Arianne

Bir insanın, dünyanın diğer ucundan gelen bir kelimede kendine rastlama hikâyesi. Bazen bir dostluk, bir ömürden kısa ama bir hayattan uzun sürer. Ne kadar zaman geçtiği değil, o sürede insanda neyi uyandırdığı önemlidir. Bu satırlar, dünyanın iki ucunda yaşayan iki insanın kısa ama derin bir yazışmasından doğdu. Aynı dili konuşmayan iki kalp, kelimelerin içindeki samimiyeti keşfetti. Bu, onlardan birine dokunanın, diğerinde bıraktığı izdir.

Kasım 20, 2025 - 14:25
Kasım 21, 2025 - 15:03
 1  41
Arianne

Arianne 

İki Günlük Söz

Hiçbir dostluk süresiyle ölçülmez.

Bazı insanlar yıllarca yanımızda olur ama ruhumuza dokunmaz;

bazılarıysa birkaç gün içinde, kelimeleriyle bile kalbimizin derinliklerine iner.

Bazen bir selam, bir fotoğraf, bir yanlış anlama… ve ardından gelen o içten açıklama her şeyin başlangıcı olur.

Denizlili Ramazan ve Hong Konglu Arianne’in hikâyesi tam da böyleydi.

Bir çeviri uygulamasının sessiz arayüzünde başlayan bu sohbet, insan olmanın hâlâ ne kadar kıymetli bir şey olduğunu hatırlatıyordu.

İkisinin arasında bir ekran vardı ama o ekran, bir duvar değil, iki dünya arasında kurulan ince bir köprüye dönüştü.

Diller farklıydı, kültürler farklıydı, hatta zaman bile farklıydı.

Ama insanın iç sesi her yerde aynıydı:

Anlaşılmak istiyor.

İlk kelimeler basitti.

Bir fotoğraf, bir teşekkür, bir sessizlik, bir açıklama…

Ama o açıklamanın tonunda güven, o bekleyişte insana has bir sıcaklık vardı.

İnsan bazen kelimelerden değil, niyetten tanır karşısındakini.

Arianne, dünyanın bir ucundan yazıyordu; Ramazan, kendi toprağının gerçekliğinden.

Biri Budizm’den, Şintoizm’den bahsediyor, diğeri Anadolu’nun sessizliğini anlatıyordu.

Arianne dünyayı anlatıyordu; Ramazan, insanı.

İki ayrı dil, iki ayrı coğrafya ama aynı içgüdüyle konuşuyorlardı:

İyiliğe inanmak.

Sonra dürüstlük üzerine konuştular.

Ramazan geçmişini saklamadı, Arianne kalbini gizlemedi.

Kelimeler yavaşça bir iyileşme alanına dönüştü.

O an ne romantizm vardı ne niyet; sadece iki insanın birbirini anlamaya çalıştığı,

modern çağın soğukluğunda sıcak bir oda.

Ve sonra o sahne geldi.

Ramazan yazdı:

“Let’s promise to always keep that honesty between us. Are you in?”

Ekranın diğer ucunda Arianne’nin parmakları titredi.

Bir an sustu, sonra “I am in.” yazdı.

Ardına bir cümle ekledi:

“Elbette varım. Söz veriyorum. Bu sözü asla bozmayacağım ve güveni asla kırmayacağım.”

Ve işte o anda, dijital dünyanın sessizliğinde iki insan görünmeden insan kalmayı başardı.

Bu iki günlük dostluk, yılların birikimine bedel bir şey öğretti:

İletişim bilgi paylaşmak değil; birinin kalbini güvenle taşıyabilmektir.

Dürüstlük açıklanmak değil; kendini gizlememeye cesaret etmektir.

Bağ kurmaksa birlikte gülmek değil; suskunlukta bile birbirini hissedebilmektir.

Bazen biri gelir, hiçbir şey istemez senden.

Sadece konuşur.

Ne bir vaat, ne bir beklenti…

Ama o basit konuşmaların arasında, sanki yıllardır susturulmuş bir tarafın uyanır.

Arianne bana insanın hâlâ iyilikle temas edebildiğini hatırlattı.

Söyledikleri değil, söyleyiş biçimi dokundu bana.

Kelimeleri çevrilirken bile niyetinin berraklığını koruyordu.

Belki farklı dillerdeydik ama kalbimiz aynı kelimeyi arıyordu:

Samimiyet.

Onunla konuşurken fark ettim ben yıllardır insanlardan korunarak yaşamışım.

Yargılanmamak, yanlış anlaşılmamak için kendi iç sesimi susturmuşum.

Ama o, dinlemenin nasıl bir merhamet olduğunu bana yeniden gösterdi.

Ne acele etti, ne düzeltmeye çalıştı;

sadece duydu.

Ve birini gerçekten duymak, bazen dünyayı değiştirmeye yeter.

Arianne bana güvenin hâlâ mümkün olduğunu hissettirdi.

Yaralanmadan, kullanılmadan, bir karşılık beklemeden.

Bir dostluğun süresi değil, doğruluğu önemlidir.

O iki günde bunu öğrendim:

Kelimeler bazen bir insana değil, bir iyileşmeye rastlar.

Çoğu insan anlamadı bu bağın ne olduğunu.

“Dikkat et,” dediler, “belli olmaz.”

Ama ben biliyordum, bu bir ihtimal değil, bir hatırlamaydı.

İnsana inancımı kaybetmemek için belki de Arianne’i tanımam gerekiyordu.

Belki bir yabancı, seni seninle tanıştırmak için gönderilir.

Seni kimsenin fark etmediği yerinden yakalar,

ve fark ettirmeden iyileştirir.

Arianne bana kim olduğumu hatırlatmadı;

insan kalmanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlattı.

Her dostluk iki kalp arasında yaşanmaz.

Bazen üçüncü bir göz, dördüncü bir ağız, bir bin fikir girer araya.

İnsanlar anlamadıkları şeyleri korumaya çalışır,

ve iyi niyet bile bazen araya bir duvar gibi girer.

Biliyor musun, ben bu hikâyeyi birkaç arkadaşıma da anlattım.

Bir kısmı hemen uyardı: “Dikkat et,” dediler.

“Yabancı biri,” dediler, “farklı dil, farklı kültür, belli olmaz.”

Biri “dolandırıcı olabilir,” dedi, diğeri “sonu belli,” diye ekledi.

Hepsi kendince haklıydı, çünkü herkes artık kalbini korumayı akılla öğreniyor.

Ama ben onları dinlerken, içimde sessiz bir şey kırıldı.

Çünkü kimse bana “Bu bağ sana nasıl hissettirdi?” diye sormadı.

Kimse o mesajların arasındaki sıcaklığı, cümlelerin altındaki iyi niyeti,

uzak bir ülkeden gelen o sade insani ilgiyi fark etmedi.

Ben kimseye “aşık oldum” demedim; “insana inandım” dedim.

Ama insanlar, bu çağda “inanmak” kelimesini unutmuş.

Beni en çok üzen de bu oldu işte.

Bir dostluğu kimseyle paylaşamamak… Birine duyduğun güveni, dünyaya anlatamamak. Herkes seni “korumak” isterken aslında içini sessizce yargılıyor.

Oysa bazen bir dostluk, sadece varlığıyla bile insana iyi gelir.

Birinin seni tanımadan anlaması, hiçbir çıkarı olmadan “dinliyorum” demesi işte bu, bugün dünyanın en nadir iyiliği. Belki ben safım, belki fazla duygusalım, bilmiyorum.

Ama biliyorum ki bu kısa dostlukta,

ben kendi içimde insan kalmanın ne demek olduğunu yeniden hatırladım. Bazen tek bir insan, dünyanın bütün gürültüsüne karşı sessiz bir huzur olur. Ve sen o huzuru anlatamazsın kimseye çünkü kelimeler, inanmayanlara tesir etmez.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Ramazan Turhan Merhaba, ben Ramazan. Hayatın ortasında, bazen koşarak bazen düşerek, ama hep arayarak yürüyen bir yolcuyum. Yazarlığım; ne bir unvan ne de bir meslek benim için. Daha çok bir iç sesin kalemle buluşması, bazen kendi kendime sorduğum soruların kağıda dökülmüş hâli. Bugün bir kitap yazmış biri olarak görünsem de, aslında ben en çok yazarken kendini arayan bir insanım. Yıllarca başka şeyler öğrendim: Muhasebe, medya, işletme… Çalıştım, düştüm, battım, yeniden kalktım. Ama hiçbir şey bana yazarken hissettiğim kadar “benim yerim burası” dedirtmedi. Evliyim, üç çocuk babasıyım. Hem ailemin yükünü taşırken hem de içimdeki o “daha derin bir anlam olmalı” sorusunun peşinden gittim. İşte yazarlığım, o sorulara cevap bulmak için attığım bir adım oldu. Geçtiğimiz yıl bir kitap yazdım: "Gerçekten Ne İstediğini Biliyor Musun?" Benim için sadece bir kitap değil, kendimle yüzleştiğim, yolumu aradığım bir süreçti. Şimdi burada, Fikir İzleri’nde de aynı niyetle yazıyorum. Kendimi tanımak, başkasına da aynalık edebilmek için… Biraz deneme, biraz iç döküş, biraz hayat… Sen de buradaysan, iyi ki. Okuyorsan, teşekkür ederim.