<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Buket Küçükaydın</title>
<link>https://fikirizleri.com/rss/author/buket-kucukaydin</link>
<description>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Buket Küçükaydın</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Bu web sitesinin telif hakları © Fikir İzleri &amp;apos;ne (veya belirtilen kişiler hak sahibi olanlara) aittir ve ilgili mülkiyet, telif hakkı, ticari marka, kültür sanat, patent veya diğer kanunlar kapsamında korunmaktadır. © 2025 Fikir İzleri — Tüm hakları saklıdır. | Her Kalem Bir Söz, Her Fikir Bir İz Bırakır</dc:rights>

<item>
<title>Öpücük</title>
<link>https://fikirizleri.com/%C3%96p%C3%BCc%C3%BCk%2C</link>
<guid>https://fikirizleri.com/%C3%96p%C3%BCc%C3%BCk%2C</guid>
<description><![CDATA[ Kralın oğlu Aziz ile fakir bir oduncu kızı olan Esme’nin yasak aşkını, aile baskısını ve aidiyet çatışmalarını işleyen hikâye; babasıyla yıllar süren küslüğünü sonlandıran Aziz’in Esme’den vazgeçmesiyle sarsıcı bir sona ulaşıyor.Kralın oğlu Aziz ile fakir bir oduncu kızı olan Esme’nin yasak aşkını, aile baskısını ve aidiyet çatışmalarını işleyen hikâye; babasıyla yıllar süren küslüğünü sonlandıran Aziz’in Esme’den vazgeçmesiyle sarsıcı bir sona ulaşıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202610/image_870x580_6ae22c5c33991.webp" length="34182" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 28 Oct 2026 20:31:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Buket Küçükaydın</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ÖPÜCÜK</p>
<p>​"<em>Bir öpücük öldürürdü insanı, daha önce hiç yaşamamışsınız gibi."</em></p>
<p>​Genç adam ormanın ortasında, sevdiği kızla gizli buluşma yerlerinde onu bekliyordu. Yerinde duramıyor; heyecandan sürekli elleriyle oynuyor, pahalı çizmelerini ritmik bir şekilde yere vuruyordu. Bir yandan da sevdiği kızın onu bu kadar bekletmesinden sıkılmış gibi söylenmeye başlamıştı. Birkaç dakika sonra sonunda sevdiği gelmişti. Nefes nefeseydi, belli ki yetişebilmek için koşmuştu. Adam onu görür görmez naz yapar gibi söylenmeye başladı:</p>
<p>​"Bildiğim kadarıyla birini bekletmek çok ayıptır. Sizin gibi bir hanımefendinin bunu yapması beni çok kırdı."</p>
<p>​Kız hafifçe güldü ve "Benim bildiğim kadarıyla da buluşma saatini son dakika erkene çekmek nezaket kurallarına uymaz!" dedi.</p>
<p>​Adam hafif bir kahkaha attı. "Pekala, beni affetmenin bir yolunu biliyorum sanırım." diyerek hemen ayaklarının altında duran papatya sürüsünden bir tanesini kopardı ve çiçeği kokladıktan sonra gülümseyerek kıza uzattı. Sanki nadir bir aragonit taşı sunuyormuş gibiydi.</p>
<p>​"Beni affedebilir misiniz Bayan Esme?"</p>
<p>​Kız başta bu naz oyununu sürdürmek istese de bu çiçek karşısında kayıtsız kalamamıştı. Ve en önemlisi de sevdiğinin o güzel bakışları onu yumuşatmaya yetip artmıştı bile. "Tabii!" diyerek çiçeği eline aldı kız. "Tabii ki Prens Aziz." dedi gülümseyerek.</p>
<p>​Genç çift gün boyunca kırlarda gezindiler. Kuşlar, çiçekler ve meyve ağaçlarının arasında iyi vakit geçirdiler. Güneşin parlak ışıkları sönmüş, uzun dağların arkasına saklanmaya başlamıştı. Genç kız, günün bitmesinin mutsuzluğunu yaşayan bir hâlde kırların üstünde oturduğu yerden kalktı. Yerini terk eden güneşi işaret ederek "Baksana Aziz, gün batıyor! Zaman ne çabuk geçti?" dedi.</p>
<p>​Adam elindeki çiçeklerle yaptığı tacı yere bıraktı ve ayağa kalktı. "Öyle." dedi kıza bakarak. Kızın ellerini tuttu ve "Zaman seninleyken çok hızlı geçiyor benim güzel Esmem." diye fısıldadı usulca.</p>
<p>​"Evet, öyle. Akrep yelkovanı ne çabuk kovaladı ya da güneş ne çabuk yoruldu gökyüzünde durmaktan da yerini aya bırakmak istiyor, anlayamıyorum."</p>
<p>​Birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Ne büyük aşktı ama! İki insan birbirini ölümüne seviyordu. Birbirleri için canlarını bile verebilirlerdi. Peki ama her şey göründüğü gibi miydi? Onların aşkları kirli bir masaya, kiri görünmesin diye bir örtü sermek miydi? Yoksa göründüğü kadar masum muydular?</p>
<p>​"Öyleyse yarın da buluşuyoruz." dedi adam.</p>
<p>​Kızın yüzü düştü. Aklından geçenler kalbini korkuyla doldurdu. "Biliyorsun, kralımızın bundan hoşlanmayacağına eminim." diye mırıldandı çaresizlikle.</p>
<p>​Genç adam öfkelenmişti. O kralın oğluydu. Hangi kız onunla buluşmayı reddedebilirdi? Gururu zedelendi. Öfkesini ustaca saklamalıydı...</p>
<p>​"Evet, babam seninle görüşmemi istemiyor Esme. Ama haberi olmazsa sorun da olmaz."</p>
<p>​Kız tereddütlüydü ama kabul etti. Başka ne yapabilirdi ki? Onu seviyordu! Kontrolü onun eline vermiş gibiydi. Aşk kendini yok saymaksa bunun tam olarak neresi güzeldi? "Beni hana bırakır mısın? Annem akşam için bir şeyler istemişti, onu almalıyım. Galiba misafirlerimiz olacak." dedi Esme.</p>
<p>​Aziz başıyla onayladığında ormandan ayrıldılar.</p>
<p>​Akşam olmuştu. Herkes evine dağılmış, krallığın sokakları bir hayli sessizleşmişti. Kadınlar sokakta oynayan çocuklarını eve sokmaya çalışıyor, tüm gün boyunca canla başla çalışanlar ise elinde ekmek evlerinin yolunu tutuyordu...</p>
<p>​Aziz saraya gizlice girmek için sarayın büyük ve uzun kapısını araladı. Ayağındaki çizmelerin topuklarının temiz ve pürüzsüz zeminde bıraktığı sesi azaltmak için parmak uçlarında yürüyordu. Sessiz yürümeye gayret ederken kolu vazoya çarptı. Tam düşecekken ustalıkla diğer eli ile vazoyu yakaladı. Hoş, düşse bile koskoca sarayda babasının bir vazo sesini duyması saçma olurdu. O bir kraldı; duvarlarını aşıp kalbine dokunmak şöyle dursun, göz hizasına girmek bile imkânlar dâhilinde değildi...</p>
<p>​Vazoyu yerine bıraktı ve tam ilerleyecekken biri konuştu: "Bir yere mi gidiyorsun?"</p>
<p>​Bu ses babasına aitti: Kral Çelebi. Hay aksi! Yakalanmıştı! Arkasını yavaşça döndüğünde babasının çatık kaşlarıyla ve alacağı cevabı bilen surat ifadesiyle karşılaştı. Derin bir nefes aldı ve "Odama gidiyordum baba." diye mırıldandı isteksizce.</p>
<p>​Babasının dudağının kenarı yukarı kıvrıldı ve bilmiş bir gülüş attı alayla. "Haklısın." dedi. "O zaman şöyle sormalıyım sanırım Prens Aziz: Nereden geliyorsun?"</p>
<p>​Aziz yutkundu. İşte şimdi yakalanmıştı. "Arkadaşlarımla biraz eğlendik." diye bir bahane buldu.</p>
<p>​Babası "Arkadaşların, ha?" der gibi bakınca bahane kovasından bir avuç su daha aldı: "Hani şu Danimarka Kralı'nın oğlu Amir buraya ziyarete gelmişti ya, onunla biraz vakit geçirdik. Ona memleketimizin önemli yerlerini gezdirdim."</p>
<p>​Babasının çatık kaşları sanki daha çok çatılabilecekmiş gibi alnına meydan okudu. Elini vazonun olduğu altın varaklı masaya vurdu öfkeyle. "Gözlerimin içine bakarak yalan söylüyorsun!" diye gürledi. Vazo bu kuvvete dayanamayarak sarayın gül desenli fayanslarında binlerce parçaya ayrıldı gürültüyle.</p>
<p>​Aziz'in az önce tuttuğu vazo şimdi paramparçaydı. Aynı çocukken tuttuğu oyuncağının paramparça olması gibi... Babasının ona çocukken her akşam getirdiği böğürtlenli kurabiyeleri kaybetmesi gibi... Annesini okyanusun serin sularında kaybettikten sonra babasından ne yapsa da alamadığı sevgi gibi... Çocukça bir sevinçle yaptığı her fedakârca hareketin babası tarafından eleştirilmesi gibi... Ve daha sonra da babasının istemediği, karşı çıktığı her şeyi yapmaya başlaması gibi... Madem iyi şeyler yapınca, fedakârca şeyler yapınca sevgi alamıyordu; o zaman babasının "hayır" dediği her şeyi yapar, hak ederek sevgisiz kalırdı...</p>
<p>​"Gözlerimin içine bakarak yalan söylüyorsun!" diye tekrarladı.</p>
<p>​Masadan çıkan çatırtı seslerini duyup duvara sinmişti. Babası ne kadar da öfkelenmişti böyle! "Baba, ben..." diyordu ki babası yine öfkeyle gürledi: "Hem de ne için?!"</p>
<p>​Güçlü sesi tüm sarayı inletiyordu. Muhtemelen saraydaki hizmetliler de şu an büyük sütunların arkasından onları izliyor, kralın öfkesinden yaprak gibi titriyorlardı.</p>
<p>​"Fakir bir oduncu kızı için! Öyle mi Aziz?"</p>
<p>​Aziz başını sindiği yerden kaldırarak babasının gözlerinin içine baktı. "Neden?" dedi. "Neden bana böyle davranıyorsun baba? Neden sürekli bana karşı çıkıyorsun? Anlayamıyorum." Bunları içtenlikle söylemişti, cevabı merak ediyordu.</p>
<p>​Kral derin bir nefes alıp sakinleştikten sonra "Peki sen neden sürekli benim dediklerimin tersini yapmakta bu kadar ısrarcısın?" dedi.</p>
<p>​Aziz cevap verememişti. Başını aşağı eğerek öylece durdu. Kral onun bu hâline üzülmüştü. İçinde bir yerlerde gerçekten üzülmüştü de. Kızarmış elini, başındaki sert ağrıyı azaltmak için şakaklarına koydu. Yorulmuştu.</p>
<p>​"Bak Aziz." dedi. "Şu an fazlasıyla yorgunum. Benim için bir iyilik yapıp hayatında bir kez olsun sözümden çıkmamaya ne dersin?"</p>
<p>​Genç adam ne başını kaldırdı ne de cevap verdi. Kral Çelebi ise daha fazla üstüne gitmemeye karar vermişti, kendisi de zaten bunun için fazlasıyla yorgundu. Ayağının altındaki porselen kırıklarını fark edince "Vazo kırıldı. Dikkat et." dedi ve elini oğlunun omzuna koyup iki kez sıktı. "Yat artık, yorgun görünüyorsun. Yarın konuşuruz seninle." dedi. Birkaç saniye bir cevap bekledi. Ama cevap alamayınca hiçbir şey söylemeden sarayın uzun merdivenlerinde gözden kayboldu...</p>
<p>​Esme elindeki yiyecek poşetlerini tezgahın üzerine bıraktı. Elleri ağrımıştı ve belinin de ondan kalır yanı yoktu. Diğer odadan annesi seslendi: "Esme!"</p>
<p>​Genç kız "Efendim!" diye seslense de yanıt alamamıştı. Belli ki annesine sesini duyuramamıştı. Hızlı adımlarla, topu topu iki oda olan evde salona geçti. "Efendim anne?" diye cevabını yineledi.</p>
<p>​Annesi başını oyalandığı örgüsünden kaldırınca yorgun gözleri kızını zar zor seçebilmişti. "Hah, gelmişsin." diye mırıldandı yerinde kıpırdanırken. "Dediklerimi aldın, değil mi?"</p>
<p>​Esme "Evet, hepsini aldım." diye cevap verince hemen ayağa kalktı ve mutfağa geçti. Genç kız annesini takip ettiğinde aklında gelecek olan misafirlerin kim olduğu vardı. Poşetler açılmış, yemekler pişirilmişti. Evin içi binbir çeşit baharatla kokmuştu. Şayet burası fakir bir oduncunun evi olmasaydı dışarıdan gelen birisi burada bir ziyafet olduğunu bile düşünebilirdi. Anlaşılan gelecek misafirler oldukça önemliydi...</p>
<p>​Evin kapısı çalındığında "Baba, hoş geldin!" dedi çocuksu bir sevinçle kapıyı açıp. Babası sıcak bir tebessümle karşılık verdiğinde beklemeden salona geçtiler. Genç kızın babası oldukça yorgun görünüyordu. Her zamanki gibi ellerini esir alan kıymıklar odunları keserken olmuş olmalıydı. Anlaşılan çok çalışmıştı. Esme babasının bu hâline biraz hüzünle baktı.</p>
<p>​Yaşlı adam eski tahtadan yapılmış divana oturduğunda derin bir nefes aldı. "Saat kaçta geleceklerdi?" dedi annesi babasına.</p>
<p>​"Sekiz."</p>
<p>​Annesi bunu duyar duymaz eski ama sağlam masanın üstündeki yemeklere son dokunuşları yapmaya başladı. Buna karşılık genç kız "Sahi kim gelecek bize? Misafir ama ben kim olduğunu hâlâ bilmiyorum." diye söylendi sitemkâr bir edayla.</p>
<p>​Annesi kaşıkları dizerken "Babanın eski bir aile dostu kızım. Karısı ve oğluyla gelecek." diye cevapladığında evdeki soğuk hava hâlâ aralarında bir yerlerde duruyordu.</p>
<p>​Misafirler gelmişti. Yemekler yenmiş, normal bir akşam olmuş gibiydi. Gelen adam babasının aile dostundan ziyade onun çok yakın bir arkadaşıydı. İsmi Ömer'di. O çok kibar bir adamdı. Âdeta baba sıcaklığı saçıyordu etrafa. Karısı da tıpkı onun gibiydi... Ama oğullarında bir gariplik vardı. İyi birine benziyordu ancak tüm yemek boyunca Esme'ye kaçamak bakışlar atıp durmuş, bu garip davranışı Esme'nin kafasında soru işaretleri oluşturmuştu. Genç kız bu bakışlara ilk başta arkadaşça ve samimi gülümsemeler vermişti ancak bu bakışlar artınca bundan oldukça rahatsız olmuş ve ondan tarafa hiç bakmamıştı.</p>
<p>​Masadaki sohbeti büyük bir ilgiyle dinliyor gibi yapmak zorunda kalmıştı. Aslında bakışlarında art niyet sezmemişti. Aksine çok masum ve aşk dolu bakmıştı genç adam. En çok da buna üzülmüştü kız. Çünkü gerçekten âşık birini üzmek istemezdi. En önemlisi de kendisi Aziz'i seviyorken başka birinin kalbini çalmak isteyeceği en son şey olurdu.</p>
<p>​Aradan haftalar geçti. Herkes işine gücüne bakmaya devam ediyordu. Büyük ve görkemli sarayda gün zaten çoktan başlamıştı. Kral Çelebi tahtında krallığı yönetmekle meşgulken oğlu Aziz ise sarayın büyük terasında düşünceli bir hâlde denizi seyrediyordu. Kısa kahverengi saçları rüzgârda uçuşuyor, hırçın hareketlerle beyaz tenine vuruyordu. Masmavi denizin suyu, siyah gözlerinin içindeki dertli nehirle karışmıştı. Başını oturduğu iskemleye dayadı ve derin bir nefes aldı. Bir karar vermeliydi. Ama ne yapması gerektiğini kestirememek onun en büyük imtihanı olmuştu...</p>
<p>​Babasını dinleyip Esme'den ayrılmalı mıydı? Ama onu seviyordu! Öyle değil mi? Kalbinde güçlü bir his vardı. Ve bu aşk olmalıydı. Nefesini sinirle dışarı verdi.</p>
<p>​Gözlerini denizden çekti. Ve böylelikle nehirle denizin suyu ayrılmış oldu. Tabi ki bu aşktı, başka ne olabilirdi ki? Ona âşıktı ve ondan vazgeçemezdi. Kararlılıkla iskemlesinden kalkıp büyük kapıdan içeri girdi. Eline geçirdiği kâğıt ve kalem herkesin kurtuluşu olacaktı. Ondan vazgeçmekti...</p>
<p>​Esme tabağındaki peyniri de bitirince çatalını masanın üstüne bıraktı. O sırada gözü tesadüfen annesine takıldı. Yaşlı kadının yüzü durgun, tabağı ise ilk seferki kadar doluydu. Yalnızca çatalının ucuyla zeytinleri bir oraya bir buraya çekiştiriyor, peynirlerin şeklini bozuyordu. Bir şey düşünüyor olmalıydı. Bir derdi mi vardı acaba? Ardından gözünü babasına çevirdi. O ise eline çatalı bile almamıştı.</p>
<p>​"Anne? Baba?" dedi. "Neden yemiyorsunuz?"</p>
<p>​"Ben aç değilim kızım. Yağmur başlamadan odunları hana götürmeliyim." diye cevaplayıp ayaklandı babası. Kızının alnına bir öpücük kondururken oldukça dalgın görünüyordu. Daha sonra çaktırmadan kafasıyla karısına kızını işaret etti. Ama genç kız bunu fark etmişti. Belli ki bir şey söylemek için kıvranıyorlardı.</p>
<p>​Annesi babasını uğurladıktan sonra masaya oturdu. Kızının gözlerinin içine bakamıyordu. "Anne?" dedi Esme. "Neler oluyor?" Kadın zar zor kızına bakabildi. Ama konuşmak için onun bir kapı açmasını bekliyor gibiydi. Esme annesinin elini tuttu ve "Hadi anlat bana. Ne oldu anne?" diye fısıldadı.</p>
<p>​Kadın nefesini sıkıntıyla dışarı verdi. "Ömer'i hatırlıyorsun, değil mi?" dedi. Esme biraz düşündü, ardından hatırladı. "Evet. Birkaç hafta önce bize gelmişlerdi karısıyla." Anlamamış gibi "Ne olmuş onlara?" diye sordu. "Onların bir oğlu vardı, hatırlıyor musun?" dedi ama devamını getirmek için birkaç saniye bekledi. Sonra derin bir nefes aldı ve "Oğullarıyla evlenmeni istiyorlar." dedi.</p>
<p>​Esme dondu kaldı. Annesi neler diyordu böyle? Kendisinin onu sevmediğini biliyordu! Gözleri dolmuştu annesinin. "Akşam bu meseleyi konuşmaya gelecekler." dedi.</p>
<p>​Annesinin gözlerinden birkaç damla yaş aktı. "Biliyorsun kızım." dedi çenesi titrerken. "Biliyorsun ki biz artık yaşlandık. Baban ve ben seni bu koca, tehlikeli dünyada yalnız bırakmak istemiyoruz. Yanında bir yoldaş olsun istiyoruz. Düşünce seni kaldırsın. Ağlarken güldürsün istiyoruz."</p>
<p>​Bunları söylerken suratı yaşlar içindeydi. Esme donup kalmış, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Birkaç saniye sonra kendine geldi. Gözleri dolmuştu. Çünkü başkasıyla evlenmek istemiyordu! Başkasıyla gülmek ya da başkasıyla aynı yolda yürümek... Bunların hiçbirini istemiyordu!</p>
<p>​"Ben... Ama ben onu sevmiyorum ki." dedi hüzünle. Annesinin elleri kızının sessizce akan gözyaşlarını sildi.</p>
<p>​"Vakti gelecek, bu ızdırap dolu dünyada o narin ellerini tutamayacağız kızım. Gözyaşlarının arasında yanında olamayacağız..." diye fısıldadı umutsuzca.</p>
<p>​Esme başka bir şey söyleyememişti. Annesini ve babasını üzmek istemiyordu. Sevmediği biriyle evlenmek hiç istemiyordu. O konuşmayınca annesi ayağa kalktı. "Sen biraz dinlen, ben de hazırlıklara başlayayım." dedi ve paltosunu üstüne geçirdi.</p>
<p>​Annesi evden çıktıktan sonra Esme çok düşündü. Onlar kızları yalnız kalmasın istiyorlardı. Bu yüzden bu evliliği istiyor, onaylıyorlardı. Öyleyse Aziz'den yardım isteyebilirdi. Evet! O Esme'ye âşıktı. Esme de ona. Öyleyse onu bırakmazdı. Bu evliliğin olmasına müsaade etmez, Esme'yi bu korkunç durumun içinden kurtarırdı. Annesi ve babası da bu sayede mutlu olurdu! Gözyaşlarını elleriyle sildi. Evet, sevdiği adam onu kurtaracaktı!</p>
<p>​Esme tüm bunları düşünürken kapı çalındı. Yoksa erken mi gelmişlerdi? Kalbi bir an duracak gibi oldu. Hayır, onun zamana ihtiyacı vardı! Hemen ayağa kalktı ve pencereden dışarıya baktı. Gördüğü şeyle derin bir nefes verdi. Kapıda komşusunun on iki yaşındaki oğlu vardı. Aziz ve Esme arasında mektup getirip götürürdü ve her mektup için bir çikolata alırdı. Muhtemelen çikolata istemeye gelmişti.</p>
<p>​Çocuk kapı açılır açılmaz elindeki pembe kâğıttaki notu Esme'ye uzattı.</p>
<p>​Not! Aziz ona not yollamıştı! Biliyordu genç kız, Aziz onu bırakmayacaktı... Notu çocuğun elinden alıp "Bana iki dakika ver, olur mu? Hemen geleceğim." dedi. İçeri girdi. Notu açtı ve okumaya başladı:</p>
<p>​"Ah Esme... Benim güzel Esmem... Seni çok özledim. Güzel gözlerini görmek ve seninle güneşin dağların arkasına saklanışını izlemek istiyorum. Gözlerindeki yansımamı görmek istiyorum. Saat dörtte seni her zamanki yerimizde, papatyaların arasında bekliyor olacağım.</p>
<p>​Prens Aziz"</p>
<p>​Genç kız çok mutluydu. Gözleri dolmuştu. Bu kadar âşıksa çeker kurtarırdı onu bu durumdan. Kâğıdı masanın üstüne bırakıp hemen dolaptan eskimiş bir kâğıt parçası ve kalem çıkardı:</p>
<p>​"Ruhumu benden isteseler senin için, emin ol bir an bile düşünmem. Kalbimi attırsa ne yazar ruhum, yanımda sen yoksan... Sana güzel şeyler yazmak çok isterdim ama olmadı birtanem. Bütün bir ömrümü bir başkasıyla geçirmemi istiyorlar. Ne yapacağım bilmiyorum... Eğer senden başka biriyle gülecekse bu gözler, mil çeksinler öyleyse! Kör olayım da o günleri görmeyeyim. Eğer onlardan önce gelirsen kurtarırsın ikimizi de...</p>
<p>​Esme"</p>
<p>​Genç kız mektubu ve bir paket çikolatayı çocuğa verdi. Ve kurtuluşunu beklemeye başladı.</p>
<p>​Aziz, Esme ile buluşacağı saati bekliyordu. Sonunda zaman gelmişti. Dudağında bir ıslıkla hazırlanmaya başladı. Üstüne bulutlar kadar beyaz olan gömleğini geçirdi ve düğmelerini ilikledi. Sonuncu düğmeyi de geçirince odasının kapısı çalındı. "Girin lütfen." diye seslendi. İçeri giren bir muhafızdı. Elinde epeyce eskimiş bir kâğıt parçası vardı. Aziz ilk başta bu kâğıdı anlayamadı.</p>
<p>​"Bu nedir?"</p>
<p>​"Sayın Prensim, bunu on iki yaşlarında bir çocuk getirdi. Daha önce de size mektup getirdiği için almak isteyeceğinizi düşündüm." deyince genç adamın gözleri parladı ve telaşla notu muhafızın elinden aldı. "Tamam, sen çıkabilirsin." dedi gülümseyerek. Notu açtı ve içinde yazılanları okumaya başladı...</p>
<p>​Son cümleyi okudu. Ama bu okuduklarına inanamıyordu. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Tabi ki hemen gidip engel olmalıydı! Kendi kendine "Benim sevdiğim kızla kim, hangi cüretle evlenmek ister?" diye söylenerek odanın içinde çıldırmış bir hâlde dolaşıyordu. Yumruk yaptığı elinin içinde eskimiş kâğıt buruş buruş olmuştu. Kâğıdı duvara fırlattı. Kâğıt yatağın yanına düştüğünde bir hışımla ceketini yatağının üstünden aldı ve kapıyı yıkarcasına açtı. Ve karşılaştığı kişiyle donup kalması bir oldu.</p>
<p>​Bu... Bu onun babası Kral Çelebi'ydi. Ne işi vardı ki burada? En son oğlunun odasına annesi ölmeden önce girmişti. Zaten ondan sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. Ne babası eski babasıydı ne de kendisi o eski küçük çocuk gibi masum kalabilmişti.</p>
<p>​Babasının elindeki tabağı fark edince gözleri doldu. Bunlar o eski böğürtlenli kurabiyelerdendi! Bir babasının yüzüne bir de tabağa bakıyordu. "Bir yere mi gidiyordun Aziz?" dedi babası. "Evet..." diyecekti ki kral ondan önce söze başladı: "Eğer buradaysan biraz baba oğul konuşalım."</p>
<p>​En son çocukken gerçek bir baba oğul gibi konuşabilmişlerdi. Bu ilk sayılırdı. Şu an aklında Esme yoktu. Sadece babası ve kendisi vardı. Aslında her zaman olduğu gibi... "Hayır. Hayır, bir yere gitmiyordum baba." dedi hüzünle karışık gülümseyerek. "Gelsene." diye ekledi içeriyi gösterip.</p>
<p>​Babası içeri girdi. Yatağın sağındaki, altınlarla döşenmiş gül desenli koltuğa oturdular. Kurabiye tabağını aralarına koydu. Genç adam babasına doğru beklentiyle bakıyordu. Bir şey söylemesini, onu bağrına basmasını istiyordu. Kral konuşmaya başladı:</p>
<p>​"Hatırlıyor musun? Eskiden annen, sen ve ben ne kadar mutluyduk."</p>
<p>​İkisi de gülümsemişti, bu içten bir gülümsemeydi. Uzun zaman sonra ilk defa. "Hatırlıyorum baba. O zamanlar burası çok coşkulu bir saraydı. Ama şimdi çok sessiz."</p>
<p>​Kralın gülümsemesi soldu. Yerini hüzün aldı. "Dinle oğlum, annenin ölümü ikimizi de çok derinden etkiledi. Sen küçük olmana rağmen benim yapamadığımı yaptın. Sen daha sabırlıydın oğlum. Sen annene veda edebildin. Ama ben bunu başaramadım. Başaramadıkça üzüldüm, üzüldükçe de üzdüm. En çok da seni. Öfkeme tutundum hep. Ama öfkemle kimseye tutunacak bir şey bırakmadım. Affet beni..."</p>
<p>​Babasına sarıldığında onu esir düşürmüş olan prangalardan kurtulduğunu hissetti. İnat artık yoktu, öfkeyle atılan yanlış adımlar yoktu. "Affediyorum baba. Yeter ki her şey eskisi gibi olsun. Biz birbirimize tutunalım."</p>
<p>​Baba oğul birbirlerine sarılıp yılların hasretini giderdiler. O sırada Aziz'in gözü yatağın yanındaki kâğıt parçasına kaydı. Peki ya Esme'ye ne olacaktı? Kalbinde ona karşı hiçbir şey hissedemedi Aziz. Belli ki babasına olan öfkesi Esme'ye çekmişti onu. İşte şimdi aşkı bitmişti.</p>
<p>​Genç kız gözyaşlarıyla uçurumun kenarına oturdu. Ayağının altında papatyalar eziliyordu. Dizlerini karnına çekti ve sessizce ağlamaya başladı. Ne yapacağını bilemiyordu. Sadece burada oturmak ve sessizce ağlamak istiyordu.</p>
<p>​O uçurumun kenarında ağlarken omzuna bir el dokunduğunu hissetti. Yerinde sıçrayıp endişeyle arkasını döndü. Ve gördüğü kişiyle donup kalması bir oldu.</p>
<p>​"Aziz..." diye fısıldadı buruk bir gülümsemeyle. "Geldin..." Aziz çömelip onun mesafesine indi. Burada ne işi vardı? Genç kız onun gelmeyeceğini sanmıştı ama işte buradaydı... Onu öylece yüzüstü bırakmayacağını biliyordu! Çocuksu bir sevinçle dizlerinin üstünde, kollarını sevdiği adamın boynuna doladı.</p>
<p>​"Biliyordum! Beni bırakmayacağını biliyordum Aziz! Geleceğini biliyordum!" dedi. Hem gülüyor hem ağlıyordu, çok mutluydu. Sevdiğinin gözlerini görebilmek için biraz geri çekildi. Ama gözlerinde gördüğü şey koca bir boşluktu. "Neden üzgünsün?" dedi Esme.</p>
<p>​"Sana veda etmeye geldim."</p>
<p>​"Veda?" dedi aralarında sadece santimler varken.</p>
<p>​"Ben yapamam Esme." dedi ve gözlerini kaçırdı. "Babamı çiğneyemem. Seninle evlenemem." diye ekledi. Genç kız şaşkındı. Onu bırakıyor muydu yani? Hani onu seviyordu? "Beni bırakıyor musun?" dedi hüzünle karışık.</p>
<p>​"Affet beni Esme..." dedi kızın yanağına uzun bir öpücük kondurup.</p>
<p>​Sanki bu dünyadaki en anlamlı öpücüktü. Ama bunun bir veda busesi olduğunu kim bilebilirdi ki? Onu terk etti, aynı ilkbaharı terk eden rüzgâr gibi. Bu veda öpücüğüyle uçurumun kenarında Esme'yi yapayalnız bırakarak uzun ağaçların arasında gözden kayboldu...</p>
<p>​Genç kız, o gün uçurumun kenarında acıdan öleceğini sanmıştı. Ancak acısı onu öldürmeye yetmemişti. Ama ölmekten çok daha korkutucu bir şey varsa o da muhakkak kalbindeki acıyla yaşamaya devam etmekti. Genç kız içinde bulunduğu durumdan kendini kurtarmayı bir şekilde başarmıştı; başaramadığı şey, öpücüğün kalbinde bıraktığı izi silmekti. Kurtuluşu birinde aramak hataydı. Bazı hataların izini ömür boyu bedeninizde taşırdınız.</p>
<p>​Bir öpücük öldürürdü insanı, daha önce hiç yaşamamışsınız gibi.</p>
<p>​Son</p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>