Babaya Söylenemeyenler, Yazıya Dönenler

Bu sadece benim hikâyem değil. Dünya edebiyatı, babalarıyla konuşamayan, onların yokluğunu ya da gölgesini satırlara taşıyan yazarlarla dolu.

Ağustos 24, 2025 - 23:00
Ağustos 25, 2025 - 13:29
 0  177
Babaya Söylenemeyenler, Yazıya Dönenler

Babamı hiçbir zaman yargılamadım. Hissettikleri, düşündükleri, sezgileri… Hepsi doğru olabilir. Belki kendi devrinde haklıydı. Ama onun üslubu, zamana bakışı, hep geçmişte kalışı; işte bütün bunlar aramıza mesafe koydu.

Bir meseleyi defalarca, belki on kez dinledim ondan. Hep aynı hikâye, hep aynı tekrar. Gençliğinde iki çocuklu bir dul ile evlenmesi, köyünden ve yurdundan kopması, hayat mücadelesi, çocuklarını kendi bildiği yöntemlerle evlendirmesi… Hepsi onun yaşanmışlığıydı. Hep gelecek için yaşayan, ama aslında geçmişte kalan bir adam.

Ama işte burada soru kendiliğinden beliriyor: Baba nasıl olmalıydı? Yaşadıklarının yükünü sadece kendinde taşıyıp evladına farklı bir yol açan mı? Yoksa kendi yüklerinin ağırlığını bize de yansıtan mı?

Babam daha on yaşındayken babasız kaldı. Hayatın en sert tokadını en savunmasız çağında yemişti. Henüz çocukken çocukluğunu bırakıp hayata karşı dimdik durmaya mecbur olmuştu. Sonra abisinin ve yengesinin ölümüyle dört çocuğu sahiplenmişti. O çocuklardan biri de bugün benim eşim. Yani benim evliliğim bile babamın gençliğinde sırtlandığı sorumlulukların bir devamı.

Onun hikâyesine bakınca şunu düşünüyorum: O zamanlar başka türlüsü mümkün müydü? Belki değildi. Ama yine de insanın içinde bir sızı kalıyor: Baba nasıl olmalıydı? Çocuklarının yanında geçmişin ağırlığını değil, geleceğin umudunu taşıyan mı? Yoksa geçmişiyle hesaplaşamadığı için evladına mesafeli kalan mı?

Konuşamadığımız için yazıya bıraktım her şeyi. Belki de yazıya düşkünlüğüm, babamla kurulamayan diyaloğun sessiz bir telafisi oldu. Satır satır yazdıklarım, aslında ona hiç söyleyemediğim cümlelerin yankısı. 

Bu sadece benim hikâyem değil. Dünya edebiyatı, babalarıyla konuşamayan, onların yokluğunu ya da gölgesini satırlara taşıyan yazarlarla dolu. Franz Kafka, otoriter babasının gölgesinde ezildi ve ona söyleyemediklerini “Babaya Mektup”ta yazdı. Fyodor Dostoyevski, sert babasının izlerini Karamazov Kardeşler’de ölümsüzleştirdi. Sylvia Plath, küçük yaşta kaybettiği babasının yokluğunu ve öfkesini “Daddy” şiirinde haykırdı. James Joyce, sorumsuz babasının bıraktığı boşluğu Ulysses’te baba-oğul arayışıyla doldurdu.

Onların yaşadığıyla benim yaşadığım farklı ama özü aynı: baba figürü, evladın yazıya sığınmasına sebep olabiliyor. Kimi zaman bir yokluk, kimi zaman bir otorite, kimi zaman da geçmişte kalmış bir hayat, yazıyı zorunlu bir dil haline getiriyor.

Ben babamla konuşamadıkça yazıya daha da sarıldım.

Hepsinin ortak noktası şuydu: konuşulamayan, yazıya dönüştü. Baba figürü, bazen bir gölge, bazen bir yokluk, bazen geçmişte takılı kalmış bir hayat oldu. Ama o gölge, o yokluk, o geçmiş yazarlara bir dil verdi.

Ve soruyu onlar da kendi satırlarında dolaylı yoldan sordular: Baba nasıl olmalıydı? Çocuğunun yolunu aydınlatan bir ışık mı, yoksa sırtına bırakılan bir yük mü?

Sonunda şunu anlıyorum: Her baba kendi devrinde haklıdır. O, kendi zamanının doğrularını yaşadı; ben ise kendi zamanımın yaralarını yazıyorum. Kuşakların farkı, çoğu zaman anlaşmazlık gibi görünür. Ama belki de bu fark, yazının doğum sebebidir.

Belki de kalem, babaya hiç söylenmeyenlerin sessiz bir çevirmenidir.
Belki de her yazı, içimizde yankılanan o tek sorunun cevabını arıyor: Baba nasıl olmalıydı?

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Ramazan Turhan Merhaba, ben Ramazan. Hayatın ortasında, bazen koşarak bazen düşerek, ama hep arayarak yürüyen bir yolcuyum. Yazarlığım; ne bir unvan ne de bir meslek benim için. Daha çok bir iç sesin kalemle buluşması, bazen kendi kendime sorduğum soruların kağıda dökülmüş hâli. Bugün bir kitap yazmış biri olarak görünsem de, aslında ben en çok yazarken kendini arayan bir insanım. Yıllarca başka şeyler öğrendim: Muhasebe, medya, işletme… Çalıştım, düştüm, battım, yeniden kalktım. Ama hiçbir şey bana yazarken hissettiğim kadar “benim yerim burası” dedirtmedi. Evliyim, üç çocuk babasıyım. Hem ailemin yükünü taşırken hem de içimdeki o “daha derin bir anlam olmalı” sorusunun peşinden gittim. İşte yazarlığım, o sorulara cevap bulmak için attığım bir adım oldu. Geçtiğimiz yıl bir kitap yazdım: "Gerçekten Ne İstediğini Biliyor Musun?" Benim için sadece bir kitap değil, kendimle yüzleştiğim, yolumu aradığım bir süreçti. Şimdi burada, Fikir İzleri’nde de aynı niyetle yazıyorum. Kendimi tanımak, başkasına da aynalık edebilmek için… Biraz deneme, biraz iç döküş, biraz hayat… Sen de buradaysan, iyi ki. Okuyorsan, teşekkür ederim.