresiyle kaşları havaya kalktı. Bakışlarını bana çevirirken bu defa o ifadede hayranlık vardı.</p>
<p>“Yetenekli çocuksun sen,” dedi.</p>
<p>“Beğendiniz mi?”</p>
<p>“Beğenmek ne kelime, çok güzel…” dedi, çizime bakmaya devam ederek.</p>
<p>“Size de öğretmemi ister misiniz?” diye sordum cesaretle. Tereddütlü bir bakış atıp yutkundu.</p>
<p>“O kadar zamanım yoktur muhtemelen” dedi yutkunarak.</p>
<p>“Bütün zamanlar bizim Osman Bey. İsterseniz öğretirim” dedim bir önceki sözlerini duymazdan gelerek. Çünkü ölümü konuşmak istemediğimi daha önce söylemiştim.</p>
<p>“Ne işime yarayacak?”</p>
<p>“İyi hissettirir. Çizmek… rahatlatır.” </p>
<p>Kısa bir sessizlik oldu. Sonra belli belirsiz başını salladı. Dudakları titredi. Bir şey söyleyecek gibiydi.</p>
<p>“İçinizi dökmek isterseniz, dinlerim.” Dolu gözlerle bakıp başını salladı.</p>
<p>“Orospu çocuğu…” diyerek duraksadı. Utanarak bakışlarını bana çevirdi ama ben rahat olması için tebessüm ettim.</p>
<p>“Karıma…” </p>
<p>“Kamyoncuyum ben. Ülke ülke gezerim. Aylarca eve dönemem bazen. Amcaoğlu… Ben yokken karımı sıkıştırıp çocuklarımızla tehdit ediyormuş. Bir gece eve zorla girip, kızlarımın boğazına uyurken bıçak dayayıp…” sesi boğuklaşırken duraksadı.</p>
<p>“… tecavüz etmiş. Sonra her fırsatta ve boşlukta yaptığı pisliğe devam etmiş. Bir akşam sevkiyatım iptal olunca eve erken döndüm. O iğrenç adamı karımın üstünde buldum. Bir taraftan dövüyordu. Ne zaman sobanın demirini elime aldım, ne zaman beyninin parçalarını dışarıya çıkana kadar vurdum bilmiyorum. Kendime geldiğimde olan olmuştu. Sonra ölüme mahkûm edildik işte. Ama beni asıl yıkan ölüme mahkûm edilmek değildi. Sonradan olanlardı.” Diyerek sıkıntılı bir nefes verdikten sonra devam etti.</p>
<p>“Karım bana bir daha göz ucuyla bile bakmadı. Ama korktuğu için falan değil… utandığı için. Sanki benden utanacak bir kabahat işlemiş gibi. Kendini öyle kirlenmiş hissediyordu ki olsa gerek, çocuklarına bile sarılamadı bir daha. Sonunda…” diyerek tekrar duraksadı ve gözlerinden bir damla yaş aktı koca adamın.</p>
<p>“Ablasına çocukları emanet ettiği bir gün, ‘pazara gidiyorum’ diyerek çıkmış, sonra da kendini evde asmış. Dudaklarını birbirine bastırıp ağlarken bedeni sarsılıyordu. </p>
<p>Kim suçluydu şimdi? O iğrenç adamdan kendini koruyamayan kadın mı? Üç kuruş için evinden çok uzaklarda kalıp yuvasını korumasız bırakan adam mı? Yoksa canilikte sınır tanımayan o yaratık mı? </p>
<p>Ne fark ederdi? Suçlu çoktan ilan edilmiş, cezası kesilmişti. Adam karısını kirleten adamı öldürmüştü, şimdi idama mahkûmdu. Peki, adalet bu muydu? Düşünmemem gerekiyordu ama kendime engel olamıyordum.</p>
<p>Kalan sürede Osman’a insan çehresinin çizim tekniğini gösterdim. Biraz meraklı biraz heyecanla her hareketimi takip ediyordu. İyi bir öğrenciydi. Haftaya, kendi portresini çizmesini istedim. Giderken yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Kısacık bir zaman da olsa, ona ölümü unutturmuştum.</p>
<p>Kendime koyu bir hava hazırlarken aralanan kapıyla başımı o yöne çevirdim. Beklediğim kişi gelmişti. Memnuniyet dolu bir gülümsemeyle onu karşılarken o ağır hareketlerle yerine otururken ben bir kahve daha hazırlayıp önüne koydum. Her hareketimi büyük bir dikkatle izliyordu. En azından varlığımı kabul etmişti. Bir süre dumanı tüten bardağa baktı, sonra masaya geriye koyarak geriye yaslandı.</p>
<p>“Nasılsın bugün?”</p>
<p>“Dünle aynı?” </p>
<p>“Dün nasıldı?”</p>
<p>“Onsan önceki gibi” dedi omuzlarını sallayarak. Kaşlarım çatılırken değişmeyen bazı şeyler canımı sıkıyordu. Ali’yi açmanın neredeyse hiçbir yolu yoktu gibi. Zaten izin de vermiyordu.</p>
<p>“Benimle dalga mı geçiyorsun?” diye sordum sitemle. O ise dudak altını ısırarak gülümsüyordu.</p>
<p>“Kusura bakma. Sevmediğim, gereksiz bulduğum sorulara karşı olumsuz tavrıma engel olamıyorum.” Dedi alayla.</p>
<p>“Neden gereksiz olduğunu düşünüyorsun? Belki hasta hissediyorsun?”</p>
<p>“Dahiliye doktoru musun yoksa ruh sağlığı doktoru mu?”</p>
<p>“Gerçekten seninle iletişim kurmak çok zor Ali, neden böyle?” diye sordum sıkıntıyla geriye yaslanırken.</p>
<p>Bakışlarını birkaç saniye üzerimde tutup, “Sana gelme demiştim… Ama buradasın. Neden?” Beklemediğim soruyla sıkıntılı bir nefes verdim.</p>
<p>“Çünkü burada olmam gerekiyor.”</p>
<p>“Hayır… Senin yerin burası değil ve bunu sen de biliyorsun.” Dedi Ali. Gözlerini, içime kadar işleyen bir kararlılıkla sabitledi.</p>
<p>“Farkı görünüyorsun değil mi? Senin işin kocasıyla geçinemeyen ya da fazla kilolarını kafasına takmış insanları tedavi etmek. Buradaki ölüme yakın olanların sana vereceği hiçbir şey yok. Bu şey tedavi edilmesi gereken bir hastalık değil, kaçınılması mümkün olmayan bir son sadece. Ve sana vereceği tek tecrübe umutsuzluk olur.” </p>
<p>Bir an sessizlik oldu. Artık dumanı tütmeyen bardağa bir bakış atarken yumruklarını sıkıyordu. Benim ise yüreğim sanki o yumrukların içindeymiş gibi sıkışıyordu. Ne demek istediğini anlıyordum. Tecrübesiz olduğum ve çok fazla empatik davrandığımdan dolayı, burada bu insanlarla geçirdiğim her dakika bana psikolojik zarar verecekti. Ben de biliyordum bunları ama istediğim…</p>
<p>“İstediğim şey, sana ulaşmak Ali. Sadece yardımcı olmaya çalışıyorum ve bana hiç yardımcı olmuyorsun. İnsanca bağ kurmaya çalışıyorum, çünkü başka yolu yok.”</p>
<p>Gözlerini kaçırırken dişlerini sıktığını kasılan çenesinden anlıyordum.                  </p>
<p>“Benimle insan gibi bağ kuramazsın. O yolu çoktan yaktım. Burada kurduğun her bağ hem sana hem de onara sadece yük olur.” Diye hararetli konuştuktan sonra duraksadı ve bu defa sakin bir tonda, “Onlara ölümü hatırlatıyorsun” diye devam ettiğinde kaskatı kesilmiş kaşlarımı çatmıştım.</p>
<p>“Anlamadım?” </p>
<p>“Onlar ölüme zaten hazır ama sen geldiğinden beri tereddüt ediyorlar, korkuyorlar.”</p>
<p>“Ama ben…” diyerek duraksadım. Sözcüklerim tükenmiş gibiydi. Ben biraz da olsa unutmaları için çabaladığımı sanırken, onlara ölümü hatırlatıyordum. Koca bir taş göğsüme oturmuş gibi kalakalırken meraklı bir hüzünle ona bakarak, “Sana da mı böyle hissettiriyorum?” diye sordum.</p>
<p>“Hayır… Beni korkutan ölüm değil, gözümün önünde ölümden korktuğunu söyleyenler. Çünkü çaresizim. Ve bu çaresizlik hissi idam sehpasından daha zor geliyor.”</p>
<p>“Neyse…Bu seansın da bir sonu vardır değil mi?” Oturduğu yerden kalkarken bakışları hüzünlü yüzüme değmiş sıkıntılı bir nefes verdikten sonra kapıdan çıkıp gitmişti. Ben ise kalmak için kendime yeni bahaneler arıyordum. Lâkin Ali sonunda beni öyle bir yerden vurmuştu ki, bulamıyordum. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-1266</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-1266</guid>
<description><![CDATA[ Bölüm 3 ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_684b3308778f0.webp" length="16934" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 12 Jun 2025 23:05:51 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>BÖLÜM 3</p>
<p>                         (Ölüm Korkusu)</p>
<p></p>
<p>“Bu yolun sonu hep ona çıkıyor, kaçmak nafile kokuyla değil huzurla bekle…”</p>
<p>Titreten soğukla üzerimdeki yorgana daha sıkı sarıldım. Ay ışığı duvarlardan süzülürken, uykunun bu gece de bana hiç uğramayacağını anlayıp iç çekerek doğruldum. Hayatım boyunca hiçbir haksızlığa boyun eğmedim. Ama bu haksızlık yüreğimin hiçbir köşesine sığmıyor, uykusuz bırakıyordu bedenimi. </p>
<p>İlkokuldan beri başım hep dikti. Daha o yaşta okul müdürünün odası ikinci sınıfım olmuştu. Ya haksız not veren bir öğretmen, ya da bir zayıf birine yapılan zorbalık beni o odanın daimî ziyaretçisi yapıyordu. Şikayetçi de değildim ben buydum. Ama annem hep şikayetçiydi.</p>
<p>Annem her zaman ‘sen kendi işine bak, güzelce okulunu oku.’ Derdikten sonra saatlerce nutuk atardı. Şimdi düşünüyorum da, o nutukların bile hasretindeyim. Meğer ne kıymetliymiş, birinin seni düşünüp kaygılanırken fırça üstüne fırça atması…</p>
<p>Babam… Arkamda koca bir çınar gibi duran o büyük adam. Sevgisinin kırıntısını bile paylaşmazdı ya da yıllarca ben öyle sandım. Halbuki, sevgisini kolay gösteremezdi. Zaten hangi baba kolay gösterirdi ki? Gözlerinin içine bakmak bile zorken, saçımı şefkatle okşadığı bir an bile hatırlamam. Ama ne zaman çıkmazda kalsam, tutar ellerimden çekip alırdı.  </p>
<p>Okul müdürü şikâyet ettiğinde bile azarlamadı beni. Beni umursamıyor sanırdım… Ta ki o gün kapının ağzından müdüre haykırana kadar. O gün sesi okulun duvarlarına çarpıyor, kalbimin en kuytu yerine siniyordu.</p>
<p>“Yavaş gel müdür! Ben bile bu zamana kadar oğluma bir fiske vurmadım, erkeklik onurunu zedeler, kalbini kırarım diye. Sen hangi hakla oğlumu tokatlar, hakaret edersin?!”</p>
<p>“Böyle çocuğa terbiye verilmez Hasan Bey.!”</p>
<p>“Senden mi öğreneceğim terbiyeyi!? Diploma almışsın ama bir insan nasıl yetiştirilir öğrenememişsin. Sordun mu oğluma neden yaptı diye?!”</p>
<p>“Sormaya ne gerek var be adam! Sınıf arkadaşını tartaklamış, yüzü gözü kan içinde çocuğun.”</p>
<p>“Belki oğlum haklı değildi ama nedenini sormamışsınız bile. O zaman dayağı yiyenin suçu ne, bilmiyorsunuz.”</p>
<p>“Çocuk bunlar işte! Belki bir ‘bana niye çarptın’ diye başlamıştır kavga ama senin oğlun belli ki şiddeti kestirme yol olarak görmüş.”</p>
<p>“İhtimalle gelme karşıma! Ben senin yerine öğrendim.”</p>
<p>“Nasıl yani?”</p>
<p>“Biz çocuğumuzu sokakta bulmadık! Belki sevgimizi çok fazla gösteremiyoruz ama evladım o benim. Her zaman arkasındayım. Oğlum, sınıftaki engelli arkadaşının ayağına çelme takıp düşüren çocuğu dövmüş. Meğer, bu çocuk engelli arkadaşına sürekli zorbalık yapıyormuş. Benimki defalarca uyarmış ama söz laf fayda etmemiş. Sonunda aralarında itişme kakışma olmuş. Zorba olan çocuk ilk yumruğu sallamış benim oğlan da sadece kendini savunmuş. Dur dedikçe üzerine gelmiş, dayak yiyeceğime yediririm demiş. Şimdi sırf kendini savundu diye oğlumu okuldan mı atacaksınız? Hele yap! Milli eğitime kadar gidip seni şikâyet etmezsem bana da deli Hasan demesinler!”</p>
<p>O an müdürün yüzündeki korkuyu hâlâ hatırlıyorum. Gidip bacaklarına sarılmıştım babamın ve ilk defa saçlarımı okşamıştı. Ve daha sonra uyuyamadığım bir gece bir şeyi daha fark etmiştim: Ben uyuduktan sonra her gece odama gelir, beni öpüp koklarmış. O günden sonra her gece aynı uyku numarasını yaptım ki son bulmasın. Babam saçımı okşamadan, öpmeden hiç uyumadım. Zamanla ben büyüdükçe gelişleri seyrekleşti, ama o özlem dolu bakışları…</p>
<p>Sevildiğimi hep o kaçamak hasret dolu bakışlardan anladım.</p>
<p>“Hayırdır Ali abi, gülümsüyorsun?”</p>
<p>Emir’in sesiyle irkilip, bakışlarımı ay ışığının değdiği yüzüne çevirdim.</p>
<p>“Öyle, eskiyi hatırladım bir an.”</p>
<p>“Yeni gelen doktorla bir ilgisi yok yani?” Alaylı bir ses tonuyla konuştuğunda kaşlarımı çattım.</p>
<p> “Ne diyorsun oğlum sen!” Sesim biraz öfkeli çıkmış olmalı, gülümsemesi yüzünden silindi.</p>
<p>“Öylesine takıldım abi, kızma” </p>
<p>“Kendine gel! Bu tür şakaları bile yapma. Ne bana ne başkasına.”</p>
<p>“B-Ben sadece…”</p>
<p>“Biz ölüme yer ayırtmış kader mahkûmlarıyız oğlum. Hayal kurmak bir yana, başkasının hayali bile olamayız. O yüzden kimsenin kafasını bu tür saçmalıklarla dolduracak şakalar yapma. Hatta aklından bile geçmesin. Önce şaka ile başlar, sonra kalbinin köşesine nasıl sızdığını bilemezsin. Ölmeden giderayak kimsenin günahına girmeyelim.”</p>
<p>“Haklısın abi, kusura bakma.”</p>
<p>Elimi ensesine götürüp, dostça sıktım.</p>
<p>“Sana sesimi yükselttim biraz, kusura bakma aslanım.”</p>
<p>“Sen benim kusuruma bakma abi. Bir an düşünemedim.”</p>
<p>Dolu gözleriyle söylediğinde, derin bir iç çektim. Ölüm kimseye yakışmaz ama onun üzerinde de hiç durmuyordu be! Başkasının kıyafetini giymek üzere küçük bir çocuk gibiydi.</p>
<p>“Bugünden beri ölümü düşünüyorum. Hâlbuki ben bugün öğrenmedim ki öleceğimi. Ama o doktoru gördüğümden beri, bir ilmek var boğazımda sıkıştıkça nefes alamıyorum abi, korkuyorum.”</p>
<p>Gözlerim buğulanırken, ensesinden tutup göğsüme yasladım. Bu parmaklıklar ardına düştüğümden beri, o benim kardeşim, ben onun abisiydim. Birbirimize böyle bağlanmak doğru değildi, zira ilk hangimiz yağlı urgan ile tanışacak bilmiyorduk. Lâkin kıç kadar yerde insan, ister istemez birileriyle aynı dili konuşup aynı hisleri paylaşabiliyordu. Böyle olunca da alışmak kaçınılmaz oluyordu. Sevgiyi vazgeçilmez kılan da bu alışkanlık hissiydi zaten.</p>
<p>“Korkma aslanım, korkma. İnan bana, yaşamak daha ürkütücü.”</p>
<p>Başını kaldırıp, acı bir tebessümle baktı yüzüme.</p>
<p>“Yarın aşure günü abi, annem geceden kurubaklagillerini ıslatır, yarın sabah erken yapardı. Evi öyle güzel bir koku sarardı ki, aç karnıma üç tabak aşureyi gömerdim.” Bakışlarını ay ışığının sızdığı demir parmaklıklarla kaplı küçük pencereye çevirdi.</p>
<p>“Kurubaklagilleri suya koymayı unutmamıştır inşallah. İdam cezasına çarptırıldığımdan beri kafası pek yerinde değilmiş.”</p>
<p>Fısıltı gibi çıkan sesi ve dolan gözleriyle pencereden dışarıya bakarken, bakışlarını takip ettim. Ne büyük acı! Ölüme mahkûm edilen Emir’di ama yaşamayı bırakan sevdikleriydi. O evde bir daha aşure pişmeyeceğinden emindim ama söylemedim. Zaten o da biliyordu. Onunla kayan yıldızları izlerken aklıma annemin yıldızlarla ilgili söylediği şu hurafe aklıma geldi. Şimdi düşününce belki de gerçekti.</p>
<p>“Gökyüzündeki her bir yıldız bir insanı temsil edermiş. Ölenin ruhu çekildiğinde, yıldızı sıkı sıkı tutunduğu gökyüzünü bırakır, kendini boşluğa salarmış. Yani, yana yakıla tuttuğumuz dilekler, bir insanın ruhuna karşılık olurmuş.”</p>
<p>“Ee, dilek tutmak kötü bir şey o zaman?”</p>
<p>Emir meraklı bakışlarıyla baktığında, acı bir tebessümle kıvrıldı dudaklarım.</p>
<p>“Ölen nasılsa çoktan ölmedi mi, çoktan yıldız kendini boşluğa bırakmadı mı? Kalanlar da bırakalım, bok gibi hayatlarının kurtuluşunu kayan yıldızlarda arasın.”</p>
<p>“Sence bizim yıldızımız hangisi? O da korkuyor mudur?”</p>
<p>“Korksa ne olacak?”</p>
<p>“Bilmiyorum ama ona korkmamasını, o gün geldiğinde nasılsa beraber toprak olacağımızı söylemek isterdim.”</p>
<p>Sanki yıldızını görmeye çalışır gibi inceliyordu gökyüzünü içimdeki buruk his ile ben de parıldayan göğe baktım. Emir başını omzuma yasladı yeniden. Omzuma değen alnının sıcaklığı, içimdeki bir yerleri titretirken, sustuk. Sadece sustuk.</p>
<p>Zaman zaman duvarın öte yanından gelen ayak sesleri, gece nöbetinin devriyesi gibi yankılanıyordu koridorda. Her yankı, kalbimize çarpıyor, zamanı biraz daha daraltıyordu.</p>
<p>“Biliyor musun abi? Bazen kendime ‘Pişman mıyım?’ diye soruyorum… ama değilim. Değilim abi. Bugün olsa yine yaparım. Yine vatanım, özgürlük ve demokrasi için, askerlerim için boğazım yırtılana kadar bağırırım. Sadece… keşke annem…”</p>
<p>O an sustu. Yumruklarını sıktı. Parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti. Titreyen ellerini avuçlarım arasına alıp yumruklarımın içine sakladım.</p>
<p>“Bir anneye yapılabilecek en büyük kötülük, evladının öleceğini bilerek, buna çaresizce boyun eğmesini sağlamaktır. Biliyorum, elinden gelse… Şu duvarı tırnaklarıyla kazıyarak çıkarır beni buradan. O kalın ipi… boynuma dolanmış o ilmeği, dişleriyle söker koparır. Ama işte… bir anne de olsa sadece bir insan. Gücü, sadece kendi yüreğini kazımaya yeter.”</p>
<p>Gözlerini yere dikti, sonra birden başını kaldırdı. Sesinde hem öfke hem de dua vardı:</p>
<p>“Ne diyelim abi? Anların yüreğini acımasızca dağlayan… adalet terazisi bozuk timsahları Allah da affetmesin.”</p>
<p>“Affetmesin aslanım!”</p>
<p>Kollarımı açtım, o da her zamanki güvendiği o sığınağa, göğsüme sığındı. Gömleğim, gözyaşlarıyla ıslanırken içimde bir korku büyüyordu. Ama ölümden değil… Ondan önce ölmekten. Çünkü en büyük korkumuz ölüm değil, ardımızda korku ve çaresizlikle sevdiklerimizi bırakmaktı.</p>
<p>O, annesini arkasında acı içinde bırakacağı için titriyordu. Ama ben… onun bu acıyla tek başına kalmasından korkuyordum. Ölüme eyvallah. Kırılan kalemimize, çalınan gelecek hayallerimize de eyvallah. Ama geride kalanlara, özelliklere de gözü yaşlı annelere, en büyük cezayı kestiklerini bilmezler mi bunlar?</p>
<p>Bilmezler mi bir annenin yüreğinde açacakları yarayı? Bir babanın dövdüğü dizinin sancısını, hangi söz hafifletebilir?</p>
<p>Adalet, kitaplara yazılanlarda değil, yüreklerde gizlidir. Kelimeleri değil, ruhları okuyabilselerdi… ‘bugünler’ böyle kara bir leke gibi kazınmazdı yarınlara. Gözyaşları sel olmaz, ateş düşen evlerde umutlar solmazdı. Sevenler sahipsiz, evlatlar yetim kalmazdı. </p>
<p>İşte bu yüzden… bazen adaleti yasalarda değil, merhamette aramak gerekir, çünkü bu dünyada adalet, çoğu zaman güçlülerin emellerine göre şekilleniyordu. Onlar yazıp onlar çiziyordu. Olan biz gibi garibanlara ve çaresiz gözü yaşlı analara oluyordu.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum-1256</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum-1256</guid>
<description><![CDATA[ Bölüm 2 ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_684956f46b603.webp" length="32318" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 11 Jun 2025 13:14:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>BÖLÜM 2</p>
<p>(Korkusuz Ali)</p>
<p>“Boşuna suçlu aramayın! Ölümü alaya alandan daha büyük bir suçlu varsa karşıma getirin.”</p>
<p></p>
<p>Küçük yeğenim bir defasında bana ölüm nedir diye sormuştu. Ona, bu dünyadaki varlığımızın son bulması ama başka bir evrene geçmek olduğunu söylediğimde, bir süre yüzüme bakıp şöyle demişti: “Başka bir evrende yolculuk yani.” o an, onun gözünden bakınca ölüm kavramı o kadar masum ve basit gelmişti ki, büyüdükçe neler değiştiğini merak etmiştim.</p>
<p>Ölüm korkunçtu, ölüm soğuktu ama neden? Ölümün yeniden doğmak olduğunu söyleyen kutsal bir kitabımız olmasına rağmen üstelik. Uzun süre bunu düşünmüş, ama bir türlü cevabını bulamamıştım. Ama şimdi, burada, belki de sadece bir saat içinde cevabı daha yirmi iki yaşında bir çocuktan öğrenmiştim. Ölüm değil, geride bıraktıklarımız korkutuyordu bizi. Peki, ölümden korkmayan bir adam nasıl görünür, nasıl bakar? Muhtemelen karşımdaki adam gibi görünürdü. Dağılmış koyu kumral saçları ve sakallarına rağmen yüzü oldukça güzel bir adamdı. Lâkin bakışlarında anlamlandıramadığım tüylerimi diken diken eden bir ifade vardı. Ne korkuydu ne de tereddüt. İdama mahkûm edilmiş bir adamın hüzünlü bakışları yoktu. Gözlerindeki morluklar, gecelerin uykusuz geçtiğini gösterse de gözlerinde korkunun hiçbir izine rastlanmıyordu. Öfkeli, biraz da kavgacı bir havası vardı; bu, yüzündeki dağılmış kabuk bağlamış yaralardan belli oluyordu. Yumruğundaki izler ise, karşılıklı bir dövüşün izlerini taşıyor gibiydi.</p>
<p>“Keşke güneşe bakmak bu kadar zor olmasaydı.”</p>
<p> Karalayıp durduğum defterden onun sesiyle duraksamış bakışlarımı ona çevirmiştim. Kısık gözleriyle pencereden sızan güneş ışığına baktığını gördüm. Sanki beni protesto eder gibi konuşmamaya, sessizliğe bürünmeye çalışıyordu. Ama bir süre sonra sessizliğini bozacağını bilmiyordum. Oysa ben pes etmiş onu fiziksel özelliklerinden ve mimiklerinden tanımlamaya çalışmaya başlamıştım bile.</p>
<p>“Neden?” diye sordum birden merakla. </p>
<p>“Doya doya bakabilmek için.” Öyle aşk dolu bir ifadeyle söylemişti ki, içim titremişti. Ufak gözlerini kısarak daha da küçülen göz bebekleriyle bakıyordu batmak üzere olan güneşe.</p>
<p>“Güneşe bakmayı seviyorsun anladığım kadarıyla” diye sordum, o da tebessüm etti.</p>
<p>“Güzel olan her şeye bakmayı severim doktor. Sen de güzelsin.” Dedi bakışlarını bana çevirerek. Kızaran yüzümle gözlerimi kaçırdım. Saniyeler sonra tekrar ona dönerek, “Madem öyle, neden bana bakmıyorsun?” diye sordum yalancı bir küskünlükle. O, gözlerini kırpmadan bana bakmaya devam etti. Bir an da kendimi çıplak hissettim, nedensiz. Çünkü hayranlıkla bakmıyordu, sorguluyor gibiydi.</p>
<p>“Neden seni yolladılar?” diye sordu konudan alakasız bir şekilde.</p>
<p>“Ne?” diye şaşkınlıkla yanıt verdim.</p>
<p>“Neden bir erkek ya da yaşlı bir psikiyatrist yerine sen, diye hiç düşündün mü?”</p>
<p>“Ne demek istediğini anlamadım.” </p>
<p>Alaylı gerçek olmayan bir gülümsemeyle ellerini masaya koydu ve yaklaştı. </p>
<p>“Güya iyilik yapıyorlar ama aslında kendilerine. Seni göndererek idama mahkûm edilmiş insanlara ‘hiçbir zaman sahip olamayacağınız duygularla öleceksiniz.’ Demeye çalışıyorlar. Yeniden aşık olmak, bir kadına dokunmak, evlenip çocuk sahibi olamamak… daha sayayım mı?”</p>
<p>“İğrenç düşüncelerinizi kendinize saklayın” dedim geriye yaslanarak. Sesimdeki öfkeli tınıya hâkim olamadım. O ise alaycı bakışlarını üzerimde gezdirmeye devam etti.</p>
<p>“Yanılıyorsunuz doktor, iğrenç düşünen ben değilim. Sizi buraya gönderenlerin düşünceleri bunlar. Yoksa ölüme yakın olanların tek hayali bir gün daha yaşamak olabilir sadece. Bir ağaç gölgesine uzanıp kuşları dinlemek, okyanusun ortasında ufku seyretmek… Ama onlar ölüme yakın olmadıkları için bilmiyorlar. Bilmedikleri için kendi kalıplarına sokuyorlar, hepsi bu.”</p>
<p>“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Belki sadece gerçekten yardımcı olmaya çalıştıkları için beni yolladılar.”</p>
<p>“Tahminlerime göre, daha yeni mezun oldun. Senin gibi çok fazla tecrübesi olmayan bir doktora neden böyle zor bir iş verdiler? Okulun birincisi miydin? Ya da bu iş ile ilgili bir sınav yaptılar ve sen kazandın. Belki alanında ünlü bir psikiyatrist falansın. Tv kanallarına çıktın, baktılar ışık var, yetenekli, yemişim tecrübeyi diyerek seni yolladılar. Bunlardan biri mi, yoksa ansızın bir telefon geldi, bu iş teklif edildi. Sana bu işi sağlayan ne diploma ne de özgeçmişin. Sadece vesikalık fotoğrafın… Doktor.” Dedi geriye doğru yaslanarak. Söylediklerini dehşet içinde dinlerken, mantıklı yanlarıyla kafam karıştığı için gözlerimi kaçırmakta buldum çareyi. Tereddütlü ifademi görmemeliydi. Beni bu şekilde manipüle etmesine izin vermemeliydim. Aksi takdirde o haklı olurdu. </p>
<p>“Gelme bir daha.” Başımı hızla kaldırıp yüzüne baktım, ama o, gözlerini güneşin batmakta olan ışıklarına çevirmişti çoktan. Birkaç saniye donup kaldım, sonra anladım ki, bakışlarında bir huzur vardı. Dudaklarımı aralayarak bir şeyler söylemek istedim ancak, söyleyeceğim her sözcük anlamsız geldi.</p>
<p>“Haftaya bir daha geleceğim. O zamana kadar çocukluk anılarınızı hatırlamanızı istiyorum, ama en güzel olanları. Haftaya bana anlatırsınız.” Dediğimde o şaşkın bakışlarını bana çevirmişti. Muhtemelen bu kapıdan koşarak çıkmamı bekliyordu ama bu anlattıkları gerçek bile olsa yardımıma ihtiyaçları vardı.</p>
<p>Ayaklanıp odadan çıkmak için kapıya yürüyordum ki… “Yazık ediyorsun kendine” dediğini duyarak duraksadım. Sesinin tonundaki acımayı hissettim. Ama aksini söyleyip ikna etmek istemediğim için susmayı tercih ettim. Odadan dışarı kendimi atarken tuttuğum nefesi dışarıya bıraktım. Uzun koridorda yürürken, bacaklarımda hissettiğim güçsüzlük gitmişti. Dış kapıda müdür bekliyordu, gözlerinde meraklı bir bakış vardı.</p>
<p>“Nasıl geçti doktor hanım?”</p>
<p>“Çok iyi, anlattığınız gibi endişelenmem gereken bir şey yokmuş. Ama…” Müdürün gözlerinde hafif bir gerilim vardı.</p>
<p>“Evet?”</p>
<p>Birkaç saniye tereddüt ettim, sonra devam ettim.</p>
<p>“Ali’ydi sanırım adı.” Kaşları hafifçe havaya kalktı. Anladığını belirten bir baş sallaması ve yüzündeki hüzünle sıkıntılı bir nefesi dışarıya verdi.</p>
<p>“Zor birine benziyor işimi zorlaştıracak gibi.” </p>
<p>“Ali ana emanet doktor hanım.” Yalvaran bir sesle konuştu, hafifçe titreyiş vardı sesinde.</p>
<p>“Sizin için önemli biri sanırım.” </p>
<p>“Hepsi benim için önemli. Ama Ali… Ali oğlumu gördün işte. Cayır cayır yansa bir yudum su istemez. Ölür de yine yardım istemez. Yardım et ona doktor hanım. Düştüğünde yardım eli uzatılmasını istemeyi öğret.” Derken gözlerindeki yalvarışa yutkunarak baktım.</p>
<p>“Anladım. Siz hiç merak etmeyin, elimden geleni yapacağım.” </p>
<p>Müdür bana bakarak bir an sustu, sonra hafifçe gülümsedi.</p>
<p>“Allah razı olsun, iyi ki geldin.”</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mahkûm</title>
<link>https://fikirizleri.com/mahkum</link>
<guid>https://fikirizleri.com/mahkum</guid>
<description><![CDATA[ Müebbet ve idama mahkûm edilmiş suçlular için ruhsal destek verilmek üzere bir psikiyatrist atanır. Psikiyatrist olan Funda, idama mahkûm edilmiş bir adam ile bütün doğru bildiklerinin yanlış olduğunu sorgulamaya başlar. Seanslar sonucun da Funda, ölüme kısa bir zamanı kalan bu adama bir şeyler hissetmeye başlar. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_684823b7e08b6.webp" length="27612" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 09 Jun 2025 21:41:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords>#mahkûm</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>???Görüş ve önerilerinizi bekliyorum mutlaka öpüldünüz ????</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Soğuk duvarlarında yankılanan, topuklu ayakkabılarımın sesinden başka sesin olmadığı dar koridorlardan geçerken gerilmeme mani olamadım. </p>
<p></p>
<p>Daha önce böyle bir yerde, özellikle azılı suçlulara danışmanlık yapmamıştım ve bu da içimde büyüyüp duran endişeyi atmakta zorlanmama sebep oluyordu.</p>
<p>Ayaklarım adeta geri geri gidiyordu ama amcamın yüzünü kara çıkaramazdım. Babam öldükten sonra bana onun yokluğunu hiç hissettirmemiş, bir baba gibi omzumdaki elini hiç eksik etmemişti.</p>
<p>Şimdi onun emeklerini boşa çıkaracak değildim elbette. </p>
<p></p>
<p>Demir parmaklıklardan oluşan kapılardan geçerken içimi büyük bir sıkıntı kapladı.</p>
<p>Işığı bile belli aralıklarla görmeye mahkûm edilmiş insanların hâlini düşünmek, en son yapmam gereken şey bile değildi.</p>
<p>Kendime gelmeliydim. Eğer duygularım ile hareket edersem, bu işi yapamazdım.</p>
<p>Zira empati kurup kendimi kedere boğmak, onlara yapabileceğim en büyük kötülük olurdu. </p>
<p></p>
<p>Bana tahsis edilen odaya girerken müdür beni büyük gülümsemesi ile karşılayınca bir nebze olsun rahatlamıştım.</p>
<p></p>
<p>"Hoş geldiniz Funda hanım"</p>
<p>Kırlaşmaya başlamış beyaz saçları ve aynı renkte kirli sakalları ile tahminen 50'li yaşlarda olan adam benim boylarımda hafif göbekli idi.</p>
<p>Hafif buruşmuş ellerini uzatırken ona tebessümle karşılık verip ellerimi uzattım.</p>
<p></p>
<p>"Hoş buldum müdür bey"</p>
<p>Bana oturacağım sandalyeyi gösterirken bakışlarımı odada gezdirdim.</p>
<p>Sağ tarafta dört raftan oluşan küçük bir kitaplık, hemen karşımda küçük bir tezgâh, üzerinde kahve makinesi ve iki gözlü ocağı vardı.</p>
<p>Ayrıca hemen solumda, diğer odalara kıyasla boydan boya ormanlık alana bakan ama telörgülerden zor görünen bir cam vardı.</p>
<p>Odanın ortasında bir masa ve dört sandalye yerleştirilmişti.</p>
<p>Tezgahın yanında cama dönük tekli bir koltuk mevcuttu.</p>
<p></p>
<p>Gerçekten her şeyi düşünmüşlerdi bu da gerginliğimin biraz da olsun yatışmasına sebep oldu.</p>
<p>Lacivert takımımın eteklerini aşağıya çekiştirip gösterdiği boşluğa oturdum.</p>
<p></p>
<p>"Nasıl buldunuz?"</p>
<p>Sorduğu soruyla hâlâ incelediğim odadan bakışlarımı meraklı yüze çevirdim.</p>
<p></p>
<p>"Hayal ettiğimden bile güzel, teşekkür ederim"</p>
<p></p>
<p>"Feda olsun. Yeter ki.."</p>
<p>Duraksadığın da yüzünde oluşan hüzünle gülümseyen yüzümü soldurdum.</p>
<p></p>
<p>"Yeter ki iyi olsunlar" </p>
<p>Titreyen sesi tüylerimi diken diken ederken sertçe yutkundum.</p>
<p></p>
<p>"Onlar azılı birer suçlu ve acımasız ama yine de onları mı düşünüyorsunuz?"</p>
<p></p>
<p>"Hepsi değil. Yemin ederim içinde kader mahkûmları da var."</p>
<p>Dediğinde ne diyeceğimi bilemeyerek baktım yüzüne.</p>
<p></p>
<p>"Anlıyorum. Onları ne zaman göreceğim?"</p>
<p></p>
<p>"Bugün üç kişiyi alacağız. Eğer sizin için de uygunsa"</p>
<p></p>
<p>"Tabii".</p>
<p></p>
<p>" Yanınızda kalmamı ister misiniz?"</p>
<p></p>
<p>"Hayır, teşekkür ederim. Mümkünse danışanlarım ile yalnız konuşmak istiyorum."</p>
<p></p>
<p>"Tabii. Zaten inanın içinde öyle sandığınız gibi korkunç insanlar yok."</p>
<p></p>
<p>"Peki"</p>
<p></p>
<p>Müdür çıktıktan 15 dakika sonra aralanan kapıyla bakışlarımı gelene cevirdim.</p>
<p></p>
<p>Üzerinde siyah ütülü gömleği ve aynı renkte kumaş pantolonu ile jilet gibi duran 20 lerin de bir genç duruyordu.</p>
<p>Mavi gözleri, uzun kirpikleri ve açık kumral saçlarıyla yakışıklı denebilecek daha küçük bir çocuk vardı.</p>
<p>Bu görüşme için saçlarını jöle sürdüğü ışığın parlatmasından belli oluyordu.</p>
<p>Tebessüm dolu bir bakış atıp girmesini işaret ettim.</p>
<p>Çekingen adımlarla karşımda ki sandalyeye otururken gözlerini kaçırdı.</p>
<p></p>
<p>"Merhaba, kendini tanıtır mısın biraz bana?"</p>
<p>Yumuşak bir tonda konuştuğumda ensesine elini götürüp ovuşturdu.</p>
<p>Tabii ki önümde ki dosya da hepsi hakkında bilgiler vardı ama onları tanımanın en iyi yolu yazanları okumak değil, kendi ağzından duymaktı.</p>
<p></p>
<p>"Ben Emir Akçay. 22 yaşındayım ama 23 olacam bu ay sonunda. Yani işte öyle"</p>
<p>Bu hâli o kadar sevimli ve masumdu ki idama mahkûm edilecek nasıl bir suç işlemişti, anlamak mümkün değildi.</p>
<p>Oysa masumluğun vücut bulmuş hâli gibiydi.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Anladım Emir, peki en çok neler yapmaktan hoşlanırsın?"</p>
<p></p>
<p>"Dursun abiyle tavla oynamak en sevdiğim şey. Sürekli taş çalıyor ama onunla böyle atışmak hoşuma gidiyor."</p>
<p>Yüzü sevinçle kasılırken sertçe yutkundum.</p>
<p>Sadece bir dostu ile tavla oynamak bile onun en büyük eğlencesiydi. </p>
<p>Dört duvar arasında başka ne yapabilirdi ki?</p>
<p>Başka hangi aktivite ona dünyaları vermiş gibi yüzüne böyle, baharı getirirdi.</p>
<p>Gözlerimi kaçırıp kucağımda ki ellerime çevirdim bakışlarımı.</p>
<p>Daha ilk danışanda böyle yaparsam işim işti.</p>
<p></p>
<p>"Sen neden buradasın abla?"</p>
<p>Neşe dolu sesinin yerini hüzünlü bir titreme alarak sormuştu.</p>
<p>Başımı hızla kaldırıp gözlerine baktım.</p>
<p>Dolu gözleri ve acı dolu bir bakışla tebessüm ediyordu şimdi.</p>
<p>Ne diyeceğimi bilemeden baktım bir süre . Zira ne sormaya çalıştığını anlamamıştım.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"B-Ben"</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Ben biliyorum aslında. Ölücem ya ben, hazırlamak için buradasın değil mi? Ama boşuna geldin abla. Ben daha ilk girdiğim günden beri hazırım. Sadece annem, o kahrolacak ona üzülüyorum."</p>
<p>Yüreğim bir bıçak saplanmış gibi acıyla kasılırken yumruklarımı sıkıp bakışlarımı kaçırdım.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Daha ilk seansta... Kendine gel Funda..</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Derin bir nefes alıp zoraki bir tebessüm kondurdum dudaklarıma.</p>
<p></p>
<p>"Güçlü bir çocuk olduğunu görebiliyorum Emir. Bundan hiç şüphem yok. Ben sadece size arkadaşlık yapmak için geldim. Burada geçirdiğiniz zamanları daha başka nelerle doldururuz, ona bakıcaz.</p>
<p>Aklına başka bir şeyler getirme."</p>
<p></p>
<p>"Fazla zamanım kalmadı ki benim. Yani bundan sonra sadece daha kaç bardak çay içebilirim? Kaç defa daha güneşi görürüm ve kaç defa daha Dursun abiyi mars ederim. Onun peşindeyim. Sırf bu yüzden az uyurum ben. Uyku ile öldürmeyeyim kalan zamanımı diye"</p>
<p>Gözlerimden bir damla yaş yanaklarıma süzülürken yakalayamadım.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Sen bana üzülme abla. Benim tek suçum baştan beri doğmaktı. Yemin olsun geri kalan bütün suçlarımın tek sebebi bu"</p>
<p></p>
<p>O konuştukça kalbime batan iğnelerin haddi hesabı yoktu. O kadar güzel bir çocuktu ki; onu toprağın altında düşünmek bile imkânsız geliyordu bana. </p>
<p></p>
<p>Vurulan kapıyla irkilip elimin tersiyle göz yaşlarımı sildim.</p>
<p>Hocam, seans bitti ama çıkmadınız.</p>
<p>Bakışlarım saati bulduğunda çoktan 40 dakikayı geçtiğini görüp ayaklandım.</p>
<p>Kitaplığa gidip küçük prens adlı kitabı alarak Emir'e uzattım.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Bir sonraki seansa kadar bunu bitir. Geldiğinde özetini isteyeceğim senden" dedim gülümseyerek.</p>
<p>Onunda yüzünde bahar çiçekleri açarken başını olumlu anlamda sallayıp kapının aralığından kayboldu.</p>
<p>Masaya oturup dosyasını elime aldım.</p>
<p>Açtığım da okuduğum satırlarla göz yaşlarımı tutamadım.</p>
<p>Zira tek suçu sağcı mitinglerine katılmaktı.</p>
<p>Küçük bir çocuğun canına değer miydi, emin değilim ama yanlış olan bir şeyler vardı mutlaka.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Dakikalar sonra aralanan kapıdan bu sefer kirli sakallı ülkücü bıyıklı esmer 30'lu yaşlarında bir adam girmişti.</p>
<p>Demin ki çocuğa kezat, üstü başı pejmürde duruyordu.</p>
<p>Sanki yatağından kaldırılıp zorla getirilmişti. </p>
<p>Zaten yüzündeki bıkkın ifade bunu doğrular nitelikte idi.</p>
<p></p>
<p>Beni görmezden gelerek karşımdaki boşluğa oturduğunda bende az önce kalktığım boşluğa geri oturdum.</p>
<p>Masadaki ellerine bakarken bir an önce bitsin de gideyim havası vardı.</p>
<p></p>
<p>"Seni tanıyalım mı?"</p>
<p>Alaylı bir gülümseme ile geriye yaslandı.</p>
<p></p>
<p>"B-Bu gerçekten çok saçma"</p>
<p>Gülerek tereddütle söylediği sözcüklerle kaşlarımı çattım.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Saçma olan ne?"</p>
<p>Sorum ile bakışlarını bana çevirip gözlerimin içine baktı.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Sen!" </p>
<p>Öyle soğuk bir ifade ile söylemişti ki tüylerim ürpermişti.</p>
<p></p>
<p>"Anlayamıyorum, neden?"</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Ölüm emrini vermiş cellat olan adalet, şimdi de ölüm o kadar da korkunç bir şey değil demek için deli dokturu yolluyor. Daha ne olsun? Saçma işte!"</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Gözlerinin en derinine bakmaya çalışırken buz kadar soğuk duvarlardan başka bir şey görmemiştim.</p>
<p>Bu da beni ürkütmüştü, zira ölümden korkan bakışları tanırdım ama bırak korkmayı, tereddüt bile etmiyordu.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Bitti.</p>
<p></p>
<p>Yeni kurgum nasıl?</p>
<p></p>
<p>Şimdiden söyleyeyim bayağı ağlayıp bize hayatı sorgulatacak bir kitap. </p>
<p>Şimdiden mendillerinizi hazır edin. </p>
<p></p>
<p>Görüş ve önerilerinizi merak ediyorum lütfen belirtin olur mu ?</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Delilik</title>
<link>https://fikirizleri.com/delilik-1040</link>
<guid>https://fikirizleri.com/delilik-1040</guid>
<description><![CDATA[ Delilik ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_680bcce126034.webp" length="10540" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 22 Apr 2025 11:12:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>“Sevgilim bugün ablanlar bizi yemeğe davet etti. Hazırlan da çıkalım” diyerek yanağına öpücük konduran kocasına tebessümle bakan Nevin isteksizdi. Zira ablasının alttan alta laf sokan tavırlarından rahatsız oluyordu. Bunu kocasına defalarca anlatmaya çalışsa da, son zamanlarda çok alıngan olduğu için böyle hissettiğini söyleyerek geçiştiriyordu. Sanki çocuğundan sonra kocasını da kaybediyordu. Bir zamanlar, gözlerini okuyarak bile kafasından geçenleri anlayan kocası, şimdi haykırsa da duymuyordu. Aralarındaki gerilimi arttırmamak için sustu. Zaten bebeğinin ölümünden beri yaptığı tek şey buydu. Susmak! Kocasıyla susmayı da öğrenecekti. Çünkü bu hayatta en çok sevdiği ve güvendiği varlıktı. Başını olumlu anlamda sallayarak odasına yürüdü. Aynadaki aksine baktı. Yüzündeki çizgiler artmış saçları beyazlamıştı. Eski güzelliğinin yerinde yerler esiyordu. Belki de son zamanlarda kocasını çok fazla ihmal ettiği için oluşmuştu bu uçurumlar. Olsun, elbet her şey düzelirdi. Yine çok sever ilgiye boğardı. Sadece şimdi değil. Biraz daha yasını tutmak, içi dışına çıkana kadar her gün her gece ağlamak istiyordu. Umarım kocası o güne kadar ikisinin yerine severdi. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kanlı Yılbaşı</title>
<link>https://fikirizleri.com/kanli-yilbasi-170</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kanli-yilbasi-170</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202501/image_870x580_679befacdb63b.jpg" length="33864" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 30 Jan 2025 23:20:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords>Gizem</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Saçını okşayan rüzgar ile gözlerini aralarken yoğun beyaz ışık gözlerini kamaştırdı. Göğsüne saplanan ağrıyla yüzünü buruşturup görüş açısına giren bir hemşireyi gördüğünde odanın içinde gözlerini gezdirdi.</p>
<p>Sol tarafta pencerenin önünde deri bir koltuk, karşısında duvara sabit TV, sağ çaprazında boydan boya bir gömme  dolap ve iki yanında büyük komidinler vardı. </p>
<p>Baş ucunda duran serumu kontrol eden hemşire, kıvrılan dudaklarıyla büyükçe gülümsedi. </p>
<p></p>
<p>"Günaydın Bay Marcus, nasıl hissediyorsunuz?"</p>
<p>Marcus yüzünü tekrar buruşturup meraklı bakışlarını hemşireye dikti.</p>
<p></p>
<p>"B-Ben bilmiyorum. Ben neredeyim?" </p>
<p></p>
<p>"Sakin olun bay Marcus, küçük bir kaza geçirdiniz ama durumunuz gayet iyi."</p>
<p></p>
<p>"B-Ben Ben hiçbir şey hatırlamıyorum! Adımı bile bilmiyorum ama siz nasıl..?"</p>
<p></p>
<p>"Günlerdir eşiniz sizi arıyormuş, bütün hastanelere, karakollara bakmış. Kaza geçiripte hastanemize giriş yaptığınız da bir fotoğrafınızı gönderdik. Eşiniz de onayladı. Her an burada olacaktır."</p>
<p>Hemşirenin anlayışlı bir dille konuşması içindeki korkuyu silememişti.</p>
<p>Zira eli kan içinde bir evden çıktığını net bir şekilde hâlâ hatırlıyordu.</p>
<p></p>
<p>"Peki, ben neden hiçbir şey hatırlamıyorum?" Diye sordu merakla.</p>
<p></p>
<p>"Çok doğal bir durum bay Marcus. Geçirdiğiniz kaza sonucunda bir hasar bekliyorduk. Geçici bir hafıza kaybı olduğu konusunda sizi temin ederim. Doktor beyi de bu konuda bilgilendireceğim mutlaka"</p>
<p></p>
<p>"Anlamıyorsunuz! Ben kazadan önce.."</p>
<p>Diyerek duraksayan Marcus söyleyip söylememekte kararsız kaldı. </p>
<p>Ama böyle de hiçbir şey görmemiş gibi de hayatına devam edemezdi.</p>
<p>Söylemek için dudaklarını araladığında kapı aniden aralanmış, aralanan kapıdan sarı uzun düz saçları, yeşil gözleri olan genç ve güzel bir kadın telaşla girmişti.</p>
<p></p>
<p>"Sevgilim!" Yüzünde ki korku sesine de sinmiş olan kadın, kollarını açarak sıkıca adamın boynuna sarıldı. </p>
<p>Hem ağlıyor hem de ne kadar korktuğunu anlatıyordu.</p>
<p>Ama Marcus'un bu umrunda değildi, çünkü onun kafasını kurcalayan başka büyük bir soru vardı. </p>
<p>Aşk varsa ve bu kadın gerçekten eşiyse hafızasını kaybetmiş olsa da onu hatırlaması gerekirdi. Beyni değilse bile kalbi göğsünü delip geçecek kadar güçlü atmalıydı.</p>
<p>Ama bir milim bile yerinden oynamamış, aksine bedenini büyük bir ürperti sarmıştı.</p>
<p>Kadın ağlamaktan kızarmış gözlerini kocasına çevirdiğinde gözlerinin içine baktı. Lâkin yine de hiçbir şey göremedi. Sanki koca bir boşluğa bakıyordu ve bu kadın da tıpkı onun gibi hafızasını yitirmişti belki de..</p>
<p></p>
<p>Hemen arkasından siyahi bir doktor içeriye girdiğinde onunda yüzünde benzer bir soğukluk vardı. Ve soğuk ifadeye tezat bir biçimde gülümseyerek bakıyordu.</p>
<p></p>
<p>"Geçmiş olsun Bay Marcus, ben doktorunuz Jack Rebul. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?"</p>
<p></p>
<p>" Kayıp?" Dedi bir anda. </p>
<p>Karısı şaşkınlıkla ona bakarken doktoru kaşlarını çatmıştı.</p>
<p></p>
<p>"Doktor bey küçük bir hafıza sorunumuz var." </p>
<p>Diyen hemşire ile karısı bu defa elini şokla ağzına götürüp acıyla inledi.</p>
<p></p>
<p>"Hemen bir Emar çekelim. Muhtemelen geçici bir hafıza kaybıdır. Uyku hali var mı? Ya da mide bulantısı baş ağrısı?" </p>
<p></p>
<p>"Hayır, sadece biraz yorgunum. Bacaklarım.." diyerek duraksadı. </p>
<p>Aynı o evdeki gibi bacakları uyuşuk ve titriyordu. Sanki saatlerce koşmuş gibi..</p>
<p>Buna bir türlü anlam veremedi.</p>
<p>Ve ne hissetti ise aynen doktoruna anlattı. Doktoru elinde ki deftere not alırken bir taraftan olabilecek yan etkileri anlatıyordu.</p>
<p>Böyle bir kazanın sonuçları olacaktı elbette. Öyle diyordu..</p>
<p></p>
<p>Bakışlarını pencereye çevirip derin bir nefes alırken eşi olduğunu iddia eden kadın, doktoru ile konuşuyordu.</p>
<p>Rüzgarın şiddeti ile pencereye çarpıp duran ağaç dalına baktı.</p>
<p>Neredeyse kıracak kadar şiddetli ve güçlüydü. </p>
<p>İşte o zaman onu gördü, bir an da kararan havayla cama yansıyan bir kadın hemen yanında ensesine kadar yaklaşmıştı.</p>
<p>Derin nefesler alıp veren Marcus bir türlü kıpırdayamadan camın ayna görevi gören yansımasına baktı.</p>
<p>Bağırıp çığlık atmak istiyor ama bir türlü sesini çıkaramıyordu.</p>
<p>Kadının yüzünü kapatan siyah saçları ürkütücü bir hava katmış, hayal olamayacak kadar gerçek olan nefesi kulağına değiyordu.</p>
<p></p>
<p>Elinin altındaki yorganı sertçe sıkıp hızla atan kalbini gürültüsünü dinleyerek gözlerini kapattı.</p>
<p>O sıcak nefes konuşmaya başladığında büyük bir çığlık atıp yatağında doğruldu.</p>
<p></p>
<p>Korkuyorum..</p>
<p></p>
<p>"Sevgilim iyi misin?" Diye sordu eşi olduğunu iddia eden yabancı ama güzel kadın. Kadının sesi kulağında eko yaparken</p>
<p></p>
<p>Korkuyorum..</p>
<p></p>
<p>Korku ile bakışlarını odada gezdirdi.</p>
<p>Ne zaman uyumuştu? Az önce gördükleri kâbus muydu? En son karısının doktor ile konuştuğunu kendisinin de camdan dışarıya baktığını hatırladı. Geri kalan her şey kâbus ise kendisi ne zaman uyumuştu?</p>
<p></p>
<p>Endişeli bakışlara karşılık verip kendisini tebessüme zorladı.</p>
<p></p>
<p>"İyiyim. Sadece bir kâbus..  Şey ben ne zaman uyudum?" Diye sordu çekinerek.</p>
<p>Zira pek de doğal bir soru değildi lâkin karısı normal karşılamış olacak, hiç şaşırmadan ya da sorgulamadan cevap verdi.</p>
<p></p>
<p>"Yorgunum demiştin ya, saatlerce koşmuş gibi yorgun olduğunu söyleyip yattın" dediğinde başını yastığa koyduğumu hiç hatırlamadığını fark etmişti.</p>
<p>Sahi ona neler oluyordu? </p>
<p>Kaza ile ilgili olsa bir nebze rahat edebilirdi lâkin kimse kazadan öncesini sorgulamıyor ya da kaza ile ilgili detaylı bilgi vermiyordu.</p>
<p></p>
<p>Düşünmesi ve korkması gereken çok şey vardı ama neyden ya da kimden bilmiyordu. Belki de kendisinden...</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kanlı Yılbaşı</title>
<link>https://fikirizleri.com/kanli-yilbasi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kanli-yilbasi</guid>
<description><![CDATA[ Gözlerini açtığında kendini yabancı bir evin kanlı zemininde bulup dehşete düşen adam, ne yapacağını bilemeyecek kadar çaresiz ve kendine bile yabancıydı.
Zira adını bile hatırlamayan bu adamın, ellerindeki kanın sahibi bile yoktu. Psikolojik Gerilim severler için yazdığım bu minik kurgu aklınızı başınızdan alacak!
Gerçeği ve sahteyi ayırt edemeyeceğiniz gizemli bir kurgu.
Umarım seversiniz... ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202501/image_870x580_679b25e07889d.jpg" length="87873" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 30 Jan 2025 10:10:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords>Gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kanlı Yılbaşı 1. Bölüm </strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p>Titreyen ellerinden parke zemine damlayan kana bir kez daha bakıp korkuyla geriye çekildi.</p>
<p>Kalçasının üzerinde arkaya doğru sürünerek duvara dayandığında, artık kaçacak yeri kalmamıştı.</p>
<p>Korku dolu bakışlarını loş ışıklı odada gezdirdi.</p>
<p></p>
<p>Duvardan duvara uzanan ve bahçeye bakan camın köşesinde duran yılbaşı ağacına takıldı gözleri.</p>
<p>Cılız yanan ışıkları ve kırmızı tonlardaki süslemeleriyle muhteşem görünüyordu.</p>
<p>Ancak durduğu zemin adeta bir kan gölüydü.</p>
<p>Yılbaşı ağacının hemen karşısında, pencerenin önündeki masada, filmleri aratmayacak lüks bir sofra kuruluydu.</p>
<p>Masanın üzerinde ve sağ çaprazındaki şöminenin üzerindeki şamdanlardan başka odayı aydınlatan ışık yoktu.</p>
<p>Bir de yılbaşı ağacının soluk pırıltısı…</p>
<p></p>
<p>Alnındaki terler yanağına süzülürken, nerede olduğunu ve neden ellerinin kanla kaplı olduğunu hatırlamıyordu.</p>
<p>Tek hatırladığı, gözlerini açtığında yılbaşı ağacının tepesindeki parıldayan büyük kırmızı yıldızla göz göze gelmiş olmasıydı.</p>
<p>Derin bir nefes aldı, ancak aklına gelen bir ayrıntı nefesini kesti.</p>
<p>Göğsündeki çarpıntı acıyla sıkışmasına neden olurken kasıldı.</p>
<p>Kim olduğunu bile hatırlamıyordu…</p>
<p></p>
<p>Sırtını duvardan destek alarak güçlükle ayağa kalktı.</p>
<p>Bacakları sanki saatlerdir koşmuş gibi titriyor ve uyuşuyordu.</p>
<p>Kendini hızla salondan dışarı attı, arkasına bile bakmadan çıkışı aradı.</p>
<p>Karanlık koridoru geçerek dış kapıya ulaştı.</p>
<p>Sokak lambasının solgun ışığı kapıya vuruyordu.</p>
<p>Hiç düşünmeden kapıyı açtı ve kendini dışarı attı.</p>
<p></p>
<p>İki katlı villaya bu kez dışarıdan baktı.</p>
<p>Ne kadar uğraşsa da neden burada olduğunu hatırlayamıyordu.</p>
<p>Bakışlarını tekrar ellerine çevirdi.</p>
<p>Üzerindeki kan kime aitti?</p>
<p>İçeride yaralı ya da ölü biri var mıydı?</p>
<p></p>
<p>Belki de içeri girip tekrar bakmalıydı. Eğer yaralı biri varsa bir şekilde yardım bulabilirdi.</p>
<p>Ancak aklına korkunç bir ihtimal geldi:</p>
<p>Ya birine zarar verdiyse? Ya bu kan ona aitse?</p>
<p></p>
<p>Bu düşünceyle içini dehşet kapladı.</p>
<p>Boğazı kurudu, kalbi göğsünü yumruklarcasına attı.</p>
<p>Titreyen bacaklarıyla geriye birkaç adım attı ve eve son kez baktı.</p>
<p>Sonra arkasını döndü ve koşmaya başladı.</p>
<p></p>
<p>Ama bacakları onu istediği kadar hızlı götüremiyordu.</p>
<p>Arkasına bakmadan tüm gücüyle uzaklaşmaya çalıştı.</p>
<p>Tam kendini hızla yola attığında güçlü bir ışık huzmesi yüzüne çarptı.</p>
<p>Ardından acı bir fren sesi duyuldu.</p>
<p>Keskin bir acı hissettikten sonra her şey karardı…</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Delilik</title>
<link>https://fikirizleri.com/delilik-138</link>
<guid>https://fikirizleri.com/delilik-138</guid>
<description><![CDATA[ Bebeğini kaybetmiş bir annenin delilik ile imtihani ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202501/image_870x580_679b22fce1692.jpg" length="65168" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 30 Jan 2025 09:58:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords>Paranormal</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Delilik 3. Bölüm </strong></p>
<p>Soğuk mermere oturup topraktaki yabani otları yolmaya başlayan kadının gözleri yaşlıydı. Sanki bütün karanlık bulutlar tepesinde toplanmış onu zifiri karanlığında tek başına bırakmıştı. İnsan her acıya zamanla alışıyordu elbet. Her karanlığın bir aydınlığı vardı da evlat acısını nereye koyması gerektiğini bilmiyordu. Bu acı değildi ya da gözlerinden akan sıvı gözyaşı değildi. Eğer öyle olsaydı, yüreği bir saniye olsa da ferahlar; gözlerinden akan sıvı bu kadar çok yakmazdı tenini. Ölüm her zaman vardı, eninde sonunda herkesin gideceği yer aynı yerdi lâkin bu geçip giden zaman sanki her zamankinden yavaşlamış akmıyordu. İntihar etse, biliyordu direk cehenneme gider daha koklayamadığı yavrusuna kavuşmak sonsuzlukta da nasip olmayacaktı. Bu düşünce iliklerine kadar korkuttu onu. Zira tek umudu ahiretti neticede. Koklamak için bile kucağına alamadığı bebeğini düşündü. Korktu! Kokusunu unutamamaktan ölesiye korktuğu için kucağına bile alamamıştı. Üstelik yüzüne bile bakamamıştı, zira kime benziyorsa onu görmeye bir daha tahammül bile edemez, acısı katlanarak artardı. Ya kendisine benziyorsa derisini yüzmez miydi yüzünün? Bu düşünceler ile yüzünü buruşturdu. Ölüm kimseye yakışmıyor bittabi lâkin gözlerini belki birkaç saniye açmış yavrusuna nasıl yakışırdı? Geçen akşam yaşadığı halüsinasyon geldi aklına. Aklını kaçırmak üzereydi belli ki ama onun tek istediği bebeğine kavuşmaktı. “Aslında ölümü gözlerinde çok büyütüyorlar. Bu dünyanın sadece bir durak olduğunu kabullenseler o kadar da büyümeyecek mesele.” Diyen sese irkilerek döndüğünde geçen akşam TV de gördüğü genç kızla nefesini tuttu. Kız kollarını birbirine bağlamış mezar başında duran ağaca omzunu yaslamış umursamaz bir ifadeyle karşıdaki bir noktaya bakıyordu. Saniyeler sonra bakışlarını acılı kadına çevirdi. “İnsanlar ben kendimi bildim bileli zayıf yaratıklar, sence de öyle değil mi?” diyerek meraklı bir ifadeyle sorduğunda şaşkınlıkla gözleri büyümüş kalbinin hızı kulaklarında atmaya başlamıştı. “S- Sende nesin böyle?”</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Delilik</title>
<link>https://fikirizleri.com/delilik-91</link>
<guid>https://fikirizleri.com/delilik-91</guid>
<description><![CDATA[ Bir annenin bebeğini kaybetmesinden sonraki delilik ile olan imtihanı ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202501/image_870x580_6799db2786c48.jpg" length="45053" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 29 Jan 2025 10:39:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords>Paranormal</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Delilik 2. Bölüm </strong></p>
<p>Rüzgârın yalayıp geçtiği ağaç yapraklarının cama vurduğunu izleyen kadın bir taraftan karşısındaki doktorun boğuk sesini dinliyordu. Sanki çok uzak bir yerlerde konuşuyor kelimeler kadına ulaşana kadar sesi azalıyordu. Lâkin umursamadı, zira nefes almak bile bedenine zor gelirken dinlemek bile külfet geliyordu. Dakikalar sonra “Nevin hanım!” ses yakınlaşmaya ve kendisine seslenildiğini fark etmeye başladığında irkilip beyaz önlüklü adama baktı. “Geceleri uyuyabiliyor musunuz?” diye soran adama birkaç saniye bakıp başını olumsuz anlamda salladı. “Uyumak beni yoruyor” dedi fısıltıdan farksız sesiyle. “Ne kadar sıklıkla kâbuslarla uyanıyorsunuz?” Kollarını masaya koymuş adam iki elinin parmaklarını birbirine sarmıştı. “K-Kabus mu bilmiyorum” dedi titreyen sesiyle. “İsterseniz ilaçların mg arttıralım?” diye soran adam ile başını olumsuz anlamda salladı. “Zaten beynim süngere dönmüş durumda, istemiyorum” dedi telaşla. “Fakat Nevin hanım biraz uyumanız gerekiyor, yoksa sizin için..” doktorun sözünü kesti. “Sadece biraz uyumak istiyorum ama ilaç almadan” dedi ağlayarak. Doktor hüzünlü bir ifadeyle bakıp dudaklarını birbirine bastırdı.</p>
<p></p>
<p>Kesme tahtasına koyduğu patatesleri dilimler halinde keserken göz ucuyla saate baktı. Kocası Engin’in işten gelmesine neredeyse dakikalar kalmıştı lâkin henüz çorbayı bile yapamamıştı. Çünkü bugün biraz hava almak için dışarıya çıkmış yolu çocuk parkına çıkınca bir banka oturup zamanın nasıl hızlı geçtiğini anlamadan akşama kadar oturmuştu. Etraftaki koşuşturup duran çocuklar ruhundaki huzurun kapısını açarken içindeki çocukla zaman geçirmişti. Kaşıyan burnunu bıçak olan elinin bileği ile silerken TV’nin sesi mutfağa doldu. Kocası çoktan gelmiş TV’nin karşısında yerini almıştı anlaşılan. Neden kendisine seslenmediğini anlamasa da hoş geldin demek için salona girmişti ki, kapalı TV ile kaşlarını çattı. Yanlış mı duymuştu? Anlam veremeyerek mutfağa geri dönmüştü ki aynı sesi tekrar duydu. Arkasını hızla dönüp kapalı olan TV ile bakışınca sertçe yutkundu. Yalıtımı sağlam olmasaydı, komşunun TV’sinin sesi olarak düşünebilirdi ama değildi. Uyurken yeterince kâbuslar ile boğuştuğu yetmezmiş gibi şimdi de uyanıkken mi görecekti? Bu düşünce tüylerini diken diken etmişti ki, TV bir an da açılmış genç bir kızın görüntüsü oynamaya başlamıştı. Ekrandaki siyah uzun saçları olan kızın dudaklarında kırmızı bir ruj vardı. Nevin’e kirpiklerini oynatmadan bakarken aynı şaşkın yüz ifade onda da vardı. Nevin hızla kumandayı kapıp kapatma tuşuna basmıştı, lâkin hiçbir şey olmamış siyah saçlı kadın yavaş adımlarla ekrana yaklaşmaya başlamıştı. Nevin’in kalbi ağzında atarken aynı ağır adımları geriye doğru atıyordu. Esmer kadın başını hafifçe yana eğerek ekrana dokunmuştu ki açılan evin kapısıyla Nevin irkilerek bakışlarını o yöne çevirdi. Engin kapı aralığından görünürken bakışlarını hızla TV’ye çevirdi lâkin karanlık bir ekrandan başka bir şey yoktu.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Delilik</title>
<link>https://fikirizleri.com/delilik</link>
<guid>https://fikirizleri.com/delilik</guid>
<description><![CDATA[ Bebeğini kaybetmiş bir annenin delilik ile imtihani ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202501/image_870x580_679941d224bff.jpg" length="99044" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 28 Jan 2025 23:48:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Hanife Demir</dc:creator>
<media:keywords>Delilik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Delilik 1. Bölüm </strong></p>
<p>Kuruyan boğazı ve ağlayan bebeği ile yatağından uyuşuk bir şekilde kalkan kadın uykusuz geçirdiği bilmem kaçıncı gecenin yorgunluğuyla bedenini zorlukla hareket ettirip koridora çıktı. Hemen yan odanın kapısını aralayarak loş ışıkla aydınlanmış dört duvarda bakışlarını gezdirip beşiğe doğru yaklaştı. Bebeği, ağlamaktan kızarmış yüzü ve sürekli hareket ettirdiği uzuvlarıyla havayı döverken yorgun gözlerini açık tutmaya gayret ediyordu. “Geldim bebeğim, şş sakin ol” diyerek kollarının arasına alıp sıcak göğsüne yasladı. Odanın hemen köşesinde duran tekli sarı renk koltuğa oturdu. Bu odayı eşi Engin ile birlikte dizayn etmişti. Kendisine ait küçük bir yatak istemişti aslında lâkin Engin kati suretle itiraz etmiş ayrı uyumaya alışmasını alışkanlık hâline getirmesinden korkmuştu. Bu sebeple mağazadaki en pahalı ve ihtişamlı koltuğu satın almıştı. Bebeğimizi emzirip benim koynuma geri dönersin diyerek çapkınca gülümsemeyi de ihmal etmeyince mağazanın ortasında kahkahalarına engel olamamıştı. Kocasının en sevdiği yani buydu sanırım. Kendisine normalden daha fazla düşkündü ve bu ister istemez ruhunu okşuyordu. Emzirmek için göğsünü açtığında zorlukla aralamaya çalıştığı gözleriyle bebeğinin daha sıkı kavrayıp meme ucuna yaklaştırdı. Lâkin sıcak dudaklar yerine soğuk bir temas hissettiğinde irkilip bebeğine baktı. Bebeği donmuş gözleriyle bakarken dehşetle çığlık attı. Kapıda hissettiği gölgeyle bakışlarını o yöne çevirince Engin’in korkuyla kasılan yüzünün kendisini görür görmez hüzünle kasılmasına an ve an şahit olmuştu. “Ah! Nevin Sevgilim” diyerek dudaklarını acı bir tebessümle birbirine bastıran kocasından bakışlarını çekti. Hızla atan kalbiyle kucağında tuttuğu oyuncak bebeğe baktı. Hayat her şeyi alabilirdi belki ama aklını da beraberinde götürebilecek bir cana söyleyecek sözü yoktu. Kelimeler kifayetsiz olurken yaşam fütursuzca akıp gidiyordu.  </p>
<p>Rüzgârın yalayıp geçtiği ağaç yapraklarının cama vurduğunu izleyen kadın bir taraftan karşısındaki doktorun boğuk sesini dinliyordu. Sanki çok uzak bir yerlerde konuşuyor kelimeler kadına ulaşana kadar sesi azalıyordu. Lâkin umursamadı, zira nefes almak bile bedenine zor gelirken dinlemek bile külfet geliyordu. Dakikalar sonra “Nevin hanım!” ses yakınlaşmaya ve kendisine seslenildiğini fark etmeye başladığında irkilip beyaz önlüklü adama baktı. “Geceleri uyuyabiliyor musunuz?” diye soran adama birkaç saniye bakıp başını olumsuz anlamda salladı. “Uyumak beni yoruyor” dedi fısıltıdan farksız sesiyle. “Ne kadar sıklıkla kâbuslarla uyanıyorsunuz?” Kollarını masaya koymuş adam iki elinin parmaklarını birbirine sarmıştı. “K-Kabus mu bilmiyorum” dedi titreyen sesiyle. “İsterseniz ilaçların mg arttıralım?” diye soran adam ile başını olumsuz anlamda salladı. “Zaten beynim süngere dönmüş durumda, istemiyorum” dedi telaşla. “Fakat Nevin hanım biraz uyumanız gerekiyor, yoksa sizin için..” doktorun sözünü kesti. “Sadece biraz uyumak istiyorum ama ilaç almadan” dedi ağlayarak. Doktor hüzünlü bir ifadeyle bakıp dudaklarını birbirine bastırdı.</p>
<p>Kesme tahtasına koyduğu patatesleri dilimler halinde keserken göz ucuyla saate baktı. Kocası Engin’in işten gelmesine neredeyse dakikalar kalmıştı lâkin henüz çorbayı bile yapamamıştı. Çünkü bugün biraz hava almak için dışarıya çıkmış yolu çocuk parkına çıkınca bir banka oturup zamanın nasıl hızlı geçtiğini anlamadan akşama kadar oturmuştu. Etraftaki koşuşturup duran çocuklar ruhundaki huzurun kapısını açarken içindeki çocukla zaman geçirmişti. Kaşıyan burnunu bıçak olan elinin bileği ile silerken TV’nin sesi mutfağa doldu. Kocası çoktan gelmiş TV’nin karşısında yerini almıştı anlaşılan. Neden kendisine seslenmediğini anlamasa da hoş geldin demek için salona girmişti ki, kapalı TV ile kaşlarını çattı. Yanlış mı duymuştu? Anlam veremeyerek mutfağa geri dönmüştü ki aynı sesi tekrar duydu. Arkasını hızla dönüp kapalı olan TV ile bakışınca sertçe yutkundu. Yalıtımı sağlam olmasaydı, komşunun TV’sinin sesi olarak düşünebilirdi ama değildi. Uyurken yeterince kâbuslar ile boğuştuğu yetmezmiş gibi şimdi de uyanıkken mi görecekti? Bu düşünce tüylerini diken diken etmişti ki, TV bir an da açılmış genç bir kızın görüntüsü oynamaya başlamıştı. Ekrandaki siyah uzun saçları olan kızın dudaklarında kırmızı bir ruj vardı. Nevin’e kirpiklerini oynatmadan bakarken aynı şaşkın yüz ifade onda da vardı. Nevin hızla kumandayı kapıp kapatma tuşuna basmıştı, lâkin hiçbir şey olmamış siyah saçlı kadın yavaş adımlarla ekrana yaklaşmaya başlamıştı. Nevin’in kalbi ağzında atarken aynı ağır adımları geriye doğru atıyordu. Esmer kadın başını hafifçe yana eğerek ekrana dokunmuştu ki açılan evin kapısıyla Nevin irkilerek bakışlarını o yöne çevirdi. Engin kapı aralığından görünürken bakışlarını hızla TV’ye çevirdi lâkin karanlık bir ekrandan başka bir şey yoktu.</p>
<p>Soğuk mermere oturup topraktaki yabani otları yolmaya başlayan kadının gözleri yaşlıydı. Sanki bütün karanlık bulutlar tepesinde toplanmış onu zifiri karanlığında tek başına bırakmıştı. İnsan her acıya zamanla alışıyordu elbet. Her karanlığın bir aydınlığı vardı da evlat acısını nereye koyması gerektiğini bilmiyordu. Bu acı değildi ya da gözlerinden akan sıvı gözyaşı değildi. Eğer öyle olsaydı, yüreği bir saniye olsa da ferahlar; gözlerinden akan sıvı bu kadar çok yakmazdı tenini. Ölüm her zaman vardı, eninde sonunda herkesin gideceği yer aynı yerdi lâkin bu geçip giden zaman sanki her zamankinden yavaşlamış akmıyordu. İntihar etse, biliyordu direk cehenneme gider daha koklayamadığı yavrusuna kavuşmak sonsuzlukta da nasip olmayacaktı. Bu düşünce iliklerine kadar korkuttu onu. Zira tek umudu ahiretti neticede. Koklamak için bile kucağına alamadığı bebeğini düşündü. Korktu! Kokusunu unutamamaktan ölesiye korktuğu için kucağına bile alamamıştı. Üstelik yüzüne bile bakamamıştı, zira kime benziyorsa onu görmeye bir daha tahammül bile edemez, acısı katlanarak artardı. </p>
<p>Ya kendisine benziyorsa derisini yüzmez miydi yüzünün? Bu düşünceler ile yüzünü buruşturdu. Ölüm kimseye yakışmıyor bittabi lâkin gözlerini belki birkaç saniye açmış yavrusuna nasıl yakışırdı? Geçen akşam yaşadığı halüsinasyon geldi aklına. Aklını kaçırmak üzereydi belli ki ama onun tek istediği bebeğine kavuşmaktı. “Aslında ölümü gözlerinde çok büyütüyorlar. Bu dünyanın sadece bir durak olduğunu kabullenseler o kadar da büyümeyecek mesele.” Diyen sese irkilerek döndüğünde geçen akşam TV de gördüğü genç kızla nefesini tuttu. Kız kollarını birbirine bağlamış mezar başında duran ağaca omzunu yaslamış umursamaz bir ifadeyle karşıdaki bir noktaya bakıyordu. Saniyeler sonra bakışlarını acılı kadına çevirdi. “İnsanlar ben kendimi bildim bileli zayıf yaratıklar, sence de öyle değil mi?” diyerek meraklı bir ifadeyle sorduğunda şaşkınlıkla gözleri büyümüş kalbinin hızı kulaklarında atmaya başlamıştı. “S- Sende nesin böyle?”</p>
<p> </p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>