Kâmil ve Mahalle Savaşları

Kâmil ve Mahalle Savaşları

Temmuz 9, 2025 - 09:34
Temmuz 9, 2025 - 10:42
 0
Kâmil ve Mahalle Savaşları

Kâmil ve Mahalle Savaşları

Yazan: Bike S. Demirkız

 

Güneş tepede alev alev yanıyor, asfalttan yukarı doğru buhar yükseliyordu. Plastik sandalyemde kımıldamadan oturuyor, bir yandan çayımı karıştırıyordum. Öte taraftan benimle gölgeyi paylaşan Kâmil, kaldırım taşına yayılmış, dili dışarı sarkmış vaziyette öylece yatıyordu.

Kâmil, mahallemizin gedikli sokak köpeği. Kimseye ait değil ama herkesin sorumluluğunda.  Kasap çırağı Mustafa sahiplenmişti ilk başlarda, halen de kemik verir, sık sık da su kabını yeniler. Gel gör ki Kâmil, özgür bir ruh öyle, birinin sahiplenmesini kabul edecek gibi değil. Mahallenin yarısı onun bölgesi. Özellikle bizim apartmanın önü onun “resmî karargâhı.”

Ben o gün, artık sıcaktan erimiş beynimle tam ikinci bardak çaya niyetlenmişken birden ona dönüp konuştum.

“Ulan Kâmil… Senin şu kedilerle alıp veremediğin ne? Her gördüğüne havlıyorsun, peşinden koşuyorsun. Dün de Şero’ya saldırdın, hayvancağız panikle çatının tepesine çıktı.”

Kâmil, bir gözünü kıstı, burnunu hafif oynattı. Sonra hırıltıya benzer bir nefes alıp, konuştu:

Ben şok tabi. “Sen sen konuşabiliyor muydun? Oğlum, onca zaman konuştum konuştum sesin çıkmadın, bari yarenlik edeydin.

“Söz gümüşse sükût altındır.  Sessizlik yemini ettik biz ama, bugün çok sıcak, artık susmak istemiyorum. Üstelik, sen şimdi Şero dedin ya damarıma bastın, o yüzden bozdum yeminimi.  O Şero dediğiniz mahlukat var ya… Gece geliyor, çöpteki kemiklerime konuyor, üstüne de tam yattığım mindere kendi kokusunu bırakıp gidiyor. Sabah o kokuyla bir uyanıyorum, benim alanıma iz bırakmış şerefsiz, meydan okuyor apaçık. Yetmemiş çöpleri de her tarafa saçmış sonra Melahat Abla bana terlik atıyor.  Şimdi ben buna sessiz mi kalayım?

“Yani diyorsun ki bu sadece refleks değil, bir tür savunma mekanizması?”

Kâmil başını kaldırdı, gözlerini devirdi. “Bu iş refleks değil. Bu iş itibar meselesi.” dedi. Herkes zannediyor ki biz köpekler sadece içgüdüyle hareket ederiz. Ama durum o kadar basit değil. “Benim bölgeme gelen, kuralları bilecek. Hangi kaldırım kimin, hangi çöp kutusu ortak alan, her şey belli. Bu işin bir raconu var. Benim bölgemde herkes haddini bilecek ama kediler… Onlar başka. Onlar anarşist.”

Güldüm. “Yani seninle kediler arasında politik bir sorun var.” Bence biraz abartıyorsun. Kediler kendi hâlinde hayvanlar. Zararsız, uslu, sessiz…”

Kâmil birden ayağa kalktı, kulakları dikleşti. “Sen hiç gece üçte arabanın üstüne atlayıp arabayı hunharca tırmalayan bir kedi gördün mü? Ben gördüm. Kaçlarca kez o sesle uyandım. Sabah bir bakıyorum, araba çizik içinde. Sonra mahalleli dönüp ‘Kâmil yaptı’ diyor, bana sövüp duruyor. O sinsiler de bir köşeye sinmiş kıs kıs gülüyor.  Halbuki o saatlerde üstümde pireler uçuşuyor, ne yapayım, pireleri şahit mi tutayım.”

Bir an durdu. Sonra tekrar yere uzandı, ama bu sefer gövdesini gölgeye daha da yanaştırarak.

“Bak,” dedi, “ben kimseye kin beslemem. Ama düzen isterim. Mahallede herkesin alanı belli olmalı. Bu iş böyle yürür.”

Ben çayımdan bir yudum aldım. “Şimdi sen bir nevi ‘kedi düşmanı’ mısın?”

Birden irkildi. “Hop, bana öyle kelimelerle damga vurma. Ben kedi düşmanı falan değilim. Bir gerçeği dile getiriyorum sadece, bazı kedilerin huyuna güven olmaz. Sessizce gelir, çöplüğü dağıtır, sonra da çekip gider. Bütün pisliği ben temizlemek zorunda kalıyorum sonra.”

“E ama sen de geçen gün saksının dibine kemik gömmüşsün, Ayşe Teyze şikâyet etti.”

“E saklarım tabii bu benim doğam. Kemik de kolay bulunmuyor. Hem o saksı benim kazı alanım, kimseye zararım yok.”

Bir an sustuk. Sadece uzaklardan gelen caminin ezanı duyuluyordu. Sonra aklıma geldi:

“Peki Şero’yla anlaşman mümkün mü? Aranı düzeltmeyi düşünmez misin?”

Kâmil başını hafifçe çevirdi. “Abi bak, ben onunla bir ara uzlaşmaya çalıştım. ‘Şu kaldırımdan sonrası senin, burası benim’ dedim. Sen şu üç saksıyı geçme,’ dedim. ‘Ben de senin çatıya çıkmana karışmam,’ dedim.  Kabul eder gibi yaptı. “Ama yok. Gece çöpü dağıtıyor sabah ben zan altında kalıyorum. Akabinde, bardağı taşıran son damla geldi, gitti kemik gömdüğüm saksının üstüne oturdu. Kasıtlıydı. Ben de çektim resti.”

Bir yudum daha çay aldım. Gülmemek elde değildi. Ama ciddiydi.

Tam o sırada apartmanın duvarına güneş yansıyınca Kâmil gölgesini kaybetti. Hemen yerini değiştirdi, yeni gölgeye yayıldı.

“Peki,” dedim, “Ama bu kin? Bu sınıfsal nefret? Bunun adı resmen ‘kedifobiklik’.

“Sen bana kedifobik mi diyorsun? Bu ağır bir itham!”

Hafif geri çekildim. Tüm ciddiyetimle “Yani teknik olarak… evet. Sen kedilere karşı önyargılısın.”

Kâmil yaklaştı. Gölgemde durdu. “Hele bir bak, ben bütün kedilere düşman değilim. Mesela yan apartmandaki Minnoş’la selamlaşırız. Hatta geçen kış ona sakladığım kemiklerden ikram bile ettim. O yerini bilir saygıda kusur etmez. Bu mahalle kültürüdür.”

Sonra hafif uzaklaştı. Dönüp tekrar geldi.

“Ha bir de şu var… Siz insanların verdiğiniz isimler hikâye. Şero dediğin kedinin asıl adını biliyor musun? Onun gerçek adı Mu’taz el-Miskin. Aslen Arap asıllıymış… Paşa dedesi eski fare avcılarından. Köşkte yaşarmış.  Kendisi ise çatılarda büyümüş, annesi ise geceleri yıldızlarla konuşurmuş. Ama siz ne bilirsiniz. Sizin için her şey ‘miyav.’”

Bir an sustu. Sonra ben merakıma yenildim dayanamayıp sordum: “Peki senin gerçek adın ne?”

Bir iç geçirdi. Gözleri uzaklara daldı. “Benim adım olmadı hiç anamı babamı tanımadım. Sokakta doğdum büyüdüm. Mustafa bana ‘Kâmil’ dedi. Beni yanına aldı.  İşte o gün doğdum ben. O günden beri Kamil’im. Kâmil demek mücadele demek. Kâmil demek, kedilere had bildiren demek.”Gölge nerede, Kâmil oradadır.”

Sonra gerindi, patilerini öne uzattı.

“Şimdi müsaadenle, gölgede biraz uzanacağım. Sükunete ihtiyacım var. Sen de istersen kendi iç dünyana dön, biraz empati yap belki sen de biraz Köpek fobiksin, ne dersin?”

Ardından mağrur adımlarla yürüdü ilerideki gölgeye serildi. Ben ise hâlâ çayımı karıştırıyordum. Düşünüyordum. Belki ben de biraz köpeklere ön yargılıydım.

***

Mahallenin sessizliğini bozan ilk şey, apartmanın çatısından gelen “tık tık” sesiydi. Kâmil gözlerini kısarak başını kaldırdı. Sıcak hâlâ ensesindeydi ama içgüdüleri soğuk duş etkisi yapmıştı.

“Yeni biri var,” dedi kendi kendine.

Sonra kulaklarını oynattı. Sesin yönünü netleştirdi. Gözlerini kısıp yukarı baktı ve gördü. Oradaydı.

Bembeyaz, parıl parıl tüyleriyle dişi bir kedi. Kuyruğu havada, bakışları mağrur, çatının kenarında salına salına yürüyordu. Sanki mahallenin tapusunu cebinde taşıyormuş gibiydi.

Kâmil hafifçe hırladı.

Ben çayımı içerken fark etmedim başta ama Kamil’in baktığı yöne gözüm takılınca ben de gördüm. Yeni bir kedi.

“Bu kim Kâmil?” dedim. “Mahalleye taşınan yeni biri mi?”

“Gümüş Tüy,” dedi dişlerinin arasından.

“Ne?”

“Öyle dediler. İsmi Gümüş Tüy’müş. Ta Ankara’dan gelmiş. Sahibinin tayini buraya çıkmış. Kedi de yanında gelmiş işte.”

Kâmil gözünü ayırmadan devam etti:

“Bakışı var ya… Şimdiden sinirimi bozdu. Öyle bir yürüyüş olmaz. Sanki çatılar onun doğuştan hakkıymış gibi. Hiç merhaba yok, selam sabah yok. Direkt kendi alanını ilan etti. Daha dün geldin yahu.”

Ben meraklandım. “Senin alanına geçmediği sürece sıkıntı yok diyordun. E Gümüş Tüy şimdilik sadece çatıları dolaşıyor?”

Kâmil başını çevirdi, bana baktı. “Çatılar ortak alan sayılmaz. Ama bu işin bir raconu var. Önce yere bir inilir, biraz çöp koklanır, köpeklerin gözüne gözükülür. Belki ufaktan bir miyav çakılır.  Mahalle adabı bunu gerektirir. Bu kedi doğrudan tepeden girdi. Bu… bu sessiz bir isyandır.”

Tam o anda, Gümüş Tüy çatıdan zarifçe atladı. Balkon korkuluğunun üstüne, oradan bir saksıya, saksıdan da yere.

Sokağın ortasına inmişti.

Kâmil kalktı.

“Ne yapacaksın?” dedim.

“Diplomasiyle başlıyorum,” dedi. “Ama tüy dökme noktasına gelirse, sorumlusu ben değilim.”

Kâmil yürüdü. Dik, vakur, sanki mahallenin dayısı...

Gümüş Tüy ise hâlâ sırtı dönük, kuyruğunu hafif oynatıyordu. Hiç geriye bakmadan...

Kâmil biraz yaklaştı, ama saldırmadı. Daire çizerek etrafında dolaştı. Göz göze geldiler. Bir an, zaman durur gibi oldu.

Sonra Gümüş Tüy, hiç ses çıkarmadan döndü, Kamil’in tam önüne oturdu ve… esnedi.

Kâmil irkildi. “Ne demek bu şimdi?”

Ben uzaktan izliyorum. Aralarındaki sahne sanki bir diplomatik kriz.

Kâmil dayanamayıp sordu: “Sen kimin bölgesine indiğinin farkında mısın?”

Gümüş Tüy gözlerini yarı kapatıp mırıldandı:

“Ben burada konuk değilim, kaderin sürüklediği yeni evimdeyim.”

Kâmil dondu kaldı. “Ne diyorsun yahu sen? Buralara kader değil, mahalle adabı hâkim.”

Tam o anda, apartmandan yaşlı bir teyze pencereden seslendi:

“Kamiiil! Kâmil oğlum, bu beyaz kediye bir şey yapma evladım, bizim kız getirdi Ankara’dan, Adı Gümüş Tüy, çok akıllı usludur maşallah.”

Kâmil, gözlerini Gümüş Tüy’den ayırmadan cevap verdi:

“Tamam Ayşe Teyze, ama bir bakmışsın sabah uyandığında bir gün, yüzün gözün tırmalanmış, sonra demedi demeyin.”

Gümüş Tüy, ince bir sesle mırlayıp yine salına salına yavaşça yürüyüp gitti, arkasını döndüp... Ama giderken poposunu bir duvar kenarına hafifçe sürtmeyi de ihmal etmedi.

Kâmil o sırada hareketi gördü. Gözleri büyüdü. Burnunu oynattı. Yere yaklaştı, sürülen yeri bir-iki kez kokladı.

Sonra kafasını kaldırdı, gözleri hafif kısıldı.

“İşte bu…” dedi alçak sesle. “Bu bir işaret.”

Ben de yaklaştım. “Ne işareti?”

“Bu hareket… Bu pasif-agresif bir meydan okuma. Alan belirliyor. Bildiğin mahallenin tapusunu üstüne yapmaya çalışıyor.”

Bir an sustu, sonra kendi kendine mırıldandı:

“Belli ki bu kedi sadece tüyüyle değil, tavrıyla da fırtına koparacak.”

O sırada kasap çırağı Mustafa bakkaldan dönerken yanımıza geldi. Elinde bir torba kemik vardı. Kamil’in önüne attı:

“Al bakalım koçum, Gümüş Tüy’le de kardeşlik göstergesi olarak bunları paylaşmak istersin belki.”

Kâmil torbaya baktı, sonra çatılara. “Ben barıştan yanayım,” dedi, “ama alanımıza gireni boş da yollamayız.”

Gümüş Tüy o sırada balkona oturmuş, kendini yalıyordu. Güneşte tüyleri gümüş gibi parlıyordu. Herkesin gözü onun üstündeydi.

Mahalle o günden sonra ikiye bölündü:

Kâmilciler ve Gümüşçüler.

Ben mi? Ben hâlâ plastik sandalyemde oturup çay içiyordum.

Gelgelelim artık gölgem bile taraf seçmeye başlamış gibiydi. Çünkü her şey… bir popo sürtmesiyle başlamıştı.

Mahallede tansiyon yükselmişti. Şero, Duman ve diğer kediler yeni transfer Gümüş Tüy’ün gelişiyle havaya girmişlerdi; balkonlara çıkışlar artmış, sokaklarda sessizce “tüy dökme gösterileri” yapılmaya başlanmıştı.

Birkaç gündürse sinsi bir huzursuzluk hüküm sürmekteydi. Çöp poşetleri tırmalanmış, çamaşırlar bir türlü kurumamış, saksılar yer değiştirmişti. Kamil’in deyimiyle: “Ortada kedice işler dönmekteydi.”

Bunun üzerine, bu gidişata dur demenin zamanı geldiğine karar veren Kâmil, “Mahalleyi mahalle yapan, sınır değil sadakattir,” diyerek acil koduyla toplantı çağrısı yaptı. Yer: Kasap dükkânının arka bahçesi. (Orası mahallenin gayri resmî belediye meydanı gibiydi. Komşu kavgası da Mahallenin sorunları da orada çözülürdü.)

Kâmil önde, yanında iri patili ama az konuşan Badi ve çöp bidonunun dibinde doğmuş, hayatı kemik koklayarak öğrenmiş Zıpır vardı. Üçü birlikte geldiler.

Karşılarında ise Gümüş Tüy, Duman, Şero ve taşınalı çok olsa da hâlâ “biz İstanbul’da balkonlarda gezerdik” söyleminden çıkamamış İran kedisi Kıvırcık.

Ben de her zamanki gibi sandalyemi alıp gölgede pozisyon aldım. Çay elimde, gözlük tepemde…

Kâmil ilk sözü aldı:

“Arkadaşlar… Ben mahalle kültürü diye bir şey biliyordum. Ama görüyorum ki sizde mahalle var, kültür eksik.”

Gümüş Tüy hafifçe gerindi. “Kâmil, lafı dolandırma. Ne istiyorsun onu söyle?”

Kâmil duymazdan gelerek derin bir nefes aldı. “Arkadaşlar,” dedi, “mahalle dediğin yerde bazı yazılı olmayan kurallar vardır. Önce çöp koklanır, sonra saksıya göz gezdirilir, en son balkona uzaktan bakılır. Ama siz… siz doğrudan çatılardan saksıların içine iniş yapıyorsunuz. Bu mahallede her şeyin bir yolu yordamı vardı bir zamanlar.”

Gümüş Tüy gözlerini kıstı. “Kâmil, biz saksıya inmiyoruz. Sadece üstünden geçiyoruz. Zeminle aramıza balkon koyuyoruz. Sizle işimiz yok kendi havamızdayız.”

Kâmil hafifçe sinirlenmişti. “Balkonlar size, zemin bize, öyle mi? Sanki mahalleyi apartman yönetimi gibi katlara bölmüşsünüz.”

Kıvırcık araya girdi. “Ben zaten bu balkonları sevemedim gitti. Güneşi çok dik alıyor. Bir de rüzgâr ters vuruyor, tüylerim kabarıyor.” ” Nerede o eski İstanbul balkonları”

Zıpır burnunu kaşıdı. “Balkonda ne işi olur köpeğin yahu? Sıcak var, ses var, kuş da geçmiyor artık. Ben olsam gölgede kıvrılırım.”

O sırada Şero mırladı. “Asıl mesele balkonu kim kullanacak değil. Mesele şu: geçen gün kemik sakladığınız saksıya yanlışlıkla oturdum, üstüme saldırdınız!”

Kâmil bir anda dikleşti. “O bir hatıraydı! Onu Mustafa vermişti. Tavuk kanadıydı belki ama manevi değeri büyüktü. Tek kemiğini günlerce beklettim. Güneşte çevirdim. Saksıya gömdüm. Sen ne yaptın? Gittin üstüne oturdun! Bir de eşelemeye başlamıştın ki yetişmesem mundar ediyordun az kalsın… Neyse anladın sen onu…”

Ben, olaya müdahale edeyim dedim. “Arkadaşlar,” diye araya girdim, “balkonlar ortak değil, geçiş alanı. Mülkiyet iddiası olmaz. Köpekler zaten oraya çıkamaz, kedilerse lütfen bir göz teması kursun. Herkes birbirinin varlığını bilirse gerilim azalır.”

Gümüş Tüy dudak büktü. “Göz teması bizim işimiz değil. Biz doğrudan gözbebeğine bakar, içini görürüz. O yüzden siz ürküyorsunuz ya zaten.”

Zıpır sırıttı. “Ben kimsenin gözüne değil, sadece çöp kutusuna bakarım. Karışmayın bana.”

Toplantı dağılmaya yakınken Kâmil yere bir kemik koydu. Üzerine tükürüp biraz toprak attı.

“Bu kemik burada kalacak,” dedi. “Bu bir nevi barış nişanı. Üstüne çıkan olursa niyeti anlaşılır.”

Kıvırcık yanaştı, inceledi.

“Bu mu barış nişanesi? Kemiğin kendisi yeterince travmatik bir sembol.”

Zıpır burnunu kıvırdı. “Bak hâlâ konuşuyor. O kemiğin tüyü bile yok, sana ne?”

Ben son yudum çayımı içerken düşündüm. Bu toplantıdan barış çıkar mı?

***

Her şey sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Mualla Teyze’nin pencereden duyulan sesiyle başladı:

“Kâmil! Kâmil oğlum, bizim Minnoş yok! Gece balkonda uyuyordu, sabah kalktık… yook!”

O an Kâmil, kaldırım taşının üstünde mutat güneş banyosunu yapıyordu. Üstü yarı gölgede, burnu boşta. Dili dışarda. Yani en sevdiği pozisyonda. Gel gör ki, bu anonsla birlikte başını kaldırdı, kulaklarını dikti, sonra yavaşça ayağa kalktı.

Ben o sırada çöp kutusuna sabah çöpünü atmaya çalışıyordum. Kamil’in burnunun seğirmesini görünce “Olay var” dedim.

“Mualla Teyze’nin Minnoş mu?” diye sordum.

“Evet,” dedi Kâmil, “nam-ı diğer Mahallenin Pamuk Bombası. Gece balkonda uyur, gündüz evde oturur camdan dışarıyı izler.”

“E nereye gitmiş olabilir ki?”

“Gitmemiştir. Götürülmüştür.”

Bir anda dedektif Kâmil moduna geçti. Burnunu yere yaklaştırdı, Minnoş’un mama kabına doğru yürüdü. Orada kokladı, saksıya uzandı, kenardaki halıyı kokladı. Sonra çatıyı işaret etti.

“Buraya çıkmış. Ama dönmemiş.”

Ben hâlâ meseleyi anlamaya çalışıyordum. “Uçmadı ya bu hayvan?”

Kâmil bana döndü. Gözleri ciddiydi. “Minnoş’un gidecek yeri yok. Annesi dört sokak aşağıda yaşıyor, ama oraya kendi başına gidemez. Bu…anca kaçırma olabilir.”

“Kim kaçırır yahu kediciği?”

Kâmil gözlerini kıstı. “Mahallede bu ara kedi sevmeyen bazı kargalar türedi. Geçen gün Kıvırcık’ın tüylerini toplayan bir karga çetesi çatıya tüneyip gaklıyordu. İki havla defettim onları ama belki de geri döndüler ve gözdağı vermeye çalışıyorlardır.”

O anda Gümüş Tüy çıktı sahneye. “Ne oluyor burada?” dedi.

Kâmil durumu açıkladı. Gümüş Tüy’nin tüyleri kabardı. “Minnoş bizim çırak! O henüz camdan atlamayı bile öğrenmedi. Balkondan kaybolmaz. Bu işin altında bir şey var.”

O anda Zıpır geldi, ağzında çöpten bulduğu bir çorapla.

“N’oldu?” diye sordu. Sonra çorabı yere bıraktı. “Bu arada çorap sizin değil sanırım

 Müsaadenizle bana kalsın mı?”

“Zıpır,” dedi Kâmil, “Boş ver çorabı filan, acil durum var şimdi dedektiflik zamanı. Minnoş yok ortada. Hadi iz peşine.”

Zıpır bir anda ciddileşti. “Ben öncelikle kemik takip ederim ama bu seferlik Minnoş için istisna yapacağım.”

Ekip kuruldu:

                       Kâmil: lider.

                       Gümüş Tüy: duvar tırmanışı ve balkon takibi.

                       Zıpır: iz sürücü.

                       Ben: destek birimi, yani çay taşıyan sivil halk.

Sokak sokak dolaşıldı. Minnoş’un pati izi, en son 6 numaralı apartmanın bodrum girişinde bulundu. Oraya doğru eğildiğimizde… içeriden hafif bir miyav sesi geldi.

Kâmil birden doğruldu. “Sessiz olun! Bu…bir yardım çağrısı!” ” Sesimi duyan var mı” diye içeriye havladı.

Gümüş Tüy tüylerini dikti. “Duydum. Sol çaprazdan geliyor. Bodrum boşluğu.”

Oradaki kırık camdan baktık:

Minnoş, bir karton kutunun içinde, başında duran tüylü pofuduk bir peluş oyuncak bekçiyle hapis gibiydi. Meğer yan binanın çocuğu “çok tatlıymış” diye almış, ama sonra korkup oyuncağını da nöbetçi dikip o bodruma bırakmıştı.

Kâmil homurdandı. “Çocuk bu… bir gün seviyor, ertesi gün unutuyor. Bizim alanımıza çocuklar girince denge bozuluyor.”

Gümüş Tüy içeri atladı, kutuyu hafifçe ittirdi. Zıpır dışardan çekiştirdi. Minnoş kurtarıldı.

Mualla Teyze geldi, gözleri dolu dolu:

“Ayy Kâmil! Evladım seni öpmek istiyorum ama sen pek sevmezsin…”

Kâmil başını eğdi. “Ben sadece görevimi yaptım teyze. Mahalle benden sorulur.”

Ben çayımı koydum. “Kâmil, sen bir kahramansın.”

O gülümsedi. “Ben kahraman değilim. Ben mahallenin ‘bekçisiyim”

Minnoş kucağımda mırıldanırken düşündüm:

Kimi zaman bir sokak köpeği, bir mahalleyi ayağa kaldırır. Hem de hiç havlamadan.

Yaz yavaş yavaş çekiliyordu. Gölgeler daha uzundu, saksılar daha serindi. Mahalle, büyük kedi-köpek konferansından, yavru kurtarma operasyonundan ve Badi’nin kedilerle ilgili epistemolojik krizinden sonra sonunda normale dönmüştü.

Kâmil artık daha az hırlıyor, daha çok bakıyordu.

Ben her zamanki gibi plastik sandalyemde oturmuş çayımı içerken, o da kaldırım taşının üzerine uzanmıştı. Hafif bir rüzgâr burnunu titretiyordu. Gözleri kapalıydı ama kulakları açıktı. Tam bir emekli muhtar hâli.

“Biliyor musun,” dedi, “eskiden bu mahalleye ben hâkimdim. Her çöp kutusu benimdi, her saksıya kemik gömmüştüm. Ama artık…”

“Artık?” dedim.

“Artık paylaşmanın tadını aldım,” dedi. “Kemiksiz bile yaşanabiliyormuş.”

Gülümsedim. “Sen de yavaş yavaş ‘şehirli köpek’ oluyorsun galiba.”

“Yok be,” dedi, “ben hâlâ sokağın evlâdıyım. Ama artık bazı şeyleri hırlamadan çözmeyi öğrendim.”

O sırada Gümüş Tüy, çatının kenarından bir çamaşır ipine atladı. Göz göze geldiler. Sadece başlarını salladılar. İletişim kuruldu, konuşmadan.

Sonra Kâmil derin bir iç geçirdi.

“Biliyor musun?” dedi, “Kedilerle yaşamak, mahallede yangınla birlikte yağmurun da olabileceğini öğrenmek gibi. Aynı anda hem gürültü hem huzur.”

“Felsefe yardırıyorsun yine,” dedim.

“O iş Zıpır’a geçti artık,” dedi. “Kendine Zen ustası demeye başladı. Geçen gün bir çöp poşeti üstünde yoga ve meditasyon yaparken yakaladım.”

Güldük. Kâmil bana baktı.

“Artık yaz bitiyor,” dedi. “Ama ben bu kışı ilk kez yalnız geçirmeyeceğim gibi hissediyorum.”

“Gümüş Tüy mü?” dedim, gülerek.

“Yok be,” dedi ama göz kırptı. “O başka… Onunla yarışamayacağımı biliyorum. Ama onunla aynı mahallede nefes almak bile lüks.”

Sonra yavaşça kalktı, patileriyle kaldırıma vurdu.

“Kapanışı yapalım mı?” dedi.

“Sen başla,” dedim.

Başını gökyüzüne kaldırdı, hafifçe havladı.

Hemen ardından Şero bir “miyav” attı.

Zıpır sokağın başından bir kemik savurdu.

Badi boş bidona pati attı, “bumm” diye yankılandı.

Ve balkonun kenarında oturan Minnoş son noktayı koydu:

“Miyauuu…”

O andan sonra mahallede herkes biliyordu:

Bu savaş bitti.

Kediler gölgeye, köpekler sessizliğe, insanlar ise çayına kavuştu.

Ve kargalar bir daha kolay kolay bu mahalleye gelemedi.

SON

(Veya mahallede yeni bir sabaha kadar ara…)

 

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Bdemirkiz Sonsuzlukta Bir Kıvılcım yazarı